Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Cübbeli Hocaefendi'nin Hayatı
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
volkan
Cübbeli Hoca değilde hangi İslam Alimi olsaydı yine aynı araştırmayı yapar sizlere sunardım aşağısı biraz uzun ama herkes merak ettiği kısmı okur zannedersem...


user posted image

user posted image

user posted image

user posted image

user posted image

user posted image



Ahmet Mahmut ÜNLÜ ( Cübbeli hoca ) Kimdir Hayatından Bazı Kesitler


Tarihler 60'lı yılların başlarını gösterirken, Fatih'te bir nikâh akdi gerçekleştirilmektedir.
Bir tarafta genç bir iş adamı olan Yusuf Ünlü, diğer tarafta da Rabia Ünlü.
Nikâhı kıyan da, İsmailağa Camii'nin genç İmam Hatibi Mahmut Ustaosmanoğlu.
O yılları Yusuf Ünlü'ye sorduk. O'da yılların bitkinliğini bir kenara bırakıp,
hafızasını o günlere yönlendiriyor, belki de bu hatırâtla yeniden kendisini yaşıyor...
-“Ahmet, 27 Şu-bat 1965 yılında Fatih Çarşamba'da dünyaya geldi. Ahmet'in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev, İsmailağa Camisi'ne çok yakındı. O, henüz üç yaşlarında iken benimle birlikte İsmailağa Camisi'ne gidip gelmeye başladı. O kadar küçüktü ki, bazı cami ce-maati, Ahmet'i camiye getirmememi istiyordu. “Bu yaşta çocuk, cami-ye getirilir mi?” diyorlardı. Ezan okunduğunda evden çıkmamla beraber peşime takılır, beraberce camiye giderdik.
İsmailağa Camii o zamanlar bu derece yoğun ilgi odağı değildi. Mahmut Hocaefendi'nin cemaati bugünkü gibi olmadığı için, namaz sonlarında onunla oturup mihrapta muhabbet eder, beraber de camiden çıkardık.
Yine bir gün namazdan sonra camiden, Mahmut Efendi ile birlikte çıkıyorduk. Karlı bir hava vardı ve eski İsmailağa Camisi'nin merdivenleri buz tutmuştu. Efendi Hazretleriyle beraber merdivenlerden iniyorduk.Yaklaşık olarak dört yaşlarında olan Ahmet'te yanımızdaydı, Ahmet bir anda elimden fırladı, o buzlu merdivenlerden kayarak yere düştü. Ben o sırada Ahmet'i tuttum ve ona biraz sitem ettim. Sitem edince, Efendi Hazretleri dedi ki:
-Sen ona fazla kızma, onun terbiyesini bize bırak, zira biz ona gerekli terbiyeyi öğretiriz, dedi. İsmailağa Camii Şerifi Ahmet'in ikinci evi olmuştu. Efendi Hazretleri'nin de manevi himayesine girmişti. Evde olmadığı zamanlarda başka yerde aramamıza gerek yoktu, biliyorduk ki Ahmet camidedir.

Cübbeli Lakabı

O zamanlar caminin karşısında terzi Fahri Efendi vardı. Fahri Efendi, bizzat Efendi'nin hizmetinde bulunurdu. Küçük Ahmet ilk ilim tahsilini Fahri Efendi'den aldı. Fahri Efendi'nin de küçük Ahmet'in yaşlarında bir oğlu vardı, bir de aynı mahallede bir doktor komşuları vardı, onun da aynı yaşlarda bir oğlu vardı. Bu üç çocuğa Fahri Efendi ders vermeye başlamıştı. İşte küçük Ahmet'in ilk ilim tahsili bu şekilde başlamış oldu.
Küçük Ahmet o dönemlerde cübbe ve sarığa çok meraklıydı, annesinin namazlığını alıp başına sarar, namaz kılardı. Kibrit kutusundan cami yapar, çöplerinden de cemaat yapar ve onlara namaz kıldırırdı.
Fahri Efendi'den ders aldıkları sırada, doktorun oğlunun da adının Ahmet olması üzerine, Fahri Efendi bu iki çocuğa hitap etmede karışıklık olmasın diye, Bizim Ahmet'e "Cübbeli Ahmet" ismini koydu. O gün bu gündür, Ahmet Hoca “Cübbeli Ahmet” diye anılır oldu.
Küçük Ahmet çocukluk yaşlarından itibaren cübbe giymeye başladı, o zamanlar cübbe şalvar giyilmediğinden bu kadar küçük bir çocuğun cübbe giymesi çevrede dikkat uyandırıyordu.

Dedesinin Etkisi

Ahmet'in yetişmesine ve manevi iklimlerde dolaşmasına dedesi Cahit Bey'inde çok büyük katkıları olmuştu. Dede Cahit Bey torununa geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberimiz Sallellahü A-leyhi ve Sellem'in hayatını ve geçmiş büyüklerin menkibelerini anlatırdı. Ahmet, dedenin bu anlattıklarını büyük bir dikkatle dinler, ara sıra dedesine sorular sorardı. Bazen dedesinin anlattıklarının etkisinde kalır, duyduklarını uygulamaya çalışırdı.
Küçük Ahmet, akranlarından çok farklı hareketler içinde olup, araştıran ve çok soru soran bir karakter sergiliyordu. Kendinden büyükleri muhatap olarak alır, onlarla konuşur, sorular sorar cevaplarını almaya çalışırdı.
Oyun oynadığı arkadaşları kendisinden büyük olmasına rağmen, her oyunda arkadaşlarına öncülük ederdi, o tarihlerdeki bu hareketleri onun ileride bir lider olacağının habercileri idi. Bir gün ağlayarak eve gelir.
Annesi: -Oğlum niçin ağlıyorsun? diye sorar.
Arkadaşlarım bana sünnetsiz diyorlar, ben sünnet olacağım. Annesi durumu izah etmeye çalışmışsa da, küçük Ahmet pek ikna olmuşa benzemez.
Evde kimsenin olmadığı bir gün; Ahmet, sünnetçi Sadettin Efendi'yi eve getirmiş ve sünnetini yaptırmış. Annesi eve geldiğinde bir sürprizle karşılaşır, Ahmet sünnet olmuş yatıyor, sünnetçi Saadettin Efendi'de baş ucunda bekliyor”.

İlk Vaizi

Ahmet ilkokulun dördüncü sınıfındaydı. Yaz tatilinde babası ile birlikte memleketlerine giderler. Küçük Ahmet okul hayatının dışında sarık sarar, cübbe ve şalvar pantolon giyerdi. Babası memleketlerine giderken yeni bir takım elbise alır ve oğluna zorla da olsa takım elbise giydirir. İstemeyerek de olsa Küçük Ahmet babasını aldığı yeni elbiseleri giyerek ailece memleketlerinin yolunu tutarlar. Annesi Ahmet'in ahlakını bildiği için her ihtimale karşı bir takım cübbe ve şalvar pantolonu da yanına alır.
Uzun bir yolculuktan sonra memlekete varılır. Küçük Ahmet rahatsızlanır, bir hafta evden dışarı çıkmaz. Anne oğlunun rahatsızlığının teşhisini koyar. Küçük Ahmet cübbe giymediği için hastadır ve bu yüzden evden dışarı çıkmamaktadır. Durum babaya an-latılır, baba da durumu oğluna sorar, Ahmet ses çıkarmaz ama babasının istediğini giyebileceğini söylemesi üzerine yüzünde tatlı bir tebessüm belirir. Üzerinde ki elbiseleri çıkarır, cübbe ve şalvar pantolonu giyer, sarığı da başına sardıktan sonra hastalığından eser kalmaz.
Babasına der ki:
-Baba benim kıyafetime karışma, ben cübbeyle ve şalvarla rahat ediyorum. Takım elbiseyi giymektense, hasta olmak daha iyidir.

Baba Yusuf Ünlü anlatıyor:

-“Beldemizin müftüsü ile iyi bir dostluğumuz vardı. Bir gün müftü efendi ile sohbet ederken Ahmet'ten bahsettim. Sohbetimiz esnasında söz döndü dolaştı vaazlara geldi, Ahmet'in bu hafta camide vaaz edebileceğini söyledim. Müftü efendi bu teklifimi kabul etti. Akşam durumu Ahmet'e anlattığımda sadece tamam dedi. Ertesi günü namazdan bir saat önce Ahmet'i alarak müftüyü makâmında ziyaret ettik. Müftü daha büyük birini beklediğinden küçük Ahmet'i görünce şaşırdı:
-Bu daha çocuk, nasıl vaaz edecek? Buralar ufak yerlerdir, dedikodu ve söylenti çok olur, dedi. Müftü Efendi şaşkınlığını ü-zerinden atmadan, hangi konu hakkında vaaz edeceğini sordu.
Küçük Ahmet:
-Allah ne söyletirse onu söyleyeceğim, hazırlığım yok, içimden geldiği gibi konuşacağım, dedi. Bunun üzerine müftü:
-Peki hiç bir mevzu düşünmedin mi? diye sorunca, Ahmet:
-Babamın söylediğine göre, bu memlekette içki, kumar ve faiz çok ileri derecedeymiş. Biraz bunlardan bahsedeceğim. Bunun üzerine müftü efendi:
-Ben bunu kürsüye çıkarmayayım, mihraptan konuşsun, zira bir yanlışıolursa ben hemen müdahale ederim, dedi.Hep beraber camiye gittik, Ahmet mihraptan vaazına başladı, cemaat pür dikkat dinliyordu, herkeste bir şaşkınlık vardı, bu yaşta bir çocuğun bu şekilde vaaz edebileceğini düşünemiyorlardı. Vaazı bitirdi, namazı kıldık, çıkarken başta müftü efendi olmak üzere, bir çokları tebriklerini beyan ettiler”.
Kendini Tamamen İlme Vermesi
İlkokul bittikten sonra, Fatih Koleji'nde orta öğrenime başladı. Bütün ağırlığını, Kur'an Kursunda Kur'an ilmi öğrenmeye ayırdığı için, kolejdeki derslerine hiç çalışmaz ve ilgilenmezdi, sadece iş olsun diye koleje gidiyordu. Kolejle ilgilenmemesine rağmen yine de birinci sınıfı birincilikle bitirdi.
Fatih Koleji'nde; Cuma günleri sınıftaki arkadaşlarını bir araya toplar, hep beraber Cuma namazına getirirdi.
Küçük Ahmet artık büyümüştü, Fatih Koleji'nin ikinci sınıfına başlamıştı ki, zaten istemeyerek gittiği okulunu bırakmaya karar verdi. Konuyu önce annesine, arkasından da babasına açtı. Her ikisinden de destek göremedi. Fakat o bir defa kafasına koymuştu, okulu bırakacaktı ve düşündüğünü de yapmakta gecikmedi. Okulunu bıraktı. O Kur'an ilmini öğrenecekti, büyük bir İslam alimi olacaktı. Tek ideali buydu, bunun için gücünün yettiği kadar çalışacaktı. Ailesine kararını bildirdi, ailesi Ahmet'in kararlılığı karşısında, aldığı karara evet demekten başka bir yol görmediler.
Bundan sonra Ahmet bütün yoğunluğu ile İsmailağa Kur'an Kursu'ndan ders almaya başladı. Ona gündüzler yetmiyor, geceler de çok kısa geliyordu. Uykuyu yok denecek kadar kısa uyuyordu. Bu şekilde birkaç yıl geçti. Bu arada İstanbul'daki ilk vaazını Yavuz Selim Camii'sinde verdi. Cami hınca hınç dolu idi, Cübbeli Ahmet Hoca ilk sohbetinde dinleyenleri mest etmiş, gelecekte büyük kalabalıklara hitap edeceğini, yüz binlerin gönlünde sempati alanı oluşturacağının sinyallerini veriyordu.
Cübbeli Ahmet Hoca bir yandan ilim tahsilini sürdürüyor, bir yandan da vaazlara devam ediyordu. Sohbetler o derece etkili oluyordu ki her geçen gün Cübbeli Ahmet Hoca'nın ünü yayılıyor, değişik vilayetlerden davet alıyordu. O, sohbetlerden çok tahsilini düşündüğü için, bu davetleri geri çeviriyor. Bütün gücüyle ilim tahsiline devam ediyordu.
. Ders aldığı hocaları ile küçük problemleri oluyordu, Ahmet'in ders temposuna diğer talebe arkadaşları yetişemediğinden, o diğer arkadaşlarını beklemek zorunda kalıyordu. O istiyordu ki, dersleri hiç aralıksız alayım ve bir an önce diğer derse geçeyim. Cübbeli Ahmet Hoca'nın bu temposuna ne hocaları, ne de talebe arkadaşları ayak uyduramadığından bazen küçük anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Bir gün Rize'den İsmailağa'ya bir hoca geldi. Bu hoca talebelerin birkaç dersine girdi. Hocanın ders vermesi Ahmet'in çok hoşuna gitmişti.
Fakat bu hoca birkaç gün sonra tekrar memleketine geri dönecekti.
Hocanın ders verme metodu Ahmet'i çok memnun etmişti, işte bana ders verecek hoca diyordu.
Buradaki dersler Ahmet'e yetişmiyor, o daha hızlı ve seri ders almayı istiyordu.
Bu münasebetle:
-Buradaki hocalar bana istediğim dersi vermiyorlar, beraber ders aldığım talebeler bir dersi üç günde alıyorlar, ben onlar için üç gün bekliyorum.
Halbuki ben bu dersi iki saatte alıyorum. Ben bu Hoca ile Rize'ye gideceğim, demişti.
La_Edri
yazıları okudum volkan saolsın.Alalh ,razı olsun smile.gif
talebe
Alimleri tanıtıp sevdireni,Allah (c.c.) kainata tanıttırıp sevdirsin..Çok güzeldi Volkan abi clap2.gif
emrahdemir
Tarihler 60'lı yılların başlarını gösterirken, Fatih'te bir nikâh akdi gerçekleştirilmektedir. Bir tarafta genç bir iş adamı olan Yusuf Ünlü, diğer tarafta da Rabia Ünlü. Nikâhı kıyan da, İsmailağa Camii’nin genç İmam Hatibi Mahmut Ustaosmanoğlu. O yılları Yusuf Ünlü’ye sorduk. O’da yılların bitkinliğini bir kenara bırakıp, hafızasını o günlere yönlendiriyor, belki de bu hatırâtla yeniden kendisini yaşıyor...




-“Ahmet, 27 Şubat 1965 yılında Fatih Çarşamba'da dünyaya geldi. Ahmet'in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev, İsmailağa Camisi’ne çok yakındı. O, henüz üç yaşlarında iken benimle birlikte İsmailağa Camisi'ne gidip gelmeye başladı. O kadar küçüktü ki, bazı cami cemaati, Ahmet’i camiye getirmememi istiyordu. “Bu yaşta çocuk, camiye getirilir mi?” diyorlardı. Ezan okunduğunda evden çıkmamla beraber peşime takılır, beraberce camiye giderdik.
İsmailağa Camii o zamanlar bu derece yoğun ilgi odağı değildi. Mahmut Hocaefendi'nin cemaati bugünkü gibi olmadığı için, namaz sonlarında onunla oturup mihrapta muhabbet eder, beraber de camiden çıkardık.
Yine bir gün namazdan sonra camiden, Mahmut Efendi ile birlikte çıkıyorduk. Karlı bir hava vardı ve eski İsmailağa Camisi'nin merdivenleri buz tutmuştu. Efendi Hazretleriyle beraber merdivenlerden iniyorduk.Yaklaşık olarak dört yaşlarında olan Ahmet'te yanımızdaydı, Ahmet bir anda elimden fırladı, o buzlu merdivenlerden kayarak yere düştü. Ben o sırada Ahmet'i tuttum ve ona biraz sitem ettim. Sitem edince, Efendi Hazretleri dedi ki:
-Sen ona fazla kızma, onun terbiyesini bize bırak, zira biz ona gerekli terbiyeyi öğretiriz, dedi. İsmailağa Camii Şerifi Ahmet'in ikinci evi olmuştu. Efendi Haz-retleri’nin de manevi himayesine girmişti. Evde olmadığı zamanlarda başka yerde aramamıza gerek yoktu, biliyorduk ki Ahmet camidedir.

cübbeli lâkabı


O zamanlar caminin karşısında terzi Fahri Efendi vardı. Fahri Efendi, bizzat Efendi’nin hizmetinde bulunurdu. Küçük Ahmet ilk ilim tahsilini Fahri Efendi’den aldı. Fahri Efendi’nin de küçük Ahmet'in yaşlarında bir oğlu vardı, bir de aynı mahallede bir doktor komşuları vardı, onun da aynı yaşlarda bir oğlu vardı. Bu üç çocuğa Fahri Efendi ders vermeye başlamıştı. İşte küçük Ahmet'in ilk ilim tahsili bu şekilde başlamış oldu.
Küçük Ahmet o dönemlerde cübbe ve sarığa çok meraklıydı, annesinin namazlığını alıp başına sarar, namaz kılardı. Kibrit kutusundan cami yapar, çöplerinden de cemaat yapar ve onlara namaz kıldırırdı.
Fahri Efendi’den ders aldıkları sırada, doktorun oğlunun da adının Ahmet olması üzerine, Fahri Efendi bu iki çocuğa hitap etme de karışıklık olmasın diye, Bizim Ah-met'e "Cübbeli Ahmet" ismini koydu. O gün bu gündür, Ahmet Hoca “Cübbeli Ahmet” diye anılır oldu.
Küçük Ahmet çocukluk yaşlarından itibaren cübbe giymeye başladı, o zamanlar cübbe şalvar giyilmediğinden bu kadar küçük bir çocuğun cübbe giymesi çevrede dikkat uyandırıyordu.

dedesinin etkisi


Ahmet'in yetişmesine ve manevi iklimlerde dolaşmasına dedesi Cahit Bey’inde çok büyük katkıları olmuştu. Dede Cahit Bey torununa geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem'in hayatını ve geçmiş büyüklerin menkibelerini anlatırdı. Ahmet, dedenin bu anlattıklarını büyük bir dikkatle dinler, ara sıra dedesine sorular sorardı. Bazen dedesinin anlattıklarının etkisinde kalır, duyduklarını uygulamaya çalışırdı.
Küçük Ahmet, akranlarından çok farklı hareketler içinde olup, araştıran ve çok soru soran bir karakter sergiliyordu. Kendinden büyükleri muhatap olarak alır, onlarla konuşur, sorular sorar cevaplarını almaya çalışırdı.
Oyun oynadığı arkadaşları kendisinden büyük olmasına rağmen, her oyunda arkadaşlarına öncülük ederdi, o tarihlerdeki bu hareketleri onun ileride bir lider olacağının habercileri idi. Bir gün ağlayarak eve gelir. Annesi: Oğlum niçin ağlıyorsun? diye sorar.
-Arkadaşlarım bana sünnetsiz diyorlar, ben sünnet olacağım. Annesi durumu izah etmeye çalışmışsa da, küçük Ahmet pek ikna olmuşa benzemez.
Evde kimsenin olmadığı bir gün; Ahmet, sünnetçi Sadettin Efendi’yi eve getirmiş ve sünnetini yaptırmış. Annesi eve geldiğinde bir sürprizle karşılaşır, Ahmet sünnet olmuş yatıyor, sünnetçi Saadettin Efendi’de baş ucunda bekliyor”.

okul yılları



Okul çağına geldiğinde, bir taraftan kur'an kursuna devam ediyor, diğer taraftan da Yavuz Selim İlkokulu’nda öğrenimine devam ediyordu. İki tarafı da başarı ile devam ettiriyordu. Ahmet, ilkokul dördüncü sınıfta okuyordu. Annesi küçük Ahmet'in okula gitmediğini, bazı günlerde okuldan kaçarak İsmailağa Camisi’ne gittiğini tespit eder. Durum baba Yusuf Ünlü’ye bildirilir. Baba oğlunu karşısına alır ve niçin okula gitmediğini sorar. Ahmet'in cevabı enteresandır.
-Okula gidiyorum, bazen erken çıkıp camiye gidiyorum. Okulda bana öğretilenleri biliyorum, öğrenmek istediklerimi camide öğreniyorum.
Baba Yusuf Ünlü anlatıyor:
-“Bir gün Yavuz Selim İlkokulu’na gittim, Ahmet'in öğrenimi hakkında öğretmenlerinden bilgi alacaktım. Okul müdürü Ahmet'in ders hocasını çağırdı ve bizi hoca hanım ile tanıştırdı. Ben hoca hanıma Ahmet'in durumu hakkında bilgi almak için geldiğimi söyledim ve Hocahanıma:
-Edindiğim bilgiye göre Ahmet'in okula devamsızlığı varmış dedim. Hoca hanım bana:
-Sizin yanlışınız var, o okula her gün geliyor, dedi. Ben annesinin şikayetçi olduğunu, hatta bugün sıkı tembihte bulunduğumu söyleyince, hocası:
-Ahmet okula geliyor, isterseniz buyurun sınıfına gidelim, çocuklarla konuşun, dedi. Bunun üzerine biz de sınıfına gittik, hoca hanım beni çocuklara tanıttı:
-Mahmut'un babası gelmiş, dedi çocuklara. Okulda ona Mahmut diyorlardı. Çocuklar hep bir ağızdan:
-Hocamızın babası diye yüksek ses ile bağırdılar.
O sırada beni hayli duygulandıran bir hadise oldu. Bir çocuk gelerek, benim pardösümden tuttu ve bana:
-Amca! Mahmut var ya, bana Allah'ı, Peygamberi tanıttı, dedi.
Hoca hanım diğer çocuklara, Mahmut'tan memnun olup olmadıklarını, okula devam edip etmediğini sorduğumu söyledi. Gene çocuklar hep bir ağızdan:
-Memnunuz, o bizim hocamız diye bağırmaya başladılar. Hocahanım bana:
-Mahmut'un devamsızlığı yok ama, çok konuşuyor. Bütün çocuklara burda din dersi veriyor, oğlum sus diyorum, biraz susuyor sonra gene başlıyor anlatmaya, dedi”.
Baba Yusuf Ünlü’yü dinlemeye devam edelim:
-“Ben o yıllarda, şimdi rahmetli olmuş ismini vermek istemediğim bir hoca efendinin sohbetlerine katılır, ses kasetlerini eve getirir, ailece hoca efendinin sohbetlerini teyp kasetinden dinlerdik. Yine bir gün evde hoca efendinin vaaz kasetini dinliyorduk, Ahmet'e:
-Gel evladım sende dinle, hoca efendi ne güzel vaaz ediyor dedim. Biraz dinledikten sonra Ahmet'in bize verdiği cevap hepimizi şaşkına çevirdi:
-Bu hoca anlattığı ile amel etmiyor baba dedi. Neden? diye sordum:
-Yok! bu anlattığı ile amel etmez dedi ve koşarak evden çıktı.
Aradan zaman geçti, okullar tatile girdi. Ailece tatil yapmak için Yalova Termale gittik. Tevafuk bu, orada bu hoca efendi ile karşılaştık. Ben, Ahmet'e hocanın elini öpmesini söyledim, bunun üzerine gelip hocanın elini öptü ve hocaya dedi ki:
-Hocam, çok güzel konuşuyorsunuz maşaallah, babam bir kasetinizi dinletti, çok güzel konuşuyorsunuz ama, anlattıklarınız ile niçin amel yapmıyorsunuz? diye sordu. Hoca bir anda böyle bir soru ile karşılaşacağını beklemediğinden çok şaşırdı ve:
-Evladım; neyi yapmıyorum? dedi.
-Sizin buraya gelmeniz hata, böyle bir ortamda bulunmamanız gerekir, çünkü siz İslam'ı temsil ediyorsunuz, dedi”.

ilk vaazı



Ahmet ilkokulun dördüncü sınıfındaydı. Yaz tatilinde babası ile birlikte memleketlerine giderler. Küçük Ahmet okul hayatının dışında sarık sarar, cübbe ve şalvar pantolon giyerdi. Babası memleketlerine giderken yeni bir takım elbise alır ve oğluna zorla da olsa takım elbise giydirir. İstemeyerek de olsa Küçük Ahmet babasını aldığı yeni elbiseleri giyerek ailece memleketlerinin yolunu tutarlar. Annesi Ahmet'in ahlakını bildiği için her ihtimale karşı bir takım cübbe ve şalvar pantolonu da yanına alır.
Uzun bir yolculuktan sonra memlekete varılır. Küçük Ahmet rahatsızlanır, bir hafta evden dışarı çıkmaz. Anne oğlunun rahatsızlığının teşhisini koyar. Küçük Ahmet cübbe giymediği için hastadır ve bu yüzden evden dışarı çıkmamaktadır. Durum babaya anlatılır, baba da durumu oğluna sorar, Ahmet ses çıkarmaz ama babasının istediğini giyebileceğini söylemesi üzerine yüzünde tatlı bir tebessüm belirir. Üzerinde ki elbiseleri çıkarır, cübbe ve şalvar pantolonu giyer, sarığı da başına sardıktan sonra hastalığından eser kalmaz. Babasına der ki:
-Baba benim kıyafetime karışma, ben cübbeyle ve şalvarla rahat ediyorum. Takım elbiseyi giymektense, hasta olmak daha iyidir.
Baba Yusuf Ünlü anlatıyor: -“Beldemizin müftüsü ile iyi bir dostluğumuz vardı. Bir gün müftü efendi ile sohbet ederken Ahmet'ten bahsettim. Sohbetimiz esnasınde söz döndü dolaştı vaazlara geldi, Ahmet'in bu hafta camide vaaz edebileceğini söyledim. Müftü efendi bu teklifimi kabul etti. Akşam durumu Ahmet'e anlattığımda sadece tamam dedi. Ertesi günü namazdan bir saat önce Ahmet'i alarak müftüyü makâ-mında ziyaret ettik. Müftü daha büyük birini beklediğinden küçük Ahmet'i görünce şaşırdı:
-Bu daha çocuk, nasıl vaaz edecek? Buralar ufak yerlerdir, dedikodu ve söylenti çok olur, dedi. Müftü Efendi şaşkınlığını üzerinden atmadan, hangi konu hakkında vaaz edeceğini sordu. Küçük Ahmet:
-Allah ne söyletirse onu söyleyeceğim, hazırlığım yok, içimden geldiği gibi konuşacağım, dedi. Bunun üzerine müftü:
-Peki hiç bir mevzu düşünmedin mi? diye sorunca, Ahmet:
-Babamın söylediğine göre, bu memlekette içki, kumar ve faiz çok ileri derecedeymiş. Biraz bunlardan bahsedeceğim. Bunun üzerine müftü efendi:
-Ben bunu kürsüye çıkarmayayım, mihraptan konuşsun, zira bir yanlışı olursa ben hemen müdahale ederim, dedi.
Hep beraber camiye gittik, Ahmet mihraptan vaazına başladı, cemaat pür dikkat dinliyor du, herkeste bir şaşkınlık vardı, bu yaşta bir çocuğun bu şekilde vaaz edebileceğini düşünemiyorlardı. Vaazı bitirdi, namazı kıldık, çıkarken başta müftü efendi olmak üzere, bir çokları tebriklerini beyan ettiler”.

kendini tamamen ilme vermesi


İlkokul bittikten sonra, Fatih Koleji'nde orta öğrenime başladı. Bütün ağırlığını, Kur'an kursunda Kur'an ilmi öğrenmeye ayırdığı için, kolejdeki derslerine hiç çalışmaz ve ilgilenmezdi, sadece iş olsun diye koleje gidiyordu. Kolejle ilgilenmemesine rağmen yine de birinici sınıfı birincilikle bitirdi.
Fatih Koleji’nde; Cuma günleri sınıftaki arkadaşlarını bir araya toplar, hep beraber Cuma namazına getirirdi.
Küçük Ahmet artık büyümüştü, Fatih Koleji’nin ikinci sınıfına başlamıştı ki, zaten istemeyerek gittiği okulunu bırakmaya karar verdi. Konuyu önce annesine, arkasından da babasına açtı. Her ikisinden de destek göremedi. Fakat o bir defa kafasına koymuştu, okulu bırakacaktı ve düşündüğünü de yapmakta gecikmedi. Okulunu bıraktı. O Kur'an ilmini öğrenecekti, büyük bir İslam alimi olacaktı. Tek ideali buydu, bunun için gücünün yettiği kadar çalışacaktı. Ailesine kararını bildirdi, ailesi Ahmet'in kararlılığı karşısında, aldığı karara evet demekten başka bir yol görmediler.
Bundan sonra Ahmet bütün yoğunluğu ile İsmailağa Kur'an Kursu’ndan ders almaya başladı. Ona gündüzler yetmiyor, geceler de çok kısa geliyordu. Uykuyu yok denecek kadar kısa uyuyordu. Bu şekilde birkaç yıl geçti. Bu arada İstanbul'daki ilk vaazını Yavuz Selim Camii’sinde verdi. Cami hınca hınç dolu idi, Cübbeli Ahmet Hoca ilk sohbetinde dinleyenleri mest etmiş, gelecekte büyük kalabalıklara hitap edeceğini, yüz binlerin gönlünde sempati alanı oluşturacağının sinyallerini veriyordu.
Cübbeli Ahmet Hoca bir yandan ilim tahsilini sürdürüyor, bir yandan da vaazlara devam ediyordu. Sohbetler o derece etkili oluyordu ki her geçen gün Cübbeli Ahmet Hoca’nın ünü yayılıyor, değişik vilayetlerden davet alıyordu. O, sohbetlerden çok tahsilini düşündüğü için, bu davetleri geri çeviriyor. Bütün gücüyle ilim tahsiline devam ediyordu.
. Ders aldığı hocaları ile küçük problemleri oluyordu, Ahmet'in ders temposuna diğer talebe arkadaşları yetişemediğinden, o diğer arkadaşlarını beklemek zorunda kalıyordu. O istiyordu ki, dersleri hiç aralıksız alayım ve bir an önce diğer derse geçeyim. Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu temposuna ne hocaları, ne de talebe arkadaşları ayak uyduramadığından bazen küçük anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Bir gün Rize'den İsmailağa’ya bir hoca geldi. Bu hoca talebelerin birkaç dersine girdi. Hocanın ders vermesi Ahmet'in çok hoşuna gitmişti.
Fakat bu hoca birkaç gün sonra tekrar memleketine geri dönecekti.
Hocanın ders verme metodu Ahmet'i çok memnun etmişti, işte bana ders verecek hoca diyordu.
Buradaki dersler Ahmet'e yetişmiyor, o daha hızlı ve seri ders almayı istiyordu.
Bu münasebetle:
-Buradaki hocalar bana istediğim dersi vermiyorlar, beraber ders aldığım talebeler bir dersi üç günde alıyorlar, ben onlar için üç gün bekliyorum.
Halbuki ben bu dersi iki saatte alıyorum. Ben bu Hoca ile Rize'ye gideceğim, demişti.

ilim tahsili için gurbet yılları


Küçük tartışma ve itirazlar tatlıya bağlanır, bütün hazırlıklar yapılır ve Cübbeli Ahmet Hoca, geçmiş meşayıhtan miras olarak kalan; okumak için gurbete çıkma geleneğini yerine getirmek için yola çıkar. Bunun, geçmiş büyüklerin şiarı olduğunun bilincinde olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, daha iyi ilim tahsili yapacağına inandığı için, ailesinden, arkadaşlarından, evinden, barkından ayrılmayı göze aldığıdır.
Manevi babam dediği, gönülden bağlı olduğu, küçüklüğünden bu yana manevi himayesinde olduğu Mahmut Hocası’ndan izin almadan ilim tahsiline gitmesi hiç mümkün mü? O da gönlünün sultanına sorar. Efendi Hazretleri:
-”Mesele ilim tahsili olduğu için bir şey diyemiyorum, bizimde rızamız gitmesi yönündedir”.
Cübbeli Ahmet Hoca hiç tanımadığı bir ortamda, kendisini gece gündüz ilim tahsiline verir. Buradaki hocası Ahmet'in bu azmi karşısında hayretten hayrete düşer. Gece gündüz demeden çalışmalarını sürdürür, zaman olur takıldığı bir konu için gecenin ilerlemiş saatini düşünmeden hocasına müracaat eder, hocası uykuda ise kaldırır, takıldığı yerin cevabını alırdı.
Cübbeli Ahmet Hoca iki yıla yakın bir süre, geceli gündüzlü çalışarak ilim tahsilini sürdürür. Nihayet orda öğrenmesi gereken ilimleri öğrenir ve hocalık icazetini alarak İstanbul'a döner.
Hocalık icazetinden sonrada, İstanbul da hafızlığa başlar. Dört ay gibi bir zamanda da hafızlığını tamamlar. Cübbeli Ahmet Hoca, artık hem hoca, hem de hafızdır.
Dönüşünde Efendi Hazretleri’nin elini öper, artık şimdi kendisi de hocalık yapacak ve talebe okutacaktır. Efendi Hazretleri onun için der ki:
-"Bu çocuğun ilmi vehbidir. Çok okumakla bu ilim elde edilmez. Ahmet bu ilmin farkında değil." Efendi Hazretleri Ahmet'e yakın ilgi gösterir, bu ilgi az da olsa bazı kıskançlıklara sebep olur. Ahmet'in mütevazılığı ve alçak gönüllülüğü bu küçük problemlerin kolayca çözülmesini sağlar. Hocalık ve hafızlıktan sonra, kendisini ilmi araştırmalara verir. Gündüzleri gecelere katarak araştırmalarını genişletir. Sabah namazlarına kadar çalışır. Araştırma ve okuma isteğinden dolayıdır ki, çok geniş bir kütüphaneye sahip olur. Aynı yıl yani, 1983 yılında 17 yaşında hacca gider. Hac dönüşünden bu güne kadar geçen zaman dilimini gelecek sayımızda yayınlayacağız. flaugh.gif flaugh.gif beyan dergisinden aLıntıdır haberiniz oLa ...
emrahdemir
Yolumuz RASULULLAH'ın yoludur



beyan: Geçmiş dönemlerde sizinle röportajlar yapmış, okuyucularımızın merak ettiği ve öğrenmek istediği konuları biz sormuş siz de cevaplandırmıştınız. Şimdi daha farklı ve değişik konularda sizlerin görüşlerini okuyucularımız ve tüm kamuoyuna duyurmak amacıyla bu söyleşiyi yapıyoruz. Bunun için ilk sorumuz sağlığınızla ilgili olsun. İleri derecede şeker hastası olduğunuz biliniyor, genel olarak sağlık durumunuz nasıl?


Cübbeli Hoca: Hamd olsun iyiyiz. Şikayet etme durumunda değilim. Uzun yıllardır şeker hastalığı ile mücadele etmekteyim. Son yıllarda şeker hastalığımın yanında kolesterol, Behçet hastalığı gibi başka hastalıklar da baş göstermeye başladı. Beni üzen ve sıkıntıya düşüren hastalıkların olması değil. Allah'tan gelene hamd etmek durumundayız. Üzüldüğümüz şey hastalıklar hizmetlerimizin aksamasına neden oluyor. Bizi üzen budur, başka bir şey değil.


beyan: Sağlığınızın bozulmasında son yıllarda yaşadığınız olaylar ve özellikle de cezaevi ortamının rolü var mıdır?


Cübbeli Hoca: Şüphesiz vardır. Özellikle bizim gibi bir anı bile boş geçmeyen, sürekli hareket halinde olan insanların bir anda iki duvar arasına tıkılması yapımızı olumsuz yönde etkilemiştir.


beyan: Hocam! Son yıllarda ülkemiz büyük badireler atlattı. Bir çok hukuksuz işler yapıldı, insan hakları ihlal edildi, bu hukuksuzluktan onbinler, yüz binler, hatta milyonlar etkilendi, ki etkilenen mağdur olanlardan biri de sizsiniz. Geçmiş ile bugünü kıyasladığınızda ülke olarak neredeyiz? Ya da geçmişe baktığınızda bugün için müspet yönde gelişmeler görebiliyor musunuz?


Cübbeli Hoca: İyi gelişmeler olmuyor desek, doğru olmaz. Bugünü bundan beş yıl öncesiyle kıyasladığımızda elbette ki o günlerle bugün arasında dağlar kadar fark var. Düşünebiliyor musunuz; bizi seven bir kardeşimizin üzerinde bir adet vaaz kasetimiz bulunuyor. Bu kasetten dolayı bu kardeşimiz iki gün gözaltında tutuluyor. Bir başka yerde şikayet üzere aranan evde yine benim vaaz kasetlerim bulunuyor ve sadece bu kasetlerden dolayı ev sahipleri birkaç gün sorgulanıyor. Bunun gibi bir çok olay yaşadık. Bunlar yaşandı, bir daha inşallah yaşamayız. İşte buradan bakınca elbette ki çok olumlu gelişmeler olduğunu söyleyebiliriz.


beyan: Hocam! Malum olduğu üzere sizi gündeme taşıyan "meşhur deprem vaazınız" yani deprem kasetinizdi. Zaten o deprem vaazınızdan dolayı cezaya çarptırıldınız. Geçmişe dönüp baktığınızda "Şurada hata yaptım veya bugün olsaydı şurasını yapmazdım" dediğiniz bir yer var mıdır?


Cübbeli Hoca: "İki günü müsavi olan zarardadır" ilkesini koyan bir dinin mensubu olarak, geçmişte şunu şöyle yapsaydım daha iyi olurdu dediğim olayların olmasından daha doğal ne olabilir. Bundan sonra da olacaktır. Bu insan fıtratının, insan olmanın bir gereğidir. Ancak bir şeyin altını özellikle çizmek isterim. Kurt ile kuzunun hikayesinin bilirsiniz. Kurt kuzuyu yemeyi kafasına koymuş, bahane arıyor örneğinde olduğu gibi, birileri birlerini yiyecek bahane aranıyor. Bizde de depremi bahane ettiler, o olmasaydı başka bir şey bulacaklardı. Benimle aynı dönemde deprem ile ilgili sözlerinden ceza alan bir gazete sahibinin bir cümlelik sözü "Deprem ilahi bir ikazdır". Bu sözden dolayı iki sene ceza aldı. İnanan bir insan için, "Ben Müslümanım" diyen bir insan için başa gelen her bela, musibet, kaza vs. Allah tarafından gönderilen bir ilahi ikazdır, bir uyarıdır. Bir Müslüman buna böyle inanmalı, buna hayır diyen insan zaten Müslüman da değildir.
Ne buyuruyor Rabbimiz "… başınıza gelen her şey işlediğiniz günahlardan dolayıdır…" demek ki insan başıboş değildir. Başımıza gelen her şey Mevla'nın takdiri, bilgisi dahilinde olmaktadır.
Bir İslam alimi olarak ne demeliydim? Elbette ki, Kur'an ve Sünnet ışığında vaaz u nasihatlerimi edecektim. Kur'an ve Sünnet sadece deprem değil, başa gelen bütün kaza, bela ve musibetleri, müminler için bir uyarı, ikaz olarak bildirir.


beyan: Sözünüzü kestik, malum süreçte yaşananlar ve size atfedilen suç sadece deprem ikazı ile ilgili değildi, devlet düşmanlığı, irticai faaliyet vesaire gibi iddialarla da yargılandınız. Bu konuyu biraz açar mısınız?


Cübbeli Hoca: Evet! Tespitiniz doğru, bize cezayı deprem vaazımızla ilgili verdiler ancak, suçlamalarda sizin de bahsettiğiniz gibi devlet düşmanlığı, irticai faaliyet, vatan hainliği gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldım. Ne yazık ki işi bu derece edepsizleştiren medyadan başkası değildir. Bizim bin yıllık geleneğimizde devlete isyan etmek, ayaklanmak, devlete düşman olmak yoktur. Geçmiş meşayıhımızdan (yolunda gittiğimiz İslam alimleri) hiçbiri ne vatan haini olmuştur, ne devlete isyan etmiştir, ne de devletini satmıştır. Bize bu çamuru atanlar, asıl devlet–millet haini onlardır. Bu devlet bizim devletimizdir, her haliyle kurum ve kuruluşları ile insanlar fanidir, devletler baki. Şurası iyi bilinsin, bizim devlet veya devletin kurumları ile menfi manada hiçbir işimiz ve meselemiz olamaz.
Son yıllarda devleti yöneten üst düzey yöneticilerin bir sözüne atıfta bulunacağım, diyorlar ki: "Bu ülkede, devlet düşmanları var, sistemin düşmanları var, milletin düşmanları var, Kemalizm'in düşmanları var." Bu tespit doğru, biz de katılıyoruz ama bir eksiği var. Onu da biz ilave edelim "İslam düşmanları" da var. İşte bizim meselemiz ve mücadelemiz İslam dinine düşman olanlarladır. Yoksa başka kimseyle bir alış verişimiz, bir meselemiz yoktur ve de olamaz. Fakat bir İslam alimi olarak, "İslam düşmanları ile dün mücadelemiz vardı, bugün de var, yarın da olacak." Fakat bu mücadelemiz ilmi münazara ve fikri mücadele yoluyla kaba kuvvet ve zor kullanma şeklinde değildir. Bizim düsturumuz "Allah'ın öldürülen kulu olda, öldüren kulu olma" hadisi şerifidir. Bir Buharı hadisi şerifinde "Zımni öldüren cennetin kokusunu koklayamaz" buyurulmaktadır. Burada bahis geçen zımni bir İslam memleketinde ki gayrı muslim (Yahudi– Nasara) tebadır. Demek oluyor ki, Müslüman olmayan biri kasten öldürürse, bu işi yapan cennete giremez. Mesele bu kadar açık ve nettir.


beyan: Hocam! Konuyu siz açtınız, İslam düşmanları dediniz, özellikle son çeyrek yüzyılda uluslararası terörün önüne İslam sıfatı eklendi. İslam'ın terör, İslam dininin bir terör dini olduğu vurgusu özellikle yapılıyor. Yukarıda dediniz ki İslam dininin düşmanları var, İslamî terör, bu ne gibi bir çağrışım yapıyor yada İslamî terörü nasıl değerlendiriyorsunuz?


Cübbeli Hoca: İslamî terör tabirini şiddetle red ediyorum. Güzel dinimizin terörle adlandırılmasını, adlandıranları şiddetle kınıyorum. İslam dini insanları kurtarmayı hedeflemiştir, insanları yok etmeyi değil. Başta Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere onun ashabı, sonra gelmiş olan bütün İslam alimi ve din büyüklerinin hiçbiri insana zulmetmeyi, anarşi çıkarmayı ne kendileri uyguladı ne de böyle bir tavsiyede bulundular. Hangi birini anlatayım ki; Peygamber'in hayatının bir noktasında zulüm ve anarşi göremezsiniz. Onun ashabında da göremezsiniz. Sonra gelen din alimlerinin de, tarikat şeyhlerinin de, yaşadıkları devirlerde yüz binleri peşlerinde koşturan, milyonlarca insanın gönlünde taht kuran bu insanların da terör ve anarşi çağrıştıran bir tek sözlerini bulamazsınız.
Kim demiş İslamî terör var? İslamî terör demek İslam dinine yapılan en büyük hakaret ve saldırıdır.


beyan: Yakın zamanda bölge ülkelerinden Ürdün'e bir ziyaretiniz olmuş. Ürdün geziniz ve dolayısıyla bölgedeki son durumlarla ilgili tespitlerinizi alalım.

Cübbeli Hoca: Evet! Birkaç gün önce Ürdün'e bir seyahatte bulundum. Bu ziyaretten kastım, Allah rızası için bazı ziyaretler yapmaktı ki o niyetim de hamd olsun nasip oldu. Şöyle ki orada bulunan Şuayb, Yuşa, Carud, Hızzıl Aleyhimussalatü vesselam gibi bazı peygamberleri ziyaret ettim. Bir çok rivayet varsa da Yuşa Aleyhisselam'ın "Salt" isimli bölgede olduğu rivayeti kesin gibidir. Çünkü Musa Aleyhisselam'ın vefatından sonra arz–ı mukaddese yi fethetmek ona nasip olmuş ve sonra o bölgede bulunan evine dönüp orada vefat etmiştir. Orada bulunan türbedar bize şöyle nakletti. Dedemden beri ailece biz bu türbedeyiz. Dedem zamanında burada bulunan bazı zevat Yuşa Aleyhisselam'ın nerede metfun bulunduğunu hakkında tartıştılar. O zaman 90 yaşlarında olan ama bir Türk Şeyhi orada olduğunu savundu. Ondan delil istediklerinde dışarı çıkıp bir ezan okudu. 200 kişi kadar cemaat sese toplandılar. O zat "Es–Selamu aleyke Ya Yuşa İbni Nun İbni Efraim ibni İshak İbni Ya'kub İbni İbrahim!" diye selam verince, kabr–i şerif'ten "Ve aleykümüsselam" diye gür bir ses gelince sesin heybetinden millet kaçışmaya başladılar. İşte bu rivayet, kabri şerif'in tespiti açısından çok önemlidir. İstanbul Beykoz'daki ziyaretgah ise makam olsa gerekir.
Ashab–ı Kehf hakkında da Tarsus, Afşin, Suriye gibi bir çok rivayet varsa da Ürdün de olduğu rivayeti kesin gibidir. İncelemem vechiyle tam üzerinde mescit bulunması, yedi mezar bulunması, Kıtmır'in kafatasının dahi mevcut oluşu, güneşin doğarken ve batarkenki konumu ve bölgenin "Rakim" adıyla anılması da Kur'an–ı Kerim'deki tariflere çok uygun düşmektedir.
Yusuf Aleyhisselam'ın kardeşleri olan Cad (carud) nebi ile Hızzıl nebiyi de ziyaret nasıp oldu. Sahabe–i Kiram Hazaratından, "Eğvar" bölgesinde Dınar İbni Ezver, Şurahbil İbni Hasene, Aşere–i Mübeşşereden, bu ümmetin emini Ebu Ubeyde, Amir İbni Cerrah, Amir İbni Ebi Vakkas ve bu ümmetin helal ve haram hükümlerini en iyi bileni Muaz İbni Cebel ve oğlu Abdurrahman Rıdvanullahi Teala Aleyhim Ecma'in'ı teker teker ziyaret ettik ve bütün sevenlerimizi dualara ilhak ettik.
İbni Abdilberr'in "el–isti'ab" isimli eserinde mütalaam vechile; Amvas taununda salgın veba nedeniyle 26 bin sahabe o bölgede şehit düşmüşlerdi.
Ayrıca Müte muharebesinin yapıldığı "kerek" mevkiindeki harp alanını ziyaret ettik. Orada şehit olan 12 sahabeyi ve özellikle Hz. Ali Efendimizin kardeşi Cafer–i Tayyar'ı, Kur'an da adı geçen tek sahabı olma şerefine nail olan Zeyd İbni Harise'yi ve o muharebede de üçüncü sancaktar olan büyük İslam Şairi Abdullah bin Ravaha Rıdvanullahı Aleyhim ecmain'ı ziyaret şerefine nail olduk. Allahu Teala bütün okuyucularımıza da nasip eylesin. Bu vesileyle bütün okurlarımız ruhlarına birer Fatiha–i şerife ile 3 İhlas–ı Şerif hediye eylesin.


beyan: Yıllar önce Kudüs'e yaptığınız bir ziyaret sonrasında yine sizinle röportaj yapmış, Kudüs izlenimlerinizi alarak yayınlamıştık. O röportajda, Filistin halkının Osmanlı hasreti çektiğine bizzat şahit olduğunuzu söylemiştiniz. Aynı şeyi Ürdün için de söyleyebilir misiniz?


Cübbeli Hoca: Sadece Ürdün için mi? Bütün İslam coğrafyasında yaşayan halklarda bir Osmanlı hasreti, hayranlığı ve beklentisi bulunmaktadır. Bunu Kudüs'te müşahede etmiştik, şimdi Ürdün'de de müşahede ettik, gittiğimiz diğer İslam ülkelerinde de. Zaten şu an dünyayı idare etmekte olan güçlerin korkuları bu. Türk devleti uykusundan uyanır, İslam coğrafyasındaki Osmanlı sevgisini harekete geçirir ve bu doğrultuda siyasetler uygularsa, bizim sonumuz gelir endişesi vardır. Bunun için de ellerinden gelen her formülü uyguluyorlar. Bu zamana kadar da uyguladıkları formüllerle, uykumuz devam ediyor. İslam ülkelerindeki sempati alanımızı kullanacak siyaset uygulatmıyorlar veya uygulamıyoruz.


beyan: Son birkaç soru daha sorup söyleşiye nokta koyalım. Şu an itibariyle ne yapıyorsunuz, nelerle meşgulsünüz, bu konuda bilgi verir misiniz?

Cübbeli Hoca: Sevgi halkamız içinde bulunan kardeşlerimiz ile sohbetlerimiz, istişarelerimiz devam etmektedir. Davet edildiğimiz seminer ve konferanslara katılıyor, gönül dostlarımızla birlikte oluyoruz. Ayrıca kitap çalışmalarım hızla devam ediyor. Cezaevinden çıktıktan sonra "Rabıta" isimli eseri çıkardım. Bir çok tartışma konusu olan İslam'da rabıta var mıdır, yok mudur, bunun cevabının delilleri ile açıklandığı çok değerli bir eser meydana geldi.
Rutin olarak yaptığımız ve cezaevinden dolayı iki yılı aşkın bir zamandır ara verdiğimiz tefsir çalışmamıza hız verdik. Ruhul Furkan tefsirinin dokuz cildini hazırlamış ve çıkarmıştık. Şimdi onuncu cildi tamamlanmak üzere, çok yakın bir zamanda bitirip okuyucuya sunacağız, inşaallah. Ayrıca birkaç kitap çalışmam daha var, onları da en kısa zamanda bitireceğim.

beyan: Son olarak kamuoyuna, sevenlerinize ve Beyan okurlarına vermek istediğiniz bir mesaj veya söylemek istediğiniz özel bir şey var mı?


Cübbeli Hoca: Kamuoyuna diyeceğim şudur ki, çok ağır ve hak etmediğimiz bir iftira ve hakaret kampanyasına uğradık. Bizi yanlış anlattılar ve yanlış tanıtma gayreti içinde oldular. Görüyorum ki, onların bu gayretleri tutmadı, fakat az sayıda da olsa bizim ulaşamadığımız ve bize iftira kampanyası başlatan kesimlerin rüzgârından etkilenenler olmuştur. Özellikle onlara ve tüm kamuoyuna deriz ki: "Bizim yolumuz Resulullah'ın, ashabının ve onların yolundan gidenlerin yoludur. Bizim yolumuz Şah–ı Nakşibend'lerin, Yunusların, Mevlanaların, İmam–ı Rabbanilerin, Emir Sultanların, Aziz Mahmud Hudai'lerin yoludur. Sevgi ve kardeşlik yoludur. Kin ve husumet, anarşi ve terör, nefret ve buğz yolu değildir. İnsanlığı karanlığa değil aydınlığa ve ebedi kurtuluşa erdirme yoludur. Bizim dergahımızda nefrete yer yok, sevgi ve kardeşlik üzerine kurulmuştur.
Sevenlerimize sevgi ve saygılarımı özellikle arz ederim ki, en zor zamanlarda bile bizi yalnız bırakmadılar. Desteklerini bizden esirgemediler, her türlü karşı propaganda ve reklama rağmen bize olan sevgi ve desteklerinde bir değişiklik olmadı. Biz de onları seviyoruz, her an dualarımıza ortak etmekteyiz. Umudum odur ki onlar da dualarında bizleri unutmuyorlar.
Beyan okurlarına gelince, gerek yayın çizgisi olarak, içeriğinden tasarımına her konuda çok güzel bir yayınla muhatabız. Çıktığı günden bugüne hem yazılarımla hem de maddi manevi desteğimizle her zaman Beyan'ın yanında oldum ve bundan böyle de olmaya devam edeceğim. Kültür hayatımızı zenginleştiren ve emri bil maruf nehyi anil münkeri imkanlar dahilinde yapmaya çalışan bir dergi, tüm inananlar tarafından desteklenmeli inancındayım. Yayın hayatında başarılar temenni ederim.

beyan: Bize zamanınızı ayırdığınız için ve verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ederiz.


Cübbeli Hoca: Ben teşekkür eder, bu söyleşimizin tüm inananlara hayırlar getirmesini temenni eder, tüm kardeşlerimi gönül dolusu muhabbetlerimle selamlarım. Rabbimin selamı sizlerin ve tüm inananların üzerine olsun…



@Li
Allah razı olsun kanka...

bu yazıdan sonra inş. hiçkimse medyanın cübbeli hoca ile ilgili dolduruş haberlerine inanmaz...
emrahdemir
QUOTE(MaTRaX @ Jan 21 2006, 02:58 PM)
Allah razı olsun kanka...

bu yazıdan sonra inş. hiçkimse medyanın cübbeli hoca ile ilgili dolduruş haberlerine inanmaz...

*




ecmain oLsun .. inşAllah kardeşim ...
emrahdemir
user posted image


user posted image


şehadet gülü
Allah razı olsun...ellerinize sağlık...
Ufuk Alp
ALINTI
beyan: Hocam! Konuyu siz açtınız, İslam düşmanları dediniz, özellikle son çeyrek yüzyılda uluslararası terörün önüne İslam sıfatı eklendi. İslam'ın terör, İslam dininin bir terör dini olduğu vurgusu özellikle yapılıyor. Yukarıda dediniz ki İslam dininin düşmanları var, İslamî terör, bu ne gibi bir çağrışım yapıyor yada İslamî terörü nasıl değerlendiriyorsunuz?


Cübbeli Hoca: İslamî terör tabirini şiddetle red ediyorum. Güzel dinimizin terörle adlandırılmasını, adlandıranları şiddetle kınıyorum. İslam dini insanları kurtarmayı hedeflemiştir, insanları yok etmeyi değil. Başta Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olmak üzere onun ashabı, sonra gelmiş olan bütün İslam alimi ve din büyüklerinin hiçbiri insana zulmetmeyi, anarşi çıkarmayı ne kendileri uyguladı ne de böyle bir tavsiyede bulundular. Hangi birini anlatayım ki; Peygamber'in hayatının bir noktasında zulüm ve anarşi göremezsiniz. Onun ashabında da göremezsiniz. Sonra gelen din alimlerinin de, tarikat şeyhlerinin de, yaşadıkları devirlerde yüz binleri peşlerinde koşturan, milyonlarca insanın gönlünde taht kuran bu insanların da terör ve anarşi çağrıştıran bir tek sözlerini bulamazsınız.
Kim demiş İslamî terör var? İslamî terör demek İslam dinine yapılan en büyük hakaret ve saldırıdır.


Eğer yukarıdaki ifadelerde Filistin Cihadını Hamasın şehadet operasyonlarını kastederek, onları ve o kutlu eylemleri terör diye niteleyip, onları İslamın dışında göstermek istemiş ise, Cübbelinin kimlerin hizmetinde olduğuna dair iyi bir tespit sayılır.

Yok, eğer filistin cihadına sahip çıkıyor ve şehadet operasyonlarını filistinin mazlum halkının tek çaresi olup mecbur kalındığında başvurduğu bir yöntem olduğuna inanıyorsa mesele yok.
Ufuk Alp
ALINTI
beyan: Sözünüzü kestik, malum süreçte yaşananlar ve size atfedilen suç sadece deprem ikazı ile ilgili değildi, devlet düşmanlığı, irticai faaliyet vesaire gibi iddialarla da yargılandınız. Bu konuyu biraz açar mısınız?


Cübbeli Hoca: Evet! Tespitiniz doğru, bize cezayı deprem vaazımızla ilgili verdiler ancak, suçlamalarda sizin de bahsettiğiniz gibi devlet düşmanlığı, irticai faaliyet, vatan hainliği gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldım. Ne yazık ki işi bu derece edepsizleştiren medyadan başkası değildir. Bizim bin yıllık geleneğimizde devlete isyan etmek, ayaklanmak, devlete düşman olmak yoktur. Geçmiş meşayıhımızdan (yolunda gittiğimiz İslam alimleri) hiçbiri ne vatan haini olmuştur, ne devlete isyan etmiştir, ne de devletini satmıştır. Bize bu çamuru atanlar, asıl devlet–millet haini onlardır. Bu devlet bizim devletimizdir, her haliyle kurum ve kuruluşları ile insanlar fanidir, devletler baki. Şurası iyi bilinsin, bizim devlet veya devletin kurumları ile menfi manada hiçbir işimiz ve meselemiz olamaz.
Son yıllarda devleti yöneten üst düzey yöneticilerin bir sözüne atıfta bulunacağım, diyorlar ki: "Bu ülkede, devlet düşmanları var, sistemin düşmanları var, milletin düşmanları var, Kemalizm'in düşmanları var." Bu tespit doğru, biz de katılıyoruz ama bir eksiği var. Onu da biz ilave edelim "İslam düşmanları" da var. İşte bizim meselemiz ve mücadelemiz İslam dinine düşman olanlarladır. Yoksa başka kimseyle bir alış verişimiz, bir meselemiz yoktur ve de olamaz. Fakat bir İslam alimi olarak, "İslam düşmanları ile dün mücadelemiz vardı, bugün de var, yarın da olacak." Fakat bu mücadelemiz ilmi münazara ve fikri mücadele yoluyla kaba kuvvet ve zor kullanma şeklinde değildir. Bizim düsturumuz "Allah'ın öldürülen kulu olda, öldüren kulu olma" hadisi şerifidir. Bir Buharı hadisi şerifinde "Zımni öldüren cennetin kokusunu koklayamaz" buyurulmaktadır. Burada bahis geçen zımni bir İslam memleketinde ki gayrı muslim (Yahudi– Nasara) tebadır. Demek oluyor ki, Müslüman olmayan biri kasten öldürürse, bu işi yapan cennete giremez. Mesele bu kadar açık ve nettir.


Herkesçe malumdur ki, yuvarlak laflarla meseleler geçiştirilmez, yuvarlak lafları kullananlar da kim olurlarsa olsunlar. Yine herkesçe bilinmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Demokratik ve Laik bir hukuk devletidir. Yukarıda cübbelinin ifadesinden de anlaşıldığı gibi Cübbeli kanunlarının dayanağı islam olmayan, batı medeniyetinden kaynaklanan bir hukuk sistemine sahip olan bir devlete tabidir. Onun emrindedir, onun ayakta kalması için tekkesinde mücadele vermektedir. Hayırlı uğurlu olsun kendisine.

Halbuki müslümanlar din (hakimiyet) Allahın oluncaya kadar kafirlerle cihad etmekle yükümlüdürler.
sükût-u vaveyla
ALINTI(Ufuk Alp @ May 13 2008, 11:04 AM) *

Herkesçe malumdur ki, yuvarlak laflarla meseleler geçiştirilmez, yuvarlak lafları kullananlar da kim olurlarsa olsunlar. Yine herkesçe bilinmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Demokratik ve Laik bir hukuk devletidir. Yukarıda cübbelinin ifadesinden de anlaşıldığı gibi Cübbeli kanunlarının dayanağı islam olmayan, batı medeniyetinden kaynaklanan bir hukuk sistemine sahip olan bir devlete tabidir. Onun emrindedir, onun ayakta kalması için tekkesinde mücadele vermektedir. Hayırlı uğurlu olsun kendisine.

Halbuki müslümanlar din (hakimiyet) Allahın oluncaya kadar kafirlerle cihad etmekle yükümlüdürler.

sevgili ufuk alp gerçekten çok güzel tesbitler yapmışsınız .tebrik ederim... clap2.gif shake2.gif
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.