Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: DiyaLoğun asrımızdaki Mimarı
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ NURDAN DAMLALAR ]·.
emrahdemir
Birçok ehl-i tahkik , ehl-i ilim ve ekser müminlerin kabul gördüğü üzere , Hicri 13.Asrın müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri, Ehl-i Kitab ile Diyalogtan öte bir “İttifak”ı tavsiye etmiş , özellikle İsevi ruhaniler veya Hristiyanların samimi dindarlarını nazara vererek Asrımızda faal olan Dinler arası Diyalog çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olma özelliğine sahibtir.

1940'lı yıllardan itibaren Said Nursi Müslümanları, İnkar-ı Uluhiyeti fıtrat haline getiren (ateistlerin) , saldırısına karşı mücadele etmek için dindar (samimi) Hıristiyanlarla ittifak kurmaya teşvik ediyordu. (63)


1953 Mayıs atında , Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında mütecaviz dinsizliğe karşı işbirliği temini için , İstanbul’da Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiştir. Istanbul'un 500. Fetih yıldönümünde gerçekleşen bu görüşme de , Bediüzzaman Hazretleri odasına girdiği zaman Patrik ayağa kalkarak hürmetle yer gösterir. Kendisine : “Hıristiyanlığın dini hakikîsini kabul etmek, Hazreti Muhammed'i peygamber ve Kur'anı Kerîmi de Kitabullah kabul etmek şartıyla ehl-i necât olacaksınız (kurtuluşa ereceksiniz) .” der. Patrik , cevaben: 'Ben kabul ediyorum! ' deyince, Bediüzzaman: 'Pekâlâ, siz bunu dünyanın diğer mânevî reislerine de söylüyor musunuz? ' diye sorar. Patrik: 'Söylüyorum; fakat onlar kabul etmiyorlar.' diye cevap vermiştir .(64) Hadiseyi iyi tahlil eden gözlemciler , Patrik Athenagoras'ı ziyarete gidenin Bediüzzaman olmasının , Efendimiz (SAV) 'in Ebu Cehili, 100 kezi aşkın ziyaretine gitmesi kadar normal karşılar. İkincisi , o görüşmede , Bediüzzaman , ateisme karşı Hristiyan Alemi ile nasıl bir işbirliği yapılabileceğini konuşmuş ve Asrımızda Dinler arası Diyalog faaliyetlerini ferdi olarak ilk başlatan kişi ünvanına Sahib olmuştur. Bu Diyaloğun sürekliliği adına olsa gerek Bediüzzaman Hazretleri Fener semtinde ikamet etti ve bu durum Rum Patrik Atenagoras ile görüşmelerini kolaylaştırdı.(65)


Bediüzzaman Hazretleri , 1950 yılında , Roma’ya Papa XII. Pius’a , Risale-i Nur Külliyatını (Zülfikar adlı eseri) göndermiş , ve buna mukabil 22 Şubat 1951 yılında şahsi bir teşekkür mektubu almıştır. (66.a.)Roma'daki Papa'ya gönderdiği mektubunda kısaca: 'Biz Allah'a inananlar küfre karşı beraberiz..' demişti. (66.b.) Netice olarak , Bediüzzaman Hazretlerinin , günümüzde faaliyetlerini devam ettiren Dinler arası Diyalog çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.



----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

63 Bkz. Köprü, S. 2, s. 116, Kasım 1997
64 Necmeddin Şahiner, 'Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî', Nesil Basım Yayın, s.405.. Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 307, 344; Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdulkadir Badıllı.
65 Yard. Doç. A. Emre Öktem (Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi)
66.a. Emirdağ Lahikası, Sayfa 303
66.b. www.ispartanur.net (Zübeyir Gündüzalp'ın hatıralarında)
cevdet
Bediüzzaman'a göre diyalog
Editör Dr. Emin Şimşek
Salı, 16 Ağustos 2005
Birçok ehl-i tahkik , ehl-i ilim ve ekser müminlerin kabul gördüğü üzere , Hicri 13. asrın müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri , Ehl-i Kitab ile diyalogtan öte bir “İttifak”ı tavsiye etmiş , özellikle İsevi ruhaniler veya Hristiyanların dindarlarını nazara vererek asrımızda faal olan "Dinlerarası Diyalog" çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olma özelliğine sahib olmuştur.


A) Dinler Arası Diyaloğun , Asrımızdaki Mimarı Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri


1940'lı yıllardan itibaren Said Nursi, müslümanları, İnkar-ı uluhiyeti fıtrat haline getiren (ateistlerin), saldırısına karşı mücadele etmek için dindar (samimi) Hıristiyanlarla ittifak kurmaya teşvik ediyordu. (63)


1953 Mayıs atında , Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında mütecaviz dinsizliğe karşı işbirliği temini için, İstanbul’da Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiştir. Bediüzzaman'ın Patrik Athenagoras'la görüşmesi Istanbul'un 500. Fetih yıldönümünde gerçekleşen bu görüşme de geçen Diyalogta, Bediüzzaman Hazretleri: “Hıristiyanlığın dini hakikîsini kabul etmek, Hazreti Muhammed'i peygamber ve Kur'anı Kerîmi de Kitabullah kabul etmek şartıyla ehl-i necât olacaksınız (kurtuluşa ereceksiniz) .” der. Patrik, cevaben: 'Ben kabul ediyorum! ' deyince, Bediüzzaman: 'Pekâlâ, siz bunu dünyanın diğer mânevî reislerine de söylüyor musunuz? ' diye sorar. Patrik: 'Söylüyorum; fakat onlar kabul etmiyorlar.' diye cevap vermiştir.(64) Hadiseyi iyi tahlil eden gözlemciler , Patrik Athenagoras'ı ziyarete gidenin Bediüzzaman olmasının , Efendimiz (SAV) 'in Ebu Cehili, 100 kezi aşkın ziyaretine gitmesi kadar normal karşılar. İkincisi, o görüşmede, Bediüzzaman , ateizme karşı Hristiyan alemi ile nasıl bir işbirliği yapılabileceğini konuşmuş ve asrımızda "Dinlerarası Diyaloğu" ferdi olarak ilk başlatan kişi ünvanına sahib olmuştur. Bu diyaloğun sürekliliği adına olsa gerek Bediüzzaman Hazretleri Fener semtinde ikamet etti ve bu durum Rum Patrik Atenagoras ile görüşmelerini kolaylaştırdı.(65) Aynı Bediüzzaman, Patrikten , Efendimiz (SAV)'e ve Kur'an’a iman etmiş olmasına rağmen bunu dünya medyasına açıklamasını istememiş, çünkü ileride detaylı izah edileceği üzere, ahirzamanda Ehl-i Kitabın dinlerini bütün bütün terk etmesini beklemek yerine, itikatlarını tadil ve revize etmelerini beklemenin daha doğru bir yaklaşım olacağından bahsetmiştir.


1950 yılında, Roma’ya Papa XII. Pius’a, Risale-i Nur Külliyatını (Zülfikar adlı eseri) göndermiş , ve buna mukabil 22 Şubat 1951 yılında şahsi bir teşekkür mektubu almıştır. (66.a.) Roma'daki Papa'ya gönderdiği mektubunda kısaca: 'Biz Allah'a inan-anlar küfre karşı beraberiz..' demiştir.(66.b.) Netice olarak , Bediüzzaman Hazretlerinin , günümüzde faaliyetlerini devam ettiren Dinler arası Diyalog çalışmalarını bireysel olarak başlatan ilk kişi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.


cool.gif Diyalogtan da öte "ittifak"


Bediüzzaman Hazretleri kendi yaşadığı dönemden sonraki bir dönemde, Hristiyan – Müslüman Diyaloğunun ötesinde , bir ittifaktan , Risale-i Nurlarda tam 8 yerde bahsetmektedir :


1-) "Hattâ, hadis-i sahihle (67.a.) , âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. (67.b.)"

Ahirzaman ile ilgili Sahih bir Hadisi tefsir eden Bediüzzaman Hazretleri , Hristiyanların Hakiki Dindarları ile Müslümanlar , İnkar-ı Uluhiyet güden Ateizme karşı İttifak'a muhtaç olduklarından , değil sadece müslümanlar ile , hakiki dindar İsevi Ruhaniler ile bile gereksiz münakaşa ve münazara konularına girilmemelidir demektedir. Bediüzzaman hakiki Hristiyan Ruhaniler derken , İslama düşman olmayan , belki İslamın Ana kaidesi olan Allahın "Birliği” ve Hz.Muhammed (SAV)’in Peygamberliğini kabul etmeye yatkın veya kabul eden İsevilerden bahsetmektedir ki , günümüzde bir çok İsevi Ruhaniler artık , Allah’ın üç değil "Bir" olduğuna , ve Hz.İsa (AS) mın Allah’ın oğlu değil , Allah’ın bir peygamberi ve Hz.Muhammed’in (SA) tarihi açıdan son peygamber olduğunu kabul etmektedir. Bunların başında , İstanbul’un Vatikan Temsilcisi Mr. Monsenyör George Marovitch gelmektedir. Kendileri yapmış oldukları bir mülakatta (67.c) , Allah’ın üç değil bir olduğunu , Hz.İsa’(AS) mın bir oğul değil , peygamber olduğunu , ve Hz.Muhammed’in peygamberliğini kabul ettiklerini Vatikan pratikteki bir yaklaşımı olmasına rağmen şimdilik bunu ilan edemediklerini belirtmiş olması , Dinler arası Diyalog faaliyetlerinini nekadar doğru bir çizgide seyrettiğini tescil etmektedir.


2-) "Alem-i İslamın tam intibahiyle ve yeni dünyanın, Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve alem-i İslamla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ân a ittihad edip tabi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder." (68.a.)


Bediüzzaman Hazretleri , yine Haristiyanların Hakiki dindarları ile bir ittifaktan bahsediyor ve bu ittifakın neticesi olarak , İncil’in Kur’ana tabi olacağını beyan ediyor. Allahu Alem bissevab , bunun gerçekleşmesi için , bahse konu aslına uygun İncilin bulunması gerekirki , buda Asrımızda yeni bulunmuş olan Barnaba İnciline bir işaret olsa gerek. Bu İncil'in bir nüshası yıllar önce bulundu ve Arapça ve Farsçaya da tercüme edildi. Barnaba İncil'inin içerdiği kıssalar , Genel olarak Kur'an'ın Meryem oğlu İsa Mesih ile ilgili olarak aktardığı kıssalarla örtüşmekte (68.b.) ve dört İncil' den ayrıldığı en önemli noktalar şunlardır:


a- Barnaba İncili, Hz. İsa'nın ilâh veya Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmez.


b- Hz. İbrahim'in kurban olarak takdim ettiği oğlu Tevrat'ta belirtildiği ve hristiyan inançlarında anlatıldığı gibi İshak değil, İsmâil (a.s.)'dır.


c- Beklenen Mesih(Son Peygamber) Hz. İsa değil Hz. Muhammed'dir.


d- Hz. İsa çarmıha gerilmemiş, Yahuda İskariyoth adında biri ona benzetilmiştir. (68.c.)

Ayeti Kerimede geçen : “ Onların Tevrat’taki misâli buna benzer; İncil’deki misallerine gelin­ce...” (Fetih, 48/29) diyerek Tevrat’ta ve İncil’de Resûlul­lah’tan (s.a.s) ve O’nun ashâbından bahsedildiğini ha­ber vermekle beraber,bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşaallah- sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (s.a.s) isminden bahsedilmektedir.(68.d.) Yapılan Karbon tahlillerinde 16.-17.Asır öncesinin olduğu kesinleşen bu İncilin , bir gün bulunan bu İncil nüshası gün yüzüne çıktığında, tarihin yeniden yazılması da kaçınılmaz olacak.. (68.e.)


3-) "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."(69)


Bediüzzaman Hazretleri , Şimal cereyanı diye nitelendirdiği o dönemki İnkar-ı Uluhiyetin (Ateismin) temsilcisi olan Kominizmin , kendinini korumak ve rejiminin ömrünü uzatmak maksadıyla, Müslümanların ve Hristiyanların ittifak etmelerini önlemek istiyebileceğini , bir uyarı mahiyetinde beyan ediyor !


4-) "Risale-i Nur’un İhlas Lem alarında denildiği gibi, şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor." (70)


Mutlak Küfür olan Ateismin hücumlarına karşı mukavemet edebilmek için , değil sadece Müslümanların , Hakiki dindar Hristiyanların ruhanileri ile bile ittifakın gerekliliğine işaret etmektedir. Bu , ittifakın zedelenmesini önlemek için, bir takım ihtilaflı meseleleri dahi gündeme getirmemek , getirilmişse şayet konuyu derhal kapatmanın gerekliliğine işaret var ! Üstadın Risalelerde kullandığı “belki” kelimesi ,çoğu yerde kesinlilik arz etmektedir.


5-) "O Zatın üçüncü vazifesi, hilafet-i İslamiyyeyi, ittihadı İslama bina ederek, İsevi ruhanileri ile ittifak edip din-i İslama hizmet etmektir." (71)


Bediüzzaman , kendisinden sonra gelecek olan Zat’ın , bir takım vazifelerinden bahsettikten sonra , üçüncü vazifesi olarak , Sahabeyi Kiram veya Osmanlı dönemindeki Devleti idare şekli olan Hilafet Sistemini rehber edinmiyeceğini , bunun yerine İslam Birliğini (belki Osmanlı Milletler Birliği benzeri bir teşekkülü ) kurmayı hedefliyeceğini belirtmiştir. Bu Hedef doğrultusunda , İsevi ruhanilerle ittifakın gerçekleşeceğini ve bu ittifakın İslam dinine Hizmet şeklinde semerelerini vereceğini söylemektedir.


6-) "İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır." (72.a.)


Ateizmin Dünyada çok güçlü olduğu bir dönemde , Allah’ın Rahmeti ile Hristiyanlık Dini tahriflerden sıyrılarak aslına dönecek ve Hz.İsa (AS)’mın şahs-ı manevisini temsilen , İslamın hakikatleri ile birleşerek , bir nevi İslamiyete inkılap etmiş olacaktır ! Demekki , Hz.İsa’mın (AS) Şahs-ı Manevisinin oluşması , Hristiyanlığın aslına dönüp Müslümanlarla birleşmesine bağlı ! Hak Din olan İslamiyete tabi olan Hristiyanlık dini, bu birleşme ile , büyük bir güçlenme dönemine girmiş olacak. Dinsizlik fikrine karşı ,ayrı ayrı mücadele ettiklerinde muvaffak olamayan İsevilik ve İslamiyet , ittihat sonucu dinsizliği yenecek istidada kavuşmuş olacaktır. İşte tam bu sırada , Cismaniyeti ile 3.Hayat Tabakasında bulunan (72.b.) Hz.İsa (AS) güç kazanan Hak Dinin başına geçeceğini , Allah Resulu (SAV) herşeye Kadir olan Allah( C.C.) ‘nun vaadine istinaden haber vermiştir. Madem vaad etmiş ,elbette yapacaktır !


7-) “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur" diye rivayeti (73.a.), bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder." (73.b.)


Hz.İsa (AS) mın Şahsı manevi kılıncı ile öldürülecek Deccalın Şahs-ı manevisi sonrasında , dehşetli ve güçlü olan Materyalizm ile Dinsizlik Fikride öldürülmüş olacaktır. Bunu (Ateism fikrininin öldürülmesini) hakiki Dindar İsevi Ruhaniler gerçekleştirecektir. Bu Ruhanilerin o güce ulaşması ve bunu başarması , ancak Hrıstiyanlık Dinini İslam Hakikatleri ile inkılab ettirmeleri neticesinde olabilir ! Hz.İsa (AS) mın , Ahirzamanda Hz.Mehdiye namazda tabi olacağı Hadisi şerifide , bu İttifaka ve İsevi ruhanilerinin Kur’ana tabi olmalarına işaret etmektedir.


8-) "Ey Câmi-i Emevîde kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve tahrifattan ve hurafattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki, Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder." (74.a.)


Bediüzzaman Hazretleri , Hicri 1327 (M. 1909 ) ‘de Şam'da Emevi Camii'nde içlerinde 100 Alim olmak üzere toplam on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371'den (M.1952) sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır (74.b.) İfadelerde geçen , yarım Asır sonrasındaki (Hicri 1421 - M.2001) İslam alemine hitab ederken , bu yıllarda İslamiyetin dünyada Hüküm sürme eğilimine gireceğini , hem Dünya hemde Ahiret Saadetine vesile olacağına , aynı zamanda Hrıstiyanlığın tahrifatten ve hurafelerden sıyrılıp , İslamiyete inkılab etmeye başlıyacağına , bunu yaparkende Kur’ana tabi olmayı kendilerine Rehber edinip , İslamiyet ile İttifak edeceklerine işaret etmiştir. Cay-ı Dikkat bir diğer husustur ki , Bediüzzaman Hazretleri “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe /9:32) Ayetinin tefsirinde , Hicri 1324 senesine işaret ettiğini beyan ettikten sonra , bir vecihle eğer şeddeli “lam”lar ve “mim” ler ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir. “ (74.c.) diyerek , Hicri 1424 ( M.2003 ) yılına remzen parmak basıp , bahse konu İsevi Ruhanilerinin Kur’ana tabi olup , İslamiyetle ittifak etmelerine vesile olacak Şahs-ı manevinin , Mehdinin şakirtleri olduğu izlenimini vermektedir.


C) Hz.İsa (AS) ‘mın Nuzülü ve Peygamberimiz'e(SAV) ümmet olma Keyfiyeti :


Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.)


İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa'nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te'vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih'in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih'in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm'a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih'in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril'in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz' eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ'yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir.

Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam'da Ak Minare'ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat'iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih'in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur'an'da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem' eden Hindistan'lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih'in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.)


Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.


Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.)


Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer'im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77)


Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih'in nüzulü, "Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır." denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman'ın Kur'an'ın ruh ve ma'nasını arızasız temsil edip her zaman bu "menheli'l-azbi'l-mevrud = tatlı su kaynağı"nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri "sevad-ı azam"ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve "ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir" demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih'in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.)


Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : "Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir." (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir.


D) Ehl-i Kitab'ın Dini ile Dost olmak yasaklanmıştır !


Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anda men edilen “Yahudi ve hristiyanlarla dost olmayın (Maide, 5/51) Ayeti Kerimesinin tefsirinde , “Delil, katiü'l-metin olduğu gibi katiü'd-delalet olmak gerektir,” diyerek, yahudiler ve hıristiyanlarla diyalog ve dostluk kurmanın yasak olduğuna dair delilin Kur’an’ın ayetleri gibi sağlam bir metne dayandırılmasına rağmen, kastedilen anlamın kesin olmadığını belirterek , Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmaya men değil , tahrif olan yahudilik dini ile yine tahrif olan hristiyanlık dinine dost olmaya men olduğunu belirtmektedir. Şayet bu Ayeti Kerimeyi böyle bir anlam verilmemiş olunursa , yine Bediüzzamanın “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” ifadesinde dediği üzere , Ehl-i Kitab hanımları ile evlenmeye ruhsatı belirten (Maide .5/5 ) Ayeti ile çelişeceğine vurgu yapmaktadır. Çünkü , hem dost edinmeyin hemde Hanımları ile evlenmenizde bir sakınca olmaz anlayışı , Kur’anın siyak ve sibak bütünlüğünü zedelemektedir. Tefsirin devamında , Asr-ı Sadet döneminde, İslamın yeni nuzülü ile meydana gelen yeni bir Din'in manevi bir inkılaba sebebiyet verdiğini, bundan dolayı Sahabeyi Kiram bütün kıstaslarını "Din" noktasından yapmaktalar ve bu noktadan muhabbet veya düşmanlık beslerlerdi . Buna istinaden , Asrı Saadet döneminde gayri müslimlere muhabbette bir nifak endişesi vardı . Ancak , günümüzde yaşanana inkılabat manevi değil bir nevi medeni ve dünyevi bir inkılabat olduğundan , kıstas olarak medeniyeti nazara almak esastır. Zaten , gayri müslimlerin çoğu da dinlerine bağlı olmadıklarından , onlarla dost olmak , hem medeniyet ve gelişmişlikleri noktasına hemde Dünyevi Barış ve Huzurun temini içindir. Bundan dolayı , Kur’andaki nehiy bunun kesinlikle kapsamamaktadır ! (79)


Bediüzzaman Hazretleri , değişik ırklardan müteşekkil bir milletin saadet ve selametinin dostluktan geçtiğini belirterek, bunun ölçüsünü de; “Fakat mütezellilane (alçalarak) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, müsafaha elini uzatmaktır,” şeklinde koymaktadır.(80 ) "Hattâ değil Müslümanlarla, belki dindar Hıristiyanlarla dahi dost olup adâveti bırakmaya çalışıyorum"(81) demektedir. İnkar-ı Uluhiyete karşı , Amerika gibi dine önem veren devletlerle Diyaloğun olması gerektiğine işaret eden Bediüzzaman , bu ülkelerle İslam Kimliğimizi öne çıkararak Hakiki dostlukların sağlanabileceğine vurgu yapmıştır. (82) ( O dönemki Nüfüs oranlarına göre ) 800 milyonluk Hıristiyan Aleminin , 400 milyonluk Müslüman Aleminin Sulh ve selametine şiddetle ihtiyacı olduğunu ve bu vesile ile diğer dinlerinde bu Milletin dostluğunu kazanacağını bildirmiştir. (83)


Eskiden Hıristiyan devletlerinin ittihad-ı İslâma taraftar olmadıklarını , fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar , demiştir. (84)


İslam dininin , Hakiki Hıristiyanlıkla bir sorunun olmadığını , belki günümüz Hıristiyanlığı ile başta tevhid noktasında bir sorunun olduğunu , yani İslamiyette sebebler nazara alınmadığından , enaniyetlerin izalesinin kolay olduğunu , halbuki hırsitiyanlıkta vasıtalara kutsiyet atfedildiğinden , Allah ile kul arasında giren vasıtalara bir nevi enaniyet verildiğini , bunun neticesinde hıristiyanlar içinde birçok Reisicumhurun enaniyetini bırakmak zorunda kalmadıklarından , aynı zamanda dindar olabildiğini (Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson ile İngiliz Cumhurbaşkanı vekili Lloyd George gibilerin dindar papaz olmaları gibi ) , halbuki Hakiki bir müminin enaniyeti terk etmesi gerektiğinden , o makamlara gelip Dindarlığını muhafaza etmesinin müşkilatından da bahsetmiştir.(85)


Sonuç olarak , ehl-i kitapla “din” dostluğu değil, “güzel sıfat ,faydalı sanat , teknoloji ve ahlak-ı hasene ” dostluğu, âyetin nehyinin şümulüne girmemektedir. Elbette bir ehl-i kitabın dinine muhabbet duymak, imanın zaafiyetini gösterir. Ama onların meselâ “doğruluk , dürüstlük, emanete sadakat ” gibi sıfatlarına sevgi beslenebilir, teknolojileri hoş karşılanabilir, işbirliğine gidilerek istifade edilebilir. Bunlar, Kur’ân'ın kastettiği “dostluk” kavramının içine girmemektedir.


E) Bir Mümin , “ateist” olabilir ama asla Kalben “Hıristiyan” olamaz !


Bediüzzaman Hazretlerine göre , bir İsevi (Hıristiyan) Müslüman olsa , Hz.İsa (AS) mı bir mümine oranla daha fazla sever , bir Musevi (yahudi) Müslüman olsa , Hz.Musa(AS) mı bir mümine oranla daha fazla sever , ancak bir müslüman Hz.Muhammed (SAV) ‘in zincirinden çıksa yani İslam dinini terk etse , hiçbir dine giremiyeceğini , ruhunun maneviyata kapanacağını ya anarşist,ya da ateist olacağından bahsetmektedir. (86) Bunun nedeni olarak , İslamiyete inanan bir müslümanın , zaten Hz.İsa(AS) ‘ma ve Hz.Musa (AS) ‘ma inandığını , bundan dolayı Hz.Muhammed (SAV) mi inkar eden bir müslümanın bu peygamberlerin tahrif olmuş dinlerine girmesinin yeni bir inanış olmıyacağından , ayrıca Hz.Muhammed (SAV) vesile ile tüm peygamberleri sevmiş olduğundan , kalben diğer dinlere girmesinin mümkün olmadığından bahsetmektedir. (87)


Dinsiz bir milletin uzun ömürlü olamıyacağını beyan eden Bediüzzaman , 2 büyük Dünya savaşı görmüş milletlerin dinsizliği kabullenmiyeceklerini , Rusya’nın ne dinsiz kalabileceğini nede Hıristiyanda olabicağını , aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile sulha girip , tabi olacağını müjdelemiştir. Bu vesile ile ileride İslam Alemi ile bir Savaş yapmıyacağına hükmetmiştir. (88)


İslamiyete zarar veren 3 cereyanın başında koministlik ve dinsizlik cereyanı olduğunu , bu cereyanlar içinde en hafifinin batılılaşma ve hıristiyanlaşmayı teşvik eden Siyasi bir yaklaşımın olduğunu , yani gayri müslimlere özentiden ziyade , dinsizliğin İslama zarar vereceğinden bahsetmektedir. (89) Bediüzzaman bunun nedenini açıklarken : “Madem o cereyanın yüzde ancak birisini belki binden birisini Purutlar (Protestan mezhebi) ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü, İngiliz iki yüz sene zarfında, tahakküm ettiği iki yüz milyon İslamdan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslam, Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden” bahsetmektedir. (90)

F) Bediüzzaman, her zaman sulhu ve müsbet Hareket etmeyi önermiştir!


Bediüzzaman vefatından önce Nur talebelerine vermiş olduğu son nasihatında , vazifelerinin asayişi temin ederek , müsbet hareket etmek olduğunu , menfi yolları tasvib etmediğini , ve müsbet iman hizmeti doğrultusunda hertürlü sıkıntı ve meşakkat karşısında sabır etmek olduğunu beyanetmiştir (91)


Meclis-i Mebusanda , Hristiyan ve yahudilerin oy kullanma haklarının olmasından rahatsızlık duyanlara verdiği cevabta , İslamda meşveretin esas olduğunu , meşverette çoğunluğun görüşünün önem arz ettiğini , ve mecliste çoğunluğun müslümanlardan müteşekkil olması hasebi ile bir sakınca teşkil etmediğinden bahsederek sulh ve sükuneti sağlamıştır. (92)


Gayrimüslim bir erkeğin , müslüman bir kız ile evlenmesi tarzında çıkan spekülasyonlara , itibar edilmemesi gerektiğini , yeni kurulmakta olan cahil ve perişan vaziyetteki bir millet içinde bu tür spekülasyonların büyütülmemesi gerektiğini , Bakımlı bir bahçenin kenarında bulunan bir parça kirin , umuma mal edilemiyeceğini ve bahçeyi necis kılamıyacağı örneğini vererek, itidale davet eder : “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır."(93.a.) Bediüzzaman döneminde yaşanmış bu hadiseye benzer bir spekülasyonda ilginçtirki , günümüzde yaşanmış , ve teskin etme görevi yine Bediüzzamanın talebelerine düşmüştür.(93.b.)


"Gayr-i müslimlerle nasıl müsavi olacağız?" sorusuna cevaben ; Eşitliğin fazîlet ve şerefte değil , Hukukta olduğuna , Hukukta ise Padişah ve vatandaşın eşit olduğunu , "Karıncaya bilerek ayak basmayınız" hassasiyetinde olan İslam Hukukunun bir Karıncaya verdiği değeri, İnsanlara vermemiş olmasının beklenemiyeceğini ifade etmiştir. Konuya Örnek olarak , Hz. Ali’nin (r.a.) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası “ olduğunu belirtmiştir. (94)


İdareye ve âsâyişe ilişmeyen muhalif görüşlerin her Devlet İdaresinde olabileceğini belirten Bediüzzaman , Hazret-i Ömer’in (r.a.) Hilafeti döneminde Hıristiyanlara Şer’i kanunları ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde ilişilmediğini delil göstererek , yine itidali tavsiye etmiştir.(95)


Yine Şeyh Said ayaklanmasında , kendisinde destek isteyen Şeyh Saide yazdığı Uyarı mektubunda Fitneye sebeiyet vermemesini öğütlemiştir : "Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşâd etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akîm kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir" (96)


“Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.” (97) diyerek tanımladığı Muhabbet – Husumet denklemini "Benim yüz ruhum olsa âsâyişe feda ediyorum." (98) şeklinde özetliyerek, son noktayı şu muhteşem tesbiti ile koymaktadır : "Zîra, medenilere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşîler gibi, icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husûmete vaktimiz yoktur." (99)


G) Hristiyanlar dinlerini terk değil, tadil etmelidir


Bediüzzaman’ın -Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) müjdesi üzerine- Hıristiyanlık’ta vuku bulmasını beklediği tasaffi (aslına dönmesi - tevhid inancına dönmesi) , hıristiyanların dinlerini bütünüyle terk ederek İslâmiyet’e girmeleri şeklinde bir beklenti değildir. Çünkü, İslamiyet eski dinlerin güzelliklerini ve şeriatlarının prensiplerini barındırdığı için, ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnızca, zaman ve mekanın değişimiyle hükmü kalmayan fürüat kısmında yenilikler getirmiştir. Bu sır gereğince, hıristiyanlar zaten sahip oldukları dinlerinin esaslarına dayanmakla ve inançlarını tekmil etmekle asli dinlerine kavuşacaklardır.” Ey ehl-i kitap! İslamiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz" (100) diye teklifte bulunuyor.


H) Fetret devrinde mazlumen ölen Hıristiyanlar Şehit’tir ... !


Bazı kesimler tarafından , iyice tahlil edilmeden , ilmi delilden yoksun bir şekilde eleştiri konusu yapılan bu hususta , Bediüzzaman Hazretleri : “Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” tesbiti ile Ahirzamanın bir Fetret devri olduğunu beyan ediyor.


Yazının devamında özellikle ihtiyarlar,musibetzedeler, fakir ve zayıfların , müstebit büyük zalimlerin Şiddetleri altında musibet çektiklerini , buna istinaden 15 yaşın altında olan (Baliğ olmayan) çocukların Şehid olduklarına , 15 yaşın üstünde olan (Baliğ olan) kişilerinde masum ve mazlum olmaları durumunda , inşallah cehennemde kurtulacaklarına işaret etmektedir. (101)


“Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.” (İsrâ, 17/15) ayetine istinaden, İmam Maturidî ve taraftarlarına göre, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah’ı bilmeyen mâzur olamaz derler. Eş’arîler ise: “Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz..” meâl-i âlîsiyle ifade edilen âyete dayanarak, azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alarak , Fetret Dönemindeki insanlarsa bir ölçü getirmişlerdir. (102) İşte Bediüzzamanın bu tesbiti , Ehl-i Sünnet İtikadı açısından yerinde birer tesbittir ! Fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamış olmasının gerekliliğide vardır. (103)


İ) Ehl-i Kitab ve Yahudilik


Kur’anın “Ey Ehl-i Kitab” davetine , günümüz Ehl-i Kitabınının diğer Asırlara göre daha çok muhtaç olduğunu ifade eden Bediüzzaman , Ehl-i Kitab ile aynı zamanda Ehl-i Mektebinde (İlim Sahiblerinin) kast edildiğini ifade etmektedir. (104)


Kur’anı Kerim , Kafirler içinde , Ehl-i Kitab a farklı bir konum verirken , Ehl-i Kitab içindende Hıristiyanlara Farklı bir statü vermektedir :


"İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudileri ve Allah'a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar."(Maide:82)


Açıkçası, her Hıristiyanım diyen de, mü’minlere ‘sevgice en yakın’ olmamasına karşın , Ayeti Kerime açıkça İslama meyletme yönü itibari ile Hıristiyanlardan bahsetmektedir.


Bediüzzaman, Hıristiyanlık aleminde beklenilen gelişmelere benzer şekilde, Yahudiliğin de tasaffi edeceğinden, İslâm’a teslim olacağından bahsetmemekle beraber , “Bir Musevi Müslüman olsa Musevi Müslüman olur” (105) diyerek , Yahudiler içindede İslam ile müşerref olacak insanlardan bahsederek , onları tamamen Diyalog dışında tutmamaktadır ! Diğer yandan , dinsizlik cereyanına karşı tek başlarına mukavemet edemeyen Hıristiyanlık ve İslamiyet’in , aslına dönene Hıristiyanlığın İslam ile birleşeceklerine dikkat çeken Bediüzzaman, yahudilerin ise hem Deccal’ın hemde Süfyan’ın en büyük kuvveti, destekçisi ve gönüllü takipçisi olacaklarına Hadislerin işaretinden nakletmiştir. (106) Nitekim, yahudiler Alman milletinden intikamlarını almak için komünist komitesin tesisinde mühim bir rol oynamışlar ve kendilerinden olan Troçki namındaki dehşetli bir adamı Rusya’nın başına geçirmeyi başarmışlardır.(107)

Bediüzzaman , her nekadar , Kur’ân’ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen Yahudilerden ve mağrur bir kısım Hıristiyanlardan bahsetmiş olsada , Ehl-i Kitabın bu zararlı kısmına karşın , her asırda Kur’ân’ın pek çok kahramanları ve mânevî kalelerinin mukavemet edeciğine işaret ederek (108) Diyaloğun Ehl-i Kitabın makul kısmı ile yapılmasına vurgu yapmıştır.


J) Kafirlerin hepsi bir değildir !


Bir insana karşı muhabbet beslerken , o kişinin Zatına karşı değil , ahlaki sıfatlarına veya Sanatına karşı bir muhabbet beslenildiği belirten Bediüzzaman Hazretleri , “Nasıl ki her Müslümanın her sıfatı müslüman olmadığı gibi , her bir kafirinde her Sıfatı ve San’atı kafir olması gerekmez “ diyerek , bir Kafirin Müslüman bir sıfatına veya bir San’atına karşı muhabbet beslenmesinde bir sakınca olmadığını belirtmiştir. (109)


Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anı Kerimde geçen “Kafir” hitabına muhatab olan iki zümreden bahsetmektedir :


1-) Allah’ı inkar eden dinsiz Kafir : “Bu anlam ile Ateistler kast edilmektedir”. Çünkü Ameli yönden Küfre düşmüşlerdir.


2-) Peygamberimiz ve İslamiyeti İnkar eden Kafir : “Bu anlam ile Ehl-i Kitab kast edilmektedir. Çünkü İtikat yönü ile Küfre düşmüşlerdir.


Kafir olan bir kişiye kafir diye hitab edilmesini doğru bulmayan Bediüzzaman , örnek olarak : “Kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var. “Kim zimmî olan birine eziyet ederse..." Hadis-i şerifin devamı "Ben onun hasmı olurum ; şeklindedir." (110) diyerek İslamiyetin tahkir ve eziyet dini olmadığını vurgulamıştır. Geleneksel olarak , Kafir dendiğinde akla hemen birinci tasnifteki kafir geldiğinden , özellikle Ehl-i Kitaba karşı kafir deyiminin kullanılmasının , mana itibari ile doğru olsa bile , yüklediği anlam itibari ile tahkir içerdiğinden bu şekilde hitab edilmesini doğru bulmamaktadır! (111)


Aynı tasnifi , Avrupa içinde yapan Bediüzzaman Hazretleri , sert bir dil ile hitab ettiği Avrupa’dan bahsederken :


“Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, beşerin saadeti bu ikisiyledir , senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek! "diyerek , hakiki Hıristiyanlıktan feyizlenen ve toplumsal Hayata gerek San’at gerek adalet ve gerekse Hakkaniyeti uygulayan , ve bu doğrultudaki Fen İlimlerini kendine Rehber edinen Avrupaya bu sert mülahazalarının dışında tutmuştur ! (112)


Yine ikinci Avrupa’ya seslendiği bir başka yerde : “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. “ şeklinde hitab etmiştir. (113)


Bediüzzaman Hazretleri , bu tasnife delil olarak İslam Fıkhından örnek getirmiştir : “Onun için, İslâmiyet, fâsıkı hain bilir, şehadetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, idam eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir muahidi ibka eder (olduğu gibi kabullenir) . Hanefî mezhebi zimmînin şehadetini kabul eder”. (114)


K) Günümüz Hıristiyanlarına samimi bir davet


Hüseyin-i Cisrî’nin “Risale-i Hamidiye”sinde yüz on dört işareti semavi kitaplardan bulduğunu belirten Bediüzzaman , onca tahrifattan sonra bile hâlâ Resûl-ü Ekrem’le(A.S.M.) ilgili müjdeli haberlerin yer almasının , daha önceleri daha açık işaretlerin olduğuna bir delil olduğunu ve madem semavi kitaplarda geçen hakikatlere mutlaka inanmak gereklidir, o halde İseviliğin Hakiki dindarları, kendi kitaplarında açıkça geçen bu müjdeleri dikkate alıp tasdik edecekler ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakikatlerini de kabul ederek onun da ilâhî bir kaynaktan geldiğine inanacaklarına beşaret vermektedir. (115)


Bediüzzamanın bahsettiği , Hüseyin Cisri'nin tahrif olmuş İncil ve Tevrattan , Peygamberimiza (SAV) ait bulduğu işaretlerden birkaçını örneklendirelim :

“Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, Âyet: 18).


“Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler” (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, Âyet: 22).


“... ve Rabbin... Mûsa gibi bir peygamber daha İsrail’de çıkarmadı.” (Tesniye, Bâb: 34, Âyet: 12).


Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde çıkan deliller :

Delil 1-) Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrail Oğulları’na Hz. Mûsa’nın “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak’ın kardeşi Hz. İsmail’in soyuna, yani İsmail Oğulları’na işarettir. İsmail Oğulları’ndan gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmail’den değil, İsrail Oğulları’ndandır.


Delil 2-) Hz. Mûsa, “benim gibi” sözüyle Peygamberimizi kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa’ya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sav).


Delil 3-) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğulları’ndan bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır.


Delil 4-) “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Efendimizin ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir.

“Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye, Bab: 33, Âyet: 2).


Delil 5-) “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa’ya Tûr-ı Sîna’da ilâhî hükümlerin verilmesini; “Sâir’den doğma”, Hz. İsa’ya İncil’in verilmesini ve “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimizin Mekke’de çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekke’nin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümünde de Hz. İsmail’in Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, Âyet: 21).


Delil 6-) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimizin her türlü ayıptan uzak bulunan Âli’ne, Ehl-i Beyt’ine ve Ashâbı’na işaret olunmaktadır.


Delil 7-) “Sağda ateşli ferman”, İslâm Dini’nde Cihad’a işarettir.

“Taş, köşenin başı oldu... ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir... Allah’ın melekûtu sizden alınacak ve O’nun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır” (Matta, Bâb: 21, Âyet: 42).


Delil 8-) Yukarıdaki âyette geçen “köşe taşı” Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimizle olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimizdi (sav); hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa’nın (as) kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, Âyet: 47).


Delil 9-) Buharî ve Müslîm’in rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyla köşe taşı konmakla, yani Peygamberimizle (sav) Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır.

“Rab, size başka bir Faraklit verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 15).


“O, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26).


“Benim için o şehâdet edecektir...” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26)


“Gitmezsem, Faraklit gelmez... ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 7-8).


Delil 10-) Yukarıdaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da ‘Piriklitos’ olup, Arapça ‘Ahmed’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Ahmed’, Efendimizin (sav) ismi olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de de O’nun İncil’de ‘Ahmed’ olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimizde (sav) vardır. (116)


İlerlemiş medeniyete ait güzelliklerin Hıristiyanların malı olmadığı gibi , İslamiyetin de Maddi ve mânevi gerilemeye sebeb bir din olmadığına deyinen Bediüzzaman (117) , Hıristiyanlığın tahrif olmuş olması sebebiyle günümüzde Ruhbanlık fikrine inanması ve Allah’a oğulluk isnad etmiş olması, dünyadaki hadiselere mana-yı ismiyle bakmalarına , dolaysıyla kendi Ruhani Liderlerine (Azizlerine) bir nevi Makam tahsis ettiklerini belirtmiştir. Halbuki biz müslümanların, Hayır ve Şerrin Allah’tan geldiğini bilmemiz hasebi ile kendi Evliyaullah ve Hak Dostlarımıza mana-yı harfiyle bakarak , onlara Hıristiyanlar gibi bir makam vermemkteyiz. Bu da onlarla aramızdaki belirgin farklardan birtanesidir. (118)


SONUÇ :


Risale-i Nurlardaki tüm bu gerçekler karşısında , Bediüzzaman Hazretlerini bir Mürşid-i kamil , bir Müceddid-i Kebir, bir Kutb-ul Azam kabul etmesine rağmen , hala "Dinler arası Diyalog" faaliyetlerini eleştirmeyi kendine huy edinen din kardeşilerimizin , Bediüzzamana bağlılıklarının gözden geçirmelerini önermekteyiz.


Kaynaklar:

63 Bkz. Köprü, S. 2, s. 116, Kasım 1997

64 Necmeddin Şahiner, 'Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî', Nesil Basım Yayın, s.405.. Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 307, 344; Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdulkadir Badıllı.

65 Yard. Doç. A. Emre Öktem (Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi)

66.a. Emirdağ Lahikası, Sayfa 303


66.b. www.ispartanur.net (Zübeyir Gündüzalp Hatıralarından)

67.a. Buhari, 4:205, Müslim, 1:136, Fethul kebir, 2:235

67.b. Lem'alar, Haşiye, Sayfa 155

67.c. M. İsmail TEZER, Yeni Asya gazetesi, 31.03.2005 tarihli Röportaj.

68.a. Emirdağ Lahikası, Sayfa 53

68.b. Bu İncil, İtalyanca el yazması olarak bulundu. 1907'de Oxford Üniversitesi matbaasında basıldı ve yayımlandı. İngilizce çevirinin hemen tamamı aniden ve gizemli bir şekilde piyasadan kayboldu. Bu çeviriden yalnız ikisinin varlığı bilinmektedir: Biri British Museum'da, diğeri de Washington Kongre Kütüphanesi'ndedir. (Muhammed Ataurrahim, Jesus Prophet of İslâm, England 1977, s. 42) . Son zamanlarda ülkemizde de İncil'in izlerine rastlandığı ve üzerinde bazı çalışmaların yapıldığı bilinmektedir: Bunlardan biri, Abdurrahman Aygün'ün 'İncil-i Barnaba ve Hz. Peygamber Efendimiz Hakkındaki Tebşîrâtı' isimli basılmamış eseridir. Eser 1942'de yazılmıştır. (bk. Osman Cilacı, 'Barnaba İncili Üzerine Bir Türkçe Yazma ', Diyanet Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık,1983, cilt:19, sayı: 4, s. 25-35) Yine 1984'te Hakkari civarında bir mağarada, Ârâmî dilinde ve Süryânî alfabesi ile yazılmış bir kitap bulunduğu ve bunun Barnaba İncili olduğu, yurt dışına kaçırılmak istenirken yakalandığı da bilinmektedir. (bk. İlim ve Sanat, Mart-Nisan 1986, sayı: 6, s. 91-94) . Ayrıca, 'Barnaba İncili' adıyla Mehmet Yıldız tarafından İngilizce'den dilimize çevrilen bir eser de 1988 yılı içerisinde Kültür Basın Yayın Birliği tarafından neşredilmiştir.

68.c. (Muhammed Ebu Zehre, Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Trc. Âkif Nuri, İstanbul 1978, s. 105-107) .

68.d. M.Fethullah Gülen, Sonsuz Nur

68.e. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla – II,

69 Emirdağ Lahikası, Sayfa 139

70 Emirdağ Lahikası, Sayfa 179

71 Sikkeyi Tasdiki Gaybiyye, Sy.11

72.a. Mektubat, Sayfa 60

72.b. Mektubat, Sayfa 12

73.a. Buhari, Enbiya: 49; Müslim, İmân:244, 245, 247; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 2:336, 3:368

73.b. Şualar, Sayfa 506

74.a. Hutbe-i Şamiye, Sayfa 38

74.b. Hutbe-i Şamiye, Sayfa 28 (Haşiye)

74.c. Şualar, Sayfa 620

75.a. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla –II, Bir Zaviyeden Hadis

75.b. Mektubat,Sayfa: 60

75.c. M.Fethullah Gülen, “Mesih Nerede, Mehdi Kim? ”, herkul.org, 11.10.2004

75.d. M.Fethullah Gülen, Prizma, Hz.Mesih ve Nuzül keyfiyeti

76 Sözler, Sayfa 644

77 Mektubat, sy.426

78.a. M.Fethullah Gülen, Akademi 03.04.2000

78.b. Barla Lahikası, Sayfa 111

79 Münazarat, Sayfa 71

80 Münazarat, sy.66-67

81 Barla Lahikası, Sayfa 10

82 Emirdağ Lahikası-II, ss. 423-424

83 Emirdağ Lahikası, Sayfa 438

84 Emirdağ Lahikası, Sayfa 297

85 Mektûbat, ss. 422-423

86 Emirdağ Lahikası, Sayfa 458

87 Sözler, Sayfa 132

88 Emirdağ Lahikası, Sayfa, 310-311.

89 Emirdağ Lahikası, Sayfa 423

90 Emirdağ Lahikası, Sayfa, 423-424

91 Emirdağ Lahikası, Sayfa 455

92 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 84

93.a. Münazarat, Sayfa 73-74

93.b. http://groups.yahoo.com/group/fethullah_gulen/message/536

94 Münâzarât, s.66.

95 Şualar, Sayfa 307

96 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 137

97 Hutbey-i Şamiye, sy.57

98 Emirdağ Lahikası, Sayfa 450

99 Tarihçe-i Hayat, Sayfa 52

100 İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 52

101 Kastamonu Lahikası, Sayfa 79; Şualar, Sayfa 304

102 Fethullah Gülen Hocaefendinin 24.02.1978 Tarihli Sohbeti

103 http://groups.yahoo.com/group/fethullah_gulen/message/87

104 Sözler, Sayfa 371

105 Emirdağ Lahikası, Sayfa 458

106 Şualar, Sayfa 513

107 Şualar » Sayfa: 507

108 Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 105

109 Münazarat, Sayfa 71

110 El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: 6:19, hadis no: 8270

111 Münazarat, Sayfa 72

112 Lem'alar, Sayfa 119

113 Lem'alar, Sayfa 120

114 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 151

115 Sözler, Sayfa 215

116 M.Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, (Peygamberlik)

117 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 127

118 Hutbe-i Şamiye, Sayfa 145


Ke[R]eM
Tüm üyelere;

Bu konuda Diyaloğun asrımızdaki Mimarı Bediüzzaman Said-i Nursi konuşulmaktadır. Diyalog ve hoşgörü faaliyetleri ile ilgili eleştiri mesajları bu başlık altında kesinlikle yer almayacaktır. Bu faaliyetler ile ilgili eleştirileri olanlar forumda bu konuda açılmış olan konulara yazabilirler. Bu uyarıya rağmen bu başlığı amacından saptıranlar birkez daha uyarılmaksızın ceza alacaklardır. Beğenmeyenler için forumumuzun kapısı hemen karşı taraftadır. wave.gif

Selametle...
demir
Diyaloğun Meyvesi - 1

Diyaloğun Meyvesi - 2

Daha önce verilmişti.. Tekrar edeyim.. Bu diyalog çalışmalarının sonuçları ile ilgili hazırlanmış belgesel.. 2 Bölüm..
kaizen
ALINTI(emrahdemir @ Dec 3 2005, 11:01 PM) *

[1940'lı yıllardan itibaren Said Nursi Müslümanları, İnkar-ı Uluhiyeti fıtrat haline getiren (ateistlerin) , saldırısına karşı mücadele etmek için dindar (samimi) Hıristiyanlarla ittifak kurmaya teşvik ediyordu. (63)


Böyle birşey İslam'da var mıdır? Mesela Kuranı Kerim'de ya da Peygamber Efendimiz (SAV)'in hadislerinde "size herhangi bir kafir topluluğu saldırırsa başka bir kafir topluluğuyla ittifak yapabilirsiniz" gibilerinden bir söz var mıdır?


"Kalplerinde hastalık olanların, "Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz." diyerek onların içine daldıklarını görürsün. Olabilir ki Allah, bir fetih yahut katından bir buyruk getirir de bunu yapanlar, benliklerinde sakladıkları şeye pişmanlık duyar hale gelirler." (MAİDE SURESİ 52. AYET)

__________________

ALINTI(cevdet @ Dec 25 2005, 06:16 PM) *


H) Fetret devrinde mazlumen ölen Hıristiyanlar Şehit’tir ... !


Bazı kesimler tarafından , iyice tahlil edilmeden , ilmi delilden yoksun bir şekilde eleştiri konusu yapılan bu hususta , Bediüzzaman Hazretleri : “Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” tesbiti ile Ahirzamanın bir Fetret devri olduğunu beyan ediyor.


Yazının devamında özellikle ihtiyarlar,musibetzedeler, fakir ve zayıfların , müstebit büyük zalimlerin Şiddetleri altında musibet çektiklerini , buna istinaden 15 yaşın altında olan (Baliğ olmayan) çocukların Şehid olduklarına , 15 yaşın üstünde olan (Baliğ olan) kişilerinde masum ve mazlum olmaları durumunda , inşallah cehennemde kurtulacaklarına işaret etmektedir.


"Andolsun ki, "Meryem'im oğlu Mesih, Allah'tır." diyenler kafir olmuşlardır. (MAİDE SURESİ 17. AYET)"
Kafirleri cennete sokmaya çalışmak ise çok saçma bir harekettir.

Kaldı ki Bakara Suresi'nde Allah yolunda öldürülenlere “ölüdürler” demeyin buyruluyor. Demek ki şehit olmak için Allah yolunda öldürülmek gerekmektedir. Herhangi bir yaş sınırı vs belirtilmemiştir. Tabi ki belirtilmeye gerek kalmayacak olan şey de bu kişinin TEK HAK DİN İSLAM'a mensup olmasıdır. Velhasılkelam kafirlerden şehit olmaz ve cennete giremezler.

ALINTI(cevdet @ Dec 25 2005, 06:16 PM) *

Kafir olan bir kişiye kafir diye hitab edilmesini doğru bulmayan Bediüzzaman , örnek olarak : “Kör adama, hey kör demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var. “Kim zimmî olan birine eziyet ederse..." Hadis-i şerifin devamı "Ben onun hasmı olurum ; şeklindedir."


Kafire kafir demekle köre kör demek arasında zerre kadar bir bağlantı yoktur. Neden köre kör diyemeyiz? Çünkü kör, sağır, topal vs olmak bir kusurdur ve o kişi bu kusuruyla mutlu değildir. Kendisine öyle hitap edilmesinden üzüntü duyacağı için öyle söylememek gerekir. Ama kafirlik bir tercih meselesidir. Kafir olan kişi, kafir olmayı tercih etmiştir. Kafir olmakta, bilerek ve kasıtlı olarak yapılan bir davranış söz konusudur. Oysa kör, topal vs olmak bir tercih değildir.

Rabbimiz de Kuranı Kerim'inde çok defa kafir diye hitap ederken bizim (HAŞA) bunun söylenmemesi gerektiğini belirtmemiz doğru bir davranış olabilir mi? Bundan dolayı kafire kafir denir; kafire kafir denmelidir.
fazilet72
dinlerin birleşme zamanı gelmiştir deccal ve orduları (kızıl çin,rusya,hindistan)hızla büyümekte ve deccal hızla asker topluyor bizler birbirimizle didişmek yerine Allah düşmanlarına karşı tek vucut olmalıyız

SATHYA NARAYAN RAJU
Namı Değer İsmi : SAİ BABA

,Ben Peygamberim, Ben Mesih İsa’yım dedi.
Bununla yetinmedi ben Tanrıyım dedi ve şu anda bu insana dünya üzerinde 65 milyon insan Tanrı olarak inanmakta.
Çeşitli mucizeler de sergiliyor bu yalancı, mesela elinden çıkan kaynağı belli olmayan bir külle insanlara şifa dağıtıyor. Aids hastalığını dahil iyileştirebiliyormuş,

Ağzından çıkardığı değerli madenleri halka dağıtıyor

1950 li yıllarda mide kanserinden ölmüş Radnakrişna isimli bir adamı ölümünden 3 gün sonra dirilttiğini iddia ediliyor.

SAHTEKÂR SAİ BABA’NIN MUCİZELERİ(BÜYÜLERİ)

Biraz öncede bahsettiğim gibi, elinden akan ve kaynağı belli olmayan bir kül, birçok hastalığa iyi geldiğine inanılan bu kül için yılda 10 milyon insan Sai Baba yı ziyaret etmektedir.

Dünyanın en ünlü üniversitelerin Profesörleri bu konu hakkında birçok araştırma yapmışlar, hatta Sai Baba araştırmaları için izin vermiş çok yakından incelemişler. Sai Babanın bir hilesini bulma amacı güden ve onu sevmeyen bu insanlar bu araştırmalardan sonra bir hile bulamadıklarını söylemişler onun en kuvvetli inanlarından olmuştur.

Bu konuda peygamberimizin bir hadisi de vardır. Onun yanına giden imanı zayıf kişiler, mucizeleri ve gösterdikleri karşısında ona tabii olacaklardır.

LİNGHAM

Bir ilginç mucize(büyü) ise Sai Babanın ağzından çıkardığı değerli taşlar. Bu taşlara halk Lingham adını takmış

Genelde altın olarak çıkarıyor. Bu konu ile ilgili video görüntüleri izlediğimde hayretler içinde kaldım, bir hile aradım ama bulamadım,

Binlerce kişinin gözü önünde oturuyor ve ağzından değerli taşlar çıkarıyor.

Dünyada tanınmış illüzyonlar da dahil olmak üzere görüntülerini ve resimlerini hatta yanına giderek canlı olarak izlemişler. Sonuç mu ? Diğerleri gibi gördükleri karşısında ona tabii olmuşlar

Sai Babanın sarayında 2003 yılındaki rakamlara göre 4 buçuk ton altın sadece süslemede ve putlarda kullanılmış ve bunların hepsi Sai babanın ağzından materyalize olan altınlar.

Dünyada yetişmeyen meyveler

En çok üzerinde durduğum konu da bu büyü üzerinde, neden mi, Çünkü Sai Babanın elinden materyalize ettiği maddelerden biride meyveler

Bu meyvelerin özelliği, Dünya da hiçbir ağaçta ve bitki de yetişmeyen meyveler olması bunu ben değil Botanik bilimciler söylüyor. İnsanın aklına hemen aşılama sistemleri geliyor ama maalesef bu tez de çürüyor. Çünkü materyalize olan meyvelerin görüntü ve tatları bildiklerimizden çok farklı,

Bir meyve materyalize ediyor, içinde 4,6 yada 9 meyvenin tadı var ve şekil olarak ta bildiğimiz meyvelerin karması ama inanın hiçbirisine benzemiyor.

Aşılama sistemleri en fazla 2 ağaç türüyle yapılır ve aynı cins ağaçtan aşılama yapılır mesela ağacın bir tarafı armut bir tarafı elma olmaz, iki tarafta armut olur yada iki ağaçta elma olur. Bu şekilde bile aşıların tutması zordur.

Ölüyü Diriltmesi

Gelişen olay biraz detaylı ben özet olarak ve bazı bölümlerini keserek anlatıcam1953 yılında Radhakrişna isimli çok zengin bir Hindistanlı iş adamı mide rahatsızlığını önemsemez hastalığı ilerler ve mide kanserine çevirir. Sai Baba dan yardım isterler, Sai Baba yardım edeceğini söyler ama daha sonra adam ölür ama sai baba hala yardım edeceğini söyler. Beklerler aradan üç gün geçer ümitler tükendi ceset kokmaya başlamıştır.

Cesedi yakmak için hazırlık yapacaklar aile üyeleri toplanmış Radhakrişna yı dışarı çıkaracakları sırada Sai Baba karşılarında belirir ve Radhakrişna yı bırakmalarını ve dışarı çıkmalarını söyler. Dediğini yaparlar. Sai Baba yı içerde bi beş dakika bırakırlar merak edip içeri girerler ve tüm aile üyeleri şok olur. Çünkü 3 gün önce ölen işadamı capcanlı sai babanın dizine başını koymuş teşekkürünü dile getiriyor.

İnanılması güç ama gerçek gibi çünkü bunca senedir bu konuda bir açıklama yapılamıyor ve Allah bu gücü sadece Deccal'e verecektir. İnsanların imanını sınamak için,

Ve diğerleri...

Sai babanın elinde tatlı şerbet ve değişik tatlarda şuruplar akmaktadır. Elinden akan bu maddeler şekerli olmasına rağmen elinde en ufak bir yapışkanlık olmaz

Elinden materyalize olan diğer maddeler değerli mücevherler, kolyeler, dini sembollerin bulunduğu altın kolye uçları, elmas, safir gibi değerli madenler

Çok sert taşları eliyle çok rahatlıkla ovalayıp taş haline getirebiliyor.

Söylenene göre Tayyı mekan olayı yani istediği zaman aynı anda birçok yerde gözükebiliyor çok uzun mesafeleri kısa bir zamanda katedebiliyor.

Elini boş bir torbaya daldırıyor ve insanlar ne isterse onu o torbadan çıkarabiliyor.

Yüzükler, bilezikler ve daha birçok ziynet eşyası

Tahtı som altından ve gümüşten, tahtını çeken araba da tamamen altın­­­

SAİ BABANIN AYAK ŞEKLİ

Sai Baba nın ayak yapısı çok ilginç kesinlikle bir insanın ayak yapısına benzemiyor, parmaklarının dizilişi ve parmak aralıkları kesinlikle normal değil. Allah tüm canlıların ayaklarını bir düzen içinde yaratmış kuşların ayakları, kedilerin, ineklerin, koyunların insanların hepsinde bir nizam var. Ama bu nizam Sai babanın ayaklarında yok, bu konu merak uyandırsın diye yada gizemli kalsın diye resimlerini koymuyorum. Ona tapan insanlar ayaklarına çok özen gösteriyor ve bakıyorlar herkes ayaklarını öpüyor ve yalıyor. İşin açıkçası Sai babanın ayaklarını görünce aklıma gelen tek şey var acaba sai baba cin mi, yada onlardan destek mi alıyor.

PUTPERESTLİK (PAGANİZM)

Peygamber Efendimizin zamanında bir avuç putperest vardı. Bu azgın ufak toplum için Allah (C.C.)elçisini yolladı ona Kuranı indirdi. Elçisi o topluma ahlakı ve düzeni getirdi. Ama putperestlik tamamen yok edilemedi.

Aradan 1400 sene geçti. Dünyanın nüfusu 7 milyar ve bu nüfusun 3 / 1 i yani ortalama 2 milyarı putperest yani Pagan yani Puta tapıyorlar.

Çağ ilerledi, teknoloji had safhada ama yinede insanlar puta tapmaktan vazgeçemiyorlar.
Ve bu oran gün geçtikçe artmakta

Yaptığım araştırmada Hindistan da irtibatta olduğum kişinin bana demesine göre, hedeflerinin İslam ülkelerine sızması ve burada da faaliyetlerini göstermeye başlamasıdır.

Sai Babanın bir merkezide İstanbul da açıldı

Her hafta 100 fakir Müslüman insana yemek yardımı yapıyorlar. Yardım yapılan kişilerle görüştüğümde Sai babayı tutucu bir şekilde savunuyorlar ama hiçbirisinin Sai Babanın şirk koştuğundan Tanrılık iddiasından haberi yok,

Her Pazartesi yemek dağıtılıyor, Her Perşembe bu merkezde kendi inançlarındaki ilahilerle ona ibadet yapıyorlar ve ayda bir kere de büyük kapsamlı toplantıları oluyor.

Fakir insanlarımızın zaaflığından yararlanarak içimize sızmaya çalışıyorlar. Çocuklarınıza, eşinize, dostunuza, akrabanıza dikkat edin bunların esiri olmayın

Bu konuda ise anlatılacak çok şey var ama burada sayfalara sığmaz,

DECCAL’İN ÖĞRETİSİ MEDİTASYON

Bu ve bunun gibi inançları en rahat yaymanın en rahat yolu meditasyon ve Yoga dır. İnsanlara Yoga ve meditasyon öğretme bahanesi ile kendi kitapları olan Bhakavat Gita nın kitabı öğretiliyor.

İstanbul'da Sadece Sai Baba değil bunu gibi bir çok pagan topluluk faaliyet gösteriyor. Bunların bir denetim altına alınması şart oldu, Çünkü oraya giden insanların % 99 gençler ve ailelerinden habersiz bu toplantılara katılıyorlar. Farkına varmadan Budist yada Hindu oluyorlar.

Meditasyon ve Yoga nın altında yatan gizli misyonerliğin açıklamasını burada yapmayı çok isterdim ama tam bir açıklama olmazdı. İnsanlarımız aynı cahiliye devrindeki aşağıdaki putlara tapıyor.

asiLDuA
Dinler ARASI DİYALOG KÜFÜRDÜR.Bediüzzaman said nursi ençok iman konusuna değinmiş olmasına rağmen sonradan çıkan bu fitne yi Bediüzzamana dayandırmanın ahlaksızlığı ve küstahlığı nedir acaba!

Ateizmi çürütür gibi ÇÜRÜTÜLEN BİN BİR AYET İLE DELİL SUNULAN BU KÜFÜRE hala diretmek akıl işi değil.Tebliğ yaparken islama zıt sünnet dışı islamı acizleten tebliğ edenlere,HARAMI HELAL GÖSTERENLERE,KAFİRLERLE DOSTLUK KURUP , KAFİRLERİ SEVDİREN MİLLETİ İMANINDAN EDENLERE ALLAH LANET ETSİN.
-EBRAR-


Selamün Aleyküm,

Bediüzzaman Said Nursi hakkında çok fazla bilgiye sahip değilim bu konuda yorum yapamam. Fakat şuan olan ve bizi ilgilendiren bir mesele olarak ''Dinler Arası Diyalog'' düşüncesinin islamiyetle bağdaştırılmasını katiyen reddetiyorum. Efendimiz(S.A.V.) küfredenlerle cihadı emrederken ben nasıl olurda mümin olup onlara hoşgörülü bakabilirim. Bu tamamen küfürdür ve inancımdan taviz vermemdir. Bile bile ladestir. Allah bu sapkın düşüncelerden muhafaza etsin.

Selam ve dua ile...
fazilet72
1.ve 2.cihan savaşlarında hakim olan unsur nefslerdi. Ayrılan fırkaların içinde her fırka diğerine düşmandı. Düşmanlığın tabii neticesi olarak cihan savaşları yaşanmıştır.Gelecek günlerde bir savaş daha yaşanacak. Üçüncü cihan savaşı. Üçüncü cihan savaşı arkasında birlik ve beraberliği doğuracak olan cihan savaşlarının sonuncusu olacaktır. Geleceğin atom bombası kullanılacak olan son savaşı kapılarını bir dünya sûlh’una açacak. Bu savaş haçlı seferleri gibi dinlerin birbirine düşman olduğu bir savaş olmayacak. Bu savaş dînlerin birleştiği, bir bütün teşkil ettiği ve dînin içinde olanlarla dışında olanların birbiriyle savaşı olacak.
İnsanlık bu güne kadar yaptığı yanlışlıkları bir daha yapmamak üzere, bir yeni beraberliğe doğru yürüyor. Bu beraberlik dînlerin bir olmasıyla sonuçlanacaktır
.
Bu gün artık dünya dînlerinin birleştirilmesi zamanı gelmiştir. İnsanlar bu sûlh ve sükûnun, birleşmenin arayışı içindedir. Başka dînden olanların mesela Musevilerin, mesela Hristiyanların bu birleşme fikrine muhalif bir görüşleri yoktur. Hepsi bütün insanların tek dîn altında birleşmesinin çok güzel olacağını düşünüyorlar.Kendi kitaplarındaki teslime mütealik âyetleri gördüğümüz zaman konunun Allahû Teâlâ tarafından dizayn edildiğini, bir tek dînin var olduğunu ve bu dînin Allah’a teslim olma dîni olduğunu müşterek olarak hepsi idrak etmeye başlamışlardır. Bütün dinlerîn müşterek olduğu ve bütün dînlerde müşterek olan konu ruhumuzun, fizik vücudumuzun ve nefsimizin Allah’ın bize verdiği üç emanetinde Allah’a teslim olmasıdır. İşte insanları tek bayrak altında toplayacak olan ana fikir budur. Dünyayı ikiye ayıran son bir savaş. Allah’ın adamları ile şeytanın adamları son bir defa karşı karşıya gelecekler. Son zafer Allah’ın adamlarına aittir. Bu gün dünya üzerinde Allah’a teslimin nasıl gerçekleştirileceği tamamen unutulmuş durumdadır. İnsanlık tarihi için çok önemli bir dönüm noktasını aşmış yeni bir devreye ulaşmış bulunuyoruz. Dünyanın sonuna doğru ulaştığımız şu son devre dînlerin birleştirilme zamanıdır.
Dünya bu son devrenin içinde yaşamaya başladı. Bütün insanlar için tek bir Allah var. Dînler içinde yaşayan insanlar aslında vasıfları müşterek olan bir tek dîni yaşamak üzere dizayn edildiler. Bütün dînleri birbirine bağlayacak olan onların müşterek noktası Allah’a teslim olmaktır. Kainatı insanlar için yaratan, insanı da kendisi için yaratan Allah’ın indinde peygamberler en önemli mevkiyi işgal ederler. İlk peygamber olan Hz. Âdem’den son peygamber olan Peygamber efendimiz (S.A.V)’e kadar bir çok peygamber Kur’an-ı Kerim tabiri ile nebî, gelmiş geçmiştir.
usame
Ustadımıza yapılan bu hakareti ve iftirayı kabul etmiyorum, reddediyorum. Zira tebliğ etmek ile diyalogu birbirne karıştırıp itikadı bozmak Ustadımzın mesleği değildir. Ustad papaya zulfikarı gonderip ona haşri , tevhidi ispat etmiş, imanını bu yone getitirsen musluman olur kurtulursun demiştir, yoksa kitabı ne için gonderecek? Bu bizzat tebliğdir. Hem türkiyedeki patrigede gidip musluman olmasını soylemiş, o papaz kabul etmemiştir.

Peki bu diyalogu savunanların toplantılarında gelin islam olun, sizin inandığınız Allah değildir, Hz Sİaya ve haça tapmayın, Hz Muhammed'e ve onun dinine tabi olmadıkça musluman olmaz ve cennete gidemezsiniz dedikleri vakimidir?
Elbet değildir.

O halde nasıl oluyorda en basit olarak Ustadın metodunu izlemeyen birileri kalkıp diyalogun mimarı Ustaddır diyebiliyor? Bundan daha buyuk iftira varmıdır? Utanın biraz, kendi gunahınıza Ustadı alet etmeyin, yeter artık...
usame
ALINTI(fazilet72 @ May 9 2007, 03:14 AM) *

1.ve 2.cihan savaşlarında hakim olan unsur nefslerdi. Ayrılan fırkaların içinde her fırka diğerine düşmandı. Düşmanlığın tabii neticesi olarak cihan savaşları yaşanmıştır.Gelecek günlerde bir savaş daha yaşanacak. Üçüncü cihan savaşı. Üçüncü cihan savaşı arkasında birlik ve beraberliği doğuracak olan cihan savaşlarının sonuncusu olacaktır. Geleceğin atom bombası kullanılacak olan son savaşı kapılarını bir dünya sûlh’una açacak. Bu savaş haçlı seferleri gibi dinlerin birbirine düşman olduğu bir savaş olmayacak. Bu savaş dînlerin birleştiği, bir bütün teşkil ettiği ve dînin içinde olanlarla dışında olanların birbiriyle savaşı olacak.
İnsanlık bu güne kadar yaptığı yanlışlıkları bir daha yapmamak üzere, bir yeni beraberliğe doğru yürüyor. Bu beraberlik dînlerin bir olmasıyla sonuçlanacaktır
.
Bu gün artık dünya dînlerinin birleştirilmesi zamanı gelmiştir. İnsanlar bu sûlh ve sükûnun, birleşmenin arayışı içindedir. Başka dînden olanların mesela Musevilerin, mesela Hristiyanların bu birleşme fikrine muhalif bir görüşleri yoktur. Hepsi bütün insanların tek dîn altında birleşmesinin çok güzel olacağını düşünüyorlar.Kendi kitaplarındaki teslime mütealik âyetleri gördüğümüz zaman konunun Allahû Teâlâ tarafından dizayn edildiğini, bir tek dînin var olduğunu ve bu dînin Allah’a teslim olma dîni olduğunu müşterek olarak hepsi idrak etmeye başlamışlardır. Bütün dinlerîn müşterek olduğu ve bütün dînlerde müşterek olan konu ruhumuzun, fizik vücudumuzun ve nefsimizin Allah’ın bize verdiği üç emanetinde Allah’a teslim olmasıdır. İşte insanları tek bayrak altında toplayacak olan ana fikir budur. Dünyayı ikiye ayıran son bir savaş. Allah’ın adamları ile şeytanın adamları son bir defa karşı karşıya gelecekler. Son zafer Allah’ın adamlarına aittir. Bu gün dünya üzerinde Allah’a teslimin nasıl gerçekleştirileceği tamamen unutulmuş durumdadır. İnsanlık tarihi için çok önemli bir dönüm noktasını aşmış yeni bir devreye ulaşmış bulunuyoruz. Dünyanın sonuna doğru ulaştığımız şu son devre dînlerin birleştirilme zamanıdır.
Dünya bu son devrenin içinde yaşamaya başladı. Bütün insanlar için tek bir Allah var. Dînler içinde yaşayan insanlar aslında vasıfları müşterek olan bir tek dîni yaşamak üzere dizayn edildiler. Bütün dînleri birbirine bağlayacak olan onların müşterek noktası Allah’a teslim olmaktır. Kainatı insanlar için yaratan, insanı da kendisi için yaratan Allah’ın indinde peygamberler en önemli mevkiyi işgal ederler. İlk peygamber olan Hz. Âdem’den son peygamber olan Peygamber efendimiz (S.A.V)’e kadar bir çok peygamber Kur’an-ı Kerim tabiri ile nebî, gelmiş geçmiştir.



Bu arkadaş ne diyor anlayan varmı? Kimin ağzından konuşuyorsun sen? Monsenyor marotvizinmi?
Allah katında tek din islamdır, bu hristiyanlık ve yahudilik sonradan uydurulma isimlerdir ve onlar din kabul edilmez. Kur'anın onlara ehl-i kitap demesi muamelattadır. Butun peygamberler Hz Muhammed'i (asm) mujdelemişler ve O geldiği zaman ummetlerinden ona maddi ve manevi destek sağlayacaklarına dair soz almışlardır. Hem yine tum kitaplarda da onun peygamberliği haber verilmiştir.
Bu noktadan hareketle, ya islama tabi olur, Hz Peygamberi peygamber, islamı din olarak kabul ederler, yada Hz İsanın gelişiyle birlikte hadislerin bildiğine göre onlardan tevbe de kabul edilmez.

Siz hiç boşuna dinler birleşecek yok bilmem ne olacak diye yorulmayın, ya islam olacaklar yada islam olacaklar, ötesi yok...
fazilet72
1-2-4- KISAS

Bütün kutsal kitaplarda kısas vardır:
5/MAİDE-45: “Ve ketebnâ aleyhim fîhâ ennen nefse bin nefsi vel ayne bil ayni vel enfe bil enfi vel uzune bil uzuni ves sinne bis sinni vel curûha kısâs(un), fe men tesaddaka bihî fe huve keffâretun leh(u), ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humuz zâlimûn(e).”
Ben-i İsrail’e, nefse nefs, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı karşılıklı kısas yazdık. Fakat kim bunu bağışlarsa o, günahına karşılık kefaret olur. Kimler Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, onlar zalimlerin ta kendisidir.
Tevrat’ta, Kur’ân-ı Kerim’deki gibi kısas hükmü vardır. Kur’ân’da ne varsa Tevrat’ta da, İncil’de de vardır.


1-2-5- HİDAYET

Kur’ân-ı Kerim’deki hidayetin Tevrat’ta da var olduğu kesinlik kazanmaktadır. HİDAYET; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimidir.
Ve NUR vardır. Allah’ın gönderdiği rahmet, fazl ve salâvât isimli üç tane nurla hidayetin oluşmasını esas alır bütün kitaplar.
5/MAİDE-46: “Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsebni meryeme musaddıkan lima beyne yedeyhi minet tevrâti, ve âteynâhul incîle fîhi huden ve nûrun ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve huden ve mev'ızeten lil muttekîn(muttekîne).”
Onların izleri üzerine, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Hz. Meryem’in oğlu İsâ’yı gönderdik. Ve ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik eden ve müttekîler (takvâ sahipleri) için, hidayete erdiren ve bir öğüt olan İncil’i verdik.
Hz. İsa Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gelmiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), İncil’in ve ondan evvelki bütün kitapların tasdikçisi olarak gelmiştir.
Hz. İsa, Zebur’un, Tevrat’ın ve ondan evvelki bütün kitapların tasdikçisi olarak gelmiştir.
Tevrat’ı tasdik eden İncil, Hz. İsa’ya indirilmiştir. O da aynı şeyleri söylemektedir. Onda hidayet ve nur vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de hidayet var, İncil’de de var, Tevrat’ta da var.
Kur’ân-ı Kerim’de nur var, İncil’de de var, Tevrat’ta da var.
Kur’ân-ı Kerim; İncil’i de, Zebur’u da, Tevrat’ı da, ondan evvel gelenleri de tasdik eder.
İncil kendisinden evvel indirilen Zebur’u, Tevrat’ı ve ondan evvel gelen bütün kitapları tasdik eder.
Zebur, Tevrat’ı tasdik eder, ondan evvelki bütün kitaplarla beraber.
Tevrat, kendisinden evvel gelen bütün kitapları tasdik eder.
Ayrıca, her kitapta sadece geriye değil, ileriye dönük olay da vardır. Tevrat’ta da, İncil’de de sahâbeden ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bahsetmektedir Allahû Tealâ.
Allahû Tealâ kitaplar arasında sağlam bir illiyet rabıtası kurmuştur. Aynı şeyleri söylemiştir.
BÜTÜN MUKADDES KİTAPLAR BİRER HİDAYET REHBERİDİR.


1-2-6- TAKVA

Takva müessesesi Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân-ı Kerim’de de vardır. Tam 7 tane takva.


1-2-7- FISK

Fısk müessesesi Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân-ı Kerim’de de mevcuttur. Allahû Tealâ buyuruyor:
5/MAİDE-47 “Vel yahkum ehlul incîli bimâ enzelallâhu fîh(fîhi), ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ûlâike humul fâsikûn(fâsikûne).”
İncil sahipleri Allah’ın onda indirdiği (ahkâm) ile hükmetsinler. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklardır.
5/MAİDE-48 : “Ve enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı musaddıkan limâ beyne yedeyhi minel kitâbi ve muheyminen aleyhi fahkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi’ ehvâehum ammâ câeke minel hakk(hakki), li kullin cealnâ minkum şir’aten ve minhâcâ(minhâcen), ve lev şâallâhu le cealekum ummeten vâhideten ve lâkin li yebluvekum fî mâ âtâkum festebikûl hayrât(hayrâti), ilallâhi merciukum cemîan fe yunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).”
Sana (Ey Muhammed!), ellerindeki kitapları tasdik edici (doğrulayıcı) ve onu koruyucu olarak bu Kitab’ı hakk ile indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana Hakk’tan gelenden ayrılıp da onların hevalarına uyma. Sizden hepiniz için bir şeriat ve açık bir yol belirlemiştik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak bu sizi verdikleri ile denemek içindir. O halde hayırlarda yarışın! Sizin hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecek.


1-2-8- TEK ŞERİAT

Allah dileseydi o hepinize verdiği tek şeriati hepinizin tatbik etmenizi mümkün kılardı.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e buyuruyor ki:
42/ŞURA-13: “Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmud dîne ve lâ teteferrekû fîh(i), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(i), allahu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(u).”
“Dîni ikame edin ve fırkalara ayrılmayın.” diye dîn olarak Nuh’a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi, sizin için de (Allah) şeriat kıldı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin şey (Allah’a davet) ağır geldi. Allah kimi dilerse onu Kendisine seçer ve Kendisine yöneleni O’na (Kendisine) ulaştırır.
Onların şeriatinin Kur’ân-ı Kerim’de aynen mevcut olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Burada da hepsi için, bütün ümmetler için: “Biz bir tek şeriat kıldık.” diyor Allahû Tealâ.
Burada bir hüküm vardır:
Daha evvel ellerinde kitaplar bulunanların, o kitaplarını tasdik edici ve koruyucu olarak bu Kitab’ı hak ile indirdiğini söylüyor, Allahû Tealâ.
Maide-48’de koruma fiili vardır. Kur’ân-ı Kerim Tevrat’ta korunması lâzım gelenleri, İncil’de korunması lâzım gelenleri, daha evvelki peygamberlere indirilenlerin içindeki korunması lâzım gelenlerin hepsini koruyucu bir hüküm taşımaktadırlar. O hükümleri koruyucu olarak ve onları tasdik etmek için kitap indirmiştir. Ve bütün kitapları Kur’ân-ı Kerim’i, Tevrat’ı, İncil’i hak ile indirmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de takva vardır, Tevrat’ta da takva vardır, İncil’de de takva vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de hidayet vardır, Tevrat’ta da hidayet vardır, İncil’de de hidayet vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de nur vardır, Tevrat’ta da nur vardır, İncil’de de nur vardır.
İnsan ruhunun, fizik vücudunun, nefsinin, iradesinin Allah’a teslimi (hidayet) hepsinde vardır ve korunması lâzım gelen hükümler hepsinde vardır.
Öyleyse görülüyor ki; aradan asırlar geçmiş ve iblis herşeyi değiştirmeyi başarmıştır.
Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın kitapları arasındaki hükümlerin, özelliklerin ve hedeflerin bugün ellerde dolaşan Tevrat’ta, İncil’de, Kur’ân-ı Kerim’de aynı olduğu kesinlik kazanıyor.

TÜRK-İSLAM SEVDASI
''ALLAH İNDİNDE TEK DİN DİN İSLAMDIR''

BAŞKA DİNLERDE VAR DİYEN EMENTÜDE BİRLİK VAR DİYENLER DİNDEN CIKAR....

UYARAYIM!!!!!!

ARKADAŞLAR TIKLAYIN İZLEYIN BIRDE BUNLARA CEVAP VERİN

DİYALOG TUZAĞI 1 http://fethullahgulen.belgeleri.com/includ...mp;contentid=10
DuYGuSaL
fazilet72 kardeşim

Ama sunu bilmeliyiz ki diğer kutsal kitaplar sonradan insanlar tarafından tahrip olmuş onların hükmü kalkmıştır..

Ve son din İSLAMİYET son kitap KUR2AN-I KERİM dir

Ve o hükümler hangi kitapta olursa olsun bizim inanıp amel etmemiz gereken sadece O' dur..
TÜRK-İSLAM SEVDASI
DUYGUDAL VATANDAŞ BU KONUDA HAKLISIN CÜNKÜ ŞUNU DEMEK EMENTÜMÜZ BİR DEMEK BİLE İNSANI KÜFRE GÖTÜRÜR BU NEDEN İTİBARİYLE BEN HALA ANLAMİŞ DEĞİL DİNLER ARASI DIYOLGU (TABİKİ İSLAM GAYRİ DİN YOK) BU FETÜLLAH EFENDİNİ CEMATİ SAVUNUYOR YANI NURCULAR BU HAREKETTEN DOLAYI EKSİ PUAN ALIYORLAR BENİM KANIMCA

SELAM VE DUA İLE...
Kaveller
fethullah güleni sevmezsin ,tasvip etmezsin sana hitap etmez ,olabilir tabi herkes herkesi sevmek zorunda değil .
diyolog kelimesine ifrit olursun vb. niye tebliğ değil de diyolog dersin .
ama ! tüm bunları tartışmak yerine ,gülen için yok efendim gizli hristiyanmış papa onu atamış aslında tüm emeli herkesi hristiyan yapmakmış gibi akla mantığa vicadana sığmayan iftiralarda bulunamzsınız ,kişi müslümanım diyorsa müslümandır !
artık etraf niyet okuyuculardan geçilmiyor maşallah angry.gif
sonrada islam alemi niye birleşemiyormuş ,birleşemez efendim birleşemez ,insanlarda bu nefis putu çok bilmişlik var iken olmaz birlik beraberlik olmaz !
çokta görmüyorum ya ,hz ALİ yi bile kur'anla hükmetmiyorsun dinden çıkmışsın diye şehit ettiler çok görmüyorum.
TÜRK-İSLAM SEVDASI
EVET HAKLISIN BİRLİK ŞART MÜSLÜMAN EVET DİYALOG ŞART AMA YİNE MÜSLÜMANLA CENABI ALLAH NE DİYOR ''HİRİSTİYENLERİ VE YAHUDİLERİ DOST EDİNMEYİN ONLAR YANLIZ KENDİLERİNİ DOSTLARIDIR'' SEN BU BİL BİRDE GİT ONLARA KARDEŞİM DE FİLAN BU MUSLÜMAN TÜRKE YAKİŞMAZ FETÜLLAH EFENDİ TEZ ZAMANDA TEVBE ETSİNDE MÜSLÜMANLAR ARASINDA DİYOLAGA GELSIN..
fazilet72
HZ. İBRÂHÎM’İN DÎNİ

Al-i İmran -65 'te Allahû Tealâ buyuruyor:
3/AL-İ İMRAN-65: “Yâ ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel incîlu illâ min ba’dih(ba’dihî). E felâ ta’kılûn(ta’kılûne).”
Ey kitap ehli! Hz. İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak on (un zamanın) dan sonra indirildi. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?

İnsanlar, “Hz. İbrâhîm hristiyandı. Hz. İbrâhîm museviydi.” diyorlar. Yani Hz. İbrâhîm’in o iki dînden bir tanesinin müntesibi olduğunu söylüyorlar. Museviler musevi olduğunu, hristiyanlar da hristiyan olduğunu.
Başka bir dîn yok ki. Hepsi aynı dîn. Tek dîn. Elbette Hz. İbrâhîm de , Hz. Musa da, Hz. Davud da, Hz. İsa da, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de aynı şeylerin sahibiydi. Aynı dîni yaşadılar. Bütün peygamberler zamanında tek bir dîn yaşanmıştır. Hepsi ve onlara tâbî olanlar, ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmişlerdir. Hikmet sahibi olmuşlardır. Takva sahibi olmuşlardır. Allah’a kul olmuşlardır. Hidayete ermişlerdir. Hepsi aynı şeyleri yapmışlar, Allah’tan aynı kitapları almışlar, Allahû Tealâ’nın aynı şeriat emrini almışlardır.
Allahû Tealâ Hz. İbrâhîm’in, hanif olduğunu söylüyor. Tek Allah’a inanıyordu. Ve kendisine bağlı olanlarla beraber tek bir grup oluşturdular. Yani tevhid üzere oldu Hz. İbrâhîm ve ona tâbî olanlar.
Hanif dîni iki temel özellik taşır:
1) Tek Allah’a inanmak (tevhid). Tevhid, aynı zamanda insanların birliği, tek bir çatı altında Allah yolundaki inananların birbirine sımsıkı sarılmış ve tek bir kitle oluşturması hali.
2) Allah’a teslim olmak.
Öyleyse bütün dînler hanif dînidir. Ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah’a teslimini içeren, tek Allah’a inanan ve insanları Allah yolunda tek bir grup haline getiren bir tek dîn.
O zaman insanların, Hz. İbrâhîm bizdendi demeleri yanlıştır, insanlar ayrı ayrı gruplara ayrılmışlar, birbirlerini ayrı görüyorlar. Hatta ayrı görmek ne kelime, düşman görüyorlar birbirlerini. Hâlâ birçok dînlerin içinde, başka bir dînden olanları düşman saymak bir usül haline gelmiştir.Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim boyunca “Aralarında hiçbir farklılık yoktur.” diyor. Zaman içerisinde insanlar kendileri farklı dînleri oluşturmuşlardır. Ve başkalarını düşman saymaya başlamışlardır.
Öyleyse Tevrat da sonra indirildiyse, Zebur da sonra indirildiyse, İncil de sonra indirildiyse, Hz. İbrâhîm onlardan evvel yaşadığına göre musevi veya hristiyan olması söz konusu olabilir mi? O musevilerin de, hristiyanların da, kendi peygamberleri zamanında tâbî oldukları aynı esasların, onlardan evvelki sahibiydi.
O zaman, Hz. İbrâhîm’in çok daha sonra insanların isim verdikleri hristiyanlık, musevilik gibi dînlerden, birinin müntesibi olması mümkün olabilir mi? Onlar, ona intisap ettiler sayılır. Hz. İbrâhîm, hanif dîninin yani tek Allah’a inanma ve teslim olma dîninin sahibiydi.
Son derece dikkat çekici bir âyettir bu Al-i İmran Suresinin65. âyet-i kerimesi. Hiç kimse Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin sahibi olarak, bir hristiyan veya musevi olduğunu iddia edemez. Yani hristiyanların hristiyanlıktan, musevilerin musevilikten bugünkü anladıkları muhteva itibariyle bu iddia geçerli değildir. Zaman içerisinde herşey değişmiştir. Ve insanlar asılları unutmuşlardır. İslâm’da da ne yazık ki aynı korozyon oluşmuştur. Ve yozlaşma, insanların %90’dan fazlasını Allah’ın rahmetinden çekip koparmıştır.
3/AL-İ İMRAN-67: “Mâ kâne ibrâhîmu yehûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen). Ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne)”.
İbrâhîm ne yahudi, ne de hristiyandı. Lâkin o HANİF (Allah'ın tekliğine, ona ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanan) olarak (Allah'a) teslim olmuştu. MÜŞRİKlerden de değildi.
Hanif olmanın temeli Allah’a teslim olmaktır. Kâinatın tek dîni hanif dînidir. Bu dîn insanlara Allah’a ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi teslim etmeyi emreder.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe onu yaptılar.
Hz. İsa ve havariler onu yaptılar.
Hz. Davud ve ona tâbî olanlar onu yaptılar.
Hz. Musa ve ona tâbî olanlar onu yaptılar.
Hz. İbrâhîm ve ona tâbî olanlar onu yaptılar.
Bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların hepsi, hepsi haniftiler. Yani Allah’a teslim olmuşlardı.
Öyleyse bakıyoruz ki, bütün peygamberler birbirinin aynı şeyleri yapmışlardır.
Al-i İmran Suresinin68. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ AL-İ İMRAN-68: “İnne evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû. Vallâhu veliyyul mu’minîn(mu’minîne).”
Hiç şüphesiz İbrâhîm’e insanların en yakın olanları, elbette (onun zamanında) kendisine tâbî olanlar ile bu Peygamber ve ÂMENÛ olanlardır. Allah, mü’minlerin dostudur.

Allahû Tealâ diyor ki: “Hz. İbrâhîm’e insanların en yakın olanları.” O, evvelki Peygamber olduğuna göre, Hz. Musa da, kendilerine kitap verilen ve zamanımıza kadar gelmiş kitap sahiplerinin hepsi de Hz. İbrâhîm’den sonra geldiğine göre, Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhîm’e neden “B”abanız İbrâhîm” diye hitap ettiği, insanların babası olarak neden Hz. İbrâhîm’i vasıflandırdığı kesin olarak ortaya çıkıyor. O hanif dîninin sahibiydi. Yani tek Allah’a inanan, tek bir grup oluşturan, Allah yolunda ve Allah’a teslim olanlardan (ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a teslim edenlerden) oluşan bir topluluk.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ’dan aldığı Kitab’la hareket ediyor. Kur’ân-ı Kerim ile: Ve Kur’ân-ı Kerim, hristiyanlığın da museviliğin de zaman içerisinde değiştiğini, kitap sahiplerinin büyük kısmının artık kendilerine düşen vazifeleri yapmadığını, farklı bir dînin sahibi olduklarını ve birbirlerinden giderek ayrıldıklarını ifade ediyor.
Yedi kademeden oluşan bir ÂMENÛ OLMA statüsü...
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman âmenû olursunuz. (1)
Mürşidinize tâbî olduğunuz zaman âmenû olursunuz. (2)
Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman âmenû olursunuz. (3)
Fizik vücudunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman âmenû olursunuz. (4)
Nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman âmenû olursunuz. (5)
İrşada ulaştığınız zaman âmenû olursunuz. (6)
Ve bihakkın takvanın sahibi olduğunuz zaman, hakk’ul yakîn’e ulaştığınız zaman âmenû olursunuz. (7)
Öyleyse Hz. İbrâhîm devrinde de, Hz. Musa devrinde de, Hz. Davud devrinde de, Hz. İsa devrinde de, Hz. Lut devrinde de, Hz. Nuh devrinde de, bütün peygamberler devrinde de hep âmenû olmak vardı. İşte tüm peygamberlerin babası olarak geçen Hz. İbrâhîm’e, ona en yakın olanların âmenû olanlar olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.
Âmenû olmanın standartlarına baktığımız zaman, bunun bütüne irca edildiğini görüyoruz. İnsanların nihayete kadar gittikleri bir yol...
Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinde, “Allah mü’minlerin dostudur.” buyruluyor. Öyleyse Hz. İbrâhîm’e tâbî olanlar da mü’mindi. Tâbî oldukları an, dalâletten kurtuldular. Kalplerinin içindeki küfür kelimesi alındı, kalplerinin içine îmân kelimesi yazıldı. Hepsi mü’min olmak şerefine vardılar. Âmenû olmanın ikinci kademesinde, bütün insanlar mü’min olurlar. Hz. İbrâhîm devrinde de aynı şey söz konusuydu. Ona en yakın olanlar, o devirde ona tâbî olanlar, o devirde yedi tane takva kademesini yaşayanlardı. Ve bütün devirlerde de, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in devrinde de bütün âmenû olanlar Hz. İbrâhîm’e en yakın olanlardır.
Al-i İmran Suresinin 95. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/AL-İ İMRAN-95: “Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ(en), ve mâ kâne minel muşrikîn(e).”
De ki: “Allah doğru buyurdu. Öyle ise, hanif olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun.” Ve (zaten o) müşriklerden değildi.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bütün sahâbeye diyor ki: “Allah sadece doğruyu söyler. O doğru; ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim etmektir. Hanif dîni de bunların hepsini içerir. Ve hanif olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun. Müşriklerden olmayacaksınız, tek Allah’a inanacaksınız. Ve Allah’a teslim olacaksınız.” Hz. İbrâhîm’in teslim olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.
Allahû Tealâ Al-i İmran-67’de buyuruyor ki:

3/ AL-İ İMRAN-67: “Mâ kâne ibrâhîmu yehûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen). Ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).”
İbrâhîm ne yahudi, ne de hristiyandı. Lâkin o HANİF (Allah'ın tekliğine, ona ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanan) olarak (Allah'a) teslim olmuştu. MÜŞRİKlerden de değildi.

İşte “Hanif olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun.” dediği zaman Allahû Tealâ, “Allah’a teslim olun.” demiş oluyor. “Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim edin. Hanif olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun.” demiş oluyor. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dînine tâbî olmakla, Allah’ın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirdiği Kur’ân-ı Kerim’e tâbî olmakla, Hz. İbrâhîm’in hanif dînine tâbî olmak arasında hiçbir farklılık görmüyor. Ve Hz. Musa’nın da, Hz. Davud’un da, Hz. İsa’nın da hanif olduklarını söylüyor Allahû Tealâ. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de hanif olduğunu söylüyor. Tek Allah’a inanan ve Allah’a teslim olanlar. Ve Kur’ân’da Allahû Tealâ bu emri veriyor bütün sahâbeye: Hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olun!
30/RUM-30: “Fe ekım vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtretallâhilletî fetaren nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyim(kayyimu), ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).”
Hanif olarak kendini dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
Ve şimdi düşünün, Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhîm’in dînini aynı dîn olarak (İslâm dîni olarak) söylüyorsa, Hz. Musa’ya indirilen Tevrat Hz. İbrâhîm’e indirilen kitabı tasdik ediyorsa, ondan evvelki bütün peygamberlere indirilen bütün kitapları tasdik ediyorsa Zebur, Hz. İbrâhîm’in kitabıyla Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ı tasdik ediyorsa; İncil, Tevrat’tan evvel indirilen kitapları, Tevrat’ı, Zebur’u tasdik ediyorsa; Kur’ân-ı Kerim, Musa’dan evvel indirilen kitapları, özellikle Hz. İbrâhîm’in kitabını, onun dînini, Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i tasdik ediyorsa ve Kur’ân-ı Kerim’de “Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olun!” emri varsa, o zaman bütün peygamberlere indirilenler bir olmuyor mu ?
Öyleyse bu insanlar arasındaki kavga neden? Gürültü neden?
Mutlaka bütün dînler, Allah’ın bu devirdeki (hidayet devri), emrinin gereği olarak mutlaka biraraya gelmelidir. Aynı dînin salikleri olduğunu bütün insanlar öğrenmelidir.
İşte çağımız hidayet çağıdır. Bu hidayet çağında bütün İnsanlar hidayete davet edileceklerdir. Hidayete erdirenler ve erenler bu devre damgalarını basacaklardır. Bu devir, hidayet devridir!

3/AL-İ İMRAN-96, 97: “İnne evvele beytin vudıa lin nâsi lellezî bibekkete mubâreken ve hûden lil âlemîn(âlemîne). Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrahîme, ve men dahalehu kâne âminâ(âminen). Ve lillâhi alen nâsi hıccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâ(sebîlen). Ve men kefere fe innallâhe ganiyyun anil âlemin(âlemine).”
Hiç şüphesiz insanlar için konulan ilk (ma’bed), Mekke’de bulunan çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet olan BEYT’tir. Onda, açık açık âyetler, İbrâhîm’in makamı vardır. Ve kim oraya girerse (her türlü saldırıdan) emin olur (emniyette olur). Yoluna gücü yeten herkes için, BEYT’i haccetmek insanların üzerine Allah’ın bir hakkıdır (farzdır). Kim (bu hakkı) inkâr ederse hiç şüphesiz Allah, Ganiyyün’ün An-il Âlemin’dir. (Âlemlerden müstağnidir, âlemlerden kimseye ihtiyacı yoktur, herkes ve herşey O’na muhtaçtır.)

Hz. İbrâhîm’in dîninin yani Allah’a teslim olma dîninin, hanif dîninin, İslâm olma dîninin, bütün başka isimler almış olan tek dînin, tüm âlemlerin dîni olduğunu Allahû Tealâ burada son derece açık olarak ifade ediyor. Mekke’deki Beyt’ül Haram. Hz. İbrâhîm’le Hz. İsmail tarafından inşa edilmiştir. Beyt, bütün âlemlerin merkezidir, ibadet merkezi; bütün devirlerde…
Allahû Tealâ: “Beyt’ül Haram, bütün âlemler için hidayettir” buyuruyor. Al-i İmran Suresi 97. âyet-i kerimede de Allahû Tealâ diyor ki “Orada Hz. İbrâhîm’in makâmı vardır. Hacc, bu makamı ziyarettir ve herkese, bütün insanlara farzdır. Orası emniyete kavuşma yeridir.”
Al-i İmran 159’da Allahû Tealâ diyor ki:

3/AL-İ İMRAN-159: “Fe bi mâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlik(e), fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fil emr(i), fe izâ azamte fe tevekkel alallâh(i), innallâhe yuhıbbul mutevekkilîn(e).”
Allah’ın rahmeti iledir ki, sen onlara yumuşak (ve hoşgörülü) davrandın. Şâyet kaba ve katı yürekli olsaydın, herhalde senin çevrenden dağılıp giderlerdi. O halde onları affet ve onlar için mağfiret dile. İşler hakkında onlara danış. Azmettiğin zaman ise artık Allah’a (güven) tevekkül et. Hiç şüphesiz, Allah mütevekkil olanları (Allah’a güvenenleri) sever.

Buradaki Allah’ın rahmeti, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün sahâbeye yumuşak, hoşgörülü davranmasını oluşturuyor.
Hadid Suresinin26. âyet-i kerimesine bakıyoruz. Âllahû Tealâ, Hz. Nuh ve Hz. İbrâhîm’in zürriyetine peygamberlik verildiğini ifade ediyor.
Allahû Tealâ Hadid-27’de, Peygamber Efendimiz (S.A.V), nasıl sahâbeye Allah’ın rahmetiyle yumuşak, hoşgörülü davrandıysa, Meryemoğlu İsa’nın da aynı standartlarda olduğunu yazıyor.

57/HADİD-27: “Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rehbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi femâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).”
Onların arkalarından da resûllerimizi ardarda gönderdik. Meryemoğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona tâbî olanların kalplerine refet ve rahmet kıldık. Ve üzerlerine farz kıldığımız, fakat kendilerinin güya Allah’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığa bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden âmenû olanlara (yaptıklarına karşılık olarak) mükâfatlarını verdik. Çoğu ise fasıklardı.

İşte Allahû Tealâ’nın o insanların kalplerine refet ve rahmet kılması, bu âyette Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in refetle ve rahmetle ilişkisini de aynen içeriyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e verdiği rahmeti, Hz. İsa’ya da vermiş. Ona verdiği etrafa yumuşak davranma, refet müessesesini Hz. İsa’ya da vermiş. Aynı şeyler bütün peygamberler tarafından gerçekleştiriliyor.
Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e yumuşaklık vermiş, refet vermiş ve rahmet vermiş. Hz. İsa’ya da rahmeti ve refeti verdiğini söylüyor Allahû Tealâ. Bütün peygamberlere aynı şeyleri Allahû Tealâ dizayn etmiş, vermiş.

6/EN’AM 156, 157: “En tekûlû innemâ unzilel kitâbu alâ tâifeteyni min kablinâ ve in kunnâ an dirâsetihim le gâfilîn(gâfilîne). Ev tekûlû lev ennâ unzile aleynel kitâbu le kunnâ ehdâ minhum, fe kad câekum beyyinetun min rabbikum ve huden ve rahmetun, fe men azlemu mimmen kezzebe bi âyâtillâhi ve sadefe anhâ, se neczîllezîne yasdifûne an âyâtinâ sûel azâbi bimâ kânû yasdifûn(yasdifûne).”
“Kitap, yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz onların okuduklarından gerçekten gâfildik” dersiniz diye (dememeniz için). Veya “Eğer bize de bir kitap indirilseydi, elbette onlardan daha çok hidayete ererdik” dersiniz. İşte size Rabbinizden hidayet (hidayete erdiren), beyyine (delil) ve rahmet gelmiştir. Öyleyse kim, Allah'ın âyetlerini yalanlayandan ve ondan yüz çeviren kimseden daha zâlimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmiş olmalarından dolayı ağır (kötü) bir azapla cezalandıracağız.
Arap âlemine de, Allahû Tealâ’nın burada bir uyarısı var. Başka dillerle indirildiği için, onları okumaktan gâfildik dememeniz için, bize de kitap indirilseydi muhakkak onlardan daha fazla hidayette olurduk dememeniz için, Rabbinizden apaçık bir delil, Allah’a ulaştırıcı, hidayete erdirici Arapça bir Kur’ân gelmiştir, diyor Allahû Tealâ.
Muhtevaya baktığımız zaman, bütün peygamberlerin aslında aynı şeyleri Allahû Tealâ’dan aldığını, aynı şeyleri tebliğ ettiklerini ve tâbî olanların mutlaka kurtuluşa ulaştıklarını görüyoruz. Hangi peygambere tâbî olurlarsa olsunlar insanlar, Allah’ın bütün peygamberlere verdiği aynı emri yerine getirmişlerdir.
Buraya kadar geçen âyetler boyunca Allahû Tealâ takva sahibi olmaktan bahsediyor, Allah’a kul olmaktan bahsediyor, Allah’a teslim olmaktan bahsediyor, peygamberlerin davranış biçimlerinden bahsediyor.
Bütün peygamberlerin davranış biçimlerinin birbirinin aynı olduğunu görüyoruz.
Allah’ın bütün mukaddes kitaplarla, bütün insanlara vermek istediği bir mesaj var:
Her mukaddes kitap, kendisinden evvelkilerin hepsini birden tasdik edici olarak indirilmiştir.
Allahû Tealâ, Al-i İmran Suresinin81. âyet-i kerimesinde, bütün peygamberlere Allah’ın verdiklerinden (kitap ve hikmet) bahsediyor. Bütün peygamberlere aynı şeyleri vermiş. Hilm vermiş, refet vermiş; yani yumuşaklık vermiş. Rahmet vermiş. Hidayet rehberi kılmış onları ve bütün kâinata yol göstersinler diye onları vazifeli kılmış.
Allah ile olan ilişkilerinizde bakıyorsunuz ki bütün peygamberler onlara tâbî olanlarla beraber sizlerin bugün yapmakta olduğunuz şeyleri yapmışlar. O devirlerde de toplumun büyük kısmı onlara iltifat etmemiş, onlardan yana olmamış. Ve büyük çoğunluk düşman bir standartta, yanlış şeyleri yapmışlar.
Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın bütün güzellikleri sizler içindir. Bütün dînler, birbirinin aynıdır. Aralarında temel faktörler itibariyle hiçbir farklılık yoktur. Bütün kitaplar, hep kendilerinden evvel gelen bütün kitapları tasdik edici olarak indirilmiştir.
Allahû Tealâ her devirde yaşayanlara diyor ki: “Sizin zamanınızdaki resûllerden evvelce de hep resûller vardı. Ve hep var olan bu resûller, insanlara bütün güzellikleri ulaştırdılar.”
Sadece bir tek dîn: Hanif dîni. Tek Allah’a inanan, Allah’a teslim olmaya götüren, ruhun, vechin, nefsin ve iradenin ALLAH’A TESLİMİNİ FARZ KILAN bir tek dîn olmuş insanlık tarihi boyunca. Sadece bir tek dîn!…
Hepinizin, Allah’ın HANİF dîninin (İSLÂM dîninin) müntesipleri olarak hem cennet saadetine, hem dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
kaizen
Tigana'nın Beşiktaş'tan ayrıldığı iyi oldu. Bence Yılmaz Vural ya da Samet Aybaba ile çok iyi bir takım olurlar.
Ben de bunu ekliyim bari. Konu neydi, nerden nereye geldi yav biggrin.gif
usame
ALINTI
Sadece bir tek dîn: Hanif dîni. Tek Allah’a inanan, Allah’a teslim olmaya götüren, ruhun, vechin, nefsin ve iradenin ALLAH’A TESLİMİNİ FARZ KILAN bir tek dîn olmuş insanlık tarihi boyunca. Sadece bir tek dîn!…
Hepinizin, Allah’ın HANİF dîninin (İSLÂM dîninin) müntesipleri olarak hem cennet saadetine, hem dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.


Bizde bu fitnebaz tahrifçi hanif dini muntesiblerine diyoruz ki;

ALI IMRAN

20 - Muhakkak Allah katında din, din-i İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.
21 - Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah'a teslim etmişimdir". Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: "Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenlerin canına kıyanlar yok mu? Bunları acıklı bir azapla müjdele!


Allah dininin adı hanif olsaydı kendi katındaki dinin adına hanif derdi, İslam demezdi. Cerbezeyi bırakında gelin islama tabi olun, yoksa bu çıkardığınız bid'atlerle ancak bid'atçilerin sonuna maruz kalırsınız. Allah katında din din-i islamdır, vazgeçmezseniz sonunuz ateşli bir azabtır...Benden söylemesi...
fazilet72
TESLİM DÎNİ

Kur’ân-ı Kerim’de “dînler” diye bir şey yoktur. BİR TEK DÎN VARDIR! Kâinatın ezelî dîni. Allah’a teslim olmayı ve böylece mutlak cennet ve dünya saadetinin sahibi olmayı emreden Allah’ın tek dîni. Hz. İbrâhîm’in dîni, Hz. Musa’nın dîni, Hz. İsa’nın dîni, Hz. Davud’un dîni, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni... Bütün peygamberlerin, bütün resûllerin dîni, tek dîni:
ALLAH’A TESLİM OLMAK DÎNİ.
Dîn bundan ibarettir.
Allahû Tealâ, tek bir ALLAH.
Tek Allah’a inananların vahdetini, tek bir kitle oluşturmasını esas alan ve Allah’a teslim olmayı hedefleyen, kâinatın tek dîni, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Bütün peygamberlerce ve onlara tâbî olanlarca hep aynı dîn yaşanmıştır.
Bugün de bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri vardır. O resûllerin hepsi, kendilerine tâbî olan küçük bir azınlıkla, bütün dünya ve kâinat üzerinde aynı güzelliği yaşamaktadır. Ama insanların çok büyük bir kısmı, Allah’ın bu yegâne öğretisini asırlar boyunca unutmuşlardır. Asırlar geçtikçe herşey berbat olmuş ve insanlar Allahû Tealâ’nın yolundaki temel hedeflerden sapmışlardır.
Allahû Tealâ bütün peygamberlere aynı hükümleri indirmiştir. Tevrat’ta, Zebur’da, İncil’de, Kur’ân-ı Kerim’de; bütün semavî kitaplarda Allah’ın hükümleri aynıdır.

21/ENBİYA-104 : Bizim göğü kitabın sayfalarını dürer gibi düreceğimiz gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, Bizim üzerimizde bir vaaddir. Muhakkak ki; Biz (bunu) yapacak olanız.

21/ENBİYA-105 : “Andolsun ki; Tevrat’tan sonra, (zikir’den sonra) Zebur’da da muhakkak ki; yeryüzüne salih kullarımın mirasçı olduğunu (varis olduğunu) yazdık.

Allahû Tealâ’nın, “Nasıl yaratmaya başladıysak onu iade edeceğiz.” ifadesinde; yaratılışın başından sonuna kadar bir husus anlatılmaktadır. Allahû Tealâ Tevrat’tan sonraki Zebur’da da aynı şeyi söylemiştir. Kâinat durdukça, dünya da duracak ve Allah, dünyayı salih kullarına miras bırakacaktır.

21/ENBİYA-106: Muhakkak ki; bunda (bu Kur’ân’da) abidler kavmi için (Allah’a kul olanlar zümresi için) öğütler vardır, tebliğ vardır (açıklama vardır).

Allah’ın kullarından oluşan bir kavim için Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’a teslimler konusunda öğütler vardır.

21/ENBİYA-107: Biz seni de başka bir şey için değil (göndermedik), âlemlere rahmet olarak gönderdik.
O, sadece bu küçücük dünyanın Peygamber’i değildi. O, âlemlere rahmet olarak yaratıldı. Âlemlere rahmet olarak gönderildi. Bütün âlemlere rahmet gönderici...


(Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i sadece bu dünyada bir Resûl, bir Nebî (Peygamber) olarak görenlere ithaf olunur.)
Bu dünyada Devrin İmamlığı’nı yapan kişi, diğer bütün dünyalarda, Allah’ın yoluna çıkan herkesin başının üzerindeki ruhu oluşturur. O ruh, O’nun âlemlere rahmet olduğunu ifade eder.
Zamanımızdaki Devrin İmamı ise âlemlere hidayet olarak gönderilmiştir. Onun için adı, HİDAYETÇİDİR, HİDAYETE ERDİRENDİR.
ÇAĞIMIZ, HİDAYET ÇAĞIDIR.

21/ENBİYA-108: De ki: “Bana muhakkak ki; ilâhınızın tek bir ilâh olduğu şüphesiz vahyolundu. Artık siz müslüman (Allah’a teslim) oluyor musunuz?
“Slm” kökünden gelen selâm, teslim, müslim, müslüman kelimeleri aynı ifadeyi taşır:
ALLAH’A TESLİM OLMAKİlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem’den, Son Peygamber olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar Allah nebîlerine hep şeriat kitapları vermiştir. Son şeriat kitabı, Son Peygamber’e indirilen Kur’ân-ı Kerim’dir. Ve Hz. Âdem’den bugüne kadar, Allah’ın Dîn’i, Allah’a göre hiç değişmemiştir.
Bu dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Bu dîn, Hz. Nuh’un, Hz. Lût’un, Hz. Salih’in, Hz. Hud’un, Hz. Davud’un, Hz. İsa’nın, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V)’in de dînidir. Tek dîn, aynı dîn... Kâinatın kurulmasından, göklerin ve dağların dürüleceği kıyâmet gününe kadar tek bir dîn söz konusudur. Bütün kitaplarda Allahû Tealâ aynı şeyi söylemiştir.
Allahû Tealâ, sahâbeyi örnek olarak vermektedir:

48/FETİH-29: Muhammed (S.A.V) Allah’ın resûlüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onları rukû ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza dilerken görürsün. Yüzlerinde secdelerin izleri vardır. İşte bu onların Tevrat’ta anılan vasıflarıdır. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardır: Onlar, filiz çıkarmış, gittikçe kuvvetlenerek kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Kâfirleri ashaba öfkelendirmek içindir. Onlardan mü’min olup, ıslâh edici amel işleyenlere Allah mağfiret ve büyük mükâfat vaadetmiştir.

Allahû Tealâ, kitapları olan Tevrat’ta ve İncil’de sahâbeden bahsetmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa’dan, ona tâbî olanlardan; Hz. Davud’dan, ona tâbî olanlardan; Hz. İsa’dan, ona tâbî olanlardan; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den ve O’nun sahâbesinden bahsetmektedir. Ve her resûlden, her nebîden Allahû Tealâ “nebîler, resûller” olarak bahsediyorsa, Kur’ân-ı Kerim’de verdiği 20 küsur peygamber, nebî ve resûl isminin herbirisine aynı şeyleri söylemiştir.
Bütün nebîlere kitap vermiştir. Öyleyse sadece bir devamlılık söz konusudur. Her peygamber, her resûl, kendi devrinde, kendine düşen vazifeyi yapar, sonra ölür. Ondan sonra gelen devirde, o kavimde mutlaka hemen bir resûl vazifeli kılınır. Ama o artık bir nebî değildir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bütün kavimlerde resûller hep var olmuştur. Ve bugün ne yazık ki o resûllerin söyledikleri, insanların değiştirilmiş kitapları sebebiyle, reddedilmektedir.
Bütün kavimlerde şu anda Allah’ın resûlleri yaşamaktadır. İşte dînlerin birleştirilmesi onlarla gerçekleşecektir.
Allahû Tealâ Hz. İbrâhîm’e ne indirmişse, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Davud’a, Hz. Hud’a, kardeşi Hz. Salih’e, Hz. Nuh’a, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e aynı şeyleri indirmiştir.
SİZİN İLÂHINIZ TEK BİR İLÂHTIR. ALLAH’A KUL OLUN!

51/ZARİYAT-56: Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.

5/MAİDE-43: İçinde Allah’ın hükümleri bulunan Tevrat yanlarında iken, seni nasıl hakem yapıyorlar. Sonra da bundan (verdiğin hükümden) dönüyorlar. İşte onlar mü’min değillerdir.

Eğer onlar Tevrat’ın temelindeki Allah’a teslim olmak standartlarına tâbî olsalardı mutlaka mü’min olacaklardı. Önce Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdi, sonra da mutlaka mürşidlerine ulaşacaklardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde de musevîlerin, hristiyanların arasında mürşidler vardı. Ve her devirde de var olmuşlardı. Hz. Musa’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelene kadar hep mürşidler vardı ve hepsi kendi mürşidlerinden el alarak devirlerini tamamladılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrine kadar geldiler ama musevîlerin içinde de, hristiyanların içinde de bunların sayısı tabiatıyla çok azdı. Bugün İslâm’ın içinde de sayıları çok azdır.
Allahû Tealâ, Tevrat’taki hükümleri tatbik edenlerin, musevîler arasındaki mü’minler olduğunu ve “onlar mü’min değillerdir”, dediklerinin hükümleri tatbik etmeyenler olduğunu söylüyor.
Tıpkı Kur’ân-ı Kerim’de emredildiği gibi insanlar, Allah’a ulaşmayı dileseler, Allah onlara mürşidlerini mutlaka gösterecektir. Ona tâbî olsalar Allahû Tealâ’dan 10 tane ni’met alarak, mutlaka mü’min olacaklardır. Bunun gibi, hristiyanlar için de, musevîler için de aynı şey geçerlidir. Ve herbirinin içlerinde mutlaka hayatta olan Allah’ın mürşidleri vardır. Bütün kitaplar bir nurdur. Neden? Kur’ân-ı Kerim bir nurdur, bir hidayet rehberidir.

5/MAİDE-44: Muhakkak ki Tevrat’ı Biz indirdik, onda bir hidayet ve bir nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbaniyyûn (kendilerini Rab’lerine adamış) ve ahbar olanlar da (zahidler, âlimler de) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler ve de onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Ben’den korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, onlar kâfirlerdir.

Allahû Tealâ, Tevrat’ın aslı için aynı şeyi söylüyor. Ve bütün peygamberlerin temel vasfının Allah’a teslim olmak olduğu da burada açıklanmaktadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim’de, “Dîn İslâm’dır.” hükmünü bulursunuz. Çünkü İslâm, Allah’a teslim olmak demektir.
O hüküm verenler, korumakla görevli oldukları şeyle hüküm vermişlerdir.
Zaman içinde bu konu şekil değiştirmiştir. İnsanlar artık korumakla görevli oldukları bir noktaya dikkat etmemeye başlamışlardır. Halbuki bütün devirlerde hem nebîler, hem resûller, hem de mürşidler, Allah’ın temel hükümlerini korumakla vazifelidirler.