mmustafa
Aug 31 2008, 11:47 AM
ŞEFAATE KiM YETKİLİ?..
“Ondan başka (İlâh diye) yalvardıkları şeyler, şefaat (gücüne ve yetkisin)e sahip değillerdir. Ancak bilgi sahibi, Hakkı-Allah’ı görenler, şehid olanlar bunun dışındadır”. (Zuhruf: 86)
Hakka şehid olanlar, Hakkı-Allah’ı görenler ki, Onlar bilginlerdir. Hakkı, Rabbı bilenler, bunlar “Men Araf”ı bilenlerdir. Kendilerini- İnsanı bilmiş, Rablarını bilmişlerdir, Şehidler, zahiri bilim adamları değillerdir.
Allah’ı görenler (Hakka şehid), Batıni-Ledünni İlmi bilenlerdir. İşte bunlar, şefaat sahibidirler.
Putlar, Allah’tan öte, yalancı, uydurma ilahlar şefaat edemezler. Çünkü Kur’an’da geçen “min dunihi” ibareleri ile putlar, âliheler, uydurma ilahlar, yontma putlar, heykeller kastedilir. bunu bütün ulema (bilginler) kabul etmişlerdir.
“Min dunihi”, “Allah’tan öte”sinden kasıt, oyma putlardır. Oyma putlar için Allah, “Onlar size ne fayda verir, ne zarar”. Yani onlar canlı değildir. Onlardan kokmak, onlara tapmak, onları dost edinmek, onlardan şefaat ve yardım beklemek aptallıktır, cahilliktir, gafilliktir.
Zaten çok tanrılık, cehaletin ürünüdür. “Gökte de İlâh, yerde de İlâh O’dur (Allah)” İlâh birdir. 0 da Allah’tır. Gerçek İlâh, Allah’tır. Allah’tan başka ilâh yoktur. İlâh, AIlah’tır!.. (Zuhruf: 84)
Hazret-i Muhammed’in ve Ataları İbrahim ve İshak’ın, İsmail’in İlâhı’dır. Onların İlâhı olan Allah, Vâhid’dir - Bir’dir. Ve bizim de İlâhımızdır. “Biz bu putları mâbud ediniyoruz ki (yani ibadet ediyoruz ki) Allah’a yakın olalım... (Zümer: 3) Âyetini açtığımız zaman; burada müşriklerin putları mabud edindiklerini ve putlara ibadet ettiklerini, ifade ettiklerini görüyoruz. Halbuki hiçbir Müslüman, Enbiya’yı, Evliya’yı yani mürşidlerini mabud edindiklerini ne beyan ederler, ne onları Mâbud yani İlâh edinirler, ne de onlara ibadet ederler, ne de taparlar. Onlara saygı ve sevgileri; Allah’ın “Âlim”, “Ârif” ve “Kutsal Ruhunu” taşıdıkları içindir. Ve Onları “Mukarrebun” ,yani Allah’a yakın olan mukaddes Nebileri ve Velileri bilirler.
Müslümanların, tüm Tarikat-ı Muhammediye’ye Sâlik olan dervişlerin Nebi ve Velilere saygısı, sevgisi, secdesi yani onları büyük bilip önlerinde saygı ile eğilmeleri; Onların beşeri (cesetlerine) yönlerine değil, Onların “Allah’a Ârif”, “Allah’a Âlim, Allah’a yakın olan Mukaddes Ruh’larınadır. Ruh ise Allah’ın Mukaddes Ruhu ve Kelimesi’dir. Emir ve Kelime ise Allah’tan öte ikinci bir vücud (nesnel varlık) olmayıp, Allahü Taâla’nın Mukaddes Emir ve Kelam Sıfatı’dır.
Ruh; Allah’ın cüzü, parçası değildir. Ruh; nesnel varlık değildir. Ruh, Allah’ın emridir. Allahu Taâla ise, “Kafirlerin Kur’an’a secde etmediğini” (İnşikak: 21) beyan etmektedir.
Yine Allahü Taala, “İblis’in de Âdem’e secde etmediğini” (Bakara: 34) beyan etmektedir. Âdem’den maksat; Âdem’in külli Esma’yı bilen (Bakara: 32) Âlim ve Ârif, Allah’ın emri olan Mukaddes Ruhunadır.
Ruh, Allah’ın emir ve kelimesi olduğu için aynen Kur’an gibidir. Yani mahluk değildir. Hak’tan ayrı ikinci bir varlık da değildir. Tıpkı Kur’an-ı Kerim’in de Allah’ın emri ve kelimesi olarak mahluk olmadığı gibi. Kur’an Allah da değildir. Allah’ın sıfatıdır, Ruh’da Allah’ın sıfatıdır.
Allah’ın Sıfatına secde, Allah’ın Zâtınadır. Bir insan güneşin ışıklarına yönelse, güneşten başka ikinci bir varlığa yönelmiş sayılmaz. Güneşin ışıksız görünemeyeceği ve bilinemeyeceği gibi, Allah’ın Zâtı da; Sıfatları olmadan bilinmez ve görülmez. Güneşin ışıklarına saygı, sevgi ve hayranlık, güneşin zatınadır.
Allah’ın sıfatlarına saygı,sevgi ve hayranlık da, Allahü Taâla’nın Zât-ı Pâki’nedir. Burada vasıta; herhangi bir çiğ ve cahil insan değil, Allah’ın Kutsal Ruhunu taşıyan Âlim ve Ârif İnsan-ı Kâmil’dir. Herkesin bedeni olduğu gibi, Peygamberlerin ve Velilerin bedeni de Âdem’in bedenidir. Âdem’in bedeni ise topraktır.
Cesetlere ve bedene secde şirktir. Cesetlere, rabıta da şirktir. Secde ve rabıta-bağlanmak, Allah’ın Kudsi Ruhunadır. Zira hiç kimsenin Ruhu, kendi Ruhu değildir. Ruh, Allah’ındır. “İnsana Ruhumdan üfürdüm”, “Ruh, Allah’ın emrinden” Âyetleri bunun delilidir.
Ayrıca yukarıdaki Âyette geçen, müşriklerin uydurduğu yalancı ilahlar, oyma putlar ve heykellerinin Allahü Taâla’nın Zâtı ve Sıfatı ile hiçbir ilişkisi yok ki, yalancı oyma putlara tapmakla insanlar Nur-u pâk olan Allah’ü Teâla’ya yaklaşmış olsunlar. Ama Kuran ile sabittir ki; Nebiler, Resuller ve Veliler zaten mukarrebun-Allah’a yakın’dırlar. Allah’ın sevdiği dostlarıdır. Allah’ın Enbiya ve Evliya ile ilişkisi vardır. Allah, Onları tanımakta ve yüceltmektedir.
“Vessabikunes Sabikun ülaike’l mukarrebun-Sabikler, Sabikler onlar mukarrebunlardır- Allah’a (en) yakınlardır”. (Vakıa: 11)
Allah’a en mukarrebun olanlar ise Allah’ın Nebileri ve Velileridir. Allah’ın yakınlarına yakın olan ise zaten bu suretle Allah’a yaklaşmış olur ve Ashab-ı Yemin olurlar. Salih mü’minler olurlar.
Nebilerin ve Velilerin Allah’la alakarının olmadığını, onların Kudsi Ruh taşımadıklarını, Onların muttaki olmadıklarını, onların Âlim olmadıklarını, onlara sevgi ve saygının Allah için olmadığını hiçbir müslüman iddia edemez ve bu hususda ellerinde hiçbir nas yoktur. Yani İslâmi bir delil gösteremezler.
Ama müşriklerin mâbud edindikleri o oyma put ve heykelden ibaret olan “sanem”lerinin -yalancı ilahların (uyduruk ilahlar), Allahü Teâla’nın Zâtı ile hiçbir alaka ve münasebetleri yoktur. Çünkü gerçek İlâh olan; Hz. Muhammed’in, Hz. İbrahim’in ve Müslümanların İlâhı olan Allah’tan başka ilah yoktur. Allah’ımız, Vahid’dir.
Onun için Müslümanların, Enbiya-Evliya ve İnsan-ı Kâmile olan sevgi, saygı, biat...tek kelime ile secdeleri yukarıda sözü edilen Âyette geçen müşriklerin durumuna benzetilemez. Ayrıca secde, ibadet anlamına değildir! Secdenin anlamı, Allah’ın yücelttiği Nebileri ve Velileri büyüklemektir. Allah ise en büyüktür. Allahu Ekber-Allah en Büyüktür.
“Refıüdderecat-Derecelerin en yücesi” (Mü’min-14) Âyeti de bunun delilidir. Allah, yüce dereceler olduğunu buyurmuş ve kendisinin, derecelerin “en üstünü” olduğunu bildirmiştir.
Ayrıca melei âla-yüksek meclisten, illiyyin ve illiyyundan sözetmektedir ki “illiyyin ve illiyyun” âliler yani üstünler; üstün-mukaddes varılıklar bulunduğunu beyan etmektedir. Allahü Teâla ise hem âlâ, hem âli, hem de “müteâl”dir. Yani alâlardan âlâdır.
Tetkik edilirse (araştırılırsa); bu İblis’in yoluna sapmış Âdem’e secde etmeyen, insana sevgisi olmayan ve daima Allah’ın Zâtını tenzih ile Enbiya ve Evliya’yı, yani Allah’a yakın olan mukarrebunları ve dolayısıyla insanı küçültenlerin zaten İslâm ilmi literatüründeki zatçılar yani mutezile oldukları, Allah’ın Sıfatlarını inkar edici oldukları apaçık ortadadır. Aslında bunlar Âdem’i, Enbiya’yı, Evliya’yı yani İnsan-ı Kâmil’i küçültmeye çalışanlar, Allah’ın mukaddes Sıfatlarını inkar edenlerdir. Allah’ın Sıfatını inkar, Zât-ı pâkini inkardır.
Hiçbir Maturidi ve Eş’ari, Allahın Sıfatlarını inkar etmez. Ehl-i Sünnet, Allah’ın Kelam Sıfatına inanır. Âdem’e üfürülen ruh ise Allah’ın Mukaddes Emri yani kelimesidir. Ehl-i Sünnet, Allah’ın Emir ve Kelam sıfatını inkar etmez. Allah’ın emir ve kelimesi, Allah’ın kelamıdır. Kelam ise Allah’ın “Kelam” Sıfatı’dır.
Eş’ari ve Maturidi, Allah’ın hem Zâtına hem Sıfatına inanır. Ve Velâyet-i Muhammedi’nin kıyamete kadar devam edeceğini beyan eder. Kerameti Evliya’yı ve Himmeti Evliya’yı kabul eder. Allah’ın çok çok zikredilmesinin farz olduğunu, Resulüllah’ın cemalini daima hatırda tutup, sevilmesini kabul eder. Hilye-i Resulullah vardır. Hilye-i Resulullah’ı düşünmek “rabıta”dır. (89) ve Resulullah’ın Velâyetinin Ehl-i Beytinde, mukarreb ashabında ve ümmetinde devam edeceğini bildirir. Ve Velâyet-i Muhammediye ise Allah’ın Velâyeti’dir.
Hz. Ali, Resulullah’ın Velâyeti’nin tamamını hamildir (taşır). Hz. Ebubekir ise Velâyet-i Muhammediye’den büyük pay almıştır. Tasavvuf ve Tarikat tarihi bunun şahididir.
Resulüllah’dan açılan bu iki mukaddes Velayet kapısı Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’in en yüksek pirlikleri, diğer Evliyalarda ve pirlerde devam eder.
Bu yazdıklarımız ehli tasavvufun memduhları (övülenleri) ve Ehl-i sünnetin Gazali gibi gerçek bilginleri tarafından kabul edilmiş, beyan edilmiş ve müslümanlara önerilmiştir. (90)
Bunun dışındaki sözler; Enbiya, Evliya’yı özetle, Âdem’i, yani Ârif ve Âlim olan Mürşid-i Kâmil’leri tahfif edici (küçültücü), Allah’ı överek onları inkara çalışmaları; ayrıca bu konudaki beyanları (açıklamaları) hiçbir zaman Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Maturidi, Eş’ari ve Selef-i Salihin’in yolunda olanların sözleri olamaz.
Güya tenzihçi ve tevhidçi geçinen bu Zâtçı’lar; en büyük olan Allah’ı savunur görünüp; Allah’ın yücelttiği büyük zatları (Nebileri ve Velileri) küçültmeye çalışanlardır. En büyüğe sarılıp, büyükleri inkar edenlerdi. Güneşi savunup, Ayı ve Yıldız’ı inkara kalkanlardır. (91)
Hz. Ali ve Hz. Ebubekir, Hz. Resulullah’ın iki büyük İlâhi Muhammedi ve Ruhani-Mânevi kapısıdırlar. Fizik ötesine bu iki yoldan geçilir. Bunları kapatmaya çalışanlar, üfürükleriyle Allah’ın Nurunu söndürmeye çalışanlardır!.. Bu yollar, Ruhanidir. Ruhaniliği kim yok edebilir?..
Allah, nurunu tamamlar.
Allah, bu Mukaddes Nurun tamamlanmasına yardım edenlerden, bu kapıları devam ettirenlerden razı olsun.
“Onlar Allah’dan, Allah da Onlardan razı” (Mâide :119)
“Veselâmün alel mürselin - Gönderilenlere selam olsun (Saffat: 181)
“Hamd, övgü Allah’ındır.” (Fatiha: 1) (Saffat: 182)
89) Hilye: Resulullah’ın (A.S.V.) Vechini ve Vücudunu anlatan, Hz. Ali’nin bildirdiğl tasvirdir.
90) Bkz. Alevi-Bekri bütün Tarikat pirlerinln söyledikleri, yazdıklarının yanı sıra Gazali’nin eserleri ve 1001 Hadis, Şemseddin Yeşil.
91) Ama bir gerçek vardır: Az ışığı sevmeyen, çok ışığı hiç sevmez. Nebiyi ve Veliyi tanımayan da Rabbı hiç tanımaz. Şeytanın durumuna düşer.
KAZİM YARDIMCI
[JT]_ShadoW
Aug 31 2008, 12:26 PM
Konunun daha iyi anlaşılması için Hayrettin karaman hocanın bu konudaki yazısını ekleme gereği hissettim okursanız faideli olacaktır umarım...
Şefâat kelimesi mânâ bakımından tevessülle oldukça yakındır; tevessül daha ziyade dünyadaki aracılıklar, aracı koymalarla, şefâat ise âhirettekilerle ilgili olarak kullanılır. Aynı mânâda ve yerde kullanıldıkları da vardır.
Şefâat için şöyle bir tarif yapılabilir: "Bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî veya mânevî bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma", özellikle dinî bir terim olarak "günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için, Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O'na dua etmesi, dilekte bulunması" ve daha çok "bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vukû bulacak aracılık ve dilekleri".
"Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefâat kabûl olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz" (Bakara:2/48) meâlindeki âyete ve benzeri delîllere dayanan Mu'tezile bilginleri, âhirette günahkârlara şefâat edilmesinin sözkonusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefâat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri ise her iki durumda da şefâatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan, diğer seçkin insanlar tarafından şefâat edilebileceğini savunurlar. Ancak Allah'ın izin vermediği hiçbir kimse şefâat edemeyecektir (meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109).
Allah'a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O'na denk olduğuna değil, O'nun nezdinde reddedilemez şefâat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. Âyetü'l-kürsî içinde yer alan "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefâat edemez" meâlindeki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta, şefâatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefâat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağırılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir; ancak bu merâsimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefâatlerine izin verilecek olanlar da Allah'a yakın ve sevgili kullar olacaktır. Ayrıca bunların başkaları hakkında istediklerinin Allah tarafından kabûl şansı daha fazladır.
Kur'ân'ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefâat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefâate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerekse hadîslerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur'ân'ın şefâat konusundaki -2/48. âyette olduğu gibi- ümit kırıcı üslûbu, şefâat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur'ân'ın tövbelerin kabûl buyurulacağına dair çok net ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatâlı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslâh edici bir fonksiyon icrâ etmesinden ileri gelmektedir. İşte peygamberlerinin kendilerine şefâat edeceklerine güvenerek İslâm'ı kabûl etmemekte ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) inanmamakta direnen Yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine ve başta imanı olmak üzere, dünya hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.
Buhârî, Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan müelliflerin kitaplarında yer alan birçok hadîs, bütün insanların mahşerde, korku içinde bekleşirken işlemin bir an önce başlaması konusunda Peygamberimiz'e (s.a.v.) mahsus şefâatten ve bunun yanında gerek O'nun ve gerekse diğer peygamberlerin, salih kulların, hocaların, talebelerin, dostların şefâatlerinden söz etmekte, bu şefâatlerin hak ve gerçek olduğunu söylemektedir. Dünyada insanların Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kabrini ziyaret etmek, O'na salât ve selâm okumak, ezan okunduktan sonra vesîle duasını yapmak, iyi insanlarla beraber olmak, onların sevgisini kazanmak, iyi evlât ve öğrenci yetiştirmek gibi amellerinin (iş, hizmet ve eserlerinin) ilgililerin şefâatlerini hak etme bakımından tesirleri olduğunu ifade eden sahîh hadîsler de mevcûttur.
Bütün bu delîller karşısında bir kimse, diğerine "bana şefâat et" derse bunda bir yanlışlık olmaz. "Şefâat yâ Resûlallah!" demek de böyledir. Bunu diyen kimse, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şefâatini istemektedir. Bunu isterken de Allah'ın O'na şefâat selâhiyet ve izni verdiği bilgisine dayanmaktadır. "Allah izin versin vermesin sen bunu yapabilirsin" diyen yoktur ve bu talebin açık veya gizli bir şirkle alâkası bulunamaz. Olsa olsa şu denebilir: "Hz. Peygamber vefât etmiştir, bu durumda kendisinden şefâat dilemenin anlamı ve faydası yoktur". Böyle düşünenler öldükten sonra O'nun, başkalarına eşit hale geldiği kanâatinde oluyorlar. Şefâat isteyenler ise, O'nun Allah katındaki derece ve konumunu bildikleri için, öldükten sonra da O'ndan şefâat istemenin yararlı olabileceği kanâatinde oluyorlar. Bu iki kanâatin kesin olarak biri siyah diğeri beyaz değildir.
Allah herşeyin en iyisini bilir.
mmustafa
Aug 31 2008, 07:40 PM
ALINTI
_ShadoW' date='Aug 31 2008, 01:26 PM' post='304329']
"Hz. Peygamber vefât etmiştir, bu durumda kendisinden şefâat dilemenin anlamı ve faydası yoktur". Böyle düşünenler öldükten sonra O'nun, başkalarına eşit hale geldiği kanâatinde oluyorlar. Şefâat isteyenler ise, O'nun Allah katındaki derece ve konumunu bildikleri için, öldükten sonra da O'ndan şefâat istemenin yararlı olabileceği kanâatinde oluyorlar. Bu iki kanâatin kesin olarak biri siyah diğeri beyaz değildir.Allah herşeyin en iyisini bilir.
Yazının yukardaki kısmına itirazım var: Eğer Hz. Peygamber ölmüştür mantığını kabul edecek olursak Hz. Peygamberin Şefaat edeceği gerçeğini de ret etmiş oluruz. Ölen birisi Şefaat edemez mantığı tümden İslam’a aykırı bir görüştür.
Ölen Peygamberin Bedeni midir? Yoksa Ruhumudur. İnsanın Beden ve Ruh’tan ibaret olduğunu da çok iyi biliyoruz. Ozaman Şefaat edecek Peygamberin Ruhumu yoksa Bendeni mi? Hz. Peygamberin fani olan bedeni ölmüştür. Ama Ruhu Cenabı Allah’ın Kartındadır. Umarım Hz. Peygamberin Şefaat edecekleri arsında bizlerde oluruz. İnşallah..
Beden ölür işi biter felsefesi ateizmin takendisidir. Eğer kim Hz. Peygamber Öldü ve bize bir faydası dokunmaz diyorsa bir ateistten farkı yoktur. HAYRETTİN Hoca bu yazısında ne şiş yansın ne kebap mantığıyla hem ehli-sünneti hem de Vahabileri aklıca idare etmeye çalışmıştır.
Selametle
karuban
Aug 31 2008, 08:10 PM
Et-Tâc-ul-Câmiu-l-Usûl'de: “Mutezile olanların bazıları ve Hâricilerin hepsi, El-Mü'min sûresinin 18., El-Müddessir sûresinin 48. ayetlerini, ‘kafirler hakkında şefaat kabul değildir’ diye nazil olduğu halde, hata ederek Müslümanlar hakkında icra etmişlerdir.” denilmektedir.[c.5 s.383] Halbuki İbnu Mes'ud rivayetinde; “Melekler, peygamberler, şehidler ve Salihler, bütün kamil Müminler, ehli şefaattirler”.
(Allame İsmail Çetin, Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür. Dilara Yayınları)
karuban
Aug 31 2008, 08:19 PM
Allâhumme innî eselüke ve eteveccehû ileyke binebiyyike Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) Yâ Muhammed innî teveccehtü bike ilâ Rabbî fî hâcetî hâzihî litukdâ lî Allahumme feşeffi'hu fîyye
Eteveccehû ileyke: Yüzümü günahtan emirlerine döndürüyorum,
binebiyyike: Nebin'le
binebiyyike' nin bâ harfi musâhabe manasında oluyorsa, “Kalbî rabıta üzere Peygamber'inle birlikte” istiâne manasında olursa, “Peygamber'in yardımı = imdadıma yetişmesiyle”; mülâbese olursa, “Peygamber'in varlığını kendime çadır gibi korunak yapmamla Sana yöneliyorum.” demek olur.
bike' nin bâ harfi de aynı manaları kuşatmaktadır.
isteante yardımı taleb ettim.
isteşfa'tü Şefaatçi olarak kabul ettim.
teveccehtü binnebiyyi ilallâh kalben, rûhen, Allah'ın Nebisi'ne sevgi rabıtasıyla Allah'a yöneldim = Peygamber'in azametine inanmış olduğum halde rûhâniyetini beni kuşatıcı bir çadır gibi korunak yapmakla Allah'a yöneldim.
Aynı üç mana itibarıyla:
a- İsteğastü binebiyyi minallahi Nebi'yle Allah'tan yardımı diledim.
b- tevesseltü binebbiyi minallahi Nebîye tevessül ederek, Allah'tan yardımı almaya Nebî'yi vesile ve vasıta kıldım.
c- İsteantü minallahi binebiyyi Nebisi'yle Allah’tan yardımı diledim.
d- İsteşfe'tu minennebiyyi indallahi “Allah'ın nezdinde sözümün kabulü için Nebî'den şefaat = dua taleb ettim.” denilmesi caizdir.
Çünkü kul Allah'a karşı acizliğini idrak ettiği andan itibaren yüzsüzlüğünden dolayı gayrını konuşturur. İstirhamının kabulüne, cezanın kaldırılmasına, nimetlerin elde edilmesine Allah Azze ve Celle nezdinde makbul gördüğü zâtı yerinde tayin eder, konuşturur. Nitekim imamın Fâtihâyı okuması ve cemaatin susması, bu konuya canlı bir misaldir. Bu keyfiyetle tevessül ve teveccüh, bid'at değildir, meşru' ve caizdir. Şöyle ki :
Hasreti Fahr-i âlem'e bir gün bir kör geldi, dedi ki: Ya Rasûlallah, malum-u âliniz ben körüm, elimi tutacak kimsem yoktur. Bana dua et ki ben göreyim. Hazreti Fahr-i âlem ona buyurdu ki:
“Eğer sen haline sabretsen, duadan daha hayırlıdır.” Adam: “Ben sana geldim; bana dua et.” diye ısrar etti. Hazreti Rasûlallah ona dua etmedi, fakat şöylece emretti:
“Abdest aldıktan sonra iki rekat namaz kıl, sonra şu duayı oku.” İşte bu, tevessülün varlığına delildir:
Allâhumme innî eselüke ve eteveccehû ileyke binebiyyike Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) Yâ Muhammed innî teveccehtü bike ilâ Rabbî fî hâcetî hâzihî litukdâ lî Allahumme feşeffi'hu fîyye
Tercüme ve izahı: “Allah'ım! Gerçekte ben (bütün masivâdan ümid keserek sadece) Rahmet Nebisi olan Muhammed'in yani Senin Nebi'nin vesilesiyle kalben ve ihlas üzere Sana yönelmiş olduğum halde (ihtiyaçlarımın giderilmesini) Senden isterim...”
(Kaynak: Mirkât-ul-mefâtih c.5 s.359 h.n. 2495, el-Kâşif an Hakâik-is-Sünen c.5 s.209, Feyz-ul-Kadîr c.2 s.134 h.n.1508, Kenz-ul-Ummâl h.n 16816, 3640)
İktibas edildiği yer, bir önceki iletideki kaynaktır.
süleyman recep
Sep 12 2008, 11:40 PM
Âhirette Şefaat Yetkisi
Allah Teâlâ buyurdu:
"...O'nun katında izni olmadan kim şefaat edebilir..." (Bakara2/255)
Allah Teâlâ buyurdu:
"...O gün, Rahmanın izin verdiği ve sözünü kabul etiği kişiden başkasının şefaati fayda vermez." (Tâhâ 20/109)
(Şefaat, Allah'ın Âhiretteki rahmet görüntülerinden birisidir. Bu zorunlu iki şekilde tecelli eder:
a- AHah müşrik ve kâfirler dışındaki günahkârları dilerse affeder ve bunu Kur 'ânda şöyle açıklar:
“Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışındaki (günahları) dilerse affeder” (Nisa 4 / 48)
b- Peygamberler ve Allah'ın izin verdiği salih insanlar da günahkârların ajfolmasım talep ettiğinde, şefaatleri Allah 'in izniyle kabul edilir. Bu konudaki hadisler aşağıda zikredilmiştir.)[112]
34/34- Ebû Hüreyre'den (Radıyaliahü anh):[113]
Rasûlullah'a (Saiiaiiaha aleyhi ve seilem): "Rabbin sana şefaat konusunda hangi hakkı bahşetti?" diye sordum. O da şöyle dedi:
"Muhammed'in nefsini elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bu soruyu ümmetimden ilk soran sensin, bu da anladığım kadarıyla sendeki öğrenme hırsından kaynaklanıyor,
Muhammed'in nefsini elinde tutan Allah'a yemin ederim ki mü'minlerin cennet kapısında yığılmaları beni fazla ilgilendirmiyor, bundan daha önemlisi şefaat yetkimi tam (sonuna kadar) kullanabilmemdir. Benim şefaatim, samimiyetle Allah 'tan başka ilâh olmadığına şehadet eden ve kalbi dilindeki bu sözü, dili de kalbindeki bu inancı kabul ederek yaşayanlar için geçerlidir."[114]
35/35- Ebû Amra el-Ensârî'den (Radtyaiiahu anh):[115]
RaSÛluIlall (SallaUahü aleyhi ve selletn) buyurdu ki;
"Allah 'tan başka ilâh olmadığına ve benim de onun peygamberi olduğuma' ben şehadet ederim. Mü'min bir kul da bu iki cümleyi kabul ettiği hâlde Allah'a ulaşırsa, kıyamet günü kesinlikle ateşten korunur."[116]
36/36- İbn Mes'Ûd (Radıyallahü anh):[117]
'İki önemli haslet vardır. Bunlardan birini Rasûlu ilah'tan aleyhi ve sellem) duydum; diğeri kendi kanâatimdir. (Rasûlullah dedi ki;)
"Kim Allah'a ortak koşarak ölürse cehenneme gider."
Ben de:
'Kim hiçbir şeyi Allah'a ortak ve eş koşmadan ölürse cennete gider' diyorum.'[118]
37/37- Ebû Nuaym'den:[119]
Medine ehlinden bir adam yahut bir ihtiyar geldi ve Mesrûk'un evinde misafir oldu. O kişi şöyle dedi; Abdullah b. Amr b. Âs'tan (Radıyallahü anhümâ) duyduğuma göre Rasûlullah (Sailaiiaha aleyhi ve seiîem) şöyle buyurdu:
"Kim hiçbir şeyi şirk koşmadan Allah'a ulaşırsa yaptığı hatalar (fazla) zarar vermez ve kim de Allah'a şirk koşarak ölürse yaptığı güzel işler ona fayda vermez."[120]
38/38- Câbir b. Abdullah'tan (Radıyallahü anh):[121]
(Sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
İki önemli sebep vardır: Kim hiçbir şeyi şirk koşmadığı halde izzet ve celal sahibi Allah a U[aşırsa cennete gider,
Kim de şirk koştuğu hâlde izzet ve celâl sahibi Allah'a ulaşırsa cehenneme gider."[122]
39/39- EneS b. Mâlik'ten (Radıyallahü anh) :[123]
Rasûlullah (Saiiaiiahü aleyhi ve sellem) Muaz'a şöyle dedi: "Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet ederek[124] Allah'a ulaşırsa cennete gider." Muazdedi ki: 'Ey Allah'ın Peygamberi, bunu insanlara müjdeleyeyim mi?'
Rasûlullah:
"Hayır, ben insanların bu müjdeye güvenip (ameli terkedecekleri/ gevşeyecekleri) endişesi taşıyorum" buyurdu ya da buna benzer bir şey söyledi.[125]
40/40- Sefeme b. Nuaym'dan (Radıyallahü anh): [126]
RasÛİUİIah (Sallallakü aleyhi ve settem) dedi ki:
"Kirn hiçbir şeyi şirk koşmadan Allah'a ulaşırsa (sonunda) cennete gider, zina yapsa da (böyle), hırsızlık yapsa da ..."[127]
41/41- Hissân b. el-Kâhin (el-Kâhil) el-Adevî'den:[128]
Bir keresinde Abdurrahman b. Semüra ile oturuyordum, kendisi Muazb. Cebel'den (Radıyallahüanhüm) şu hadisi nakletti:
RasÛİUİIah (Sallallahü aleyhi ve settem) buyurdu ki:
"Yeryüzünde bir kişi Allah'a şirk koşmaz, benim Allah Rasûlü olduğuma şehadet eder ve bunlar da imanlı bir kalbe dönerse, o kişi kesinlikle affolur."
Ben Abdurrahman'a:
'Sen bunları Muaz b. CebeVden mi duydunV diye sordum. Orada bulunanlar bu sözüm üzerine beni ayıpladılar. Abdurrahman:
bırakın, o kötü bir söz söylemedi, Evet bunu Rasûlullah'tan duyduğunu belirten Muaz 'dan ben (kendim) duydum' dedi.
§(Bir başka tarikte) Hissân b. el-Kâhin el-Adevî'den (Radıyallahü anh): "Bir keresinde Basra'daki ulu camiye gitmiştim. Orada bulunan ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyarın yanına oturdum ve bana dedi ki:
iMuaz bana Rasûlullah'tan şunları nakletti... (ve ilâve olarak) "Onu ayıplamayın, azarlamayın! Evet, ben (kendim) bunu Muaz 'dan işittim, o da Rasûlullah'tan şunları nakletti..." '
§(Diğer rivayette;) Râvi, Hissan'm babasının cahiliyede kâhin olduğunu belirtti.
'Hz. Osman'ın (Radıyaiiahüanh) halifeliği döneminde mescide girdiğimde saçı sakalı ağarmış yaşlı birisi Muâz b. Cebel'den (Radıyaiiahu anh) rivayette bulunuyordu' dedi ve yukarıdaki hadisin benzerini nakletti.'[129]
42/42- Ebû Zer'den (Radıyaiiahü anhy):[130]
Rasûlullah (Sallallahü aleyhi vs sellem) dedi ki:
Aziz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu: 'Ey Âdem oğlu, yeryüzü dolusu hata/günah işlesen de, şirk koşmadığın sürece ben sana yeryüzü dolusu af/mağfiret hazırlarım.'
NOT: Nakledilen hadislerden anlaşılan, kim tevhîdi doğru olarak anlar/kabul eder ve şirki reddederse Allah'ın izniyle şefaatten faydalanacaktır.[131]
İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/3.
[2] Cürcani, Tarifat' 175; îbn Abdilber, Temhîd, XVIII/70, 74, 82, 83, 90.
[3] İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/3-4.
[4] Sened:
Sahih: Müsned, 1/272, H.no:2455; Makdisî, el-Ehâdîsü'l-Muhtâra, X/338-339, H.no:366, 368. Heysemî: "Hadisin râvîleri, sahih rivayetlerin şartlarını taşır' dedi. Bk.Mecnıau 'z-zevaid, VII/25, 189. Nesâî, es-Sünenü'l-kübrâ, VI/347-348, H.no: 11191/2 (Nesâî, senedde yer alan Külsüm b. Cebr'in hadiste kuvvetli olmadığını ifâde etti.) Ancak Hâkim en-Neysâbûrî hadisin isnadının sahih olduğunu, Külsünvün ise Müslim'in râvîsi olmasına rağmen Buharı ve Müsiim'İn Sahihlerinde bu hadise yer vermediğini belirtti. Bk.Müstedrek, 1/80, H.no: 75. Adı geçen bu râvî, Yahya b. Maîn ve İbn Hıbbân'a göre sikadır. Bk.Mİzzî, Tehzîbü 'l-Kemâl, XXIV/200-201. Bennâ ise Ebü'l-Vezîr Ahmed Hasan'ın Tenkîhu 'r-nıvâtfî tahrîci ehâdîsi'l-Mişkât İsimli eserinde, senedinde tenkit edilen bîr hususun bulunmadığını ancak hadisin mevkuf (yani İbn Abbas'ın sözü) olduğunu belirttiğini nakletti. Bk.Bülûğıı '/-emânî, 1/34. Ahmed Muhammed Şâkir ise "sikanın ziyadesi makbuldür" tezinden hareket ederek bu hadisi merfû olarak kabul etti. Bu hadis âlemin yaratılışı böltimününde 96/9273-hadis olarak tekrar edilecektir.
[5] Na'mâır. Arafat yakınlarında bir dağdır. Bazen dağın yüksekliği ve üstündeki bulutların eksik olmaması sebebiyle Na'mânü's-sehâb
ismiyle buluta İzafe edilerek kullanılır. (Bk.îbnü'1-Esîr, Nihâye, V/73)
[6] (ya da) onlara doğru, yüz yüze konuştu.
[7] Lafiz mânâsı şahitlik ettk” olduğu halde cümlenin akışı açısından , “Biz buna şahitlik ederiz.”şeklinde alınmışır.
[8] İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/4-5.
nasreddinhoca
Sep 13 2008, 12:02 AM
ALINTI
Beden ölür işi biter felsefesi ateizmin takendisidir. Eğer kim Hz. Peygamber Öldü ve bize bir faydası dokunmaz diyorsa bir ateistten farkı yoktur.
Beden ölür, işi biter...berzah alemi-kabir hayatı ile ilgili sahih rivayetler, ölünün halini ifade etmesi açısından yeterli mahiyettedir...Peygamber ölmüştür, bize dokunan faydası onun sünnetine ittibamızdan başka bir şey değildir, hele de hurafeler hiç değildir...
süleyman recep
Sep 13 2008, 01:16 AM
ALINTI(nasreddinhoca @ Sep 13 2008, 12:02 AM)

Beden ölür, işi biter...berzah alemi-kabir hayatı ile ilgili sahih rivayetler, ölünün halini ifade etmesi açısından yeterli mahiyettedir...Peygamber ölmüştür, bize dokunan faydası onun sünnetine ittibamızdan başka bir şey değildir, hele de hurafeler hiç değildir...
Resulullah s.a.v.in ölüm hastalığı
Hastalık zamanında, ezan okundukça, mescid-i şerife çıkar ve imam olup, cemaat ile namaz kılardı. Vefatına üç gün kala, hastalığı ağırlaştı. Artık mescide çıkamadığından (Ebu Bekre söyleyin Eshabıma namaz kıldırsın) buyurdu. Ebu Bekri Sıddık, Resulullahın hayatında müslümanlara imam olarak, 17 vakit namaz kıldırdı. Cenaze işlerini Hz. Ali’nin yapmasını emir buyurdu. Resulullahın hastalığı ağırlaştı. Pazartesi günü Eshab-ı kiram, mescid-i şerifte saf saf olup Ebu Bekri Sıddıkın arkasında sabah namazını kılarlar iken, Fahr-i âlem mescide geldi. Kendi de Hz. Ebu Bekir’e uyup, arkasında namaz kıldı.
O gün öğleden önce, Cebrail aleyhisselam, Azrail aleyhisselamla birlikte kapıya gelip içeri girdi. Azrail aleyhisselamın girmek için izin beklediğini söyledi. Resulullah efendimiz izin verdi. Azrail aleyhisselam içeri girip selam verdi. Allahü teâlânın emrini bildirdi. Resul-i ekrem, Hz.Cebrail’in yüzüne baktı. O da, (Ya Resulallah! Mele-i ala sizi bekliyor) dedi. Bunun üzerine (Ya Azrail! Gel, vazifeni yap) buyurdu. O da, mübarek ruhunu alıp, ala-yı illiyyine ulaştırdı.
Resul-i ekremde mevt alametleri görünce, Ümm-i Eymen hazretleri, oğlu Üsame’ye haber gönderdi. Üsame ve Ömer Faruk ve Ebu Ubeyde bu acı haberi alınca, ordudan ayrılıp, Mescid-i Nebeviye geldiler.
Hz. Âişe ve diğer hatunlar, ağlayınca, mescid-i şerifteki Eshab-ı kiram şaşırdı. Ne olduklarını anlayamadılar. Beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Hz. Osman’ın dili tutuldu. Hz. Ebu Bekir, o anda evinde idi. Koşarak geldi. Hemen, hücre-i saadete girdi. Fahr-i âlemin yüzünü açtı, mübarek yüzü ve her yeri latif, nazif olarak, nur gibi parlıyordu. (Mematın da, hayatın gibi ne güzel ya Resulallah!) diyerek, öptü. Çok ağladı. Mescide geldi. Şaşırmış olan Eshab-ı kirama nasihat verip, ortalığı düzene koydu. Resulullah vefat edince, Eshab-ı kiramın hepsi bu derin üzüntü ile ne yapacağını şaşırdı. Üzerlerine çöken acıdan, dehşetten, kiminin dili tutuldu kimisi yerinden kalkamaz, sokağa çıkamaz oldu.
Hz. Ali de, ayrılık ateşinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hz. Ömer şaşkınlıktan eline kılıç alıp, (Kim Resulullah öldü derse, boynunu vururum) diyerek sokak sokak dolaşmıştı. Kötü niyetli olan münafıklar bu kargaşalıktan istifadeye kalkmıştı.
Bu karışık hâli gören Ebu Bekri Sıddık mescide gidip, minbere çıkarak, (Ey Resulullahın Eshabı! Biz Allahü teâlâya kulluk ediyoruz. O hep diridir. Hiç ölmez. Hiçbir zaman yok olmaz. Zümer suresinin (Ey sevgili Peygamberim! Bir gün gelecek, sen elbette öleceksin. Onlar da elbette ölecektir) mealindeki otuzuncu âyetini okudu. Allahü teâlânın haber verdiği gibi, Resulullah efendimiz vefat etmiştir) dedi. Böyle tesirli sözlerle nasihat etti.
Eshab-ı kiramın şaşkınlıkları gidip, akılları başlarına geldi. Hatta Hz. Ömer, bu âyet-i kerimeyi işitince (Bu âyet, öyle hatırımdan çıkmıştı ki, yeni nazil oldu sandım) buyurmuştur.
Hz. Ebu Bekir, münafıkların bir fesat çıkarmak üzere olduklarını, bir münafığı halife seçmek için toplandıklarını sezerek, cenaze işlerini Hz. Ali’ye bırakıp, halife seçmeyi görüşen Eshab-ı kiramın yanlarına gitti. Görüşme sonunda, oradakilerin hepsi, Hz. Ebu Bekri halife seçti. Resulullahın vefatının ikinci günü, Hz. Ali de mescide gelerek Hz. Ebu Bekir’e biat eyledi. Hz. Ebu Bekir, sözbirliği ile halife yapıldı.
talebe27
Sep 13 2008, 01:17 AM
ALINTI(nasreddinhoca @ Sep 13 2008, 01:02 AM)

Peygamber ölmüştür, bize dokunan faydası onun sünnetine ittibamızdan başka bir şey değildir, hele de hurafeler hiç değildir...
Bakara 154.
Allah yolunda öldürülenlere "ölüler"" demeyin.
Bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız.
nasreddinhoca
Sep 13 2008, 01:33 AM
ALINTI
Bu karışık hâli gören Ebu Bekri Sıddık mescide gidip, minbere çıkarak, (Ey Resulullahın Eshabı! Biz Allahü teâlâya kulluk ediyoruz. O hep diridir. Hiç ölmez. Hiçbir zaman yok olmaz. Zümer suresinin (Ey sevgili Peygamberim! Bir gün gelecek, sen elbette öleceksin. Onlar da elbette ölecektir) mealindeki otuzuncu âyetini okudu. Allahü teâlânın haber verdiği gibi, Resulullah efendimiz vefat etmiştir) dedi. Böyle tesirli sözlerle nasihat etti.
İmamı Pezdevi: " Şeriat hakikattir.Hakikat şeriattan başka değildir. Bazı sofilerin ve zikir ehlinin görüşü ise; hakikat, şeriattan ayrı ve başkadır. Bu görüşü benimseyenler evliyayı, enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar: "Peygamberler şeriat ile, veliler hakikat ile amel eder" diyenlerdir. "Şeriat elli dirhemden sadaka vermeyi icabettirir, hakikat ise hepsinin tasadduk edilmesini gerektirir" derler.
Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir. Sapık bid'atçilerdir. Bunlar Allahu Teala (cc)'nın kitabına ve ResuI-i Ekrem (sav)'in sünnetine muhalefet ederler. Batın, gizli ilim iddiasında bulunurlar. Bu kişiler karamıta mezhebine mensupturlar. Gerçek şudur: “Bütün hakikatlerin aslı şeriattır” (İmam Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi)
mmustafa
Sep 13 2008, 02:08 PM
Hz. Peygamberin bedeni ölmüştür ama Ruhu Allah'ın huzurundadır ve ölmemiştir.. Hurafe diye üstünü başını parçalayanlar acaba Şu ayeti bilmezler mi?
“Günahkarların ruhu berzahlarda, müttekilerin ruhu Allah’ın indindedir.” (Kamer 55).
Hz. Peygamberin ruhu berzah aleminde kalmayacak kadar da yücedir. Allah'ın Peygamberi Aynı Dünya hayatında olduğu gibi Mümin insanlara ve inananlara dua-yardım ettiğine ve onlara hidayet ettiğine inanıyoruz. Zira beden ölür ama Ruh ölmez. Hele Alemlere Rahmet olan Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz hala insanlığı aydınlatmaktadır.
Sure-i Tevbe de bir ayette: “ Sellu Aleyhim inne salateke sekenün lehüm- Sen onlara (müminlere) dua et, selat et, senin selatın duan onlar için sekinedir.” buyurmaktadır. Sekine, onlara huzur verir, rahat verir. Onları huzura rahata kavuşturur. İmanlarını arttırır- kuvvetlendirir anlamındadır.
Bu ayetler sadece Hz. Muhammed'in yaşadağı dönem için mi geçerlidir. Bu ayete sadece ve sadece muhattap olan Ashabı Kiram mıdır.?? Siz Allah'ın Kitabını sadece geçmiş bir zamanı anlatan hikaye kitabı olarak mı okuyorsunuz?? Geçmişin muhattap olduğuna eğer bu devir de muhattap olmazsa bu Allah'ın Adil Sıfatına aykırı bir durum arzeder. Allah Adil'dir. Allah'ın Peygamberide Adil'dir. Bu Ayet “ Sellu Aleyhim inne salateke sekenün lehüm- Sen onlara (müminlere) dua et, selat et, senin selatın duan onlar için sekinedir.” buyurmaktadır. Sekine, onlara huzur verir, rahat verir. Onları huzura rahata kavuşturur. İmanlarını arttırır- kuvvetlendirir anlamındadır. Bu ikram ve feyiz bu zaman için vede gelecek zaman içinde geçerlidir.
süleyman recep
Sep 14 2008, 02:07 AM
Resulullah s.a.v. vefat edince, Eshab-ı kiramın hepsi bu derin üzüntü ile ne yapacağını şaşırdı. Üzerlerine çöken acıdan, dehşetten, kiminin dili tutuldu kimisi yerinden kalkamaz, sokağa çıkamaz oldu.
Hz. Ali de, ayrılık ateşinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hz. Ömer r.a. şaşkınlıktan eline kılıç alıp, (Kim Resulullah öldü derse, boynunu vururum) diyerek sokak sokak dolaşmıştı. Kötü niyetli olan münafıklar bu kargaşalıktan istifadeye kalkmıştı.
Bu karışık hâli gören Ebu Bekri Sıddık r.a.mescide gidip, minbere çıkarak, (Ey Resulullahın Eshabı! Biz Allahü teâlâya kulluk ediyoruz. O hep diridir. Hiç ölmez. Hiçbir zaman yok olmaz. Zümer suresinin (Ey sevgili Peygamberim! Bir gün gelecek, sen elbette öleceksin. Onlar da elbette ölecektir) mealindeki otuzuncu âyetini okudu. Allahü teâlânın haber verdiği gibi, Resulullah efendimiz vefat etmiştir) dedi. Böyle tesirli sözlerle nasihat etti.
Eshab-ı kiramın şaşkınlıkları gidip, akılları başlarına geldi. Hatta Hz. Ömer r.a., bu âyet-i kerimeyi işitince (Bu âyet, öyle hatırımdan çıkmıştı ki, yeni nazil oldu sandım) buyurmuştur.
süleyman recep
Sep 14 2008, 03:16 AM
birilerince tevil edilen, , kamer 55'i beraberce inceleyelim..
55- Güçlü hükümdarın katında güvenli bir konutta ağırlanacaklardır. kamer -55... fi zilal...
55- Mutlak kudret sahibi hükümdarın katında, razı olunacak bir mecliste otururlar....taber tefsiri..
55. Sıdk meclisinde, gayet muktedir bir melikin yanındadırlar...kamer..55-el camiu-li ahkamil kuran(kurtubi)
55- Doğruluk meclisinde (ve) sonsuz kudrete sahip olan padişahın katandadırlar. [12] büyük kur'an tefsiri..(ali arslan)
birde tefsirlerini okuyalım...
Bir yanda organizmalar aracılığı ile tadılan somut bir mutluluk geniş kapsamlı ve yaygın içerikli bir ifade içinde dile getiriliyor: "Cennetlerde ve ırmak boylarındadırlar." İfadeden buram buram nimet ve konfor tütüyor. Sözcükleri bile tatlı, gürül gürül akışlı. "Nehir (ırmak)" sözcüğün bu kalıpta kullanılmış olması, sırf kafiye ahengini sağlamak amacı ile değildir. Aynı zamanda sözcüğün titreşimi ve ifadenin ahengi ile zihinlerde konfor ve rahatlık imajı canlandırılmak istenmiştir.
Tâblonun öbür yanında kalplerin, ruhların tadacağı yüce Allah'a yakınlık ve O'nun tarafından ağırlanma mutluluğu vardır: "Güçlü hükümdarın katında, güvenli bir konutta..: '
Kötülüklerden sakınanların kalacakları barınaklar kalıcı, güvenlidir. Yüce Allah'a yakın ve onurlandırıcıdır. Bir yandan yüce Allah'ın yakınında olmalarının çekiciliğine, öbür yandan sürekli olmanın huzuruna sahiptirler. Böyledir bu. Çünkü bu barınaklarda ağırlanacak olanlar sakınanlar, korkanlar, çekinenlerdir. Yüce Allah, aynı kişiye iki korkuyu tattırmaz. Hiç kimseyi hem dünyada hem de ahirette korku ile yüzyüze getirmez. Dünyada kendisinden korkanları ahirette güven içinde yaşatır. Onları en korku dolu anların dehşetinden uzak tuttuğu gibi yakınına almanın ve onurlandırmanın deryasında yüzdürür....fi zilal..
Takva sahipleri, kıyamet gününde, mülkün sahibi ve mutlak kudrete malik olan Allahın nezdinde, razı edilecekleri ciddi bir mecliste oturacaklardır...Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/61.
Muhakkak ki takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır" diye açıklamaktadır.
"Irmaklardadır." Su, şarap, bal ve sudan akan ırmakları kastetmektedir. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.
"Irmak(lar)" lafzının âyet-i kerimede tekil olarak gelmesinin sebebi ise, âyet sonu oluşundandır. Diğer taraftan tekil bir lafız da bazan çoğul anlamını verebilir,
"aydınlık ve bolluk içerisindedir" anlamına geldiği de söylenmiştir. Aydınlığı sebebiyle gündüze: denilmesi buradan geldiği gibi; "Yarayı açtım" tabiri de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:
"Elimi üzerine (darbeye) iyice yerleştirdim ve onan açıklığını daha da açtım, Onun önünde duran, arkasında ne var görebiliyordu."
Ebu Miclez, Ebu Nehik, el-A'rec, Talha b. Musarrıf ve Katade bu lafzı iki ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bu şekliyle "nehar: gündüz"ün çoğulu ve onların geceleri olmayacaktır, anlamını verir gibidir. Tıpkı: "Bulut" lafzının çoğulunun: diye gelmesi gibidir. el-Ferra şöyle demiştir; Araplardan birisi bana şu beyiti okumuştur:
"Eğer sen gececi isen ben gündüzcü kimseyim, Sabahı ne zaman görürsem, hiçbir şeyi beklemem."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Şayet iki tirid olmasaydı, zayıflayarak ölür giderdik. Gece tiridi ile gündüzleri gelen bir tirid."
"Sıdk meclisinde" yani boş sözün, günaha sokacak ifadelerin yer almadığı hak meclisi olan cennetlerde "gayet muktedir" dilediği herşeye güç ye-tiren "bir melikin yanındadırlar." Buyruğundaki "Yanında" lafzı burada yakınlık, yakın mevki, mertebe, şeref ve üstünlük ve makam anlamını veren bir yakınlıktır. (Cafer) es-Sadık dedi ki: Allah sıdk yerini övmüş bulunmaktadır. Orada sıdk ehli olanlardan başkası oturmayacaktır,
Osman el-Betti: " Sıdk meclislerinde" diye çoğul olarak okumuştur. "Meclisler" ise insanların çarşı-pazarlarda ve başka yerlerde oturdukları yerler anlamına gelir.
Abdullah b, Bureyde dedi ki: Cennet ehli her gün şanı yüce ve mübarek olan Cebbar'ın huzuruna girerler. Yüce Rabblerine Kur'ân okurlar, herkes de kendisine ait olan mecliste oturmuş olacaktır. Oturdukları yerler inci, yakut, zeberced ve altın ile gümüşten olup amellerine göre bu yerleri tesbit edilmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aydın olduğu kadar hiçbir şeyle gözleri aydın olmayacaktır. Bundan daha büyük ve daha güzel hiçbir şey de işitmeye-ceklerdir. Sonra da ertesi gün aynı şekilde gözlerini aydınlatacak bu hale tekrar gelinceye kadar konakladıkları yerlerine geri döneceklerdir.
Sevr b. Yezid de Halid b. Ma'dan'dan şöyle dediğini zikretmektedir: Bize ulaşttğma göre melekler kıyamet gününde müminlere gelerek: Ey Allah'ın dostları, haydi kalkınız derler. Onlar: Nereye, diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevab verirler. Bunun üzerine müminler şöyle derler: Siz bizleri bizi istediğimiz yerden başka yere götürüyorsunuz. Melekler: Gitmek istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar, müminler şu cevabı verirler: Gayet muktedir bir melikin yanında sıdk meclisi, derler,
Bu haber bu anlamı ite fakat özel bazı kimseler hakkında da şöylece rivayet edilmiştir: Yüce Allah'ı iyice akSetmiş bir kesimi melekler -diğer insanlar hesaplan görülmekte iken- cennete götürürler. Bunlar meleklere: Bizi nereye taşıyorsunuz? diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevap verirler. Bu kimseler; Sizler bizleri bizim asıl istediğimiz yerden başkasına götürüyorsunuz deyince, melekler: Sizin istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar. Bu sefer: Haber verdiği şekilde: "Sıdk meclisinde gayet muktedir bir melikin yanındadırlar" buyruğunda olduğu gibi, o candan sevdiğimiz ile birlikte sıdk meclisidir, diye cevap verirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır....[1] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/495
«Neher» kelimesi nehirler demektir ve ismi cinstir. Zira cennette su, şarap, bal ve süt nehirleri vardır. Bunu İbn Cüreyc söylemiştir. Cenab-ı Hak burada ayetlerin fasılalarının bir olması için tekil ifadesini kullanmıştır.
Bazılarına göre neher kelimesi ziya ve genişlik demektir! Müc-rez ve Ebi Mehik'in kiraatında «Nuhur» gelmiştir. O zaman gündüz mânâsına gelen nehar'm çoğulu olur. Yani onlar cennetlerdedir. Onlar için geceler bahis konusu değildir.
«Mak'adı Sıdkin» ile maksat hak meclisidir. O meclis ki orada fuzuli konuşmalar yoktur ve günah işlemek de yoktur. İşte bu hak meclis cennettir.
«Muktedir Melik» Allah Teâlâ'dır.
O her şeye kadirdir. İstediği her şeyi yapar.
«İnde» kelimesi burada manevi yakınlık, rütbe, keramet ve yüce makam demektir. Cenab-ı Hak mekânı, sıdkla, doğrulukla methetmiştir. Çünkü orada doğruluk ehlinden başkası oturmaz. Mekaid kelimesi insanların çarşılarda, parklarda üzerinde oturdukları kanapelerdir.
Sevr bin Yezid, Halid bin Nuğdan'dan rivayet ediyor: «Bizim kulağımıza geldiğine göre melekler Kıyamet Günü'nde müminlere gelirler ve şöyle hitap ederler: «Ey Allah'ın dostları! Bizimle gelin». Müminler: «Nereye?» diye sorarlar. Melekler: «Cennet'e» derler. Müminler ise: «Siz bizi hedefimizden başka bir yere götürüyorsunuz» dediklerinde melekler: «Sizin hedefiniz neydi?» diye sorarlar. Müminler: «Kudret sahibi bir padişahın yanındaki Mak'-ad-i Sıdk'tır» derler. Bu haber özel olarak bu mânâ ile rivayet edilmiştir. [13]Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/548-549....
aşağıdaki sizin sözünüzmü, yoksa tefsir'denmi kopyaladınız.? bu sözler nerededir..( ayet hariç)
......................................................................................................................................................
“Günahkarların ruhu berzahlarda, müttekilerin ruhu Allah’ın indindedir.” (Kamer 55).
Hz. Peygamberin ruhu berzah aleminde kalmayacak kadar da yücedir. Allah'ın Peygamberi Aynı Dünya hayatında olduğu gibi Mümin insanlara ve inananlara dua-yardım ettiğine ve onlara hidayet ettiğine inanıyoruz. Zira beden ölür ama Ruh ölmez. Hele Alemlere Rahmet olan Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz hala insanlığı aydınlatmaktadır.
......................................................................................................................................................
hidayet ancak, ALLAH AZZE VE CELLE'DENDİR...nebi s.a.v. ümmet'inie duasını etmiştir. o zaman bu zaman diye ayırmanın delil'i nedir ? insanlığı bedeninden ayrılan ruh ile değil, bıraktığı sünnetlerin ruhu ile aydınlatmaktadır. yoksa, aynı peygamber s.a.v. bana kim salavat getirirse bir melek onu bana muhakkak ulaştırır demezdi. Onu ben alırım ya da ben onu işitirim derdi..
sakın yanlış anlaşılmasın...hıristiyan alemi, hz. isa a.s.'a dua ederek ondan isterler ve nimetlerini isa a.s. dan geldiğini bilirler. peki bizim de böyle düşünmemiz ve inanmamız ne derece doğrudur.?
bütün ayetlerin muhatab'ı, inanan iman eden mü'minleri bağlar. ne sadece ashab'ı nede ashabdan günümüze kadar yaşamış ve yaşayan insanları..bu böyle biline...vesselam
mmustafa
Sep 14 2008, 11:19 AM
Sayın Süleyman bey konumuza ışık tutuğunuz ve savunduğumuz fikri desteklediğiniz için teşekkür ederim.
Konumuz Müttakilerin Ruhunun Berzahlarda olmadığıdır. Bazıları Resullah'ın Ruhunun da berzahlarda olduğunu savunuyorlardı!! Bizde bunun yanlış olduğunu bu yazılan ayette ispat etmeye çalıştık..
Sizde tefsrini yaptığınız bu ayette bizim savunduğumuz bu fikri güçlendirmişsiniz. Haklılığımızı ortaya koydunuz. Eyvallah..
Sayın Süleyman bey, Allah aşkına bir günde karşınızda ki bir insanı bir şeyle suçlamayın ya insanlara müşrik ya kafir yada tevilci damgası vuruyorsunuz. İnsanların açıklarını ve hatalarını aramaktan gerçekleri görecek gözünüzü kaybetmişsiniz.
süleyman recep
Sep 15 2008, 12:06 AM
ALINTI(mmustafa @ Sep 14 2008, 11:19 AM)

Sayın Süleyman bey konumuza ışık tutuğunuz ve savunduğumuz fikri desteklediğiniz için teşekkür ederim.
Konumuz Müttakilerin Ruhunun Berzahlarda olmadığıdır. Bazıları Resullah'ın Ruhunun da berzahlarda olduğunu savunuyorlardı!! Bizde bunun yanlış olduğunu bu yazılan ayette ispat etmeye çalıştık..
Sizde tefsrini yaptığınız bu ayette bizim savunduğumuz bu fikri güçlendirmişsiniz. Haklılığımızı ortaya koydunuz. Eyvallah..
Sayın Süleyman bey, Allah aşkına bir günde karşınızda ki bir insanı bir şeyle suçlamayın ya insanlara müşrik ya kafir yada tevilci damgası vuruyorsunuz. İnsanların açıklarını ve hatalarını aramaktan gerçekleri görecek gözünüzü kaybetmişsiniz.
alaycı uslubunuz size şiar olmuş, yapacak bir şey yok...dedikya, okumak ve anlamak yerine kimin yazdığına bakıp alay etmeyi, tevil etmiyorsanız şayet, o zaman yanlış anlayarak kendinize pay çıkarmak dan kaçınmıyorsunuz...
siz biz diye birşey'in olmadığı gibi, bizim haklılığımız diye de bir şey olamaz..ANCAK VE ANCAK ALLAH c.c. DOĞRUDUR VE DOĞRU BİLİR. NEBİ s.a.v. O DOĞRULARI, HEM YAŞANTISI İLE HEMDE SÖZLERİ İLE NAKLETMİŞTİR...
yine hakkımıza girerek, yanlış bir uslub ve beyanınız var...kimseye inkar etmedikce kafir demem...müşrik adetlerini benimsemeyen kimseye de müşrik demem...astığınız yazıların yanlış tarafları olduğunda, onları düzeltme adına( alimlerimiz'in görüşleri ile) eleştirmek ne zamandan beri insanların hatasını araştırmak oldu?
sizin dediğniz gibi olsa, o zaman imam şafii ve imam azam gibi büyüklerin vay haline...( MEVLA C.C. ONLARDAN RAZI OLSUN) benim gözüm yerinde çok şükür...
ibn-teymiyyeden nakil yapıyoruz, adeta ona hakaret ederek ahkam kesiyorsunuz...
imam azam akaidi diyoruz, bu sefer yazıyı bırakıp bizimle uğraşıyorsunuz...
mmustafa bey, şimdi sizin yazdığınız tefsire bakalım ve yukarıda bizim astığımız tefsirlerle karşılaştıralım..
neyi desteklemişiz..bizmi karşımızdakini aşağılar ve suçlarmışız yoksa sizmi ?
sizin yazınız..Hz. Peygamberin bedeni ölmüştür ama Ruhu Allah'ın huzurundadır ve ölmemiştir.. Hurafe diye üstünü başını parçalayanlar acaba Şu ayeti bilmezler mi?
“Günahkarların ruhu berzahlarda, müttekilerin ruhu Allah’ın indindedir.” (Kamer 55).
Hz. Peygamberin ruhu berzah aleminde kalmayacak kadar da yücedir. Allah'ın Peygamberi Aynı Dünya hayatında olduğu gibi Mümin insanlara ve inananlara dua-yardım ettiğine ve onlara hidayet ettiğine inanıyoruz. Zira beden ölür ama Ruh ölmez. Hele Alemlere Rahmet olan Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz hala insanlığı aydınlatmaktadır..........................................................................................................................................................
bizim naklettiğimiz tefsirler...
Bir yanda organizmalar aracılığı ile tadılan somut bir mutluluk geniş kapsamlı ve yaygın içerikli bir ifade içinde dile getiriliyor: "Cennetlerde ve ırmak boylarındadırlar." İfadeden buram buram nimet ve konfor tütüyor. Sözcükleri bile tatlı, gürül gürül akışlı. "Nehir (ırmak)" sözcüğün bu kalıpta kullanılmış olması, sırf kafiye ahengini sağlamak amacı ile değildir. Aynı zamanda sözcüğün titreşimi ve ifadenin ahengi ile zihinlerde konfor ve rahatlık imajı canlandırılmak istenmiştir.
Tâblonun öbür yanında kalplerin, ruhların tadacağı yüce Allah'a yakınlık ve O'nun tarafından ağırlanma mutluluğu vardır: "Güçlü hükümdarın katında, güvenli bir konutta..: '
Kötülüklerden sakınanların kalacakları barınaklar kalıcı, güvenlidir. Yüce Allah'a yakın ve onurlandırıcıdır. Bir yandan yüce Allah'ın yakınında olmalarının çekiciliğine, öbür yandan sürekli olmanın huzuruna sahiptirler. Böyledir bu. Çünkü bu barınaklarda ağırlanacak olanlar sakınanlar, korkanlar, çekinenlerdir. Yüce Allah, aynı kişiye iki korkuyu tattırmaz. Hiç kimseyi hem dünyada hem de ahirette korku ile yüzyüze getirmez. Dünyada kendisinden korkanları ahirette güven içinde yaşatır. Onları en korku dolu anların dehşetinden uzak tuttuğu gibi yakınına almanın ve onurlandırmanın deryasında yüzdürür....fi zilal..seyyid kutub...
Takva sahipleri, kıyamet gününde, mülkün sahibi ve mutlak kudrete malik olan Allahın nezdinde, razı edilecekleri ciddi bir mecliste oturacaklardır...Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/61.
Muhakkak ki takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır" diye açıklamaktadır.
"Irmaklardadır." Su, şarap, bal ve sudan akan ırmakları kastetmektedir. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.
"Irmak(lar)" lafzının âyet-i kerimede tekil olarak gelmesinin sebebi ise, âyet sonu oluşundandır. Diğer taraftan tekil bir lafız da bazan çoğul anlamını verebilir,
"aydınlık ve bolluk içerisindedir" anlamına geldiği de söylenmiştir. Aydınlığı sebebiyle gündüze: denilmesi buradan geldiği gibi; "Yarayı açtım" tabiri de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:
"Elimi üzerine (darbeye) iyice yerleştirdim ve onan açıklığını daha da açtım, Onun önünde duran, arkasında ne var görebiliyordu."
Ebu Miclez, Ebu Nehik, el-A'rec, Talha b. Musarrıf ve Katade bu lafzı iki ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bu şekliyle "nehar: gündüz"ün çoğulu ve onların geceleri olmayacaktır, anlamını verir gibidir. Tıpkı: "Bulut" lafzının çoğulunun: diye gelmesi gibidir. el-Ferra şöyle demiştir; Araplardan birisi bana şu beyiti okumuştur:
"Eğer sen gececi isen ben gündüzcü kimseyim, Sabahı ne zaman görürsem, hiçbir şeyi beklemem."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Şayet iki tirid olmasaydı, zayıflayarak ölür giderdik. Gece tiridi ile gündüzleri gelen bir tirid."
"Sıdk meclisinde" yani boş sözün, günaha sokacak ifadelerin yer almadığı hak meclisi olan cennetlerde "gayet muktedir" dilediği herşeye güç ye-tiren "bir melikin yanındadırlar." Buyruğundaki "Yanında" lafzı burada yakınlık, yakın mevki, mertebe, şeref ve üstünlük ve makam anlamını veren bir yakınlıktır. (Cafer) es-Sadık dedi ki: Allah sıdk yerini övmüş bulunmaktadır. Orada sıdk ehli olanlardan başkası oturmayacaktır,
Osman el-Betti: " Sıdk meclislerinde" diye çoğul olarak okumuştur. "Meclisler" ise insanların çarşı-pazarlarda ve başka yerlerde oturdukları yerler anlamına gelir.
Abdullah b, Bureyde dedi ki: Cennet ehli her gün şanı yüce ve mübarek olan Cebbar'ın huzuruna girerler. Yüce Rabblerine Kur'ân okurlar, herkes de kendisine ait olan mecliste oturmuş olacaktır. Oturdukları yerler inci, yakut, zeberced ve altın ile gümüşten olup amellerine göre bu yerleri tesbit edilmiş olacaktır. Bundan dolayı gözleri aydın olduğu kadar hiçbir şeyle gözleri aydın olmayacaktır. Bundan daha büyük ve daha güzel hiçbir şey de işitmeye-ceklerdir. Sonra da ertesi gün aynı şekilde gözlerini aydınlatacak bu hale tekrar gelinceye kadar konakladıkları yerlerine geri döneceklerdir.
Sevr b. Yezid de Halid b. Ma'dan'dan şöyle dediğini zikretmektedir: Bize ulaşttğma göre melekler kıyamet gününde müminlere gelerek: Ey Allah'ın dostları, haydi kalkınız derler. Onlar: Nereye, diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevab verirler. Bunun üzerine müminler şöyle derler: Siz bizleri bizi istediğimiz yerden başka yere götürüyorsunuz. Melekler: Gitmek istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar, müminler şu cevabı verirler: Gayet muktedir bir melikin yanında sıdk meclisi, derler,
Bu haber bu anlamı ite fakat özel bazı kimseler hakkında da şöylece rivayet edilmiştir: Yüce Allah'ı iyice akSetmiş bir kesimi melekler -diğer insanlar hesaplan görülmekte iken- cennete götürürler. Bunlar meleklere: Bizi nereye taşıyorsunuz? diye sorarlar. Melekler: Cennete diye cevap verirler. Bu kimseler; Sizler bizleri bizim asıl istediğimiz yerden başkasına götürüyorsunuz deyince, melekler: Sizin istediğiniz yer neresidir? diye sorarlar. Bu sefer: Haber verdiği şekilde: "Sıdk meclisinde gayet muktedir bir melikin yanındadırlar" buyruğunda olduğu gibi, o candan sevdiğimiz ile birlikte sıdk meclisidir, diye cevap verirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır....[1] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/495
«Neher» kelimesi nehirler demektir ve ismi cinstir. Zira cennette su, şarap, bal ve süt nehirleri vardır. Bunu İbn Cüreyc söylemiştir. Cenab-ı Hak burada ayetlerin fasılalarının bir olması için tekil ifadesini kullanmıştır.
Bazılarına göre neher kelimesi ziya ve genişlik demektir! Müc-rez ve Ebi Mehik'in kiraatında «Nuhur» gelmiştir. O zaman gündüz mânâsına gelen nehar'm çoğulu olur. Yani onlar cennetlerdedir. Onlar için geceler bahis konusu değildir.
«Mak'adı Sıdkin» ile maksat hak meclisidir. O meclis ki orada fuzuli konuşmalar yoktur ve günah işlemek de yoktur. İşte bu hak meclis cennettir.
«Muktedir Melik» Allah Teâlâ'dır.
O her şeye kadirdir. İstediği her şeyi yapar.
«İnde» kelimesi burada manevi yakınlık, rütbe, keramet ve yüce makam demektir. Cenab-ı Hak mekânı, sıdkla, doğrulukla methetmiştir. Çünkü orada doğruluk ehlinden başkası oturmaz. Mekaid kelimesi insanların çarşılarda, parklarda üzerinde oturdukları kanapelerdir.
Sevr bin Yezid, Halid bin Nuğdan'dan rivayet ediyor: «Bizim kulağımıza geldiğine göre melekler Kıyamet Günü'nde müminlere gelirler ve şöyle hitap ederler: «Ey Allah'ın dostları! Bizimle gelin». Müminler: «Nereye?» diye sorarlar. Melekler: «Cennet'e» derler. Müminler ise: «Siz bizi hedefimizden başka bir yere götürüyorsunuz» dediklerinde melekler: «Sizin hedefiniz neydi?» diye sorarlar. Müminler: «Kudret sahibi bir padişahın yanındaki Mak'-ad-i Sıdk'tır» derler. Bu haber özel olarak bu mânâ ile rivayet edilmiştir. [13]Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/548-549....
süleyman recep
Sep 15 2008, 12:15 AM
buraya nakli uygun bulduk, yine yanlış anlaşılmasın...
4. (1785)- Ebû Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder." [Tirmizî, Daavât 3, (3370); İbnu Mâce, Dua 1, (3827).][65]
AÇIKLAMA:
Âlimlerimiz, hadisi şöyle açıklar: "Dua etmeyene Allah'ın gadap etmesi yani kızması bu hareketin tekebbür ve istiğnadan ileri gelmesi sebebiyledir. Allah'a karşı tekebbür ve istiğna ise kulluk edebine yakışmayan, câiz olmayan bir haldir. "Tîbî şöyle demiştir: "Allah, fazlından istenmesini sever. Bu sebeple, kim Allah'tan talepte bulunmazsa ona buğzeder, buğzedilenin (Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçen) mağdûbaleyh (Fatiha 7) zümresinden olduklarında şüphe yoktur."[66]
ـ5ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: سَلُوا اللّهَ تَعالى مِنْ فَضْلِهِ، فإنَّ اللّهَ يُحِبُّ أنْ يُسْألَ، وَأفْضَلُ العِبَادَةِ انْتِظَارُ الفَرَجِ[. أخرجهما الترمذى .
5. (1786)- İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu beklemektir." [Tirmizî, Daavât 126 (3566).][67]
AÇIKLAMA:
Kurtuluş diye tercüme ettiğimiz kelimesinin aslı ferec'tir, darlıktan, sıkıntıdan kurtulmak mânasına gelir. Kurtuluş beklemek, Allah'tan başkasına şikayeti terkederek bela ve hüznün gitmesini sabır içerisinde gözetmek mânasına gelir. Bu en efdal ibâdettir. Çünkü belâya sabırla mukâbele Allah'ın kazasına inkıyad ve rızadır. Esâsen, her çeşit tedbire rağmen gelen musîbet karşısında sabır ve metanetten başka yapacak bir şey yoktur. Sabırsızlık, telaş, başkalarına dert yanmak, bağırıp çağırmak hiçbir derde deva getirmez, üstelik artırır.
Burada sabrın tavsiyesi, tedbirin terkedilmesi mânasını taşımaz. Bilakis, elden gelen tedbir ve çâreye başvurduktan sonra ferec ve kurtuluşu sabır içinde Allah'tan beklemek tavsiye edilmektedir. Şifayı verenin Allah olduğunu bildiren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), tedâvi aramaya devam etmeyi emretmiştir:[68]
dua-kutub'i sitte
talebe27
Sep 15 2008, 12:39 AM
ALINTI(nasreddinhoca @ Sep 13 2008, 02:33 AM)

İmamı Pezdevi: " Şeriat hakikattir.Hakikat şeriattan başka değildir. Bazı sofilerin ve zikir ehlinin görüşü ise; hakikat, şeriattan ayrı ve başkadır. Bu görüşü benimseyenler evliyayı, enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar: "Peygamberler şeriat ile, veliler hakikat ile amel eder" diyenlerdir. "Şeriat elli dirhemden sadaka vermeyi icabettirir, hakikat ise hepsinin tasadduk edilmesini gerektirir" derler.Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir. Sapık bid'atçilerdir. Bunlar Allahu Teala (cc)'nın kitabına ve ResuI-i Ekrem (sav)'in sünnetine muhalefet ederler. Batın, gizli ilim iddiasında bulunurlar. Bu kişiler karamıta mezhebine mensupturlar. Gerçek şudur: “Bütün hakikatlerin aslı şeriattır” (İmam Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi)
İmam Pezdevi yi tenzih ederim. Fakat sizin yazınızda
sizin anlattığınız şekilde çok kesin ifadeler var.
Kimse evliyayı enbiyadan üstün görmez. Ahmaklar başka.
Ve tasavvuf ehli Ahmak değildir
Diyelim anlattığınız şeyler anlatmak istediğiniz gibi
Peki Hz. Rasulallah SAV savaş hazırlığında iken
Hz. Ebubekir RA neden malının tamamını verdi?
Hz. Ömer RA malının neden yarısını verdi?
Şeri ölçülere göre verseler olmaz mıydı?
Bu amelleri kendilerine ne kazandırdı?
süleyman recep
Sep 15 2008, 01:08 AM
ALINTI(talebe27 @ Sep 15 2008, 01:39 AM)

İmam Pezdevi yi tenzih ederim. Fakat sizin yazınızda sizin anlattığınız şekilde çok kesin ifadeler var.
Kimse evliyayı enbiyadan üstün görmez. Ahmaklar başka.
Ve tasavvuf ehli Ahmak değildir
Diyelim anlattığınız şeyler anlatmak istediğiniz gibi
Peki Hz. Rasulallah SAV savaş hazırlığında iken
Hz. Ebubekir RA neden malının tamamını verdi?
Hz. Ömer RA malının neden yarısını verdi?
Şeri ölçülere göre verseler olmaz mıydı?
Bu amelleri kendilerine ne kazandırdı?
Ahmed Eflaki anlatıyor:
Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada „Gerçek mürid, kendi şeyhinin herkesten büyük olduğuna inanan kimsedir“ dedi. Öyle ki bir adam Bayezid'in müridlerinden birine Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi? diye sordu. O yine, şeyhim dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu. O yine, şeyhim, diye cevap verdi. (Nihayet) o, birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük senin şeyhin mi? dedi. Yine, şeyhim büyüktür, dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Mürid: Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım ! dedi.
Başka bir müridden de Tanrı mı büyük, yoksa senin şeyhin mi? diye sordular. O da Bu iki büyük arasında hiç fark yoktur, dedi. Ariflerden biri de: Bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki bu farkı ortaya koysun demiştir. [5] [5] Ahmed Eflaki, Menakıbu'l-Arifin, 1/310-311
benim tanıdığım çok kişi var böyle düşünen...
talebe27
Sep 15 2008, 01:33 AM
Sen bu yazıyı menâkıb-ul Arifin de gördün mü yoksa bir siteden copy/paste mi ettin?
süleyman recep
Sep 15 2008, 01:55 AM
Menakıbu'l-Arifin, bu eser sende yoksa temin eder bakarsın... sana cilt ve sayfasını verdik.
talebe27
Sep 15 2008, 02:00 AM
http://www.semazen.net/text_list.php?id=247&menu_id=id1Al öyle bir yazı yok
Bir de birşey yazıldığı zaman şerhine bakmak her bakımdan hayırlı olur
süleyman recep
Sep 15 2008, 02:08 AM
istersen adres ver göndereyim...
talebe27
Sep 15 2008, 02:12 AM

Adres verdim ya
Bir oku istersen...
süleyman recep
Sep 15 2008, 02:19 AM
süleyman recep
Sep 15 2008, 02:23 AM
Muhammed Emin el-Kurdi yazıyor:
„Mürid, şeyhine tazim göstermeli, açık ve gizli bütün durumlarda onu büyük tanımalıdır. Maksudunun ancak onun elinde gerçekleşebileceğine inanmalıdır. Gözü başka bir şeyhe meyledecek olursa, şeyhinden mahrum olur ve feyiz ona kapanır. Şeyhin bütün tasarruflarına razı olması, ona itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekir. Mal ve beden ile ona hizmet etmelidir. Çünkü irade ve muhabbetin cevheri ancak bu yolla belli olur. Doğruluk ve samimiyet ölçüsü ancak bu ölçü ile bilinir. İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhinin yaptığına itiraz etmemelidir. Ona Niçin böyle yaptın? dememelidir. Çünkü şeyhine Niçin? diyen kişi asla felah bulamaz. Zahirde şeyhten kötü bir durum sadır olabilir, fakat batını itibariyle o durum güzeldir. Külli ve cüzi, ibadet ve adet olsun, bütün işlerde iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine Şu fırına gir derse, girmesidir. Şeyhin durumlarını hiç bir şekilde araştırmamalıdır. Zira böyle bir şey çok kişi için meydana geldiği gibi, helakine sebep olabilir. Bütün durumlarda şeyhi hakkında hüsnü zanda bulunmalıdır...
Bereketini kazanması için ikamette ve yolculukta, bütün işlerinde şeyhini kalbinden çıkarmamalıdır. Dünya ve ahiretle ilgili elde ettiği bütün bereketlerin kendisine şeyhinden geldiğine inanmalıdır. Testerelerle bile kesilse, şeyhinin bir sırrını açmamalıdır. Şeyhinin gönlünün meylettiğini sezdiği bir kadınla evlenmemeli ve şeyhinin boşadığı yahut ondan dul kalan bir kadınla asla evlenmemelidir. Şeyhin sevdiği kişilerle oturmalı, sevmediği kişilerle oturup kalkmamalıdır. Kendisine iltifat etmemesine ve kendisinden yüz çevirmesine sabretmeli, falan için şöyle böyle yaptığı halde bana niçin böyle yapmıyor, dememelidir. Şeyh için hazırlanmış olan yere oturmamalı, izni olmadan herhangi bir konuda ona ısrar etmemeli, yolculuğa çıkmamalı, evlenmemeli ve önemli bir iş yapmamalıdır...“ [1]
Muhammed İbn Abdullah Hani'nin Ali Hüsrevoğlu tarafından tercüme edilen ve İstanbul'da 1980 tarihinde basılan Adab kitabından 152-166 sayfalarına bakılabilir. Muhammed Emin el-Kurdi, Tenvim'l-Kulub fi Muameleti Allami'l-Guyub, 528-531, hicri 1384, Mısır, Kitabın adında bulunan Allamu'l-Guyub niteliği bu durumda herhalde şeyhin kendisine ait olacaktır.
süleyman recep
Sep 15 2008, 02:27 AM
talebe kardeş, burada bir şeyi göz ardı etmemeli...
bu yazılanlar onların kitaplarına sonradan sokulmada olabilir...ancak bu yazılanlar bize uzaktır. öyle değilmi ?
mmustafa
Sep 15 2008, 09:55 AM
Hz. Peygamberin ruhu berzah aleminde kalmayacak kadar da yücedir. Allah'ın Peygamberi Aynı Dünya hayatında olduğu gibi Mümin insanlara ve inananlara dua-yardım ettiğine ve onlara hidayet ettiğine inanıyoruz.Şimdi yukardaki görüşü dile getirmenin yanlışlığını bana ispat edermisiniz. Nesi yanlış Hz.Muhammed Ümmetine hala dua (onun duası mümine yardım değilmidir)ettiğine hüsnü zannım var demek neden yanlış oluyor.. Zira beden ölür ama Ruh ölmez. Hele Alemlere Rahmet olan Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz hala insanlığı aydınlatmaktadır.
Peki yukardaki yazdığım aksini mi iddaa ediyorsun? ALINTI
hidayet ancak, ALLAH AZZE VE CELLE'DENDİR...nebi s.a.v. ümmet'inie duasını etmiştir. o zaman bu zaman diye ayırmanın delil'i nedir ? insanlığı bedeninden ayrılan ruh ile değil, bıraktığı sünnetlerin ruhu ile aydınlatmaktadır. yoksa, aynı peygamber s.a.v. bana kim salavat getirirse bir melek onu bana muhakkak ulaştırır demezdi. Onu ben alırım ya da ben onu işitirim derdi..
Siz Ruhla - Beden arasında ki farkları bilmiyorsunuz sadece ezbere konuşuyorsun.. Allah'ın zatını savunayım derken Hz. Muhammedin Yüce Nurunu Yüce Ruhunu göz ardı ediyorsun ve küçümsüyorsun..
Hz.Muhammed'in Peygamberliği son bulmuştur ama Hz.Peygamberin İrşad ve hidayet görevinin son bulmadığına hüsnü zan ediyorum-İnanıyorum..ALINTI
sakın yanlış anlaşılmasın...hıristiyan alemi, hz. isa a.s.'a dua ederek ondan isterler ve nimetlerini isa a.s. dan geldiğini bilirler. peki bizim de böyle düşünmemiz ve inanmamız ne derece doğrudur.?
Bizim söylemediğimiz bir şeyi kendi kafanızdan tasavvur edip bize yamamayın.
Kimse Allah'a duaa etmeyin, Peygamberine dua edin ve herşeyi PEYGAMBERDEN isteyin demiyorrrr. Bu şekilde inanan kimsede yokk. Bunları Kafanızın bir köşesine sokun yada beyninice kazıyın ki silinmesin. Herşey Allah'ın izni ile olur. Bunun tersini idda eden ahmak ve cahildir. Hz.Peygamberde Allah'ın izni ile Şefaat ve hidayet eder. Bunun tersini iddaa eden de ahmak ve cahildir. Hatta kör cahildir..
Her yazının başında ve sonunda belirtmemize rağmen herzaman hatırlatma gereği duyuyoruz.
Hz. Peygamberin hidayetinden ve duaasından yardımından bahsederken bunların Allah'ın izni ile olduğunu yazmaktan bile artık hicap ediyorum çünkü Hz.Muhammed Allah'tan izinsiz hiç bir faliyette bulunmamıştır. Allah'ın emrinden, Doğruluktan ve Hakka Sadakattan bir zerre ayrılmamıştır.Ayrılmazda..
Asıl Konumza bir soru ile takrar dönelim;
Hz.Peygamber ve Allah'ın izin verdiği kimselerin Şefaat yetkisi var mıdır? Yokmudur?Selametle,
talebe27
Sep 15 2008, 07:41 PM
ALINTI(süleyman recep @ Sep 15 2008, 03:27 AM)

talebe kardeş, burada bir şeyi göz ardı etmemeli...
bu yazılanlar onların kitaplarına sonradan sokulmada olabilir...ancak bu yazılanlar bize uzaktır. öyle değilmi ? 
Senin yukarıda yazdığın yazı semazen.net teki Menakıbul Arifin de yok
Ya sonradan eklendi, ya da tercüme hatası var
Yukarıdaki zatın yazdıklarındaki hata nerdedir onu anlayamadım.
Neresini beğenmediniz?
Biraz daha açıklar mısın?
süleyman recep
Sep 16 2008, 01:04 AM
ALINTI(mmustafa @ Sep 15 2008, 09:55 AM)

Hz. Peygamberin ruhu berzah aleminde kalmayacak kadar da yücedir. Allah'ın Peygamberi Aynı Dünya hayatında olduğu gibi Mümin insanlara ve inananlara dua-yardım ettiğine ve onlara hidayet ettiğine inanıyoruz.
Şimdi yukardaki görüşü dile getirmenin yanlışlığını bana ispat edermisiniz. Nesi yanlış Hz.Muhammed Ümmetine hala dua (onun duası mümine yardım değilmidir)ettiğine hüsnü zannım var demek neden yanlış oluyor..
Zira beden ölür ama Ruh ölmez. Hele Alemlere Rahmet olan Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz hala insanlığı aydınlatmaktadır.
Peki yukardaki yazdığım aksini mi iddaa ediyorsun?
Siz Ruhla - Beden arasında ki farkları bilmiyorsunuz sadece ezbere konuşuyorsun.. Allah'ın zatını savunayım derken Hz. Muhammedin Yüce Nurunu Yüce Ruhunu göz ardı ediyorsun ve küçümsüyorsun..
Hz.Muhammed'in Peygamberliği son bulmuştur ama Hz.Peygamberin İrşad ve hidayet görevinin son bulmadığına hüsnü zan ediyorum-İnanıyorum..
Bizim söylemediğimiz bir şeyi kendi kafanızdan tasavvur edip bize yamamayın.
Kimse Allah'a duaa etmeyin, Peygamberine dua edin ve herşeyi PEYGAMBERDEN isteyin demiyorrrr. Bu şekilde inanan kimsede yokk. Bunları Kafanızın bir köşesine sokun yada beyninice kazıyın ki silinmesin.
Herşey Allah'ın izni ile olur. Bunun tersini idda eden ahmak ve cahildir. Hz.Peygamberde Allah'ın izni ile Şefaat ve hidayet eder. Bunun tersini iddaa eden de ahmak ve cahildir. Hatta kör cahildir..
Her yazının başında ve sonunda belirtmemize rağmen herzaman hatırlatma gereği duyuyoruz.
Hz. Peygamberin hidayetinden ve duaasından yardımından bahsederken bunların Allah'ın izni ile olduğunu yazmaktan bile artık hicap ediyorum çünkü Hz.Muhammed Allah'tan izinsiz hiç bir faliyette bulunmamıştır. Allah'ın emrinden, Doğruluktan ve Hakka Sadakattan bir zerre ayrılmamıştır.Ayrılmazda..
Asıl Konumza bir soru ile takrar dönelim;
Hz.Peygamber ve Allah'ın izin verdiği kimselerin Şefaat yetkisi var mıdır? Yokmudur?
Selametle,
üslubunuzu düzeltirseniz size cevap veririm...
süleyman recep
Sep 16 2008, 01:09 AM
ALINTI(talebe27 @ Sep 15 2008, 07:41 PM)

Senin yukarıda yazdığın yazı semazen.net teki Menakıbul Arifin de yok
Ya sonradan eklendi, ya da tercüme hatası var
Yukarıdaki zatın yazdıklarındaki hata nerdedir onu anlayamadım.
Neresini beğenmediniz?
Biraz daha açıklar mısın?
kardeş teker teker gelin yahu, ben yaşlı bir adamım..
telpako
Sep 16 2008, 01:12 AM
Allah teala hiç kimseye şefaat yetkisi vermemiştir. Kuran-ı kerim'de böyle bir yetki verilmiş hiç kimse yoktur. Buna peygamber efendimiz de dahildir. Eğer birilerine şefaat yetkisi verilcek olsaydı bu açık şekilde Peygamber efendimize verildirdi. Ama kesinlikle verilmemiştir. demek ki insan sadec ekendi amelyile yargılanacak ve Allah'ın bağışamasıyla cenente girebilecektir. Başka yolu yada torpil oluşmayacaktır.
süleyman recep
Sep 16 2008, 02:49 AM
ALINTI(talebe27 @ Sep 15 2008, 07:41 PM)

Senin yukarıda yazdığın yazı semazen.net teki Menakıbul Arifin de yok
Ya sonradan eklendi, ya da tercüme hatası var
Yukarıdaki zatın yazdıklarındaki hata nerdedir onu anlayamadım.
Neresini beğenmediniz?
Biraz daha açıklar mısın?
Ahmed Eflaki, Menakıbu'l-Arifin, 1/310-311, kitabının sayfa numarası ile verdim. diğerlerinide veririm...yorumuma gelince, belirttim. kendisi illa böyle yazmıştır demedim. dikkat edin, sonradan sokulmuş olabilirde dedim..sizde, o yazılanlara katılıyorsanız, onu bildirin dedik, ancak cevap gelmedi...
1-hidayet ancak ve ancak, ALLAH AZZE VE CELLE'DENDİR...
DELİLİ:
36- Allah, kuluna yetmez mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa onu artık doğru yola ileten olmaz.
37- Allah kime de doğru yolu gösterirse; artık onu şaşırtan olmaz. Allah, galip ve öç alan değil mi?
38- Ey Muhammed! Andolsun ki, onlara, "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorsan; "Allah'dır" derler. De ki: "Öyleyse bana bildirin; Allah bana zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, O'nun rahmetini önleyebilir mi? "Deki: Allah bana yeter. Dayananlar O'na dayanır. "
41- Biz, insanlar için bu Kitab'ı hak ile sana indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır; kim de saparsa kendi zararınadır. Sen onların üzerine vekil değilsin.ZÜMER..36-37-38-41..
2- Allah'ın insanlara açtığı bir rahmeti hiç kimse alıkoyamaz. O'nun alıkoyduğunu da O'nun dışında hiç kimse salamaz. O üstün iradelidir ve her işi yerinde yapar... fatır- 2
23- Sen sadece bir uyarıcısın.fatır-23
24- Biz seni gerçeğin müjdecisi ve uyarıcısı (korkutucusu) olarak gönderdik. Her millete mutlaka bir uyarıcı gönderilmiştir.fatır -24
9- Ey Muhammed! De ki: "Ben Peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem; ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."ahkaf-9
4- Biz bütün peygamberleri soydaşlarının dili ile gönderdik ki, onlara Allah'ın buyruğunu açıkça anlatabilsinler. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O üstün iradelidir ve her işi yerindedir.
48- "Biz peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini İslah ederse onlar için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmezler de. "enam-48
50- "De ki; "Ben size Allah'ın hazineleri elimin altındadır" demiyorum. Size meleğim de demiyorum. Sadece bana indirilen vahye uyuyorum. Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?"enam-50
51- Rabblerin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an aracılığı ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost ya da aracı yoktur. Ola ki, günahlardan sakınırlar.enam-51
184- "Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları Muhammed'in deli olması sözkonusu değildir. O sadece açık bir uyarıcıdır. "araf-184
186- "Allah'ın saptırdığı kulu hiç kimse doğru yola iletmez. O sapıkları, azgınlıklar içinde debelenmeye bırakır."araf-186
188- "De ki; ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka bir yarar ya da zarar dokunduracak güçte değilim. Eğer görünmeyeni, gaybı bilseydim, daha çok iyilik elde ederdim. Ve başıma hiçbir kötülük gelmezdi. Ben sadece müminler toplumuna seslenen bir uyarıcı ve müjdeciyim."araf -188
56- Ey Muhammed! Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ancak Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.kasas-56
21- Ey Muhammed! Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin.
22- Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.ğaşiye-21-22...
17- Biz Kur'an'dan öğüt alınabilsin diye onu kolay anlaşılır kıldık. Yok mu öğüt alan?kamer -17
şimdi, bu ayet'lerin tefsir'ini okumanızı rica ediyorum...
bakınız kardeşim, sizlere herhangi bir iftira etmem veya yafta yapıştırmam... lütfen benim yazılarımdan, kendinize göre anlam çıkarmayın..ne söylemek istediğim anlaşılmamış olabilir, bana sorun sonra karar verin...şefaat meselesine, bir sonraki sayfada değineceğim.. selametle..
süleyman recep
Sep 16 2008, 03:39 AM
Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla
Şefaat kavramının iyi anlaşılması için bilinmesi gereken konuların başında Peygamber ve Peygamber anlayışı gelmektedir. Çünkü, Tevhid inancını bozan anlayışların dindarlar tarafından kabul görmesi için dinî bir boyut yüklenmektedir. Vahye müdahale edemeyenler vahiy ve Peygamber anlayışını bozmakta, Peygamberlere ilahlık vererek kendi ilahlık anlayışlarının alt yapısını oluşturmaktadırlar. “Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Tevbe, 31).
Şirk zihniyeti, Peygamber anlayışını bozarak dini boyut kazanmaktadır. Bir insana ilahlık verirseniz bütün insanlara ilahlık kapısını açmış olursunuz. Allah’ın yetkilerini, gücünü, otoritesini parçalarsınız. Tevhid dininin karşı çıktığı temel noktalardan birisi bu anlayıştır.
Peygamberlere izafe edilen yanlış yakıştırmalar, onların gereği gibi anlaşılmasının önünü kesmiş; ilah-insan, melek-insan karışımı bir varlığı toplum bilincine yerleştirmiştir. Toplum, Peygamberin bizler gibi bir beşer olduğunu kabul edememektedir. İnsanlar onları, Zaloğlu Rüstem gibi veya Yunanlıların Zeus’u gibi yarı tanrı insan şeklinde algılayıp destanlaştırmışlardır. İsa Peygamber’den sonra Roma kültürünün etkisinde olan insanlara tevhid dinini kabullendirmek için, İsa Peygamber’i Yunan tanrılarına benzeterek İsa’nın getirdiği din anlatılmıştır. Yunan putperestliği yarı-insan, yarı-tanrı anlayışı sergilemektedir. İsa Peygamber de yarı-insan, yarı-tanrı yapılarak Yunan kültürünün etkisindeki Roma İmparatorluğundaki insanlara sunulmuştur. İnsanlar İsa’yı ilah Peygamber, Hıristiyanlığı da din olarak kabullenmişler; ancak, Allah’ın istediği İsa ve Din değil. Bir insanın Peygamber seçilmesi onun için en büyük şereftir. İnsanlar buna rağmen tarihi efsanelerle dolu olan toplumların bu anlayışları doğrultusunda Peygamberleri algılamışlardır.
“Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey, hep: Allah, bir insanı mı elçi gönderdi? demeleridir.” (İsra, 94).
“Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.” (Enbiya, 8).
Her toplumun kendi destanı var. İslam öncesi destan kültürlerine göre din anlayışları da şekillenmiştir. Ancak kabullenmemiz gereken şey, Peygamberlerin insanlar arasından Allah tarafından seçilmiş olmasıdır. “De ki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı elbette onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik.” (İsra, 95).
İnsanlar Peygamberleri insan olarak kabullenmekte zorlanıp, ya reddetme, ya da ilahlaştırma yoluna başvuruyorlar. “Çünkü onlara elçileri, açık deliller getirirlerdi, fakat onlar, ‘Bir insan mı bize yol gösterecek’ deyip inkar ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, övülmüştür.” (Teğabün, 6). Tevhid ehli ise Peygamberleri Allah’ın seçtiğini, kendisine vahiy geldiğini, gelen vahyi hayatına aktardığını, vahyi hayatına aktarmada bir örneklik oluşturduğunu, bir beşer olarak ihtiyaçlarının olduğu ve beşer olarak yaşayıp, beşer olarak öldüğünü kabul eder. Peygamberlerin beşer olmasının, onların Peygamberliğine bir zarar vermediğini de bilir.
Her din mensubu kendi liderine övgü amacıyla değişik vasıflar yüklemektedir. Bu semavî olsun, beşerî olsun farketmemektedir. Bu vasıflar dine uygun olabileceği gibi, dine aykırı da olabilmektedir. Dine aykırı olarak bugünkü şiir kitaplarında, romanlarda v.b, kutsanan kişiler için abartılı övgüler bulunmaktadır. Bu övgüler, her namazda okunan Fatiha gibi, her fırsatta tekrarlanmakta; o insanlar Tanrı(!) gibi, ulu, kurtarıcı ve her yerde görünen, kutsal kişiler olarak ilahlaştırılıp övülmektedir. Bu aşırı övgüde her zaman övülenin suçu olmayabilir. Takipçileri bu aşırılığın asıl faili olabilirler. İsa’nın, Üzeyir’in ilahlaştırılmasında peygamberlerin bir suçu yoktu. Takipçiler bazen iyi niyetle, bazen çıkar amaçlı ilahlaştırmada bulunmaktadırlar.
20. yüzyıl insanı bu kadar ilme, bu kadar teknolojiye rağmen bunu yaparsa, geçmiş dönem insanlarının bunu yapmayacağını kim garanti edebilir? Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerine ve Peygamberlerine bağlılıkları had safhaya varmıştır. Öyle ki son Pey-gamber’in kendi ırklarından olmayışı onları daha da azgınlaştırmıştır. Bu yüzden de kendi Peygamberlerini övme, kutsama, ilahlaştırma noktasına gelmişlerdir. Hatta “Allah’ın oğlu”, “Allah’ın yer-yüzündeki yansıması” diyerek küfre sapmışlardır. Burada amaç Peygamberlerini yüceltmektir. Ancak Allah hiç kimseden Peygamberlerini bu şekilde yüceltmesini istememektedir.
“Rahman çocuk edindi dediler. O yücedir. Hayır (melekler) değerli kullardır.” (Enbiya, 26). “Andol-sun, ‘Allah, ancak Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler elbette kafir olmuşlardır. Halbuki Mesih demişti ki: ‘Ey İsrail oğulları, benim Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Zira kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak ki, Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir; zalimlerin yardımcıları yoktur.” (Maide, 72). “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır. Oysa yalnız bir tek Tanrı vardır, başka tanrı yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Maide, 73) “Yahudiler: ‘Üzeyr, Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Önceden inkar etmişlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar.” (Tevbe, 30).
Peygamberlerin yerini Allah Kur’an’da göstermiştir. Yukarıdaki ayetlere benzer Kur’an’da bir çok ayet vardır. Son Peygamber’in ümmeti olduğunu söyleyenlerden bir kısmı, “Bu ayetler kitap ehline gelmiştir, bize değil” diyerek, kitap ehlinin düştüğü hataya düşüyorlar. Oysa Allah kitap ehlinin şirkini kabul etmezken son Peygamber’in ümmeti olduğunu söyleyenlerin şirkini mi kabul edecek? Kitap ehlinin son Peygamber’i kabul etmeyişleri, onları kendi Peygamberlerini övme anlayışına yöneltmiştir. Kitap ehlinin düştüğü hataya Müslümanlar da düşmüştür. Süleyman Çelebinin yazdığı Mevlid, kitap ehline, kitap ehlinin mantığıyla cevap vermesidir.
Peygamberler bu şekilde ilahlaştırılsa bile, birer müslüman olarak her Peygamberin Allah tarafından seçildiği, hepsinin küfürle mücadele ettiği, toplumlarının temiz ve seçkin insanları olduklarının bilinmesi gerekir. Öncelik ve sonralık meselesi üstünlük gibi anlaşılmış ve yanlışlar arka arkaya gelmiştir. Birileri “Peygamberimiz son Peygamberdir” diyerek üstün tutmaya yönelmiş, bir başkası da “Adem ilk Peygamberdir, o üstündür” veya Peygamberlere Allah tarafından verilen mucize farklılığı bile Pey-gamber dövüşü yaptırmaya konu olmaktadır,“benim Peygamberim senin Peygamberinden üstündür” şeklinde. Oysa bütün Peygamberler Allah tarafından seçilmiş ve bir birini destekleyici olarak gelmişlerdir. Hepsinin anlattığı din İslam, kaynağı Allah’tır. Pey-gamber dövüştürme mantığı bizim “vasat ümmet” olma anlayışını terk etmemizden kaynaklanmaktadır. Kur’an, bu konuda nasıl hareket edeceğimizi tespit etmesine rağmen, -ezberleyip de anlayamadığımız!- ifadelerinde şöyle der: “Elçi, Rabbinden kendisine indirilene inandı, müminler de hepsi, Allah’a, Melekleri’ne, Kitapları’na ve Peygamberleri’ne inandılar. O’nun elçilerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz (dediler) ve dediler ki: İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz. Dönüş sanadır.” (Bakara, 285).
Yanlış metodlar yanlış sonuçlar getirmektedir. Pey-gamberler, Kur’an’da yerini bulan ifadelerle tanınmaya gayret edilirse, bu yanlışlıklara düşülmez. İnsanlara Peygamberlerin bizim gibi bir insan ol-duğunu söylememiz, bu toplum tarafından garipsenmektedir. Çünkü insanlara uçan, kaçan, yarı ilah, yarı insan bir Peygamber kabul ettirilmiştir. Pey-gamberlerin birer beşer olması, onların ayrıcalıklı yönlerinin, kendilerine vahyedilmesi ve vahyedilecek temizlikte ve kişilikte olmasına engel değildir. Bu, başta Peygamberimize, sonra da inananlara Allah’ın bir lütfudur. “Dediler: Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor? O’na kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir melek indirilmeli değil mi?” (Furkan, 7). “Yahut üstüne bir hazine atılmalı, yahut kendisinin, ürününden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi? …” (Furkan, 8).
Maalesef günümüz insanı bile bu müşriklerin yaklaşımıyla olaylara bakmaktadır. Toplum ilahlaşmış bir Peygamber arayışındadır. Bu nedenle, Rasulullah, “Ey kavmim beni, İsrail oğullarının Peygamberlerini ilahlaştırdıkları gibi ilahlaştırmayınız…” demiştir. Ancak rivayetlere bakarsak, ahirette Allah’a ortak bir Peygamber anlayışı görürüz. Haşa, Allah yaratmaya sebep bulamamış da, “Kainatı Peygamber’in yüzü gözü hürmetine yaratmış!” Hiçbir delili olmayan bu uydurmalar toplumun akidesinin temelini oluşturmuştur. Bu anlayış şu ayetin mantığına aykırıdır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56).
Allah yaratmanın amacını kendisine kulluk edilmesi olarak söylüyor. Yoksa Peygamber’in yüzü-gözü hürmetine yaratmamıştır. Peygamberler Allah’a tâbîdir. Yoksa Allah Peygamberlere tâbî değil.
Peygamberler yer, içer, kızar, sevinir, ticaret yapar vs. Bunlar her insanın sahip olabileceği beşeri özelliklerdir. Peygamberleri diğer insanlardan ayırt eden özelliğin vahyi bir özellik olduğunu bilmeliyiz. Bu özellik de, Allah gibi kutsanma değil, kendisine gelen vahyi yaşama ve tebliğ etme özelliğidir. Yoksa canının istediğine azap etme veya kurtarma yetkisi kendisine verilmemiştir. Peygamber’in çok merhametli olduğunu ifade etmek için sık sık anlatılan bir rivayet vardır: Rasulallah’ın Taif’te gördüğü muameleye çok üzülen Cebrail gelerek, Taif’i iki dağın arasında ezebileceğini teklif eder. Ancak, Peygamber buna razı olmaz.
Ayrıca Peygamber yine bu anlayışa göre, müşriklerin zulmüne rağmen onlara merhamet etmiş, iyiliklerini istemiştir. Bu anlayış şu ayete ne kadar uygun:
“De ki, eğer acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, elbette benimle sizin aranızdaki iş, şimdi bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi bilir.” (Enam. 58).
Bir düşünün. Müşrikler Peygamber’e ve mü’minlere eziyetlerin en büyüğünü yapıyorlar, katlediyorlar, hakaret ediyorlar, zulmediyorlar, ambargo uygulu-yorlar; Peygamber ve müminler hicret etmek zorun-da kalıyorlar. Böyle bir anda “hoşgörü göstermek” mümkün mü?
Bu rivayetler “Müminleri bırakıp, kafirleri dost edinen” zihniyetin bir anlayışıdır. İcat ettikleri “hoşgörü dinini” ayakta tutabilecekleri delillere ihtiyaçları var.
Peygamberlere ilahi özelliklerin verilmesi, onların misyonlarının yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur. İnsanlar, kendilerine gelen vahyi bırakarak başka yol tutmuşlardır. Helaller ve haramlar yer değiştirmiştir.
İnsanlar, “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Elçiye ve sizden olan buyruk sahibine itaat edin” (Nisa, 59) anlayışını yanlış anlayarak, Peygamberi de teşri hakkına sahip olarak görmüşlerdir. Rasule ve ulul-emre itaatin bir ölçüsü olmalıdır. Allah’a itaat eder gibi itaat olmaz. Rasûle itaat etmek, Allah’ın ken-disine indirdiği vahye tabii olmak demektir. Tıpkı kitaba yönelmenin Allah’a yönelmek olduğu gibi. “Elçi, Rabbi’nden kendisine indirilene inandı, mü’minler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Pey-gamberlerine inandı. O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırt et meyiz dediler. Ve dediler ki ‘işittik, itaat ettik! Rabbi’miz bizi bağışlamanı dileriz. Dönüşümüz sanadır!” (Bakara, 285).
Bunun dışında Peygamberler kendilerine el etek öptürme, esas duruşta durma, ve benzerlerini istememişlerdir. Günümüz hoca efendileri cemaatlerinden böyle isteyip bunu da Peygamber’e ve sünnete dayandırmaktadırlar. Bir çok ayette saha-benin Peygamber’e karşı, önerisi, isteği, itirazı olduğu görülmektedir. Günümüzde hangi cemaatin üstadına bunları yapabilirsiniz?
Sünnet vahyin uygulama şeklidir. Yoksa Peygamber’in şahsi uygulamaları değildir. Hiçbir sünnet ve hadis vahye aykırı olamaz. Peygamber’den vahye rağmen söz ve fiil sadır olmaz. Olursa Allah onu uyarır. Bu da hatadır, kasdî değildir. Peygamber adına söylenen tüm söz ve fiilleri Kur’an süzgecinden geçirmek gerekir ki, Kur’an’a uygunluğunu tespit ederek, Peygamber’in gerçek fiil ve sözlerini ortaya çıkartmış olalım ve Peygamber adına söylenen her uydurmayı kabul etmeyelim.
Peygamber’i yanlış tanımak, O’nun görevini yanlış algılamaya sebep olmuştur. Dünya’da insanları bilgilendiren, ahirette kurtuluş yolarını anlatan, şirke savaş açan bir Peygamber yerine, ahiretin koruyucusu, sahibi, yetkilisi yapmışlardır. Din gününün ortağı etmişlerdir. Halbuki böyle yapmakla Allah’a eş koşmuşlardır. Tabi bunlar direkt söylenen sözler değil, konuştukça, örnekler verildikçe ortaya çıkıyor. “Peygamber din gününün sahibidir ve Allah’a ortaktır” denmiyor. Ancak verilen örnekler, anlatılan olaylar ve inanış şekli bu durumu ortaya getiriyor. İnsanlar bunun bilincinde değiller. Kendilerini uyaran insanları da olayın ciddiyetini kavramadan Peygamber düşmanı ilan ediyorlar. “Biz elçileri sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve uslanırsa onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.” (En’am, 48).“De ki, ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem, size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz? (En’am, 50).
Mü’min, Peygamber de olsa, diğer insanlar da olsa, ibadetinde Allah’a hiç kimseyi ortak koşmayandır. “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbi’ne kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbi’ne ibadete hiç kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110).
Şu anda ölmüş bulunan Peygamberleri kaldırıp, kiminin rüyasına, kiminin meclisine uğratarak kişi ve cemaatleri kutsamada kullanılan anlayışların, ancak Kur’anî bakış açısıyla yanlışlarını ortaya ko-yabiliriz. “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen öleceksin de onlar temelli mi kalacaklar?” (Enbiya, 34). “Her nefis, ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Ve bize döndü-rüleceksiniz.” (Enbiya, 35). Yukarıdaki ayetleri okuduktan sonra hiçbir mümin kalkıp ta Peygamberlerin ölmediğini, şehitlerin savaşlara katıldığını ve benzeri anlayışları savunamaz. Aksi taktirde, Hristiyanlar’ın “İsa ölmedi, yaşıyor” inancıyla aynı duruma gelinir. “Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik ki ona: Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25). Bu konularla ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır.
Şefaat kelimesi, dünyaya yönelik ve insanların kurtuluşuna vesile olmak, onlara dini götürerek bilinçlendirmek, tek olan Allah’a kulluk yapması gerektiğini ve bu kulluğun nasıl yapılacağını gösteren vahiyle tanıştırmak. Bu vahyi alan ve uygulayan Peygambere tabii olunması gerektiğini anlatmak ve insanların mümin olmalarına yardımcı olmaktır. Bu anlayış, dünyada iyi şefaatte bulunmaktır. İnsanların şirke girmesine yardımcı olmak, onları bir olan Allah’tan uzaklaştırmak veya Allah inancına şirk bulaştırmaya çalışmak da kötü şefaat olarak adlandırılır. Bunlar dünyadayken olanlardır. Şeytan ve dostları Allah yolundan insanları alıkoymaya çalıştıkları için onlar da dünyadayken kötü bir şefaat etmeye örnektir. “Kim güzel bir işe destek olursa, onun da o işten bir payı vardır. Kim kötü bir işe destek olursa, onun da o işten payı olur. Allah her şeyi gözetip karşılığını verendir.” (Nisa, 85). Allah’ın insanlara doğru yolu göstermek için vahyetmesi dünyadayken bir şefaat’tir.
Allah katında nice melek olmasına rağmen Allah’ın Cebrail’i Vahiy meleği seçip insanlığın kurtuluşu olan vahiyleri Cebrail’in Allah’ın izniyle getirmesi, insanlık için dünyadayken bir şefaattir. Yahudilerin Cebrail’e düşman olmaları bundandır. Yani vahyi kendilerinden birine getirmedi diye. Oysa Peygamberleri seçen Allah’tır.
Peygamberlerin insanlara dini anlatması ve insanların kurtuluşuna vesile olması müminler için bir şefaattir.Kur’an da, insanlara vahyi okuyup yaşama noktasında bir şefaatçidir. Müminlerin de bir bir-lerine dini anlatması ve onların iman etmelerine, imanlarının artmasına neden olmaları dünyadayken bir şefaattir. “İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve inananlara, Rab’leri katında kendileri için bir doğruluk kademesi bulunduğunu müjdele!’ diye vahyetmemiz, insanlara tuhaf mı geldi? Kafirler: ‘Bu apaçık bir büyücüdür’ dediler.” (Yunus, 2).
İnsanlar, hesap günü dine davet edilmeyecektir. Amel yapmaları istenmeyecektir. Zaten yapamayacaklardır. O gün insanlar dünyadayken yaptıklarının meyvesini toplayacaklardır. Öyleyse dünya kurtuluş tohumlarının atıldığı, tebliğinin yapıldığı, amelin işlendiği yerdir. Şefaate nail olmak (iman - amel ve kurtuluş ) dünyada gerçekleşiyor. Ahirette sadece sorgu ve sonuç var.
“Bacaktan açılacağı ve secdeye davet edilecekleri gün secde edemezler.” ( Kalem, 42). “Gözleri düşük olarak yüzlerini bir zillet kaplar. Onlar sağlam iken de secdeye davet edilirlerdi.” (Kalem,43). Peygam-berlere itaat, onlara tapınmak değildir. Peygamberlere itaat Peygamberlerin Peygamberliğini kabul etmek ve onlara gelen vahye uymaktır. “Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik ki ona: Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25). “Hiçbir insana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve Peygamberlik versin de, sonra o insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin; fakat: ‘Öğrettiğiniz kitap ve okuduğunuz şeyler gereğince Rabba halis kullar olun!’ der.” (Al-i İmran, 79) ‘Ve size: ‘Melekleri ve Peygamberleri tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size inkarı emreder mi?” (Al-i İmran, 80). “De ki: Rabbim, bağışla, acı, sen acıyanların en hayırlısın.” (Müminun, 118).
Allah hesap gününde şefaati yasaklamıştır. Hesap gününde şefaat olacağını ileri sürenler genelde Kitap ehli, özellikle Yahudilerdir. Allah bunu değişik ifadelerle reddeder ve şefaatin olmadığını söyler. Dini hayata geçirmeyen insanlar, İman anlayışı ve ameli yeterli olsun veya olmasın, sözde bir Peygamber’e inanmak veya bir cemaat liderine tabi olmakla, cenneti garanti edeceklerini zannederler. Bu anlayış, dünyada sözde Allah’ı, Peygamberi, vahyi kabul eder. Ancak ona göre, hayata geçirme, yaşama o kadar önemli değildir. Bunlar, Peygamberleri öldürebilen, günah işleyebilen, Allah’la pa-zarlık yapabilen bir anlayışı savunurlar. Dünyada yiyip-içen keyfine göre yaşayan, hesap gününde, tabî olduğu Peygamber, şeyh, veli vb. gelip kolundan tutup cennete götürdüğü bir anlayış... Beleş bir din, beleş bir cennet.
Dünyada yetkileri Allah’tan aldığını dolaylı yoldan söyleyenler hesap gününde de hesabı Allah’a bırakmaz kendileri hallederler. Allah bu anlayışı kabul etmiyor. “Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün buyruk, yalnız Allah’ın dır. (İnfitar, 17-19) “Dost dostun halini sormaz.” (Hakka, 10). “İşte o gün kişi kaçar: Kardeşinden, anasından, babasından. Eşinden ve oğullarından. O gün onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi vardır.” (Abese, 34-37) “O gün varılıp durulacak yer ancak Rabbi’nin huzurudur.” (Kıyamet, 12).
Allah hesap günü bütün insanları Peygamberler dahil, hesaba çekeceğini ve hesaba çekecek olanın da kendisi olduğunu söylüyor. “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezasını çekmez; Kimseden şefaat de kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.”(Bakara, 48) “Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimeti ve sizi alemlere üstün kılmış ol-duğumu hatırlayın.” (Bakara, 122) “Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, bir taraftan yardım da görmezler.” (Bakara, 123).
Allah ehli kitabın hesap günündeki şefaat anlayışına yanlış derken, Müslümanları da aynı yanlışa düşmemeleri için uyarmaktadır. “Ey inananlar, ne alış verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Kafirler, zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 254).
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi bu anlayışı Allah zalimlik (hakla batılı bir birine karıştırmak) ve kafirlikle suçlamaktadır. Bu konuyla ilgili Kur’an’dan diğer ayetlere de bakılabilir “Senden önce hiçbir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 34) “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Ve bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35).
İbrahim Peygamber’in babası bu konuda bir örnektir. İbrahim Peygamber toplumu ile birlikte babasını da dine davet ediyor. “Kitap’ta İbrahim’i de an; gerçekten o çok doğru bir Peygamberdi.” (Meryem, 41). “Babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem,42). “Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim.” (Meryem,43). “Babacığım şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman’a isyan etmiştir.” (Meryem, 44). “Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman, şeytanın dostu olursun.” (Meryem, 45). Babasının İbrahim Peygambere karşı tavrı olumsuz oluyor. (Babası): “Ey İbrahim, dedi, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl, git!” (Meryem, 46).
İbrahim Peygamber babasını razı etmeyip Rabbi’ni razı etme yolunu tutuyor ve: 1- Mağfireti Rabbinden diliyor. 2- Yalnızca Rabbi’ne yalvarıyor. (İbrahim): “Selam sana, dedi, senin için Rabbim’den mağfiret dileyeceğim. Doğrusu O, bana çok lütufkardır.” (Meryem, 47).
“Sizden de, Allah’tan başka yalvardıklarınızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabbim’e yalvarıyorum. Umarım ki Rabbim’e yalvarmakla bahtsız olmam.”
İbrahim Peygamber babasına söz verdiği için Allah’tan babasının da bağışlanmasını istiyor. “…Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat Allah’tan gelecek hiçbir şeyi senden savamam…” (Mümtehine,4). “Babamı da bağışla. Çünkü o, sapıklardandır.” (Şuara,86). “Diriltilecekleri gün, beni utandırma.” (Şuara, 87). “Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı-babamı ve müminleri bağışla!” (İbrahim, 41).
İbrahim Peygamber babasına söz verdiği için babasının da bağışlanmasını istiyor. Peygamberler ve insanlar sevdiklerinin bağışlanmasını isteyebilirler. İstemek ayrı, kabul olunması ayrıdır.
Duayı yapan Peygamberler de olsa, her duanın kabul edilmeyeceğini, aşağıdaki ayette görüyoruz. Allah’ın İbrahim Peygamberin duasına karşı cevabı: “Zalimlerin yaptığından Allah’ı gafil sanma, O, sadece onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42).
Deniyorsa ki: Hesap gününde, günahkar ve cehennemlik olmuş müslümanların affedilmeleri için Allah birilerine izin verecektir. Bunu iddia edenlerin, Allah’ın birilerine böyle bir izin verdiğine veya vereceğine dair bir delilleri varsa, sunmaları gerekir. Çünkü bu durumda, tövbeleri kabul eden kim? Allah bunların affedilmesini istiyorsa neden kendi affetmiyor da, birilerine siz affedin diyor. Bunu iddia edenlerin, Tövbe konusunu ve af konusunu araştırmaları gerekir. Aşağıdaki ayetler bu konulara ışık tutuyor.
“Tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, (Allah’ın rızasını aramak için) seyahat edenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar… İşte o müminleri müjdele.” (Tevbe, 112). “Akraba bile olsalar, CEHENNEM HALKI OLDUKLARI BELLİ OLDUKTAN SONRA ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.” (Tövbe, 113).
Cehennem halkı belli olduktan sonra Allah kendi affetmeyip de insanlardan bir kısmına affetme yetkisi verecek mantığı yukarıdaki ayetlere aykırı değil mi? “İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tövbe, 114). İbrahim Peygamberle ilgili yukarıdaki örnek, Nuh Peygamber’in oğlu, Lut Peygamber’in eşi gibi bütün durumları kapsar.
Şefaat konusunu savunanlar, aşağıdaki sorunun da cevabını vermek zorundadırlar. Allah’tan başkasının affetmesi Allah’tan başkalarına da yalvarma kapısını açmaz mı? “Mescidler, Allah’a mahsustur. Allah ile beraber hiç kimseye yalvarmayın.” (Cin, 18). “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günah-larının bağışlanmasını dilerler. GÜNAHLARI ALLAH’TAN BAŞKA KİM BAĞIŞLAYABİLİR? Ve onlar, yaptıklarında bile bile, ısrar etmezler.” (Ali İmran, 135). “Bilmediler mi ki, kullarından tövbeyi kabul eden, sadakaları alan Allah’tır. Ve Allah, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Tevbe, 104).
Allah Kur’an’da Cennete kimlerin girebileceğini veya giremeyeceğini, Cennetin bedelinin ne olduğunu bir çok ayette belirtmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır: 1-İman etmek, 2-Canını Allah yolunda feda etmek ve malından harcamak. 3- Allah yolunda savaşmak. 4- Tövbe etmek, 5- İbadet etmek. 6- Hamdetmek. 7- (Allah’ın rızasını aramak için) seyahat etmek. 8- Rüku etmek. 9- Secde etmek. 10- İyiliği emredip kötülükten menetmek. 11- Allah’ın sınırlarını korumak. Bununla ilgili şu ayetler bile yeterlidir. “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın, Tevrat’ta İncil’de ve Kur’an’da üstlendiği gerçek bir sözdür. Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır. (Tövbe, 111). “Tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, (Allah’ın rızasını aramak için) seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten menedenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar.. İşte o müminleri müjdele.” (Tevbe, 112) “Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra ortak koşanlar için mağfiret dilemek ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.” (Tövbe, 113) .
Cennetliklerin diğer özellikleri Mearic, Suresinin 22 den 35 e kadar olan ayetlerinde sayılmaktadır. Allah’ın dilemesi kavramı, Allah’ın kimseye hesap vermeyeceği ve son söz sahibinin kendisinin olduğunu belirtmek için Kur’an’da sık sık geçer. Allah dilerse Firavun’u da, Şeytan’ı da ve hatta mümin-kafir ayırmadan tüm insanları da cennete alır; karar mercii Allah’ tır. Ancak, Allah kendi kitabında, insanlara rehber gönderdiği Kitap’ta neleri dileyip, neleri dilemediğini, neyi nasıl yapacağını bize bilgi olarak sunmaktadır. Ve Allah kendisini, sözünde duran, adaletli v.b. olarak tanıtmaktadır. Ölçüyü koyan, kendi ölçüsüne uyacağını da belirtmektedir.
Allah müminlerin, büyük günahlardan sakınacağını ve küçük hatalarını da kendisinin affedeceğini belirtmektedir. Büyük günahların neler olduğu Kur’an’ın bir çok ayetinde belirtilmektedir. “Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük hatalar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbi’nin affı geniştir. O sizi daha iyi bilir: Gerek arzdan inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada, artık kendinizi övüp yüceltmeyin. Çünkü O, korunanı daha iyi bilir.” (Necm, 32).
Başka bir ayette Allah müminlerin bir kısım kötülüklerini affedeceğini Salih amelleri de kabul edeceğini bildirmektedir. İnsanların hatalarını, günahlarını affeden Allah’tır. Hatasız insan olma-yacağına göre, affeden de Allah olacaktır. Ancak hata ve günah işleyenin Allah’tan af dilemesi ve Tövbe etmesi gerekir. “Onlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların kötülüklerinden geçeriz, onlar cennet halkı arasındadırlar. Bu kendilerine söylenen doğru sözdür.” (Ahkaf, 16).
Yanlış şefaat anlayışı Müslümanların dinlerini yaşamada gevşeklik göstermelerine neden olmaktadır. Allah’ın affedici özelliğini yanlış kullanmak şeytanın özelliğidir. Şeytan insanların düşmanı ve insanları Allah yolundan saptırmak için uğraşmaktadır. “Ey insanlar, Allah’ın va’di gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı, sizi Allah ile aldatmasın.” (Fatır, 5). “Hiçbir günahkar başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiçbir şey taşınmaz; akrabası dahi olsa. Sen ancak görmeden Rableri’nden korkanları ve namazı kılanları uyarırsın. Manen arınıp yücelen, kendi yararına arınmış olur. Dönüş Allaha’dır.” (Fatır, 18).
Müminlerin Fatiha suresi üzerinde özellikle durmaları, anlamaları gereken konular vardır Bunlardan bir tanesi de “DİN GÜNÜ VE SAHİBİ” kavramıdır. Ahirette şefaatin olacağını iddia edenlerin şu sorulara cevap vermeleri gerekmez mi? 1- Allah’ın böyle bir ayeti var mı? 2- Allah kimlere şefaat yetkisi verdiğini belirtmiş mi? 3- Böyle bir yetki Allah’tan başkalarına yalvarma kapısını açmaz mı? 4- Bu inanış kişiyi şirke götürmez mi? 5- Din gününün sahibi kimdir? 6- Allah niçin kendisi affetmiyor da birilerinin affetmesine ihtiyaç duyuyor?! 7- Mekke müşriklerinin, Yahudilerin ve Hıristiyanların da iddiaları buna benzemez mi? 8-Allah bunların anlayışlarına yanlış derken, Tevhid Dini’nin temeli olan Kur’an’da, temsilcisi olan son Peygamberine ve Müslümanlara bu yanlış anlayışlara izin verecek öyle mi?!!!. 8- Bu anlayış Allah’ın sıfatlarına aykırı değil mi? “Onlar için ister af dile, ister dileme, Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi yola iletmez.” (Tevbe, 80)
Kuranı okuyanlar için, beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha suresi Kur’an’ın başına boşuna konmamıştır. Fatihadaki Allahın sıfatları ve Müminlerin duaları Tevhidin temelini oluşturmaktadır. Fatiha suresini tekrar tekrar okumalı ve düşün-melidir.
“RAHMAN VE RAHİM ALLAHIN ADIYLA”
“Alemlerin Rabbi Allah’a Hamd olsun.
Rahmandır. Rahimdir.
DİN GÜNÜNÜN SAHİBİDİR.
Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz!.
Bizi doğru yola ilet.
Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” (AMİN)
bu görüş,bir dergide yayınlanmıştır ve kopyadır..burada yanlış varsa , düzeltmeler yapmak görevdir.
İktibas Dergisi, Abdurrahman Gümüş, Sayı 313, Aralık 2005
mmustafa
Sep 16 2008, 05:21 PM
Hz. Peygamber hakkında:
“Ayrıca O size Allah’ın kelamını (Kur’an’ı) okur, sizi tezkiye eder (içinizdeki fücuru giderip sizi paklar), size Kitabı, hikmeti ve Peygamberliğin ne demek olduğunu öğretir. Sizin bilmediklerinizi size öğretir”
(Bakara 151-Cuma 2)
Ayrıca Allah Peygamberimiz için “Ve inneke le tehdi ilâ sıratın müstakim ilâ…(Şura 52)- Ya Muhammed muhakkak Sen (insanları ve müminleri) doğru yola ihda edicisin. Yani “hidayet” edicisin.O doğru yol ki göklerin ve yerin mülkü kendinin olan Allah’ın yoludur. İşte bu Allah’ın yoluna hidayet ederek götürürsün”.(Şura, 52)
ARKADAŞLARIN DİKKATELERİNE SUNULUR YUKARDAKİ AYET: Peygamber için Cenabı Allah ‘’ Allah’ın yoluna hidayet ederek götürürsün’’
“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitap ve hikmeti öğreten, bilmediklerinizi bildiren bir Resul gönderdik.” (Bakara, 151)
“ (Ya Muhammed) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana biat edin (bağlanın