Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Iman Ve TevekkÜl'ün Parlak Zaferi
Islami Forum - Popüler Forum > EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE > .·[ OKU VE DÜŞÜN ]·.
bilal habeş
Sarsılmaz bir irâde ile gösterilen şuurlu bir teslîmiyetin tatlı semerelerini ve verimli neticelerini bilmek ve görmek istersen şu hâdiseye ibret gözüyle bak.

Bir rivâyete göre, Uhud savaşında İslâm Ordusuna pek çok kayıplar verdirdiklerinden dolayı çok şımaran Ebu Süfyan ve mağrur arkadaşları, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem’e, ertesi sene “Küçük Bedir” pazarında karşılaşma tehdîdinde bulundular.

Diğer bir rivâyete göre ise, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Uhud savaşından sonra düşman tarafından yeniden bir saldırı ihtimâlini veya onların hadlerini bildirmeyi ve bellerini kırmayı düşünerek, Uhud’un ertesi günü henüz çok yaralı ve çok mahzûn olan o vefâkâr ve cefâkâr Ashâbına “düşmanı kovalayalım ve hadlerini bildirelim” emrini verdi.

Ashâb Efendilerimiz (r. anhüm), son derece bitkin ve mahzun olmalarına ve durumun gayet kritik olmasına rağmen, bu emre tereddütsüz uydular ve dünün düşmanını kovalamak üzere Medîne’den yaklaşık olarak on beş km. uzaklıkta bulunan Hamrâü’l- Esed’e kadar gittiler. Üç gün orada kaldılar. Fakat Kureyş ordusu cesâret edip de, Müslümanlara hücum edemediler. İslâm Ordusu da böylece dünün intikamını almış ve morallerini yükseltmiş olarak Medîne’ye döndüler.

İslâm Ordusu oradan ayrılırken Ebû Süfyan ve arkadaşları ertesi sene “Küçük Bedir” pazarında karşılaşma tehdidinde bulundular.

Onların bu tehdidine karşı Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem de “Peki, gelecek sene orada tekrar karşılaşalım.” sözünü verdi.

Sözleşme zamanı yaklaştığında Yüce Allah, müşriklerin kalbine ciddi bir korku, bir telaş ve bir panik saldı. Cesâretleri kırıldığından ve korktuklarından dolayı da, Ashâb-ı Kirâm’a göz dağı vermek suretiyle, onların sözleştikleri yer olan Küçük Bedir pazarına gelmelerini engelleme yoluna gittiler. Bunun için de içlerinden bazılarını, Ashâb-ı Kirâm’ı sindirme, korkutma ve böylece sefere iştirak etmekten vazgeçirme planını uygulamak üzere Medine’ ye gönderdiler.

Müşriklerin bu tehditlerine Ashâb-ı Kirâm’dan kimse kulak asmadı. Tam aksine onların bu tehditleri ve korkut- maları Ashâb Efendilerimizin Yüce Allah’a karşı îmân ve teslimiyetlerini ve Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem’e karşı sadâkat ve bağlılıklarını daha da artırdı.

İşte şu âyet, müşriklerin korkutma ve sindirme planları karşısında Ashâb-ı Kirâm’ın kuvvetli îmanlarının, tam teslîmi- yetlerinin, sarsılmaz sadâkatlerinin ve dînî salâbetlerinin ne derece üstün olduğunu ve bunun neticesinde Yüce Mevlâ’nın onlara nasıl yardım ettiğini ve onları nasıl muvaffak kılıp memnun ettiğini anlatıyor:

“Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine ‘düşman- larınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, amân onlardan kendinizi koruyun’ dediklerinde, bu tehdid onların îmanlarını artırmış ve ‘Hasbünallahü ve ni’me’l-vekil (Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir’) demişlerdi.” (Âl-i İmrân Sûresi: 173)

Evet, âyet-i kerime’nin de açıkça ifâde ettiği gibi, Başta Hazret-i Peygamber olmak üzere Sahâbe-i Kirâm Efendi- lerimizden hiçbiri, kefere ve fecerenin bu korkunç plânları ve tehditleri karşısında korkmadı, sarsılmadı ve telâşa kapılmadı.

Müşriklerin böyle tehditkâr ve dehşet dolu haber gön- dermeleri karşısında Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle mukâbelede bulundu:

“Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben yalnız da kalsam yine çıkacağım.”

Hayır, hayır... O hiçbir zaman yalnız bırakılmayacak ve sahipsiz kalmayacaktı. Çünkü Ona her şeyleri ile tam sahip çıkan seçkin ve şerefli Ashâbı vardı ve onlar Onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacaklardı. Nitekim Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, beraberinde yetmiş civarında Sahâbî olduğu halde Küçük Bedir pazarına doğru hareket etti. Ancak oraya vardıklarında hiçbir müşrikle karşılaşma- dılar. Çünkü müşrikler, gerek Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in şahsında gerekse Ashâb Efendilerimizde gördükleri sarsılmaz sadâkatleri, dînî salâbetleri ve Yüce Allah’a tam teslîmiyet ve tevekkülleri karşısında öyle korkmuşlardı ki, korkuları yüzünden sözlerinde duramamış ve sözleşme yerine gelmeye cesâret edememişlerdi.

Bunun üzerine Kur’ân-ı Kerîm’in de ifâde ettiği gibi, Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz, kendilerine hiçbir fenalık ve zarar dokunmadan, orada yanlarında bulunan mallarıyla ticâretlerini yaptılar, ganimet ve selâmetle Medîne’ye döndüler.

İşte Ashâb Efendilerimizin sahip oldukları kâmil îmanları, sağlam teslîmiyetleri ve tam tevekkülleri, onlara “Hasbünallahü ve ni’mel vekil” söyletmiş ve en yüksek şuuru ve en güzide kanâati ifade eden bu mübarek cümle, onlar için bir kurtuluş çaresi ve bir korunma siperi olmuştu.

Öyle ise kalbi, ruhu ve aklı bu dereceye yükselen ve böyle bir îmâna, teslimiyete ve tevekküle sahip olan bir mü’min, bir kısım hâdiseler karşısında “Hasbünallahü ve ni’mel vekil” demeli, o sarsılmaz derecede muhkem ve sağ-lam olan sura sığınmalı ve sonra da Yüce Allah’tan gelecek maddî ve manevî yardımları beklemeye koyulmalıdır.

Evet “Hasbünallahü ve ni’me’l-vekil” hakîkati, insî ve cinnî şeytanlardan gelmesi muhtemel olan maddi ve manevi bütün tehlikelere karşı inananların etrafında çevrilmiş son derece sağlam bir surdur. Çünkü âmân ve tevekkül, en büyük kuvvettir. Mühim olan ve insana düşen şey, bu kuvveti enerjiye dönüştürmektir.

Hâsılı, bu mübârek cümlenin ifade ettiği yüce hakikat- leri gereği gibi kavradıktan sonra, Yüce Allah’a bilinçli olarak tevekkül edip O’na tam teslim olan bir kimse gayet iyi bilir ki, Allah’tan başka güvenecek, dayanacak ve işler hakkında kendisine tam vekâlet verilecek başka bir zât yoktur. Yoktur; zira O’nun koruduğu kimseye bütün dünya toplansa hiçbir zarar veremeyeceği gibi, O’nun vereceği zarardan da yine bütün dünya toplansa kimseyi koruyamaz.



* * *
Selam ve duayla
bilal habeş
Tevekkül, sözlükte “birisini vekil edinmek, işini ona bırakmak,, işi başkasına ısmarlamak” gibi manalara gelir. Kavram olarak ise tevekkül,“Bir sonuca alaşmak için gerekli olan sebeplere teşebbüs ettikten sonra başarıyı Allah’dan beklemek, Onun takdirine razı olmak.” demektir.

Müslümanın tevekkül anlayışını en veciz biçimde ifade eden şu Hadis-i Şerifi beraber okuyalım: “Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.”

Ve Risale-i Nur’da geçen özlü bir tevekkül tarifi: “Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.” (Sözler)

Müslüman, dünya hayatını daha güzel imkanlarla ve daha rahat bir şekilde geçirmek için gerekli sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunu da çok iyi bilir ki, "Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda, tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır.” Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir.

O, herkesi misafir ve herşeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur kaynağıdır. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi?

Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanıbaşında onun iyileşmesini beklemektedir. Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir.

Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır. Bundan mahrum olanların tenleri hangi cins kumaşla sarılı olursa olsun, canları her an iğnelenmekte, huzurları daima zedelenmektedir.

Mümin, sebepler dünyasında yaşadığının, ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır. Bunun yanında toprak zerrelerinin insanı tanımaktan onu merhamet etmekden çok uzak olduğunu ve gıda maddelerini yapacak ilme, kudrete ve iradeye de sahip bulunmadıklarını da çok iyi bilir.

Sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder. Zira, ağaçtan meyve topraktan hububat ve topyekûn kâinattan insan süzüp çıkaran O’dur.

Sebeplere teşebbüs etmemeyi Allah’ın bu kâinatta koyduğu fıtrat kanunlarına isyan olarak değerlendirir. Ama, neticeyi sebeplerden değil, Allah’dan bekler; duasını, niyazını, şükrünü ancak O’na yapar.

Peygamberimiz (asm.), “Senin en büyük düşmanın nefsindir” buyuruyor. Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz.

En büyük düşmanımız nefis ve onun teşvik edicisi Şeytandır. Önümüzde, dünya sevgisi, mahlûkata güvenme, makam sevgisi, desinler, demesinler, kibir, gurur, hırs, tamah, haset, gıybet, iftira... herbiri nice ruhları yaralımış, nice imanları götürmüş korkunç dalgalar var.

Bu dalgaları aşmak için Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmayı müteakip, ellerimizi Dergâh-ı İlâhî’ye açıp, O’na dua etmek, O’ndan yardım dilemek ve yalnız O’na tevekkül etmekten başka bir çaremiz var mı?

Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var.
Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygusuna düşmeden ve doğum kontrolu hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar.

Başta da işaret ettiğimiz gibi, tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır.

Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir salih ameldir, bir ibadettir. İstenen dünyevî maksat gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın safâsını sürmüştür.

Allah’ı zikretme, yâni O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca da ayrı birer zikirdirler. Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerek.

Tevekküle karşı çıkanlar, nefislerine itimad ederler, Allah’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmezler. O’nun mülkünde yaşadıklarından ve varlık adına her neleri varsa, hepsini O’nun bahşettiğinden gafildirler. Bedenlerindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İlâhî iradeyle terbiye edildiğini unuturlar.

Aslında bu kişiler, alemlerin Rabbine bilmeyerek de olsa itimad etmekle hayatlarını endişesiz sürdürürler ve bir nevi tevekkül içinde yaşarlar. Yatağa girip gözlerini kapadıklarında kendilerini ve çevrelerindeki bütün eşyayı mutlak bir iradeye teslim etmekle rahatça uyuyabilirler. Yemek yedikten sonar sindirim faaliyetlerini hiç düşünmez kendi işlerine bakarlar. Ama tevekkülden bahis açıldı mı hemen enaniyetleri kabarır ve bu ulvi meziyyete şuursuzca karşı çıkarlar.

Allah’a tevekkül etmeyen insane, bütün ihtiyaçlarını kendi gücüylü karşılayabileceği ve yine bütün düşmanlarını da o aciz kuvvetiyle etkisiz hale getireceği vehmine kapılar. Böyle bir kişiye soralım:
Zelzele olmasın diye yerin derinliklerine sağlam kazıklar mı çakacaksın?
Başımıza yıldızlar yağacak olsa yer ile gök arasına sedler mi kuracaksın?
Yağmur “gelmiyorum” dedi mi, denizi buharlaşıracak ve o buharları rüzgara yükleyip muhtaç beldelere sevkedecek bir gücün mü var?
İhiyarlığa ve ölüme durun diyebiliyor musun?

Işığı azalmasın diye güneşe yakın mı ihraç edecersin? Ondaki kara lekeleri sulu boyayla gidermeyi mi plânlıyorsun?

Arz küremiz arıza yapsa, aşağı inip arkadan itekleyeceğini mi sanıyorsun?
Korkusunu yenmek için, karanlık sokaklardan şarkı söyleyerek geçen bir çocuk psikolojisi içinde, ölüm korkusunu kahkahayla boğmaya mı çalışıyorsun?

Mü’minin ruhu bütün ve benzeri gülünçlüklerden arıdır, temizdir, sâfidir. Çünkü o, kul olduğunu bilir. Bütün alemleri Allah’ın terbiye ettiği inancını taşır. Bütün mülk aleminin yegane maliki olarak Allah’ı tanır. Onun izni olmadan kimsenin ne zarar ne de fayda vermeye güç yetiremeyeceğine inanır. Kendine düşen görevleri eksiksiz yerine getirdikten sonar, bütün sonuçlar için Rabbine tevekkül eder. Onun takdirini rıza ile karşılar. Bu tevekkül ve teslim şuuruyla daha bu dünyada iken manevi bir cennet hayatı yaşar..


Selam ve duayla
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.