YÜCE ALLAH MEKANDAN VE ZAMANDAN BERİDİR“Biz onlara hem ufukta hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz…” (Fussilet 53) ayeti celilesinden İslam âlimleri marfetüllahı elde etmenin afakî ve enfüsi iki yol olduğuna dair beyanlarda bulunmuşlar. Allah Resulü Aleyhisselatü Vesselam bir hadisi şerifinde “ Allah telalanın zatında değil, yarattığı şeylerde tefekkür edin. Çünkü siz onun zatını anlayamazsınız.” buyurmuşlardır. (Ebu Nuaym, Taberrani, Beyhaki, Asbahani.)
Onun için biz bu yazımızda mahlûkat içinde daha çok nefsimizi ve bedenimizi mütalaa etmeye çalışacağız. Başka bir ifadeyle afakî değil de daha çok enfüsi bir seyr yapmaya gayret edeceğiz. Tevfik Allah ile dir. Sözün güzeli ona ait olduğu gibi, kelamı ve kelimatı anlaşılır ve etkili kılmak da O’na hastır. Kula düşen kendisine öğretilenden ve ona vehben aksettirilen hak ilhamı anlamak, hakka uygun yaşamak; hakikati tebliğ ve yaymakla olan yükümlülüğünü ifa etmektir. Konuya geçmeden evvel şunları söylemekle mükellef kılındık. Bizler tam hakkı ile Allah telayı anlatmaktan aciziz. Bu acizyetimizle O’nu anmaya ve anlatmaya yeltenmek içimizde bir korku ve ürperti oluşturmaktadır. Zira sonradan ve çamurdan yaratılmış ve de sulbü meni ile arta gelen, ete kemiğe bürünen ve ona ruh üflenen his ve nesf sahibi bizler; noksanlıktan münezzeh, madde olmaktan uzak ve de his organları ile anlaşılamayacak kadar büyük Allah’ımız hakkında ne söyleyebiliriz ki?
El hâsıl yoktan halk edilen bir kimse, başlangıcı ve sonu olmayandan neyi ne kadar anlayabilir, ne kadar anlatabilir ki?
Biz ne kadar O’nu anlatsak da eksik anlatmış oluruz. Çünkü O’nun ilmi ve kudreti sonsuzdur. Buna en güzel şekilde açıklık getiren ayeti kerime de geçtiği gibi Allah’ın kelimelerini yazmakla bitiremezsiniz. Mevcut denizler mürekkep ve ağaçlarda kalem olsa ve bunlara daha niceleri de eklense yine de O’nu anlatmak için yetmeyecektir.
Madde, zaman ve mekânla sınırlı biz mahlûklar; madde zaman ve mekândan arî ve âli olan Yüce Allah’ı ancak ve ancak yine O’nun istediği kadar ve makul gördüğü yollarla anlar; o nispette ve miktarınca O’na varır. O’nu tanıyabilir.
İnsanın Rabbini; kendi bilgisi, ilmi ve marifeti ile tam kâmiline eksiksiz anlayıp tanıması, kavrayıp bellemesi namümkün bir şeydir. Çünkü zatı, var ola gelen bütün mahlûkattan farklı ve yücedir. O tektir, benzersizdir, sameddir ve sonsuz kemalat sahibidir. Oysa insanın bilgisi kendini dahi tam anlamıyla anlamamış kadar yüzeyseldir.
Kudreti yönüyle de kulun kudretullahı ihata etmesi kabil değildir. Buna bir örnek olarak kulun kendi bedenini ve bedenle ruhunun rabıtasını gösterilebilir. Bir başka örnek de kulun kâinata nazar etmesi yeterlidir. Hiçbir insan en ince ayrıntısına kadar kendi bedeninin mahiyetini ve ruhuyla münasebetini tam anlayamaz. Aynen öylede hiç bir insan kâinatın her yerinde ne var, neler oluyor, nasıl oluyor bilemez. Hal böyleyken insanın kalkıp ben Allah’ı kamilane biliyorum demesi kocaman bir yalan hakikate aykırı bir şeydir. Zira en basitinden gökte kaç yıldız var bilemez. Nerde kaldı ki bu yıldızların cismaniyetini ve mahiyetini bilsin. İnsana düşen daha tam manasıyla Allah’ın mahlûkatını bilmiyorken Yüce Allah’ın zatı hakkında ileri geri konuşmaması ve sükut etmesidir. Belki vazifesidir ki mahlûkatı ve bunların arasındaki ihtişamlı işleyişi ve intizamlı ahengi düşünmek tefekkür etmektir. Bu görüş en başta yazmış olduğumuz hadis ile örtüşmekte ve uygun düşmektedir.
Bilinmelidir ki Yüce Allah rahmeti, ilmi ve kudreti ile her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Bu demek değildir ki zatıylan her şeyle birleşmiş, beraberdir. Yaratanın, yaratıkları ile benzer hiçbir yönü olmadığı gibi; zatı ile onlara bağlı değildir. İhata, serayan, kurp ve mahiyet; yani Allah telanın her yeri kaplaması, doldurması, yakın olması gibi bilgiler ilmi, rahmeti ve kudreti ile her şeyi kuşatması ile alakadardır. Yoksa zatı ile değil. Aslında biraz ince düşünürsek zaten yüce Allahın yaratan olması hakikati bile tek başına her şeyi açıklamaya yeter. Çünkü yaratan onu var ederken zaten ilmi ve kudreti ile bunu yapıyor ki buda demektir her şey onun tasarrufu iledir. Kuranda geçen yaratan bilmez mi ayeti bu konuda bizi tatmin ve mutmain edecek kadar kâfi geliyor.
Allah Teâlâ hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O halıktır, mahlûklar yaratılmışlardır. Hem zaten Allah’ın mahlûklarına benzemiyor tanımı O’nun zatının mahlûklarda bulunmasına izin vermez. Çünkü öyle bir durum bu tanımlamaya da ters olmakta bu hakikate de aykırı düşmektedir. Kadim olan hadis olana benzemez ve onda bulunmaz da.
El hâsılı kelam Ehl-i Sünnet Alimlerinin söylediği yakin olan, ihata eden Allah telalanın zatı yani kendisi değil ilmidir. tani Yüce Allah rahmeti, ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşatmıştır. Ama zatı için şuradadır denmez. Zaten böyle bir söylem haşa Allahın zatına sınır koymakla eş değerdi ki Allah mekandan beridir. kısaca Alalh şuradadır demek Allahın esmları ile de çelişmekte ve sıfatlarında uyamaz.
Özetle Allahü teâlâda, mahlûk sıfatları yokdur ki, mahlûklarda görülebilsin. Mekânı, yeri olmayan, bir yerde yerleşmez. Mahlûklara hiç benzemeyeni, mahlûkların dışında aramak lâzımdır. Yeri olmayanı, madde ve mekânın dışında aramalıdır. Afakta ve enfüsde, yani insanın dışında ve kendisinde görülen her şey O değildir. Onun alâmetleridir. Evliyanın büyüklerinden Behâeddîn-i Nakşibend demiştir ki, "Görülen, işitilen ve bilinen herşey, O değildir. Bunları, lâ ilâhe derken yok etmelidir."
Belki burada insanın kafasını kurcalayan şöyle iki soru gelebilir.
Allah’ın mahlûkları ile bilhassa kulları olan biz insanlarla nasıl bir münasebet, ne gibi bir ülfet ve ünsiyet’i var?
İkincisi mahlûklarının birbiri iler olan münasebetleri nasıldır ve mahluklardan yekin diğeri üzerindeki hükmü ve kuvveti nedir?
Bu soruların cevabına geçmeden önce Allah telanın zatı ve mahlûklar kimlerdir ve mahiyetleri nelerdir hakkında malumat edinmek gerektir.
Yukarıda Allah tealanın zatı ile ilgili bir takım açıklamalarda bulunmuştuk onun için bize mahlûklar hakkında özet bir malumat olsa kâfidir.
Şöyle ki; Allah’ü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine birden (Âlem) denir. Çünkü her şey Onun varlığını ve sıfatlarını gösteren, birer alametidir, işâretdir.
öyleyse biz alemin ne olduğnu da bayen edersek belki konu biraz da anlaşılır olur inşaallah