RAzdAR
Aug 9 2008, 08:51 PM
Kuran bütünüyle ayetlerden (vahiyden) oluşan bir kitab olduğu için onu bir dogmalar bütünü sanmanız büyük bir yanılgıdır.
zira Kuranının Allahın sözlerinden ibaret bulunduğu akıl ile kabul edilen bir gerçektir. akıl ile kabul edilen şeyler için de dogma diyebilmek mümkün değildir. keza dogmalarda aklın az veya çok hiçbir yeri yoktur. Kuranınn Allah kelamı olduğu gerçeği ise yalnızca akıl ile kabul edilen, akletmekle bu gerçeğin görülebildiği ve kabule şayan hale geldiği bilinmektedir. bu sebeble Kuranın dogma olarak algılanılması esastan yapılan bir yanlıştır.
Umulur ki düşünür de gerçeği anlarsınız. (2/74),
bunları düşünemiıor musunuz(3/76)
Siz hiç düşünmez misiniz (2/242),
umulur ki düşünür, hakikati anlarsınız. (3/65),
eğer düşünüp anlıyorsanız herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluıoruz. (3/118),
hala akıl erdiremi,yor musunuz (6/32),
onlar gaflete düşenlerin tâ kendisidir. (7/179),
"Hâlâ aklınızı kullanamııor musunuzğ" (11/51),
hala akıllanmaz mısınız. (12/109),
anlaıabilesiniz diye biz onu arabça bir Kuran olarak indirdik. (12/2),
Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da ıuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız (21/67),
Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. hala aklınızı kullanmaz mısınızğ (21/67),
işte Allah, düşünüp, anlayasınız diye size ayetlerini böyle açıklar. (24/61),
Musa devamla şunu söyledi: şayet aklınızı kullansanız O, doğunun ve batının ve ikisinin arasında bulunanların rabbidir. (26/28),
halâ buna aklınız ermeyecek mi (28/60),
Siz bunu düşünecek, doğruyu anlayacak akla sahib değil misiniz (36/62),
hala akıllanmayacak mısınız (37/138),
Allah, yaşatmayı belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanmanız için yapar. (40/67),
biz, düşünüp, anlamanız için onu arabça bir Kuran yaptık. (43/3),
bilin ki Allah, ölümünden sonra yerıüzünü canlandırıyor. aklınız ersin diye gerçekten, size ayetlerimizi açıkladık. (57/17),
ve şayet kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli cehennemin içinde olmazdık diye ilave ederler. (67/10),
işte biz bu misalleri insanlar için getiriyoruz; fakat ancak bilenler, düşünüp anlayabilir. (29/43),
düşünen bir topluluk için pek çok deliller vardır. (2/164), Onlara : Allah'ın indirdiğine uıun! denildiği zaman onlar : hayır! biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız dediler. ya ataları birşey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler! (2/170).
bütün bu ayetler ve daha nicesi islmın düşünceye dayalı olduğunu, düşünerek anlamanın mümkün bulunduğunu, akletmeden gerçeğe varmanın kabil olmadığını açık açık belirtmektedir. gerek genel doğruların kabulünde, gerekse eşyanın tabiatının gerçeğine vakıf olmada, gerekse insanlar arasındaki ilişkilerde hemen herşey düşünmeye, düşünceye, akletmeye bağlanmıştır. aklettikçe anlaşılabileceği belirtilmiştir. yukarıya iktibas ettiğim ayetlere dayanarak rahatlıkla bunları söylemekteyim.
Allah kullarına akıl verdiğine göre, akletmeyi de, verdiği aklın gereği olarak onlardan beklemektedir. zira gerek kendi varlığı, gerek insanlar için gönderdiklerinin kabulü ancak akıl ile kabul edilebilir şeylerdir.
bu münasebetle açıkça belirtmek gerekir ki akletmeden müslüman olunmaz.
akletmeden doğruya ulaşmak, gerçekleri kavramak, bütün gerçeklerin altında yatan gerçeği; Allah gerçeğini, O'nun bir, eşsiz, ortağı bulunmaıan olduğunu kavramak ve kabullenmek de mümkün değildir. bunun içindir ki sürekli olarak ALlah kullarından düşünmelerini, kendilerine verilen akıl ile akledip, olup bitenleri gerçeğine uygun olarak değerlendirebilmelerini istemektedir.
akletmek, düşünebilmek ve algılamakla mümkün bulunduğundan akletmeyenleri Allah kör, sağır ve dilsiz olarak nitelemektedir.
zira kör olduğu için görmediğinden görerek algılanabilen şeyleri algılayamayan, sağır olduğu için işitmek sureti ile algılanacakları algılayamayan ve dilsiz olduğu için dil yolu ile algılananları algılayamayanların algı noksanlığından düşünebilmelerinin mümkün olmadığı bilindiği için kendilerine akıl verildiği, sağlıklı algılama organları da bağışlandığı halde düşünmemelerinden hareketle onlar sağır, kör ve dilsizler gibi nitelendirilmektedir.
kendilerine bu özellikler verilmeyenlerin sorumluluğu bulunmadığı halde, beş duyusu bulunduğu halde düşünmeyenler için çok ağır hakaretler vardır.
Allaha yalan yere iftira edenlerin
kafalarının çalışmadığını (5/103), belirten ayet, murdarlığın akıllarını kullanmayanlara verildiği (10/100), ile ilgili ayetle uyum içindedir. bütün Kuran, biri de diğeri ile uyum içinda, asla çelişki bulunmayan bir bütünlüğün ifadesidir.
ne var ki bu denli akla dayanan, akıl ile kavranan ve kabul edilen bu kitabı dinlerinin kitabı sayanlar uzun asırlardan beri akletmekten uzak kalmışlar, bunun sonucu olarak da hayatın dışında, gerisinde kalmışlardır. anlamadığı dilden yazılarını okuıanların, o kitabın içinde kendisinden nelerin istendiğini bilemeıeceği ve istenilenlerden uzak kalacağı bir vakıadır. anlaıabileceği dil olduğu için arabçasını okuyan ile yine anlayabildiği dil olduğu için türkçesini okuyan arasında fark yoktur. Anlamadığı dilden ıazılmış bir kitabı okumanın sevabının bulunacağını düşünebilmek mümkün değil iken, asırlardan beri ana dili Arabça olmaıan topluluklar Kur'ân'ın ıazıldığı arabça metnini, anlamını bilmeden okuıup durmuş lakin aslâ anlamamışlardır. Anlamaıınca da haıatlarına geçirmeleri söz konusu olamamıştır. Kurân bütünlüğü ile net bir şekilde okuıanların kafalarında belirmediği için hurafeler, kuruntular, başka dinlerden akan atık düşünce ve davranışlar ister istemez müslümanım diıenlerde ıer etmiş, öılesine asıl gibi ıerleşmiş ve haıat boıu ıaşatılmıştır ki, asla ıer kalmamıştır giderek. Bu sebeble müslüman mutlaka kendini Kur'ânla ııkamalı, arındırmalıdır. Kurân düşüncesi ve davranışlarını haıata geçirmekte ısrarlı olmalı, haıatının sebebi saımalıdır. Bu ıapıldıkça islâm dışılıklar müslümanım diıenleri terkedecektir. Böılece asırlardan beri, belki Türkler müslüman olduğundan beri ilk defa Kur'ân bazında müslüman olmanın sürecine girecektir. Zira islâmla tanıştıklarında mukaddesi çoğalmış, islâm dışılıkları çoğalmış, tasavvufun pisliği ile kirlenmiş bir islâm 'hak din' olarak kabullenilmişti. Dinin Hakk'a ait olması demek Kur'ânî olması demektir. Kur'ân islâmı peıgamberin ahlakını oluşturmuştur. Kur'ân islâmı, şartı beşe indirgenmemiş islâmdır. Kur'ân'da bulunan her şeıi islâm'ın şartı saıan bütünlüğü ile islâm insanlara ve topluma haıat verici, dirilik kazandırıcıdır.
Kuran islamı dogma değildir. düşünmeden kabullenenler için dogmalaşmış olmasına rağmen her zaman dogmalıktan çıkarılması mümkündür.
yerküresinde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. bunların hepsi bir su ile sulandığı halde meıvelerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. işte bunlarda da akıllarını kullanan bir toplum için biretler vardır. (13/14).
hemen yüzlerce ayette insan bakışı sürekli olarak eşyaya çevrilmekte ve eşyanın tabi kılındığı düzene, özelliklere dikkat çekilerek bu özellikleri eşyaya veren Allah ve O'nun kudreti düşündürülmek ve bu kudrete teslim olunması istenilmektedir.
Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. ama gerçek şu ki: gözler kör olmaz; lakin sinelerdeki kalbler kör olur. (22/47). göz görse ve algılasa da, algılanan yargılanmadıkça, yani akıl çalıştırılmadıktan sonra sonuç gözün kör olması gibidir.
kulak işitse de, algıladıkları mukayese ve muhakeme edilmedikçe sağır gibidir. ki düşünülmemesi, mukayese ve muhakeme edilmemesi için Allah ayette kalbler kör olur buyurmaktadır.
aklını kullanan bir kavim için derslerin olduğu (30/24)nu görebilmek, bilebilmek için yalnızca şimşeğin çakmasının görülmesi, gökten indirilerek yeri dirilten yağmurun yağdırılmasının görülmesi bile yeterli iken akletmeyen insan sayısız şeyler görse de düşünmedikçe bir sonuç çıkaramamakta, hiçbir şey görmemiş gibi duyarsız kalmaktadır.
kime uzun ömür verirsek biz onun yaratılışını bozar, beli bükük hâle getiririz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi (36/68) buyuran Allah sürekli olarak kullarını düşündürmek istemekte, düşünerek doğruyu bulacaklarını, doğruları eğrilerden seçebileceklerini açıklamaktadır. her ayet düşünmeyi, düşündükçe Allah'ın mahiyetini açıkladığı gerçekleri görebileceğini, gördükçe de akıl ile onların gerçekliğini kabul edeceğini belirtmektedir.
aklını kullanmayan kişi ve toplumları sürekli kınayan rabbimiz Allah, gönderdiği dinin bir dogma gibi kabulünü asla hoş karşılamamaktadır. bütün ifadeler bunu gösteriyor. zira islam aklı olanları muhatab kabul eden bir dindir. zira islam aklederek kabullenilmesi mümkün olan bir dindir. zira Kuran aklederek anlaşılması ve yaşanması mümkün olan bir Kitabtır. akletmek ile dogmanın ise uzaktan aakından bir alakası bulunmamaktadır. bu sebeble islamı O'nun kitabı Kuranı bir dogma olarak görmek kadar esastan yanlış ve iz'ansız bir görüş olamaz. böyle yapanlar ise akledemeyenlerdir.
zühre
Aug 12 2008, 06:21 PM
ALINTI(arizen @ Aug 11 2008, 10:14 PM)

Evet tabi ki açıklarım.Çok basit,haraket ettiricisi olmayan hiçbir şey haraket edemez.Yaratıcısı olmayan hiçbirşey yaratılamaz.Evrenin haraket ettiricisi ve yaratıcısı da tanrıdır.
Çok güzel bir noktayı yakalamışsınız aslında,irade-i ilahiyeyi kabul ediyorsunuz..
Peki dogmadır dediğiniz vahyin keyfiyetini biliyor musunuz?
Kur-an-ı Kerim-i şöyle baştan sona bütünlüğünü bozmadan okuyup anlayabilseniz, içinde tüm bilimsel gerçekleri,ve felsefi görüşleri bulursunuz emin olun.. Tüm feylesoflar varlığı açıklarken hepsi bir kenarından tutmuş,bana göre hepsi doğru söylemiş, ama eksik söylemiş,filin hortumunu bacağını gövdesini tutup farklı yorumlar yapanlar gibi.. Oysa varlık bütünlüktür,dengedir,düzendir.. Vahy de bu ilahi düzenin, sizin kabul ettiğiniz iradenin dile gelişidir.. Bişeyin hareket ettiricisi olmadan hareket etmeyeceğini biliyorsunuz da, kelam hakikatini güzellik hakikatini ve daha yok sayamayacağımız bir sürü hakikati varlıkta nereye koyuyorsunuz acaba?
Böyle bir düşünce eksik nakıs kalmıyor mu sizce? Bi kere varlıktan ayrı bir tanrı düşünmek yani tanrıyı varlıktan koparıp iradesini kainatın dışına atıp "bir tanrı var bide kainat bide biz" demek zaten kendi kafamızdaki küçük putlarımızın büyümüş yetişmiş gelişmiş halinden başka birşey değildir..
"Nereye dönerseniz dönün O'nun yüzü oradadır."
Madem hareket hakikatini yani iradeyi kabul ediyorsunuz o halde ordan yola çıkarak şunu söyleyim;
Kainatta hareket eden her bir varlık Allah'ın iradesini gösterdiği gibi, o her hareketteki bilinç ve ilim ise Onun sonsuz ilmini gösterir,her bir varlığı bir enerji olarak düşünürsek, oda Onun kudretini gösterir.. Ve bu üçlü hiç bi zaman birbirinden ayrılmaz.. İstisnasız var dediğimiz her şeyde ilim irade ve kudret tecelli eder.. Yapmak fiili,ilmi ve gücü gerektirir.. Bilgisine sahip olduğun ve güç yetirebildiğin bir şeyi yaparsın...
O halde bilen yapar, yapan da biliyordur,ve ayrıca yapabilmek için gücede ihtiyaç vardır.. Şimdi gelelim vahye, bilen aynı zamanda bildirmek ister, bir yerde irade olunca yanında ilim ve kudrette vardır, aynı zamanda görme işitme ve konuşma gibi kudrete ve iradeye dayalı sıfatlar, o halde alemi ilminden yaratan bir yaratıcının kendini bildirmemesi,varlığının hakikatini bir şekilde tezahür ettirmemesi düşünülemez.. Olmazsa ne olur biliyor musunuz, bu kadar değerli bir varlığı bunca güzelliği hiçe saymak olur... O sebepten hadiste vardır "ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim".. En basitinden kendinizden yola çıkarak düşünün sayın arizen, mükemmel bir yapı inşa etmişsiniz,herşey mükemmel, siz mükemmelsiniz ama bu kemalatı gizliyorsunuz, açığa vurmuyorsunuz, bu mümkün mü?
O eser ancak sahibiyle değer kazanır. Ve yine kendimden de bildiğim ve her an örneğini tekrar tekrar gördüğüm bir hakikat var ki; her cemal sahibi yani güzellik sahibi ve her kemal sahibi mükemmellik sahibi cemalini ve kemalini GÖRMEK VE GÖSTERMEK ister..Bu adeta bir sevk-i tabii şekilinde olur, varlık bunun üzerine kurulmuştur nerdeyse, yoksa insan yaşayamaz ademe yokluğa gider.. Bir yaratıcının hem VAR olup hem İRADE,İLİM KUDRET sahibi olup,hemde vahiy indirmemesi, bence Onun yokluğuna işaret ederdi ki, O vahiyle, suhuflarla, tevratla, incille zeburla kur'anla varlığını defaetle göstermiş aşikar etmiştir, adeta var olan zuhura gelmiştir.. selam ile
zühre
Aug 13 2008, 12:43 PM
ALINTI(arizen @ Aug 13 2008, 12:26 AM)

Yazdıklarınız için öncelikle çok teşekkür ederim.Ben de size kendi düşüncelerimi söyliyeyim.
Bence biz tanrı için sandığımız kadar önemli değiliz.Yani sonuçta tanrının yarattığı en önemli eser olduğumuzu nerden biliyorsunuz ki?Hatta biraz daha ileri gidecek olursak diyebilirim ki,bizi tanrı yaratmamıştır.Evet tanrı bizi değil,evreni yaratmıştır.Geri kalan herşey(bizim oluşumumuz ve evrim süreci de dahil) birer tesadüfler zinciri olabilir.Akımın bir parçası olarak şu anda burda ve bu şekildeyiz belki de..Hatta tanrı evreni yarattıktan sonra bırakıp başka birşeyle ilgilenmeye başlamış bile olabilir.Yani şu anda bizim oluştuğumuzdan haberi bile olmayabilir..Bunlar biraz uç fikirler evet ama zaten dikkat ederseniz kesin cümleler kullanmıyorum.
Gelelim yazınızın ana fikri diyebiliceğimiz"eser sahibi bilinmek ister"bölümüne..
İster veya istemez,bu kişiliğine bağlı,nice gizli çalışan ressam,heykeltraş,yazar var.Hadi ister diyelim.Ve sizin de yaptığınız gibi kendimden bir örnek vereyim.Ben bir bina inşa ettim diyelim.Ve burnumun vücuduma biraz büyük geldiğini farkedip bunu birileriyle paylaşmak istiyorum.Herhalde bu paylaşacağım kişi yarattığım eser olmazdı.Yani binamın duvarlarını "seni ben inşa ettim,şimdi bana tapmalısın yoksa seni yakarım"yazılarıyla doldurmazdım..
Eğer illa paylaşıcak olsaydım,bunu kendi dengimle veya üstümle paylaşmayı tercih ederdim.Kim bilir belki benim size açıklamaya çalıştığım tanrıda bunu yapıyordur.Var olma ihtimali olan diğer evrenlerin(Bkz.Paralel evrenler-Sicim teorisi) tanrılarına övünüyordur.Hatta belki de bizi yaratan tanrınında üstü vardır,bizimki yardımcı tanrıdır.Yani sonuçta dünya o kadar da iyi bir yer değil şu anda değilmi?Ha bunu insanlar yaptı diyeceksiniz,o kadar sakat doğan çocuk, sebebi bilinmeyen doğal felaketler vb?Belki bir yerde bir şeyleri yanlış yapıyor ha?
Yazımı uç fikirlerle doldurmuş olabilirim,ancak bir şeyden eminim ki,insanoğlu kendini çok fazla önemsiyor...
Sayın arizen
Tüm fikirleriniz varsayımlarınız neyin üstüne kurulu bliyor musunuz, evrenden, varlıktan ve özerk bilinç sahibi insandan ayrı gördüğünüz uzaklarda bir yerde mahiyeti bilinmez bir tanrı oluşturmakta.. Napar ne eder bilinmez, varmı yokmu oda deistlerin vicdanına kalmış
Tanrı kanatı yaratmış salıvermiş, bizde evrim sürecinde öyle tesadüfi meydana gelmişiz öyle mi?
O evrim sürecini tafsilatlı bir şekilde incelerseniz olayların hiçte tesadüfi olmadığını anlarsınız.. İnsanlığın baştan sona(yaklaşık 90 milyon yıl) gelişimini ana karnındaki bir yavruda 9 ayda küçük bir misal gibi sunan bir yüksek bilincin kastını görmek gerek..
70 li yıllardan sonra sibernetiğin keşfiyle kainatta hiç bişeyin sizin sandığınız gibi mekanik olmadığı, şu anda elinizin altında bulunan bilgisayarınızın da bu sibernetik yazılımdan ibaret olduğu, kainatta herşeyin herşey ile alakadar olduğu, hiç bişeyin hiç bişeyden kopuk olmadığı, dolayısıyla tanrının bizden ayrı omadığı, bilakis biz de bize verilen o müthiş benlikte ve bilinçte var olduğu bilinmektedir..Bi farkla ki, o büyük dosyadır, bizler ise küçük dosyalarız.. Bizler birer monadız, bütünün tüm özelliklerine sahip ehadiyet tecellileriyiz.. O sebepten tüm hakikat ehli, benlik üzerinde bu özerk bilinç üzerinde durmuşlar, ve kimi enel hak demiş kimi benden öte bir ben var benden içerü, kimide taptığınız ayağımın altında..
Ama en güzelini üstadım söylemiş, insana verilen bu ene zahiren kapalı görünen bu varlığın anahtarıdır demiş, bu ene ile açılır bilinç kapıları, bu ene ile bilinir sizin ahvali meçhul sandığınız tanrınızın kemalatı.. daha geniş bir zamanda sizinle fikri muhaverede bulunmak isterim..Emin olun size saygı duyuyorum var olduğunuzdan ve hala varlığınızdan cennet gibi bir gaye güdüldüğünden ötürü.. selamı üzerinize olsun..
zühre
Aug 24 2008, 04:06 PM
Önyargısız ve koşullanmadan objektif olarak kehf suresindeki bu ayetleri okumanı istiyorum.. Dünya hayatı ve mahiyetini, ve aynı zamanda bir deistin akıbetini anlatıyor..
“ İşte, ey Muhammed, insanlar bu gibi sonsuz hakikatleri rahat anlamaları için, ( yani ) onlar için bu iki adamı misal olarak onlara arz et, sun, onların bilincine vur! ”
“ Onlardan birisi için her çeşit üzümden iki bağ yaptık. Ve o iki bağın etrafını hurma ağaçları ile donattık. Ve o iki bağın aralarına ekinler kıldık. ”
( Âyet; 33 )
“ İşte bu iki bağ, yemişlerini verdiler. Ve dengesizliğe sebep olacak hiç bir eksiklik bırakmadılar. Ve aralarında bol bir nehir fışkırttık. ”
( Âyet; 34 )
“ Ve bu adamın çokça malı ve meyvesi oldu. Bunun üzerine arkadaşına muhâvere ederek ( interaktif konuşarak ) dedi ki: ‘ Ben senden malca daha zengin ve nüfusça daha çok ve daha güçlüyüm. ’ ”
Eski müfessirler, bu üç âyeti, bu iki adam misalini bir temsil olarak değil de, târihî bir olay olarak aktarmışlar. Ve sadece birisinin iki bağı olduğu, diğerinin hiç bir şeyinin olmadığı şeklinde meallendirmişler.
Fakat ben nazm-ı maânîden, temsil belâgatından ve yüksek edebiyat gramerinden anlıyorum ki, bu iki adamın her birisine de iki bağ verilmiştir. Fakat bu dört bağ arasında göreceli bir fark kalmıştır.
Ayrıca her birisine verilen bu iki bağdan birisi, maddî bağdır. Diğeri mânevi bağdır. Biri maddîsine önem verir, diğeri ise mânevisine!..
Bu mânevi bağın mânevi, misâlî ve gaybî bilinci temsil etmesi açısından açılımı şöyledir:
“ Wadrib lehüm ” : Onlar için bir sikke, bir darbe ( baskı ), bir bilinç barometresi olarak bu ( mânevi ) temsili söyle!
“ Meselen ” : Bir mana, bir arketip, bir model, bir bilgi değeri olarak...
“ O iki adamı ” : Adam, bilinci, gücü, egemenliği temsil eder. Ve iki olunca da tam bir diyalektik değer olurlar.
“ Cealnâ ” ( Kıldık ) : Bizim Sonsuz Bilincimiz, o iki adamın imtihan dünyasında gerçekleri gösterebilmeleri için bilinçli bir veriş ve yönlendiriliş ile verdi.
“ Liehadihimâ ” : Onların her birine, çünkü her biri ayrı bir ehadiyet ve bilinç dosyasını yaşıyor. Onlar, ayrı ayrı olarak mükelleftirler.
“ Cenneteyni ” : İki cennet, iki farklı bilinç, iki farklı varlık boyutu.
“ Üzümün her çeşidinden... ” : Yani mutluluk ve saadetin, ve aşkın ve doyumun maddî ve mânevi bütün çeşitlerinden...
Üzüm, aşk sembolüdür, ve aşkın da en güzel şekli, çeşit çeşit olması ve sonsuz derece bulunmasıdır.
“ Ve etraflarını hurma ile donattık ” : Hurma, iman, beslenme, güven ve güç sembolüdür.
“ Ve o ikisinin değişik duygularının tatmini ve doyurulması için her çeşit ekini, bilgiyi, kültürü ektik. ”
Âyet 33’ün Kelimeleri
“ ( İşte bu iki adam, her yönüyle eşit imkanlara sahiptiler, ) çünkü bu iki cennet ( bağ ) bütün ürünlerini verdiler, ve o konuda hiç bir tarafa dengesizlikle zulmetmediler. ”
Ayrıca aralarında bir nehir ( bol sonsuz bilgi ve imkân ) var olduğundan, o iki adamdan her biri istediğini geliştirebilirdi. Biri mânevi bağını geliştirdi. Diğeri maddî bağını...
Âyet 34’ün Kelimeleri
“ Ve bu tercihin sonucu birisinin çok mal ve meyvesi oldu. Arkadaşıyla karşılıklı bilinç teâtisinde Ona dedi ki: ‘ Ben malca senden daha bol imkânlara sahibim. Ve nüfusça ve askerce daha güçlü ve daha çoğum. ’ ”
[ Yani bu ikinci adam, niceliği, maddeyi, çokluğu ve maddî sayıları ve maddî gücü sevdi ve onunla arkadaşının izzetini kırdı. ]
Âyette geçen “ Eazzu ” “ Ben senden daha azizim ( güçlüyüm ) ” manasına geldiği gibi, “ Daha şerefli ve üstünüm ” manasına da gelir. Bir kıraatte “ Eaddu ” okunup “ Ben neferce daha çok kişiye sahibim ” manasına da gelir. Her iki kıraatte de bu adamın, maddî gücü, maddî niceliği ve sayıları sevdiğini ve onlara taptığını, onun nazarında tek geçerli değer somut veriler olduğunu söylemiş oluyor.
Âyette geçen “ Nefer ” asker, ordu, savaş ve nüfus manalarına gelir.
( Âyet; 35 )
“ İşte o adam, tamamıyla niceliği seçtiğinden maddî cennetine ( bağına ) girdi. Ve o böyle yapmakla dengesizlik yaptığından, saf bilinç olan benliğine ( nefsine ) zulmederek böyle yaptı. Dedi ki: ‘ Ben bu bağın asla değişeceğini sanmam. ’ ”
( Âyet; 36 )
“ Ve ben kıyâmetin de kopacağını sanmam. Farz-ı muhal eğer Rabbime döndürülsem de, bu dünyevî cennetten daha yararlı bir değişim ve inkılabı bulurum. ”
( Âyet; 37 )
Sâhibi ( arkadaşı ) interaktif olarak onunla konuşarak ona dedi ki: ‘ Sen, seni topraktan bir ben yapan, sonra bir spermden ( meniden ) ( o ben’i geliştirerek ) yaratan, sonra, erkek ( bilinçli, güçlü, sağlıklı bir varlık ) olarak seni düzenleyen O Sonsuz Ben’i ( Ellezî’yi ) nasıl görmezsin! ’ ”
Âyet 35’ in Kelimeleri
“ Ve o maddî cennetine girdi. ” ( Yani maddî imkânlar, onu yuttu. )
“ Nefsine zulmederek... ” ( Yani tek taraflı gittiği için dengesizliğe sebep oldu, neticede zulmetti. )
“ Dedi ki: ” ( Yani onların bilinci artık sadece bir söz olarak kalır. )
“ Zannetmem... ” ( Yani onların bilinci kısır bir kuruntudan ibaret kalır. )
“ Bunun ebedî olarak değişeceğini sanmam! ” ( Yani onların bilgileri maddîdir, sınırlıdır, ebediyete inansalar bile kâinatın sonsuz mânevi bilincini ve bu bilince göre sürekli olan değişikliğini bilmiyorlar. )
Âyet 36’ nın Kelimeleri
Ve onlar bu sonsuz bilinci bilmedikleri için, sonsuz ilim ve irade ve güç isteyen kıyâmetin kopacağını da sanmıyorlar. ( Bunlar deist olduklarından ) “ Rabbime ( zorla ) döndürülsem de daha güzel bir devrim ( inkılap ) bulurum ” derler.
[ Târihen ve sosyolojik olarak sâbittir ki, maddî devrimler ve inkılaplar, tek taraflı gittiklerinden, daima yıkıcı ve tahripkâr olurlar, ve insanın sonsuz bilinç içeren iç dünyasına ve ailevî yapısına zehir oluyorlar. ]
Âyet 37’ nin Kelimeleri
“ Arkadaşı onun için dedi: ” Yani o kâfir arkadaşın demesi bir illet, bir fayda içermediği halde bu mümin kişinin demesi, bir fayda, bir gaye içerir.
“ Arakadaşı ”: Arkadaşlık bir bilinç, bir kollektif kişiliği gösterir. Ve eğer arkadaşlardan biri, bu gerçeğe aykırı davranırsa o bilinç, o kişilik, yıkılır, zulmedilmiş olur.
“ Muhâvere ” : Karşılıklı, interaktif konuşma halidir. Bu tarz konuşma, bilinç halinin diyalektiğini, aktivitesini ve sağlıklı yapısını gösterir. Ondan dolayı, iki taraf için de “ muhavere ” kelimesi kullanılmıştır.
“ Küfür ” : Negatiflik, bilgisizlik, görmemezlik ve inkâr demektir.
“ Ellezî ” : Belirgin kişilik ve özellikli bilinç ve benlik demektir.
“ Halk ” ( Yaratma ) : Özel dosyalama, form verme ve bilinçli ekolojik şekil demektir.
“ Toprak ” ve toprak elementleri bilinci aktarmak ve bilinçli bir DNA oluşturmak için çok önemli ve bilinçli bir hazırlıktır. İnsan, topraktan gelen yiyeceklerle oluşan sperm DNA’ sından ve döllenmiş halinden sonra, artık tam bir bilinç ve kişilik sahibidir. Rubûbiyeti kabul eden, doğal bir mükelleftir. Onun için:
“ Sonra seni adam olarak düzenledi ” : İnsanın, döllenmeden sonraki bütün gelişmeleri ve bilinç oluşumu bir nevi düzenleme, süsleme ve tamamlamadır, diye bizim çevre bilincimizin, sonsuz bilinç ile düzenlendiğini gösteriyor. Ve çocuk aldırmanın câiz olmadığına işaret ediyor. ( A’raf; 172 )
( Âyet; 38 )
“ Lâkin ben ise, Allah’tır benim Rabbim, derim. Ve Rabbime hiç bir bilinç sahibini ( Ehad’i ) ortak koşmam. ”
Âyette “ Lâkinne ” okunan lafız “ Lâkin ene ” “ Fakat Ben ” şeklindedir. Müfessirler bunda müttefiktirler. Hat olarak da öyle yazılmış. Fakat hiffet için “ Lâkinne ” okunmuştur. Diğer kıraatler yine “ Lakin ene ” olarak okumuşlar. Burada bilince iki önemli işaret var: Biri, istisna etmek, bir şeyi ayırma bilinci; diğeri, “ Ben ” ve kişilik ve iman bilinci...
Âyette geçen “ Hüve ”, Mutlak Bilinci ifade eder ki, Allah kelimesi ile ifade edilir. Allah bu Mutlakiyeti, diyalektik ve Rubûbiyet ile gerçekleştirir. Mümin insan, bu sonsuzluğu bildiğinden ve Rubûbiyet ile gördüğünden “ Ben, Rabbime asla kimseyi ortak koşmam! ” demiştir.
( Âyet; 39 )
“ Sen, ey arkadaş! Neden ( maddî ) cennetine girerken, ‘ Allah’ın dilemesiyle, bu bağ ne güzel olmuş! Allah’ın dışında hiç bir kuvvet ( enerji ) olamaz! ’ demedin? İşte eğer sen, beni mal ve evlatça daha az görüyorsan, ”
( Âyet; 40 )
“ İşte Rabbim pek yakında senin cennetinden daha yararlı bir şeyi bana verecektir. Ve senin cennetin üzerine gökten hesaplı bir bela indirecek. Senin o bağın ( cennetin ) ayak kaydırıcı bir toprak ( çamur ) olacaktır. ”
( Âyet; 41 )
“ Veya onun suyu batar, sen artık onu asla isteyemezsin. ”
Bu Üç Âyetin Kelimeleri
* Âyet; 39
“ Levlâ ” : Geçmiş bir şeyin yani geri dönülmesi artık mümkün olmayan bir yanlışın sorgusu için kullanılır. “ Neden? ” manasına gelir.
“ Sen cennetine girdiğinde ” : Yani “ Sen ” ve bilinçli tercih ( giriş ) ve cennet kelimeleri kaybedilmiş bilinç durumlarını hatırlatır.
“ Maşâallah, kuvvet ancak Allah ile olur ” : Bu kelimeler, İlâhî Sonsuz Bilinç ve Meşieti; ve Allah’ın Gücü ve Enerjisi dahi, ilmi ve bilinci ve sonsuzluğu içerdiğini keskin bir şekilde gösterir.
“ Eğer beni görüyorsan ” : Şüphe ve şart edatı, kâfirlerin görüşünün şüpheli olduğunu, gerçeği ifade etmediğini söylüyor. “ Beni ” manasına gelen “ Ya ” nın hazfedilmesi mümin kişide benliğin fazla görünmediğine işarettir.
“ Benim malca ve veletce daha az olduğumu... ”: Evet, imanlı olanlar ve maneviyâtı esas alanlar, tercih sonucu nicelik olarak başta zayıf olurlar.
* Âyet; 40
“ Fe asâ ” : Umut ve gelecek imajı olan bir kelime...
“ İşte Rabbim bana daha hayırlısını verecek... ” : Rabb, somut bilinç ifadesi. Yani mümin kişi başta nicelik ve somut verilerde zayıf olabilir. Fakat bu durum kısa sürer.
“ En yu’tiyenî ” : Bu kelimedeki, “ Ben ” manasına gelen “ Ya ” nın hazfedilmesi, yazı olarak bildirir ki, Allah sadece bir kişiye değil de bütün ehl-i imana umut ve mal verir. ( Çünkü “ en yu’tiyenne ” şeklindeki okunuşu hatırlatır. )
“ Senin cennetinden daha hayırlı ” : Evet, mana ve bilinç ile olan az bir mal dahi, tek taraflı ve materyalizm sonucu olan çok maldan daha faydalı ve daha hayırlıdır.
“ Hüsbân ” : Gelişi-gidişi hesaplı olan kozmik meteor veya musibet demektir.
“ Tusbiha ” : Bu kelime işaret eder ki, her sabah her şey değişiyor. Fakat kâfirler, bu maddî düzeni değişmez kabul ediyorlar.
“ Semâ ” : Atmosferden geçen meteora bir işaret olduğu gibi, değişkenlik yasasına da bir göndermedir. Çünkü gökyüzü, yeryüzüne göre daha çok değişkendir.
“ Yapışkan veya kaydırıcı toprak ” : Bu kelimeler der ki, sizin beşiğiniz olan toprağı, erozyondan ve çamur deryası olmaktan kurtaran ancak ağaç ve bitkilerdir. Ve bunlar da her an çekilmeye hazır olan “ su ” ya muhtaçtır.
* Âyet; 41
“ Evet, dünya suyu bir gün batacak, insanlık onu asla geri getiremeyecektir. Ve böyle bir şeyi talep ve arzu dahi edemeyecek. ”
( Âyet; 42 )
“ İşte bunun üzerine onun mal ve meyveleri bir bela ile kuşatıldı. O ise ( ‘ asbaha ’ değişmeye başladı. ) o maddî cennet uğruna harcadıklarına üzülerek, ellerini ovuşturmaya başladı. O cennet ise bütün tahribâtı ile çardakları ( dayanakları ) üzere yıkık olarak görünür. O ise, ‘ Keşke, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmamış olsaydım! ’ der. ”
Âyetin başında “ We ” nin gelmesi işaret eder ki, bu ceza daha önceki bölücülük ve dengesizliğin neticesidir.
“ Kuşatıldı ” kelimesi bildirir ki, bu bela ekolojik ve sonsuzdur, artık karşı konulamaz.
“ Semer ” : Meyve demektir. Yani bağ ve dayanakları duruyor. Fakat neticeleri ve kârı tahrip edilir. Bu durum ise daha acıklıdır.
“ Asbaha ” : Artık onların değişmesi, pişman olması fayda vermez. “ Elleri ovuşturmak ” zararın, çaresizliğin, pişmanlığın acı hal ifadesidir. Üzüntü kaynağı da “ Daha önce yaptığı milyarlarca harcamalarıdır. ”
Bağ artık “ hàviye ” yani bomboştur. Sadece temelleri ve dayanakları olan çardaklar kalmıştır. Çardak dört dayanak demektir. 4 ise maddiyâtın sembolü ve matematiğidir.
“ Leyte ” : Boş temennidir, keşke ve kayıp duygusu manasına gelir. Bu duyguyu da ancak onun şahsı hissettiğinden, sistem sonsuz olmakla zarardan kurtulduğundan, kayıp duygusu kendi şahsına verilmiştir.
“ Lem üşrik bi Rabbi Ehaden ” : Yani şirk reel bir varlık değildir, negatif bir şeydir. Ve daha önce kâfirlerin şirk koşmaları, sadece onların keşkeli arzusu ve istekleri idi. Onların göreceli davranışı ve inanışı Allah’ın sonsuz sistemine ve birliğine zarar ve halel getirmez.
“ Bi Rabbi ” ( Yani Kendi Rabbime ) : Yani şirk, İlâhî sonsuz Rubûbiyete ancak bir ilinti ve iddiadır. Allah’a zarar vermez. Çünkü Rubûbiyeti sonsuzdur. Demek şirk ancak Allah’ın o kişiye bakan rahmetini eksiltir.
Âyette, “ uhite ” ( kuşatıldı ) fiilinin, geçişli olması için “ ba ” harfine ihtiyaç olmadığı halde, “ ba ” ile gelmesi işaret eder ki, o musibet, bağın bütün her şeyine ilişmiştir, her şeyini yıkıp yakmıştır.
“ Ellerini ovuşturma ” kelimesi işaret eder ki, insanın asıl sermayesi ve ona hâkim olabileceği tek şey iki elidir.
“ Enfaka fîha ” : Onun içine yaptığı harcama ve infak kelimeleri remzen der ki, kâfirler sadece mal ve gelir ve reklam “ içi ” ne harcama yaparlar, onların harcamaları “ içine ” dir, “ için ” değildir; yani kamu için, Allah için, başka yüce gayeler için değildir.
“ Hàviye ” : Yıkılmış anlamına geldiği gibi, boş anlamına da gelir. Çünkü yıkılan şey artık boş ve metrûk kalır.
Bu âyetin 17 kelimesi, 42 yaşında bu hale düşen ve 17 sene böyle sıkıntı çeken bir adamın haline bakar.
( Âyet; 43 )
“ İşte böyle bağının ( cennetinin ) başına bu şekilde bela gelen o adama hiç bir millet ve cemaat ( fiet ) yardımcı olamadı. Ve kendisi de kendine yardım edemedi. ”
Çünkü gelen bela sonsuz bir güçten geldi. Onun gücü ve cemaatin gücü sınırlı idi.
“ Fietün ” kelimesi, grup, yığınla halk ve büyük cemaat manasına gelir. Doğulu muhterem ve iyi Arapça bilen bir iki zât ile bu kelimenin kökünü 5-10 kaynaktan araştırdık. Netice, bu kelimenin “ fey’ ” ( güç, ganimet, ekstra destek ) kökünden geldiği tercih edildi.
Evet, kâfir kişi ve kral kendi şahsî gücünü evvela yeterli görür. Halkın, cemaatin desteğini de ekstra bir destek olarak görür. Dolayısıyla inançsız kişi, bencil ve gururlu olduğundan, demokrat olamaz, halka güvenemez, halkın gücünü ancak zor zamanlarda kullanmaya bakar. Fakat böyle büyük felâketlerde o da, onun şahsî gururu da artık işe yaramazlar.
( Âyet; 44 )
“ İşte böyle bir durumda, sahip olmak, ( velâyet ) egemenlik ve yetki, ancak reel, doğal ve gerçek olan ve sonsuz olup bütün zamanları aşan ve bu sonsuzluğu için Allah ile ifade edilen soyut ve güçlü yasaların ve bilinçli sistemindir. O, ödül vermek ile de, neticelendirme ile de daha hayırlıdır. ”
[ Başka yerel, dünyevî ve zâhirî sistemler ödül verse de, netice verse de ] “ Hakk olan Allah’ın o bilinçli ve evrensel yasaları daha faydalıdır, daha verimlidir, ve sonuçları daha hayırlıdır. ”
( Âyet; 45 )
“ Onların ( insanların ) bu şekilde gerçeği sonsuz olarak bilmeleri için sen dünya hayatının mâhiyetini onlara şöyle anlat: ‘ Dünya hayatı şu hakikate benzer ( sınırlı haliyle ) gökten indirdiğimiz bir su ki, yerin bitkileri onunla gelişir, iç içe girer. Ve kısa bir zaman ardında çer çöp olup rüzgârlar, onu etrafa savurur. Çünkü Allah her şey üstüne iktidar sahibidir. ’ ”
Âyetin Kelimeleri
Âyetin “ We ” edatı ile bir öncekine bağlanması, işâret eder ki inançsızlık ve nankörlük konusunda insanların yanılması, dünya hayatının mâhiyetini bilmeyip onu her şey ve sonsuz sanmalarıdır.
“ Idrib lehüm ” : “ Onlar için temsili vur! ” lafzı gösterir ki, bu gibi metafizik açılımlar ve bilgiler basılan sikkeler gibi çok değerlidirler. Ve insanların bu değerlere uymaları gerekir. Çünkü bunlar darb-ı meseldirler.
“ Lehüm ” : “ Onlar için ” ifadesi îma eder ki, din düzeni bir miktar kural koysa da, yine onların lehinedir, onları dağılmaktan kurtarır.
“ Dünya hayatının meseli... ” : Daha önce 22’ nci âyette “ İki adamı örnek olarak söyle ” şeklinde geçmişti. İki adamın kendileri misal idiler. Burada ise dünya hayatının misali ( özü, ruhu, esprisi ) şeklinde söylenmiştir.
Evet, dünya hayatının ( yakın ve ölümlü bu 1. hayatın ) aslı, özü, gerçek sebebi gökten inen sudur. Ve o su ile gelişen maddî ve mânevi bilinçtir.
Dünya hayatının kendisi ise toprakta yerleşip su ile gelişen ve çok güzel görünmekle beraber kısa bir zaman içinde kuruyan bir bahar mevsimi gibidir.
Kısa zamana işâreten “ takip fâ’sı ” gelmiştir. Bahar mevsimine işâreten “ fe asbaha ” denmiştir. Yani dünya bütün dönemleriyle yeni bir bahar ve yeni bir sabahtır.
Kendi değerinin kısa bir zaman sonra yitirilmesiyle beraber manası, tohum ve gelecek yani bir hayata kaynaklık etmesi yönü çok değerli olduğuna işâreten, önce “ çer çöp olur ” denmiştir. Ve ardından “ rüzgârlar, onun tohumunu etrafa saçar ” ( tezrûhu’r-riyâh ) denmiştir.
Evet, tohumlar, çekirdekler birer mûcizedirler, ve sonsuz bilinç taşıyan birer koddurlar. Onların ilk sebebi su ise de, sonraki sonsuz bilinci taşımaları, ve yenilenmeleri ve gittikçe gelişmeleri emir âleminin bir ma’kesi olan rüzgârlar ile olur.
Yani varlıkta —dünya da, âhirette de— üç önemli kanun var:
Şehâdet ve görünen kanunlar âlemi,
Emir ve nasıl eseceği belli olmayan hava âlemi,
Bu ikisinin ortası ve sebepleri olan su âlemi...
“ Allah, her şey üzerine iktidar sahibidir ” cümlesi insanlara der ki, siz siyasetinizi, bu doğal yapıya göre tanzim edin, yasalarınızı ona göre düzenleyin, bilginizi bu üç kategorik kanunlara göre öğrenin. Yoksa iktidarlar elinizden uçar gider.
Bütün Kur’anda Allah için “ Alâ külli şey’in kadîr ” dendiği halde, bu âyette “ Alâ külli şey’in muktedir ” denmesi bu nükte içindir.
Evet bu 45. âyetin işaret ettiği gibi insanın dokuz aylık doğum sürecini değiştiremeyen ve 45’ inden sonraki ihtiyarlığını durduramayan bir iktidar, onun fıtratına aykırı yasalar yapmamalı! Onun sonsuz emel ve arzularını söndürmemeli! İnsanın ebedîlik arzusunu, mal ve cinsellik ile masturbe etmemeli!
( Âyet; 46 )
“ Evet, mal ve çocuklar bu geçici dünya hayatının zîneti ( süsü ) dirler. ( 70 sene sonra onun elinden çıkıyorlar. ) Yararlı ve ebedî olan şeyler ise Rabbinin katı ile ifade edilen âhirette, ödül ve karşılık olarak daha hayırlı ve faydalıdırlar. Ve umut olarak da daha faydalıdırlar. Çünkü insanın umutları ve emelleri sonsuzdurlar. ”
İşte bu ebedîlik ve âhiret konusunda şüpheniz olmasın. Sûrenin başından bu 46. âyete kadar binler ebedî bilinç ve hayat örneklerini gördünüz. İnsanın 46 kromozomunda da yine sonsuz bilgi ve bilinç ve hazırlık katmanları var. Sizin bu sonsuz bilinci görmemeniz onun olmadığını göstermez.
ilkemir
Sep 10 2008, 01:57 AM
İman ve akıl bir arada olmaz demeniz.
Şu ön koşulladır.
İman edilen şeyin akıl ile aksinin ispat edilebileceği .
Bizim imanımız Allah'ın akıl yolu ile yokluğunun ispat edileceğine geçit vermez . Bizim için bunu iddia etmek akılsızlıktır . Zira bize göre beyinsizin kendisidir inanmayan . Olaki birisi akıl yolu ile bana galip gelsin , bu bendendir Allah'tan değil .
Yani iman ile akıl bir arada olmaz demeniz bizim için geçerli değildir.
Her felsefe ekulu kendi doğruluğu üzerine inşa olmuştur şüpheciler bile .
Yani aslında bu öngörü onlar için bile geçerli değildir , bu da onların dogma dedikleri dine karşı tutarsızlığıdır .
Tasavvufla sofunun arasındaki fark, birisi ben buldum derken diğerinin ben bulamadım demesinden ibarettir . Buldum diyen sofular ise kendiliklerinden bulduklarını iddia etmektedirler , bunların Tanrıyı red edenleri ve kabullenenleri vardır . Red edenlerle işimiz olmaz kabul edenlere ise diyeceğimiz , bulduğun zaten galu belada kabul ettiğindir ama bulduğunun ne emrettiğini ne istediğini bulabilmek için bulduğunun dediklerini bilmelisin , elinde bullduğunla bir irtibata geçmişliğin yoksa ( ki yoktur vahiy falan aldığını iddia etmiyorsa) o zaman bulduğunu sen ararken "neden O sana ulaşmak istemesin ki ve sana ulaşmak için peygamberler göndermesin ki" demektir. Peygamberlerle birlikte gönderdiği kitaplarda bulduğunun bizden ne isteyip ne istemediğini gösterir .
İspat veya idrak edememiz sadece bizden kaynaklanır , ispat yani kitap ise O'ndandır .Biz yaratıcımızı ve onun doğrularını isterken, yaratıcımız neden bize yol göstermesin ve kendini bizden esirgesin ki ? Hal böyle olunca da müslümanın imanı ve akılın çelişmesi olmaz .
ALINTI
Bakara 13 .
Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.