Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Senai Demirci
Islami Forum - Popüler Forum > EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE > .·[ EDEBİYAT ]·.
Sayfa: 1, 2, 3
EcMeL_iNaS
Sevgili zamane, Belki hiç hatırlatan olmadı sana, belki bilgisayar oyunlarının karmaşık menülerinde yer almadığı için hiç duymadın. Aç gözünü hele, sana “sıla-yı rahîm”i anlatmaya geldim.
Merak etme, zamanını almayacak bu sözcük. Seni öyle sözel sayısal telaşlara da koşturmayacak. Sözlüde yahut yazılıda sorulmayacak. Hayatını çoktan seçmeli tercihlerin kıvrımlarına sıkıştıranların da unuttu(rdu)ğu “sıla-yı rahîm”, sana aradığın mutluluğu bulduracak.

Üstelik öykü de anlatıyorum, bak:

İki saka, yani sucu, yolda karşılaşırlar. Biri diğerine, “Kardeş, bana kırbandan bir tas su verir misin? Çok susadım.” der. Öteki şaşırır; “Be şaşkın. Bende kırba varsa sende de kırba var. Neden kendi kırbandan doldurup kendi suyunu içmiyorsun?” Cevap dikkat çekicidir: “Haklısın kardeş, bende de su var sendeki gibi ama ben kendi suyumu içmekten bıktım.”

Hangi kalp su billûrluğunu bile pusta bırakan bu serin çağrıya duyarsız kalabilir ki? Hangi vicdan, içinde biriktirdiği hasret pınarını dudağından dupduru döküveren bu dostu karşılıksız bırakır ki?

Sorun su içmek değil; birinin elinden su içmektir aslında. Birinin elinden su içerken, dudağına sudan fazlası dokunur. Sevdiğinin elinde terleyen kadehi dudağına götürürken, damağına su yerine aşk dökülür; boğazında sevdanın en tatlısı düğümlenir, içine muhabbetin denizi taşar.

Öyle değil mi?

Rahmetle vuslat kurmak, merhamete dokunmak demek “sıla-yı rahîm”. Merhamete dokunmanın yolu ana-babayı, akrabayı, yetimi-öksüzü, yolda kalmışı, fakir fukarayı gözetmekten geçer. Çünkü, onları düşünür düşünmez, içinden bir parça kopar, benliğinden bir tuğla düşer, bencilliğinin kabuğu çatlar, kendinden bir şey eksilir gibi olur. Öyle vurdumduymaz, öyle sıcak ve yumuşacık akıp gitmez hayatın. Onları dert edinmeyerek, kendinden uzakta tuttuğun şey her ne ise, seni içindeki merhametten de uzak tutuyor olmalı... Yanına usulca sokulan bir dilenci, seni niye rahatsız eder ki? Sende olup senin de uyutup unuttuğun merhameti hatırlatır sana. Seni sana çağırır dilenci. Kendi içinde susturduğun merhametin sesini taşır kulaklarına..

Bir de şunu oku:

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar ve Almanlar Stalingrad’da çarpışmaktadır. Mikhail Goldstein yılbaşı gecesi moral olsun diye Rus askerlerine tek kişilik bir keman konseri verir. Melodiler hoparlör yoluyla Alman askerlerinin siperlerine kadar ulaşır, ateş birden kesilir. O acayip sessizliğe, Goldstein’ın yayından akan müzik hükmeder. Bitirdiğinde, Rus askerleri üzerine derin bir sessizlik çöker. Büyüyü, Alman bölgesindeki hoparlörden gelen bir ses bozar. Kırık dökük bir Rusçayla şunu rica eder Alman subayı: “Biraz daha Bach çalın. Ateş açmayacağız!”

William Craig’in Enemy at the Gates kitabından bu anekdotu alıntılayan Slavoç Zizek, böylesi haller için “kırılgan temas” tabirini kullanıyor. (Bk. Kırılgan Temas, Slavoç Zizek, Metis Yayınları) Çok hoşuma gitti bu tabir! “Hah, işte bu!” dedim...

Müzikten az önce -ve ne yazık ki, müzikten hemen sonra da!- birbirlerine kurşun yağdıran askerler o anda, dışlarında olup biten savaş halini kıran bir şeyi fark etmişlerdi. İçlerinde kırılgan olan şeyle temaslarını sağlayan bir deneyimdi bu. O kırılgan şey, elleri tetikteyken unuttukları merhametleri olmalarıydı. Sucunun bir başkasının elinden su içmek isterken peşine düştüğü o tatlı serinlik gibi. Aramızdaki farklılıklara, hatta düşmanlıklara rağmen, öteki ile aynı olan yanımızı arar buluruz böyle zamanlarda. Kırılgan merhametimizle temasımız başlar. İçinde kendin olmadığın, içine kalbini koyamadığın mekanlar arasında gidip gelirken, birden, ayak altında süründürdüğün, telaşla paspasın altına sakladığın o yanını, kırılgan temas noktanı fark edersin.

İçinde akıp duran ama bir türlü yıkanamadığın şefkat ırmağının kıyısında bulursun kendini. Şaşırırsın! O kadar şaşırırsın ki, şaşırdığına şaşırırsın!

Mutluluğunu kendinin dışında, kendine uzak noktalar üzerinden tanımlamanı isteyenlere söyleyeceğin bir şey olmalı sevgili zamane! Sahici olman için içindeki o kırılgan teması bulmanı umuyorum.

Mouse’unu avucuna alır gibi avuçla şimdi kalbini... Sol tıkla!

Senai Demirci
zeynep_GC
“Sevmeyi bilmeyene bilmeyi sevmek ne ki?” diye soruyor İskender Pala.* Ne kadar haklı! Ormanın nerede olduğunu bildiğin halde, ormana yürüyecek heyecanın yoksa, vurdumduymazlığın kor ateşlerinde bütün ormanları yakmışsın demektir.
Çiçeklerin taç yapraklarını sayıp sayıp da, bir çiçek yüzünü yüzündeki sevince katıştıramayacağın bir sevdiğin yoksa, çiçek çiçek aşkları doğramışsın, nice demektir. Bülbüller gül yapraklarının kızıllığının kromotografik analizini yapmazlar, yapamazlar. Seslerini güllerin yaprağına doladıkça, sabahı da, gülü de, kendilerini de yeniden kıymetlendiren ve eşsiz bir değere eriştiren bir simya ustası oluverirler. Severler, sevmesini bilirler.

Bilgi yarışması değildir yaşamak; sevgi yoğrulmasıdır. Bilmek, sadece saymadır, sadece ölçmedir, sadece tartmadır. Bakırcılar meselâ... Bakırı sadece tartarlar. Onlar için bakır sadece kalıbıyla vardır. Bakışları bakırın kalbine değmez. Bakırın yüzüne kazınmış on bin yıllık mühür onları ilgilendirmez. Oysa, antikacı bakırın kalıbına değil kalbine bakar. Kalbiyle tartar onu. Antikacı ile bakır fısıldaşırlar birbirlerine. Aralarında hiçbir ölçüye gelmeyen, hiçbir terazi kefesine sığmayan, hiçbir sayıyla hesaplanamayan bir bağ kurulur. Toprağını üzerinden atmış bakır ilk defa konuşur. Bin yılların suskunluğunu/beklemişliğini antikacının heyecanla inip çıkan göğsünde çağıltılı bir nutka dönüştürür. Yüreği kıpır kıpır atar gibidir kıymetinin bilindiği avuçlarda. Bundan böyle kapladığı yer kadar değildir “o bakır”ın hacmi. Bağlı olduğu zamanların habercisi olduğu için önemlidir. Sanatkârına bizi bağladığı için eşsizdir.

Sevmek bağlanmak demektir. Âşık olmak, sarmaş dolaş olmak demeye gelir. Bak ki; aşk bile sarmaşıktan ödünç almıştır anlamını. Sarmaşık döner, dolanır, kıvranır, ama hep bağlıdır, her daim sarıp sarmalar, bağlanır..

Diyeceğim o ki...

Dinin bilgisi, seni Allah’a bağlamayabilir. Hatta aşırı bilgi zorlaması hazır bağlarını çözebilir bile... Allah’ın bir olduğunu bilmen ve bildiğini bildirmen, O’nun katında biricik olduğunu hissetmenin garantisi değildir. Sözgelimi, otuz iki farzı eksiksiz yazabilsen sınav kâğıdına, “dinci” seni başarılı sayacaktır. Örneğin, “Aşağıdakilerden hangisi Hz. Muhammed’in katıldığı savaşlardan değildir?” sorusunun doğru seçeneğini kalbinden vursan kurşun kaleminle, sana puan verilecek...

Sadece bilmeni ölçüyor sınavlar. Bilmeyi sevmeni umuyorlar sınav koçları. Sevmesen de bilmeni istiyorlar. Sevmeye sevmeye bilmeni bile alkışlıyorlar. Seni hiç yokken sevip, özene bezene var eden Yaradan’ını, ışığı yüzüne dokunmayan, sıcağı tenine dokunmayan uzak bir yıldız gibi tarif ediyor kimi vaazlar. Sana şah damarından bile yakın olduğunu fısıldayan Rabbin ile sıcacık ve içten bir bağ kurmaya ayarlı değil din bilgisi kitapları. Seni hiçlikten çıkarıp “gözde”si eyleyen, kendi kutlu ve müşfik sözüne muhatap eden Rabbini sözel kalabalıklar arasında kuru bir bilgi olarak sunuyorlar sana. Bilmeni istiyorlar sadece... Saymanı, yazmanı, işaretlemeni... Kılına zarar gelmesin diye üzerine tir tir titreyen “ana yürekli” Peygamberin -ne hikmetse- çoğu kez savaşlarını saydırıyorlar sana. Sarmaş dolaş olamıyorsun O’nunla da... Sınav kaygısıyla terlemiş ellerini O’nun ellerinin serinliğine bırakacak o bağlılığı hissetmene fırsat verilmiyor gibi... İbadetleri de sanki Allah’a “sus payı” vermek diye bellemişsindir Allah bilir. “Tamam, tamam; namaz kılacağım Allah’ım, cehenneme atma yeter ki... Bak, oruç da tutuyorum; kızmayasın sakın!” der gibi içinin içi. Sana o güzel yüzü veren, sana o eşsiz gözleri bağışlayan Rabbin, sana niye sevemediğin ibadetleri, niye zoraki yapacağın meşguliyetleri emrediyor olsun ki? Yüzünü güzel eyleyenin dini de güzel değil midir?

Rabbini bilmek, seni O’nu sevmeye vardırmıyorsa, nasıl bilmek bu? Peygamberinin hayatının detaylarını bilmekle, sevildiğini, sevdiğini, sevindirildiğini hissedemiyorsan, nice bilmektir bu?

senai demirci
EcMeL_iNaS

Kendini kendinle topla

Herkes biliyor ki:
Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.

Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin “senin gibi” olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen “sen” ol, böylece herkesten daha iyi ol.

Kendini kendinden çıkar

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yaşın kaç ise, bir o kadar rakamı yaşından çıkar ki geriye sıfır kalsın. Hayata başladığın güne git. Doğduğun gün ağzından çıkan ilk çığlığı hatırla. Şu anda yaşadığın şehirde bir günde yüzlerce, binlerce bebek doğuyor. Hepsi de bir çığlıkla karışıyorlar hayata. Kendine bir sor; onların doğması ne kadar umurunda? Ne kadar önemsiyorsun uğramadığın bir yerde, tanımadığın bir kadının tanımadığın/tanımayacağın bir bebeği doğurmasını? Doğduğu gün işte sen de böylesine umursanmaz biriydin. Şükür ki yanı başında annen baban vardı da, dünyaya ilk acemi bakışlarına şefkatli bakışlarıyla karşılık verdiler. Elinden tuttular, ninni söylediler, büyüttüler, beslediler seni.
Seni önemli kılan onların sevgisiydi. O sıralar seni ne Nike tanıyordu, ne Coca-Cola önemsiyordu, ne de LCW düşünüyordu. Seni önemeyenler, üstünde hiçbir şey olmadığı halde önemsiyordu seni. Seni sadece sen olduğun için seviyorlardı.

İstersen doğduğun günden biraz daha geriye gidelim. Birkaç ay daha geriye.. O zamanlar annenin karnında karanlıklar içindeydin. Sadece onun fark ettiği, onun hissettiği biriydin. Oracıkta kala kalsaydın ya da hiç çıkamasaydın, kimse önemsemeyecekti seni. Bildiğin bütün markalar seni hesaba katmadan satmaya devam edecekti, sevdiğin bütün reklamlar seni düşünmeden oynayıp duracaktı.
Bir de şöyle düşün: Sen “içerideyken” henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin. Belki ellerini bile istemeyecektin. Belki yüzünü bile gereksiz görecektin. Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?

Birkaç ay daha geriye gidelim. Henüz iki hücreden ibaretsin. Annen bile farkında değil varlığının. İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın. Hatta, bir adın bile olmayacaktı.

Hiç doğmasaydın, şu an aramızdan eksik olacaktın. Ama eksikliğini bile fark etmeyecektik. “Caner şimdi burada olsaydı!” bile diyemeyecekti annen baban ve sınıf arkadaşların. Çünkü olmayacaktın ve olmadığın için de olmadığın fark edilmeyecekti. Örneğin “Sümeyye seni ne kadar özledim!” diyen bir arkadaşın olmayacaktı. Çünkü hepten eksik olduğun için arkadaşın eksikliğini çekmeyecekti.

Senin anlayacağın hiç var olmamak ölmekten beterdir. Öldüğünde hiç olmazsa, ardın sıra ağlayanların olur, eksikliğini çekenler olur, özleyenlerin olur. Ama hiç yaşamadığında, hesaba katılmazsın, sözün bile edilmez.

İşte şimdi hesabını yeniden yap; kendini kendinden çıkar. Geriye sıfır kaldığında, yani sen adı bile olmayan bir hücre topluluğu olduğunda seni önemseyen kim olabilir? Tanıdıkların içinde öyle biri var mı? Sevdiklerin arasında seni hiç yokken seven biri var mı? Örneğin, yüzün ortada bile değilken yüzünü özleyen biri var mı?

Nasıl olabilir ki? Seni en çok sevenler bile seni sen varolduğun için sevdi. Şimdi sen, seni sen yokken bile seven birini düşünmek istemez misin? Seni sen var olduğun içen sevenleri hatırladığın kadar, seni sevdiği için var edeni hatırlamak istemez misin?

Kendini kendinle çarp

Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin. Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın. Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun. Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun. Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok. Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar. Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil. Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.

Şimdi tekrar düşün. Sen, en azından yüzüne bakarak anlayabileceğin gibi, seni yaratan için bir tanesin, biriciksin, çok özelsin. Aynaya bakıp yüzünü gördüğünde, hep bunu hatırla. Sen hayran olduğun birilerine benzediğin için önemli değilsin. Sen şarkılarını severek dinlediğin şarkıcı gibi konuştuğun için özel değilsin. Sen giydiğin ayakkabı sayesinde, tuttuğun takımın başarıları yüzünden, tişörtünün üzerinde yazan marka için biricik değilsin. Sen, sadece “Sen” olduğun için önemlisin. Seni biricik, bi’tanecik ve özel olarak yaratan, yaşatan bir Yaratıcı seni önemsediği için önemlisin.

Kendini kendine böl

Etrafına bir bak. Ne kadar çok insan ne kadar çok şey peşinde koşuyor. Çok para, çok mal, çok yer, çok iş, çok yemek, çok araba, çok tatil, çok çok… Ne kadar telaşla yaşıyorlar. Herkesin çok acelesi var, çok telaş içindeler, çok koşturuyorlar, hep bir yerlere yetişmek istiyorlar. Durup kalsalar kaybedecekler sanki.. Koşturmasalar ellerindekileri düşürecekler gibi.
Şimdi bir de kendine bak. En çok ne mutlu ediyor seni? Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor? Kaç sahici arkadaşın var? Kaç sırdaşın var? Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor. Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni. Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler…

Şimdi geri dön. Dur ve yeniden bak. Meydanlarda koşturan insanların aradıklarını bir düşün. Merdivenleri telaş içinde tırmanan, otoyolları son hızla tüketen kalabalıkların neyin peşinde olduğunu düşünmeye çalış. Aslında onların çoğu senin çoktan bulduğun çok az şeyin peşinde. Ama çok koşturdukları için bir türlü durup kendilerine soramıyorlar. Yazık ki aradıklarını sandıkları şeyi bulduklarında da tanımayacaklar.

Sen senin için önemlisin. Biricik olduğun için önemlisin. Kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırak. Kendini kendinle kıyasla. Kendini başkalarının yaşadıkları ile tanımlamak yerine kendi yaşamınla tanımla. İçinde başkasının plağı çalmasın. Kendi sesinle konuş. Kendi yüzünle bak hayata. Kendini önemli bilerek yürü sokaklarda.

Nefes alıp verebildiğin için, güneşe çıplak gözle bakabildiğin için, rüzgârı hissedebildiğin için mühimsin. Yaratıldığın için önemlisin. Kendini kendine bölersen, eline tam tamına bir 1 geçecek. Ne yarımsın, ne eksiksin, ne de kimselerin seni tamamlamasına ihtiyacın var. Sen mühimsin.

Senai Demirci
SimRe
Bir de şöyle düşün: Sen “içerideyken” henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin. Belki ellerini bile istemeyecektin. Belki yüzünü bile gereksiz görecektin. Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?




tek kelimeyle HARİKAAA BİR YAZI....teşekkürler.... good.gif
EcMeL_iNaS


Yolculukları sırasında bir genç kızı sırtına alıp ırmağın öbür kıyısına geçiren dervişe, arkadaşı günler boyu sitem eder:

“Sen nasıl olur da bir kızı sırtına alırsın?” der de der.

Sonunda derviş dayanamaz:

“Ben kızı ırmağın beri yakasında sırtımdan indirdim; sen günlerdir kızı kafanda taşıyorsun; kafandan indir artık şu kızı…” der.

Irmağın bu kıyısına kadardı bizim işimiz; seçim oldu ve bitti.

Kardeşliğimizi siyasal taraftarlığa endekslemedik çok şükür(!)

Siyasi tercihimizi kutsallaştırmadık; Kimseyi de hatasız ve kusursuz ilan etmedik.

Benim çoktan sırtımdan indirdiğim şeyi, hala kafalarından indiremeyen kardeşlerimize muhabbetlerimi gönderiyorum.

Kafanıza yük etmeyin partileri...

Senai Demirci
fildişi kule
Senai Demirci'nin Zaman gazetesinin Gençlik ekindeki duygu yüklü yazısı...

Sen çekip gitmek nedir bilir misin Bekir Amca?

Geçmiş zamanlardı, Bekir Amca. Nazenin genç kızlar yurtlarından çekip gitmek zorunda kaldılar. İstemeye istemeye. Ayaklarını sürüyerek gittiler. Analarını son defa koklayarak. Çekip gittiler. Babalarına bir daha sarılamama korkusuna sarılıp gittiler.
Genceciktiler. Kelebek gibiydi kalpleri. Al aldı yanakları. Moldova’ya gittiler, meselâ. Dillerini anlamayan ve dinlerini bilmeyen adamlardan medet umdular.. Romanya’ya uçtular. Hollanda’da hasret çektiler. Orta Asya’nın demir perde artığı soğuk ve suskun şehirlerine çekildiler. Viyana’ya çekip gittiler. Niye mi? Dillerini bilen, dinlerini bilen, Bekir Coşkun amcaları gibi taze mısır ekmeğinin mis gibi kokusunu seven büyüklerinden, kırılgan hayallerine analık etmelerini bekledikleri kadınlardan, tazecik umutlarına babalık etmelerini umdukları adamlardan çektiler. Varlıkları, yere göğe sığmayan bir ayıpmış gibi sınıftan uzaklaştırıldılar. Sınavdan kovuldular. Umutlarını nokta nokta dizmeye hazırlandıkları kurşun kalemlerini gözyaşları içinde çektiler kâğıttan. Başları önde, çekip gittiler.

Çekip gitmesini bildi o incecik kızlar. Rantiye hesaplarının üzerine perde olarak çekilen laik-Müslüman çekişmesinin gerilimini 13-14 yaşlarındaki dal gibi kızların saçlarının ucuna bağladılar. Kızlar da “Bana mısın!” demediler, çektiler. Çekip gittiler. İhale takipçilerinin aç gözlerine sürme yaptığı “irtica geliyor!” tehditlerinin kapkara dehşetini 17’lik kızların omuzlarına yıktılar. Kaçmadı kızlar. Kaçamadılar. Çaresiz, çektiler. Ağlayacak gibi olsalar da, belli etmediler. Boylarını aşan hıçkırıklarını içlerine çekip gittiler.

Bazıları, okul kapısında bir kuytuya çekildi. İlk defa ulu orta. İlk defa herkesin göreceği yerde. Ak duvağının arkasına koymak üzere cevher gibi sarıp sarmaladığı saçlarını yağmalatırcasına. Sadece helâlinin bakışına sakladığı zülüflerini çamura yatırırcasına. Her defasında ilk defa yapıyormuşçasına gibi ezilerek. Utanarak. Çekinerek. Sıkılarak. Yutkunarak. Ağlayarak. Ağlamıyormuş gibi yaparak, başından örtüsünü çekti. Çekip gitti sınıfa. Bazıları da elini eteğini çekip gitti. Okuma hayallerini kirli bir mendil gibi katlayıp, köşelerine çekildiler. Şimdi, ülkenin aydınları olarak çıkacakları üniversite kapılarının önünden, başını örterse, kızını nerede okutacağını kara kara düşünen “oku(tul)mamış ev hanımları” olarak iç çeke çeke geçiyorlar. Yaralı geçmişlerini, ezilmiş gençliklerini hatırlıyorlar: Arkadaşlarının yanında aşağılanmışlardı, utandırılmışlardı. Kardeşçe sarmaş dolaş oldukları, sırdaş edindikleri başı açık arkadaşlarıyla aralarına s/ağır mı s/ağır setler çekmişlerdi. Başı açık olanlar da çekmişti. Onları da utandırmışlardı. Yanı başından kaldırılan arkadaşının ardından sınavı terk etme “delikanlılığı” ile sınavı verip okulu bitirme “pısırıklığı” arasında, vicdanları yalım yapalak bir oraya bir buraya çekilmişti. Okul kapısında bekletilen “kanka”larının yüzüne bakamadan, kendilerini en çetin hesaplara çekip de gitmişlerdi amfiye.

Kimisi hazırlık sınıfına başlayamadan. Kimisi diplomasına birkaç ay kala. Çekip gitmişti. Bekir amcalarının güzelce tarif ettiği o yeri, kendisi ya da eşi başörtülü ya da başörtüsüz olsa da, kendisi ya da anası/kızı/kız kardeşi çarşaflı yahut dekolte olsa da, “her insanın asla kovulamayacağı, kovuldukça kalacağı, gönderilmek istendikçe yerleşeceği, atıldıkça geleceği” o yeri arayıp durdular. Her defasında, karşılarında, “kamusal alan” uydurması etrafına çekilmiş dikenli teller buldular. Ülkelerinin orta yerinde, habire genişletilen ve nerede kardeşlik umudu varsa üzerine sünger çeken o dikenli tellerde kanadı hayalleri.

Dün ben de çekip gittim. Kamusal alandan rahmetsel alana attım kendimi. Medine’deyim. Başını örteni de, örtemeyeni de, örtmek istemeyeni de, örteni istemeyeni de huzuruna alan Muhammed-i Emin’in [asm] huzurundayım. Kin ve nefret çöllerinden kardeşlik vahaları yeşerten Sevgili’nin yurdundayım. Çekip gelse, Bekir Coşkun’u da R. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül kadar sımsıkı kucaklayacakları, kırk yıllık dost gibi ağırlayacakları, teklifsiz sofraya buyur edecekleri yer burası. Çekip gitmiş kızların, kendilerine çektiren büyüklerini görecek olsalar, ömürlerinde görmedikleri içten bir sevgiyle, her şeyi unutarak kucaklayacakları yer burası. Kardeşler arasına ayrıkotları dikenlerin ayakları altına gül dikenlerin bağı burası. Misilleme, rövanş ve intikam duygusunu yanağında serinleten O Gül’ün [asm] gülüşleri çoğalttığı yer burası. İstanbul’un sokaklarına serin huzurların taştığı pınar başı burası. Ankara’da komşuyu komşuya sevdiren sırrın doğum yeri burası. Bekir’i, Abdullah’ı, Tayyip’i birbirine kardeş yapan muhabbetin mayalandığı yer burası. Benim ülkemi de baştan başa dost sıcağıyla ısıtan Muhammedî medeniyet güneşinin doğduğu yer burası.

SENAİ DEMİRCİ-ZAMAN
hamrA
Senai Demirci,
Bütün yazılarında bir duygu yüklülüğü olmakla birlikde , kendince uslubu ile gönüllere taht kuran bir gazeteci yazar.
Bu yazısıda bir o kadar duygu yüklü...
Örtünme hürriyetindeki genç kızlarımızın çekip gitmelerinden ele alıp, sonucu Coşkuna bağlayan, ve kutsal topraklarda bulunmanın ona verdiği farklı atmosferdeki duygu yükünü yazıya şahane aktarmış...

Sayın üyeler, yukarıdaki yazıyı okuyarakmı yorum yaptınız?..Bu yazı siyasi bir yazı gibimi geldi size:)..Ya da Bekir Coşkun adını okur okumaz,^hah işde siyasi bir açık hemen eleştirelim^ mi dediniz.

Eleştirin eleştirinde yukarıdaki yazı ile eleştirilerinizin arasında ne alaka....

Yazının son paragrafına kadar tamamı, Ünv lerdeki türban sıkıntısının duygusal boyutta yazıya aktarılmışı, son paragraftada herkesi kucaklamaya çalışan bir yazı...

Bekir coşkun a çekip gitsin derken ,onu Harem i Şerif e, Mecsid i Nebevi ye davet ettiğini bile farkedemedikden sonra....

smile.gif Hani diyorum bir yazının altına eleştiri asarken, yazıyı tamamen okusanızda, eleştirileriniz ^konu-eleştiri^kavramının tamamen dışında kalmasa....

Sayın fildişi kule,
Sitemizin alıntı yazılar ile ilgili kuralları mevcut, yenilendi ve kurallar kısmına tekrar asıldı,bu alıntı kuralını okuyup ikinci bir kez alıntı yazı kuralı çerçevesinin dışına çıkmasanız daha isabetli olur.
SimRe
Gerçekten çok güzel dile getirmiş...helal olsun.....işte budur arkadaşlar....o Ravza i mutahhara öyle büyük bir makam ki...bekir Coşkun u bile kabul edebiliyor da.....biizm minnacık bekir coşkunlar hala bazı şeyleri sindiremiyorlar....bekir coşkun ve onun gibiler hep bu dünyada kalacağını sanan küçük insanlar....ne diyelim....eğer ümit varsa Allah uyandırsın...yok kalbi mühürlenenlerdense bizim elimizden birşey gelmez....selametle kalın.....
gokturk68
ALINTI(kzkerkk @ Aug 26 2007, 06:06 PM) *

gürcü tayyip önüne gelene ananı al git tarzında laflar ediyor.hiç hoş degil.dağdan gelip bağdakinimi kovacaksın.uzlaşma diyorsun ertesi gün bu lafı ediyorsun.hadi neyse susuyorum.

kim gürcü kim dağdan gelmiş.bunları kesin olarak biliyormusun.ispat ettinmi.eğer sen bu dediklerimi gözlerinle görmediysen hiç alt tarafa ayet felan yazıpda provakatörlük yapma.bekir gibi dalaksızlar bu ülkeden defolup gitmedende biz rahat etmeyeceğiz.ya tam susturacağız ya kan kusturacağız.
EsLeMNa
Senai Demircinin yazılarını düzenli olarak takip eden biriyim...

Her yazısı gibi bu da çok güzel olmuş...

Duymuş ve duydurmuş bizlere..

Sağol Senai abi!

Selametle...
fecrvakti
Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit.
Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin.
Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin.
Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun.
Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta...
Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun.
Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin.
Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun.
Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun.
Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az.
Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.



Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene...

Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..

Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında...

De ki "ben buraya razı değilim!"

Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde..

De ki "ben sonsuzluğa adayım!"

Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını sonsuzluğun başına taşı.

Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niye/t ettiklerinin seni kurtardığını anla..

Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi..

Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin ruhunu..

Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin.
Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.

Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu?
Hiç olmazsa onu al yedeğine?
Sana müşfik bir vaize olsun...
Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten?
Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen..
Bu bize lazım..
Hep lazım..
İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep...
İçimizdeki hüzün yol göstersin bize.
Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi.
Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.

"Din sadeliktir" der peygamberimiz [asm]..
Bu zamanda beş vakit namazı bir kenara koyup, aradaki vakitleri de namaz beklentisi içinde yaşaman yeter...

Tesbihatını yapabildiğin kadar
yap;
"subhanallah"ı, "elhamdulillah"ı, "allahuekber"i dilinden kalbine indirmeye çalış.
Sakın telaşlanıp kendini altından kalkılmaz dil kalabalıklarına, binlerce binlerce ezbere mahkûm etme daha baştan...
Önce durul, namazın sükûnetini dinle...

Çevreni temiz tut

Çevreni temizle.
Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil.
Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver.
Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze...
Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.

Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle.
Ellerini şerre alet olmaktan yıka.
Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet.

Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek.
Namazın eşiğinde doğrul yeniden.
Orada En Sevgili'nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla.
Orada En Sevgili'nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil.

Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?

Bedenini pak eyle...

Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle.
Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın.

Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden.
Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et.

Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl.
Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe'nin eteğine bırak.
Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir.
Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver.
Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır.
Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen....

Ayıplarını kapat..

Her mescide gelişinde "güzel elbiselerini giyerek gel" (el-A'râf, 7/31)
Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin.
O bilir içinin içindekini.
O bilir niyetini.
O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını.
Başkalarına görünür olmak için kılma namazını.

Başkalarının gözlerinden kaç.
Başkalarının takdirinden uzaklaş.
Niyetinin vadisine koy kalbini.
Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir.
Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.

Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek?

Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin.

Şimdi herkesin takdirinden uzak,
tüm vitrinlerin parıltısına küs,
her türlü gösterinin uzağında,
seccadenin kuytusunda iken,
kendi kendine sarılmışken,
elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken,
yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken,
diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken,
eğilip doğru olmaya azmetmişken,
secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken,
avret yerlerini ört;
yani,
kendine sakladığın,
kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını,
herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört.

Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün..
İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır.

Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle.
Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme...

Kalbini kıbleye bırak...

Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar...
Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan.
Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş.
Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur.
Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil.
Dünün hüzünlerinden yüz çevir.
Yarının korkularını unut.
An'ın içinde var et kendini yeniden.
Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni.
Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü.
Her şeyin alçaldığı,
her işin meyvesizleştiği,
her yüzün kirlendiği bu çağda,
kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne.
Seni özel eyleyen,
seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel.

Şehrin telaşlarını,
dünyanın çekip çekiştirmelerini,
günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at.
Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede.
Her secdede Kâbe'ye değdir alnını.
Yöneldiğinde, Kâbe'nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.

Vakti kaçırma...

Vakte dikkat et...
Sabahın buğusunu değdir göğsüne,
yapraklarında taze şebnemler ağırlayan bir gül gibi aydınlığa uyan.

Göz kapaklarını araladığında seni nice aldanışlara düşüren düşlerden uyandığın gibi gönlünü de aç ki kalbinin ufkuna nice muştu güneşleri doğsun.

Ellerinde dualar kelebekler gibi uçuşsun.
Kimliksiz, isimsiz, önemsiz bir nutfenin ana rahmine tutunup insan olmaya yolculanması gibi,
sen de var-yok arası varlığını,
vefasız dudaklar arasında silinmeye ayarlı adını,
bir mezar taşının insafına kalacak hatırını,
Rabbinin rahmet kucağına bırak...

Dünyanın güneş gibi başına dikilip sözüm ona sahiciliğini,
kalıcılığını sımsıcak kalbine düşürdüğü öğle vakitlerinde,
telaşlardan sıyrıl, oyunlardan uzaklaş..

Ellerini kaldır tekbire, O'nu büyüklerken başka her şeyi küçük bil.
Önemini O'na yönelmekte bil.
Şimdilik burada olduğunu, ama 'şimdilik' olduğunu hatırla...

Terkedeceğin gölgelerde, seni terkedecek gölgelerde oyalanma..
Bir tekbir ile dünyayı arkana at.
Elinin tersiyle geride bırak gündelik sevdaları...
"Oynamıyorum!" de.
Seni herkesle ve her şeyle buluşturacak Rabbinin sılasına yönel.
Yol açık, yola çık...

Gölgen uzadığında yeryüzündeki varlığının da azaldığını hatırla.
Ne çok hatıran varsa, o kadar az ömrüm kalmış demektir...

Gölge gibidir yaşanmışlıklar; onlar ardın sıra uzanıp çoğalırken ömürden nasibinin azaldığını haber verirler.
Gölgelerin uzadığı ikindinin hüznüne, ihtiyarlığın habercisi gibi bak.. Şakaklarına kar yağan adamların toprağa yönelen yüzlerini giyin... Bedenini taşıyamayan acuzelerin kalplerine devşirdiği tesellilerin ardına düş.
Hüsrana uğrayanların en sonunda yaşayacağı pişmanlığı düşür göğsüne..

Akşam vakti erişince, ufuklara kan ağlatan vedaları taşı yüreğine...

varlık güneşin battığında seni sen eyleyecek yıldızlar besle namazın göğünde..
Sensiz batacak güneşleri düşün.
Senin umarsızca batırdığın güneşlerin her biri, bir gün sensiz ve umarsız batacak güneşi ateşliyor gizlice..
Bunu bil ve bil ki namazını son namazınmış gibi kıl..

Yatsı vakti, suskunun üzerine çekilen yeni bir susku gibi geceyi kalbinin üstüne yayar.
İçinin fısıltısına yanaştırır kulaklarını.
Yüreğin boş sevdalardan boşanır.
Göz kapağının tenine değdiği titrek çizgiye doğru çekilir varlığın. Sükûnetin nabzını doldurur gece.
Varlığın kıpırtısı biter.
Eşyanın kanı çekilir.
Şehir yüzünü senden çevirir.
Işığın seni uzaklara dürten cezbesi söner.
Yatsı dudağını dudağına kilitler.
İçinin kıpırtılarına dön yatsı vakti.
Ölümün toprağı suskular çekmeden nefesine, şimdi alıp verdiğin her nefeste Rabbinin hatırını saydığını bil öylece yönel O'na...

Dünyaya veda vaktidir yatsı vakti.
Gün gelecek, yaşaman fazladan görülecek, ölümüne hiç kimse şaşırmayacak.
Senin için ömrün gecesi başlayacak.
Zaman siyah bir tül gibi üzerine örtülecek...
Varlığının kalp atımları zayıflayacak.
Heveslerin dünyadan yüz çevirecek.
Öyle bilerek var secdeye...
Benliğini sıfırla...
Kaygılarının kışını erit secdenin sıcağında..



Senai Demirci......
<VİSAL>
Çok güzelmiş...Uzun zamandır Senai Demirci'yi dinlememiştim,bu şiir vesile oldu dinlememe.
Allah razı olsun....
musalli
bu harika cümleler senai abimden başkasına ait olamazdı zaten.allah cennette onunla birlikte rasulümüze komşu eylesin.namazı başımızın tacı,gönlümüzün sönmeyen tutku ateşi eylesin!amiiiiiinn!paylaşımın için allah razı olsun kardeşim. flowers.gif
fecrvakti
Doğunun kanlı şafaklarından birinde ışık vurdu yüzüne.
Nefeslere derinlik veren taze bir seherde, ruhların göçebelik kışkırtısına yakın olduğu sabah vakitlerinde duru bir reşha olarak vardı yeryüzüne.

Saliha bir ananın göz yaşından taştı da geldi.

Helâl-haram kaygısını bir tutam ota taşıyacak denli müttaki bir babanın alın terinden billurlaştı da yağdı yağmur.

Şarkın humma nöbetleriyle kıvranan toprağına dokundu en önce.

Son âlimlerin son nefesleriyle savruldu yağmur, aşkın rüzigârına tutuldu, damla damla sevdaya aktı.

Yitirilmiş bir coğrafyanın dağıyla taşıyla kucaklaştı, fakrla, cehaletle, zaruretle derinleşen bir yaranın orta yerinde kan olup aktı, kıvrandı.

Uçurumlara düştü, mağaralara sığındı, taşlarla arkadaş oldu, pınar başlarında geceledi, gecenin orta yerinde yüreğine düşen dava ateşiyle buharlaştı.

Van Kalesi’nin taşlarından devşirdiği haşin fıtratını, Zernabâd suyunda yıkadığı duru, keskin bakışını, Şark’ın kavruk toprağından beslediği ateşîn zekâsını alıp yeniden göğe karıştı yağmur.

Bir sabah tozlu ayaklarıyla vardığı İstanbul’a, ırkçılık, küfür, şüphe ve emperyalizmle kirlenmiş bu iklime, muhteşem bir saltanatın batmaya yüz tuttuğu hazan mevsiminde bir ikindi yağmuru olup düştü. Mahzun coğrafyanın meyus insanlarına, peşi sıra getirdiği Şark ışıklarıyla taze ve rengarenk bir gökkuşağı sundu.

Hiçbir yağmura benzemiyordu.

Sanki başka zamanlara, başka mevsimlere, başka coğrafyalara aitti de, bu talihsiz mevsime, bu mahzun şehre kazara uğramış gibiydi.

‘Bediüzzaman’ dediler yağmura.

Eşsiz ve belki zamansız yağmış bir yağmurdu.

Acele etmiş, kışta gelmişti.

Çiçekleri solmuş, tohumları kurumuş bu topraklara, yazı baharı unutmuş bu iklime yeni baharlar getirecekti.

Yağmur, soğuk ve acı kışlarda da yağdı.

Kalemin ve kılıcın ucu sıra şehir şehir dolaştı.

Harflerin efsununda savruldu, harplerin hüznünde yoğruldu.

Kalemi ve kılıcı bir tutan âlim hassasiyetini ve mücahid heyecanını her diyarın göğüne taşıdı yağmur.

İlmin mürekkebine dolanıp sayfalar boyu yazı olmayı da, şehidlerin kanına karışıp yeni baharların toprağına gömülmeyi de göze aldı.

Sayfalar boyu kara harfler gözlere nur olacak ve şehidler şehirlere gözyaşı olacak değil miydi nasılsa?

Yağmur eninde sonunda gözlere değecekti.

Son terazide, âlimin mürekkebi ile şehidin kanı bir tutulacak değil miydi?

Yağmur göklüydü ve nasılsa göğe dönecekti.

Bir gece, hain bir pusunun girdabına düştü yağmur.

Acımasız bir kılıcın ucunda, paslı bir namlunun ardı sıra yabancı ellere savruldu.

Volga nehrinin hazin akışına kapıldı.

Yaban rüzgârlarına esir düşüp, uzak coğrafyalara sürüklendi.

Gecenin koynunda, gurbetin kapkara hüznünde, zihninde çakan yakıcı şimşeklerle sarsıldı, yüreğinde kopan fırtınalarla yeniden yeniye duruldu, ruhunu saran gökgürültüleriyle yeniden ateşlendi.

Ve yağmur şanlı saltanatın yıkık taşlarına yeniden yağdı.

Güzel zamanlardan geriye kalan bu donuk bakışlara dolandı durdu.

Duruldu.

Saltanatsız, devletsiz ve hilafetsiz bir payitahtın son küllerini yıkadı.

“Esaretten sonra” yeniden Anadolu’ya vardığında, Ankara Kalesi’nde soluk bir ikindi vakti, Avrupa’dan gelen katran karası küfrün gölgesini hissetti.

“Ankara’dan en kara bir halet”le yeniden ilk yurduna,

Doğu’ya doğru yola çıktı.

Medeniyetin kirlerini, saltanat ve iktidarın yükünü üzerinden atarak hafifledi, duruldu.

Yalın bir damla olarak yeniden Erek Dağı’nın serin kuytularına döndü.

Sözler’ce kalbimize yağmak için, Mektup’larca ruhumuza varmak için, aklımıza Lem’a Lem’a Şualar düşürmek için saflaştı, inceldi, çoğaldı, çağladı.

Yağmurla ilk kez çay kokulu bir sonbahar akşamı tanıştım.

Karşımdan değil, yanımdan konuşuyordu yağmur.

Yağmur gibi yükseklerden konuşuyor ama yumuşakça iniyordu zihnime.

“Yağmurca” söylüyordu, incitmesiz ve berrak.

Sessiz ama ahenkle; kimseyi kimseden ayırmadan ve herkese özel olarak düşüyordu Sözler’i.

Kağnı sırtında meçhul bir sürgüne giderken, öküzün kanayan ayağını dert edinen Yağmur’du.

Sessiz ve kimsesiz bir yalnızlığa itilirken, yavrusuna giden kuşlara kanat geren Yağmur’du.

Barla’nın hüzünlü yalnızlıklarında, Çam Dağı’ının vahşetli gecelerinde çise çise yağan, sessizce çoğalan, hece hece biriken, Sözler’ce taşan Yağmur’du.

Denizli, Eskişehir, Afyon hapishanelerinin duvarlarını yıkan bakışlarla yağdı Yağmur. Parmaklıklara inat yeryüzünün her noktasına vardı, zerreden küreye herşeyi tefekkürle yıkadı yağmur.

Bir bahar günü, Eğirdir Gölü’nün yeni açmış çiçekleri, taze kokulu yapraklarıyla sele dönüştü yağmur.

Yaprak yaprak, çiçek çiçek binlerce Esmâ’ya şebnem oldu.

Esmânın güzel kanatları arasında bizi Haşre, Ebede, Cennete taşıdı Yağmur.

Gözlerimizin gördüğü suretlerden gönlümüzün gördüğü hakikatlere sürükledi bizi.

Öylece “yeryüzündeki rahmet eserlerine nazar” eyledik.

Ve öylece dirilişe, hesaba, ebede vardı aklımız.

Yusuf’un[as] rüyasıyla uyandırdı bizi.

Kuyuda ve zindanda aklımızı hakikate boğdu.

Yunus’un[as] gecesiyle aydın etti gözümüzü.

Yunus’un[as] denizinde dalga dalga gerçeğe savurdu nefsimizi.

İbrahim’in[as] düştüğü yangından bize ebedî güller devşirdi.

Musa’nın[as] asasını dilimize verdi; taşı tefekkürümüze taşıdı, katı kalpleri taşla yumuşatacak Sözlerle geldi.

Eyyub’un [as] sabrını yüreğimize indirdi Yağmur.

Damağımıza metanetli bir Eyyub duası yapıştırdı.

Ve ‘Bütün Zamanların En Güzel Yağmuru’nu, Muhammed Mustafa Aleyhisselatüvesselamı, ‘Reşha, Reşha’ bu çorak iklime, bu kurak dimağlara indirdi Yağmur.

Gülü ve salâvatı, bülbülü ve nübüvveti, insanı ve haşri, geceyi ve yıldızları, göğü ve tevhidi yeniden yeniye yoğurup yıkadı Yağmur.

Hiç incitmeden, yıkmadan ve kırmadan, üzmeden ve korkutmadan alnımıza, aklımıza yağdı.

Hiç ayırmadan ve bölmeden, hiç zorlamadan ve yormadan dimağımıza ve damağımıza değdi Yağmur.

Ve hala Sözler’ce yağıyor yüzümüze, sabahları şebnem olup Lem’a Lem’a parıltılar saçıyor, ebedi bir bahardan, sonrasız bir andan taze ve sımsıcak Mektuplar taşıyor, sayfalar boyu gökkuşağı oluyor, gözümüze ve gönlümüze Şualar gönderiyor.

Yağmur hâlâ yağıyor.

Rahmet rahmet müjde indiriyor gönlümüze.

Senai DEMİRCİ
fecrvakti
Şehrin kalbi

Sordular: Uyanık olmak için ne yapmalı?


Cevap verdi: Ömrünü bitmiş say ve son nefesinin gelip iki dudağının arasından çıkmak üzere durduğunu düşün.

Ömür dediğin zaten iki nefeslik bir şey değil mi?

Aldığın nefes Hayy olanın ikramıdır.
Nefes göğsüne sokuldukça hayattan nasibini alırsın.
Hayy;ın hayat vaadine kanarsın.

Verdiğin nefes ise Kayyûma çağrındır.
Hayatın için devam istersin verdiğin nefesle.
Yeni bir nefese muhtaç olduğunu söylersin.

Hayydan gelir nefesin ve Hûya gider.

Sanki aldığın nefesle, ''''yalnız Sana, yalnız Sana kulluk ederim'''' demen istenir.

Verdiğinin ise ''''yalnız Senden, yalnız Senden yardım dilerim'''' yakarışının ruhu olması beklenir.

Ömrünün bittiği anı uzakta sanma, şimdi, şu an, geride bıraktığın ve senin adını verdikleri ölülerin başında duruyor gövden. Geride bıraktığın günlerde, bitirdiğin mevsimlerde, veda ettiğin yıllarda, terk ettiğin anlarda yaşayıp artık hatırası kalmış ''''sen''''ler var; hepsi öldüler. Yalnız sen varsın diye hatırlanıyor onlar. Sen onları hatırlatan bir mezar taşı gibi dikiliyorsun gövdenle. Aslında, dudaklarının arasına kazınıyor doğum ve ölüm tarihlerin.

Hüvel Bâkî/Senai Demirci/


İki dudağının arasında saklı ömrün.
Uyan.
Yan.
An.
EsLeMNa
Hoş geldin bize sevgili pişmanlık…
SENAİ DEMİRCİ


Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyeti.
Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.

Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”

Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?

İyi ki öyle... Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.

Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.

“Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.

Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..

O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”

Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.
EsLeMNa
Usta'ya selam!

SENAİ DEMİRCİ
Bir reklam filminden açayım bahsi. Neyin reklamı olduğu bu yazının konusu değil ama “Ford Focus Orchestra” diye google’ladığınızda reklam hakkında esaslı bilgiler çıkıyor. Araç kapısının iç yüzeyi üzerine gitar telleri çekilmiş. Arka amörtisör takımına keman yayları gerilmiş.
Egzoz ve transmisyon parçalarıyla saksafon ve flüt gibi üflemeli sazlar imal edilmiş. Ön kaputtan davul. Arka kelebek camından arp. Direksiyon milinden bas. Vites kolu, cam sileceği, jant ve tekerlekler de enstrüman detayı olarak kullanılmış. Bunun için bir otomobil parçalanmış. Bu enstrümanları kullanan bir orkestra kurulmuş. Bu orkestra için bir senfoni bestelenmiş. Bestenin final sesini arka camın kırılması tamamlıyor.

Firma, bu reklamla diyor ki: Ürünümüzün “her parçası yeniden yorumlandı”. Sessiz ve dilsiz otomobil parçalarının bir müzik eserini yorumlayabilir olmasıyla yenilik ve incelik mesajını somutlaştırıyor. Ürüne atfettiği önemi ve özeni gözle görülür ve kulakla duyulur kılıyor. Adını tam olarak bilmediğimiz, fonksiyonları üzerinde düşünmediğimiz parçaların uyumunu dinlediğimiz müzik ahengince, gördüğümüz enstrüman uyumunca kanıtlıyor.

Müzik, filmlerde görüntünün ardındaki gizli duygu durumlarını tercüme eder. Hayatta söze dökülemeyen iç çekişlerin, itiraf edilemeyen sevdaların çığlığı olur. Dengenin sesidir müzik. Ölçünün dillenişidir. Duygunun kulağa dokunuşudur. Uyumun seslenişidir. Ahengin zevkle akışıdır. Her bir parçasından müzik enstrümanı yapılabilen bir otomobil, görünür görünmez detaylarında özenle yapıldığını, güzellikle dizayn edildiğini fısıldar bize. Sessizce ikna oluruz firmanın işi bildiğine. Esere itirazımız olamaz. Kusur ya da çatlak aramaya mecalimiz kalmaz. Otomobil parçalarının ahenkli sadece bizi mecalsiz ve itirazsız bırakmaz; o parçaları da itirazsız eyler. Her parça, hal diliyle, ustasının elinde itirazsızca yoğrulduğunu anlatmaya koyulur. Parçalarla ustanın eli arasında eşsiz bir uyum var gibidir. Hele de bir müzik enstrümanına dönüşebiliyorsa, değmeyin usta-eser ilişkisinin birebirliğine, pürüzsüzlüğüne... Ürünün her parçası, seslendirdiği müziğin ahengiyle, ustasının ustalığını onaylar: “Nasıl da ustaca yapmışsın beni!” Böylece ustasını onaylamaktan öte gider, tebrik eder. Coşkuyla alkışlar, alkışlar...

Niye reklam filmine daldığıma gelince... Anlatayım. Ben de bu yazıyı on parmağımla yazıyorum: Yani, piyano kullanıyor gibiyim. Piyano da kullanabilir, piyano da yapabilir eşsiz bir ustalık gizli parmak uçlarımda. Şimdi, beynimin kıvrımlarında düşünceler bir gerilip bir gevşiyor: Bir organik gitardan dökülüyor gibi satırlar. Notlar da notalar gibi ahenkle sıralanıyor. Bu arada kızım Zeynep (6 y.) acemice portremi yapmaya çalışıyor. Gözlerimi çiziyor, kirpiklerimi, kaşlarımı, saçlarımı. Onun ruhundan bana, benden onunkine taze bir sevgi üfleniyor her daim: Üflemeli sazlar gibiyiz. Yazıya yoğunlaştığım şu anlarda dev bir orkestra gibi çalışıyorum. Bütün gayretim parmak uçlarıma dökülüyor. Farkında bile olmadan, nefes alıp veriyorum. Her nefes içimde sessiz bir ihya ateşi yakıyor. Bana varlığını hissettirmeden atıyor kalbim. Şu anda, sağlığı sessizliğiyle ölçülen bir hayatın bestesini icra ediyorum: Kalbim bu ahenge tempo tutuyor. Uzunluğu yüzelli bin kilometreye varan damarlarımın her noktasında milyonlarca hücrenin görünmez koreografisi sayesinde diri duruyorum. Yani. Her parçam bir yaşama orkestrası. Ben ve Ustam. Öylesine uyumluyum ki, sessiz nefeslerimle, ahenkli nabzımla, pürüzsüz bakışımla, sancısız yürüyüşümle bir sone sunuyorum Yaradanım’a.. “Ne güzel görür kılmışsın beni!” diyor gözlerim. “Ne hoş görünür kılmışsın beni!” diyor yüzüm. Bir soneyim ben. Bin alkışım. ‘Usta’mın ustalığını alkışlıyor her hücrem. Yaşamam bir tebriktir beni ihya edene... Kanımın akışınca coşkulu bir tebrik. Sağlığımın sessizliğiyle orantılı sesli bir alkış...

Bu alkışlamaya “tahiyye” deniyor. Mirac diyaloğunun ilk cümlesi tahiyye. Tahiyye; miractaki Peygamber’in (asm) varlığın bu sessiz alkışını nasıl da derinden duyduğunun işaretçisi.

Tahiyye, söze dökemediğimiz, söze döksek de bilincimize taşıramadığımız o suskun tebriklerin kutlu ses bayrağı: “Nasıl bir usta, pek harika bir makineyi derin ilmi ve mucizekâr zekâsıyla yapsa, (...) o makine dahi, o ustanın istediği tarzda, tam tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve harika ince san’atını ve maharet-i ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal ile alkışlar; aynen öyle de, kâinatta bütün zîhayat taifeleri, (...) ustasının, her şeyin her şeyle münasebetini gören ve her şeyin hayatına lâzım bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren Sâni-i Zülcelâlini, (...) tahiyyelerle alkışlar...”

Hiç olmazsa, bir reklam filmi çağrışımıyla yeryüzündeki dalgın varlığımızı, “Usta”mızı alkışlayan bir tahiyye enstrümanına dönüştürmeye başlayabilir miyiz?


Alıntıdır..Zaman gazetesi gençlik eki sayı;65
ilde
herşeyin sahibi ve yaratıcısı tek olan yüce rabbimize eşsiz sanatkar'a şükürler olsun



Allah razı olsun kardeşim
EsLeMNa
ALINTI(ilde @ Feb 24 2008, 03:14 PM) *

herşeyin sahibi ve yaratıcısı tek olan yüce rabbimize eşsiz sanatkar'a şükürler olsun
Allah razı olsun kardeşim


Hepimizden razı olsun inşAllah smile.gif
fecrvakti
Hiç olmazsa, bir reklam filmi çağrışımıyla yeryüzündeki dalgın varlığımızı, “Usta”mızı alkışlayan bir tahiyye enstrümanına dönüştürmeye başlayabilir miyiz?

emeğine sağlık eslamna . senai abinin mana dünyasında geziye cıkardı bizi gene.
eşyaya yaratılan maddelere manayı harfiyle bakabilmeyi öğretti tekrardan .
EsLeMNa
ALINTI
emeğine sağlık eslamna . senai abinin mana dünyasında geziye cıkardı bizi gene.
eşyaya yaratılan maddelere manayı harfiyle bakabilmeyi öğretti tekrardan .


Ben sadece onun yazdığı güzel kelamları sizde görün istedim ve mana aleminde böyle bir güzel yolculuk yapılmışsa ne mutlu ki bana vesile oldum smile.gif
fecrvakti
SENAİ DEMİRCİ

Öyle demişti Sevgililer Sevgilisi [asm]: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” Ne zamandır “bizim dünyamız”da durup da, “ötelerden” olan O’nun tarafından sevilen, özel olarak sevildiği ifade edilen bu üçlüyü hiç olmazsa eşit çekicilikte sevdiğim eylemeye çalışıyorum. Güzel kokuyu sevmekte, hele de kadına muhabbet etmekte pek noksanım (ız) yok gibi.

Ne olursa olsun çekicidir koku. Kimse bu çekime karşı bağışık olamaz. Yerçekimi gibi. Kaçınılmazdır, karşı konulmazdır. Nasıl yerçekimi ayağınızı yerden kesmenize izin vermezse, koku çekimi de ayağınızı yerde tutmanıza izin vermez. Sanki dünyada ama dünyadan öte bir şeydir koku. Tene sürülür ama tenden ötesine taşır insanı. (Arapça koku anlamına gelen ‘râyiha’ ile ‘ruh’ aynı kökten gelirmiş. Bediüzzaman Said Nursî, “Ervâh-ı tayyîbe [güzel ruhlar], revâyih-i tayyîbeyi [güzel kokuları] sever.” derken, hem ruh ile râyiha kelimeleri arasındaki akrabalığı imler, hem de yukarıdaki hadise gönderme yapar. Yani, “güzel ruh” sahibi bir insan olarak Peygamberimiz [asm] “güzel koku”yu sever, sevdiğini söyler.) Eşyaya ruh katar koku. Parfüm, insanlar arasında hem inkâr edilmez katılıkta hem görünmez şeffaflıkta bağlar kurar. Yokmuş gibi yaparsınız ama fazlaca var olursunuz güzel kokuyla. Hiç ilgilenmiyormuş gibi durup derin ilgiler kurarsınız güzel kokarak.

Kadına duyduğum (uz) ilgi ise bu satırların dışında kalası bir mahremiyet. Sevgililer Sevgilisi’nin [asm] çok değişik fıtratlarda kadının gönlünü yapmış bir erkek sıfatıyla kadına muhabbeti vurgulayışını hayli düşünmek gerek. Şu fani dünyanın pek kırılgan, pek letafetli kadınlarının hak edip de bir türlü alamadıkları, bazen de farkında olmadan ellerinin tersiyle ittikleri sevgileri ancak peygamberî bir pınar üzerinden içecekleri kanaatindeyim. Hiç abartı yapma korkusu olmaksızın kulağınıza şunu fısıldayabilirim: Şu fani dünyada erkeklerin kalbine nazil olmuş en güzel âyet olarak görüyorum kadınları. Âyet, “Rabbimizin lûtfunu haber veren işaret” demekse kadın, ete kemiğe bürünmüş bir âyettir. Sonsuz derinlikte sözler besleyen, ruh ve kalbi bürüyen bir âyettir. Konuşan bir âyettir kadın. Karşına geçip dile gelir; Allah tarafından gönderildiğini söyler. Sanki dünyada ama dünya ötesi bir şeydir kadın. Dünyada yaşanıp dünyadan fazlası edecek her türlü mutluluk ve lezzet kadın-erkek ilişkileri üzerinde yükselir.

Umuyorum, buraya kadar, güzel koku ve kadının kaçınılmaz olarak sevildiği konusunda mutabakatımızı bozmadık. Geriye dönüp yorulmayasınız diye, koku ve kadının bana göre ortak özelliğini vurgulayan cümleleri italik olarak [eğik harfle] tekrar yazıyorum: Sanki dünyada ama dünya ötesi bir şeydir koku. Sanki dünyada ama dünya ötesi bir şeydir kadın.

“Dünya” kelimesi, Arapça “alçak, aşağı” anlamına gelen “denî” kökünden gelir. Dünya, “alçakistan” yahut “aşağı yer” demektir. Bizim ötelere ayarlı arzularımızın aşağısında yer alır. Ebedî hasretlerimizin dineceği “asıl yurt”tan, yani “ahiret”ten alçaktadır. Ancak, sık sık, biz bu alçak yeri kendimize yeter bilip yüce arzularımızı alçaltırız; dünya ötesinden vazgeçeriz. Aşağıda bekleriz. Sevgililer Sevgilisi’nin [asm] bakışı hep yukarıdandır; ama O bizi incitmeden ve yanımızda durarak konuşur. O halde, O’nun, Dünyanızdan vurgusunu, takılıp kaldığınız yerden diye okumak gerekir. Yani şöyle demek ister gibidir:

Güzel kokuya takıldığınız yerden gözünüzü kaldırın. Kadına daldığınız yerden başınızı kaldırın. Onlardan vazgeçerek değil, onların zevklerini de yanınıza alarak gelin namazın eşiğine. Dünyada ama dünya ötesi bir şeydir namaz. Namaz da, koku ve kadın gibi dünyayı süsler, göz aydınlığı olur. Dünyada bulunmayı, bu alçak yere uğramayı değerli kılan şeydir... Bizi güzel koku gibi tenimizden ruhumuza taşır. Kadın gibi bedende başlayan ama bedeni aşan mutluluklara gebedir. Eşsiz bir empati örneğidir bu hadis. Sevgililer Sevgilisi [asm] bizi anladığını ima eder, anlayışla karşılar koku ve kadın tutkumuzu. Elini omuzumuza atarak konuşur bizimle. Yanımızdakiler üzerinden yapar çağrısını. Bu çağrının altında şu tatlı fısıltı kıpır kıpır nefes alıp verir: Sana zor gelen namaz, hissedebilirsen eğer, tiryâkisi olabilirsen eğer, güzel koku ve kadın gibi sevimli, tatlı ve çekicidir. Kokusunu alır almaz, içine çekeceksin onu. Yüzünü görür görmez, dizi dibinden ayrılamayacaksın.

(Anlamakta, en azından hazmetmekte zorlandıysanız anlayışla karşılarım; yazının devamı gelecek, inşaallah..)
Elam
ALINTI
Güzel kokuya takıldığınız yerden gözünüzü kaldırın.
Kadına daldığınız yerden başınızı kaldırın. Onlardan vazgeçerek değil,
onların zevklerini de yanınıza alarak gelin namazın eşiğine. Dünyada ama dünya ötesi bir şeydir namaz.
Elini omuzumuza atarak konuşur bizimle.

Sana zor gelen namaz, hissedebilirsen eğer, tiryâkisi olabilirsen eğer, güzel koku ve kadın gibi sevimli, tatlı ve çekicidir. Kokusunu alır almaz, içine çekeceksin onu. Yüzünü görür görmez, dizi dibinden ayrılamayacaksın.


jp.gif Allah razı olsun...Ders alanlardan olalım inşallah..Devam'ınıda bekliyorum inş.
EsLeMNa
Senai abim her zamanki gibi yazmı ve dokunmuş yüreklere...Amin elam..Ecmain..
ErKaMReaL
Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im.

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

Senai Demirci



İlle Cihad
Çok güzel bir sesleniş yapmış Senai Demirci.

Allah razı olsun kardeşim.
Saltukoğlu
--------------------

ISLAM'A HASRET ...

Kara Dertler İçinde Yürüyor Bütün Millet
Dar Sefalet İle Tesis Edilince Hillet
Batanda Batar Millet Tenüfs Ederse Zillet
HAYAT KAYNAĞIMIZ İSLAMİYET NEREDESİN


Beşeri Sistem Dün Çıktı Bu Gün Oldu Bayat
Leş Gibi Olmuş Kokuyor Mavi Hayat
İnsanlık Ediyor Dahada Edecek Feryat
HAK NURU ŞERİAT İSLAMİYET NEREDESİNN

Asırlardır Kaybettik İslamdaki Ahlak-ı
Telak İken Halimiz Tacil Ettik Felakı
Garba Uydu Mürtedler Terk Ettiler Ğallakı
NİFAKTIR BİZİ YIKAN EY İSLAM NEREDESİN

Hal-i pür melalimizi ifade eden kutlu dizeler. Yazı da, güzel bir nefis muhasebesi.

Ya Rabbi, kulluğumuzu sana en kamil şekilde yapmayı nasip etsen bile, nisyan ile malul fıtratımızla senin huzurunda yine günahkar, yine tevbeye muhtacız.

Sana isyanda sınır tanımayan kulların, bizi onlara bakıp halimizi yeterli görmemize sebep olmasın.

Çünkü, biliyoruz ki, yapabileceğimiz, gücümüzün son haddindeki kulluğumuz, sana kulluk yapamadığımızın itirafından başka bir şey olmayacaktır.

Ya Rabbi, bizim için çok kısa ve geçici olan hayatımızda, içinde bulunduğumuz ahir zamanda, İslamın zafer çağı olduğunu müjdelediğin lütfunla gönlümüzü aydınlat. İslama zafer ümmete vahdet, küfre hezimet nasip et.

Çünkü bizim senden başka kimimiz kimsemiz yoktur.
fecrvakti
O kadar da karışık değil işler sevgili zamane... Dört işlemden daha azına ihtiyacın var yaşamı anlamak için. Elinle ortadan ikiye bölebilirsin yaşamı. Bir tarafa “elinde olan”ları koy; yani sahip olduklarını. Diğer tarafa “elinde olmayan”ları; sahibi olamadıklarını.
“Elde ettikleri”ni “elinde tutmak” için kalbini yoruyorsun, terliyorsun, kapıları kilitliyorsun, ıssız sokaklardan uzak duruyorsun, cebini boşaltıyorsun. Elden çıkardıklarını kendinden uzak tutmak için çöp torbaları dolduruyorsun.
Yaşama dair söylenen onca karmaşık sözleri unut ve yalnızca bunu hatırla: Elinle ikiye bölebilirsin her sahneyi. Vazgeçemediklerinden vazgeçtiklerine doğru dağılarak, çözülerek, seyrelerek, eskiyerek akar hayat. El üstünde tuttuklarını elden çıkarılası şeyler eyler akreple yelkovanın birbirine dolanışı. Öylesine usulca, öylesine suskunca akar ki zaman nehri; bir de bakarsın ki elden çıkarılmışlar denizine dökülmüş sevdiklerin. Öylesine sinsice, öylesine hissettirmeden yanar ki zamanın kızgın koru, sonunda anlarsın ki üzerine titrediklerinin küllerini bile yakmış saydam alevler.
“Elinde avucunda olan”dan ibarettir mülkiyetin. Senin adına kayıtlı, senin adına çoğalan kabarık rakamlar olsa da, sen “elinin yetiştiği yer”de yaşarsın, elinde olanları tadarsın. Seni çoğaltmıyor banknotların üzerindeki rakamlar! Seni yeni/den var kılmıyor senin adına çoğalanlar. Vitrinler sana alamayacağın/alamayacağını anlayacağın/almak için çırpınacağın/alamadım diye yakınacağın/alsan da daha yenisine tav olacağın/aldığını da yenisi çıkar çıkmaz aşağılayacağın parıltılar sunuyor.
Hesap basit sevgili zamane!
Elinle ikiye bölebilirsin zamanı.
Dün “elden gitti”. Yarın “ele geçmedi”. Elde var bugün. Elden giden ile elde olmayan arasındasın bugün. Elde olan elden gidiyor. Elden giden bir daha ele geçmiyor. Elin de elindekiler de zamanın nehrinde akıyor, eriyor, bitiyor, tükeniyor, azalıyor. Sor kendine: Elinde kalacak mı elindekiler? Ve sonra: Elindekiler kalsa ellerin kalacak mı?
Gülüp geçmelisin ürünleri üzerine “genç” etiketi yapıştırıp seni tüketmeye çağıranların iltifatlarına. Aslında seni hesaba katmıyorlar. Billboardlara sarkan hayaller, posterlere taşan yüzler, seni cebindeki kâğıtlar üzerinden hesaplıyor. Seni yeni yeni tasarladıkları görüntülerin kafesine tıkmaya çalışıyorlar. Saçın böyle parlarsa, daha mutlusun. Falanca model cep telefonuyla görünürsen, daha önemli sayılırsın. Ayakkabının üzerinde şu logo olursa, ayrıcalıklısın. Şu ünlü gibi giyinirsen, pek akıllısın!
Görünmeye özendiriyorlar seni. Sadece görünmeye. Göründüğün kadar önemli olduğunu fısıldıyorlar kulağına. Varlığını görüntünün sığlığına sığdırmaya çalışıyorlar. Görüntü özne yapmıyor seni; başkalarının bakışına nesne yapıyor, o kadar. Başkalarının önemsemesi kadar var olmaya başlıyorsun böylece. Sığ ve kaygısız, vefasız ve güvensiz bakışların ucunda sürükleniyorsun. Başkaları ölçüp biçiyor varlığını. Başkalarının gözünden düşüp düşmemeye göre ayar ediyorsun kalbini. Başkalarının gözlerine gömüyorsun kendini!
Bak, nasıl da koşturuyorlar seni. Önce elinde olmayanlara özendiriyorlar seni. Özendiğini elde ettin diyelim. Çok geçmeden, elinde olandan tiksinmeni istiyorlar. Yenisine acıktırıyor seni. Seni takmıyorlar aslında. Seni, yani senin mutluluğunu. Öyle olsaydı; elindeki ne güzel derlerdi sana. N’olur, kal böyle, bak nasıl da güzelleştirdik seni, deyip kenara çekilirlerdi. Nasıl da mutlu ettik seni, derlerdi. Sevindirdik seni, seni sevindirmekle biz de sevindik, derlerdi. Pırıl pırıl olurdu gözlerinin içi. Seni yeniden “elde edilecek”lerin peşine düşürmezlerdi. Hazır, mutlu olmuşken, yeni bir gereksinim açlığı ile doymuşluğunu paramparça etmezlerdi. Hayâlindekine henüz kavuşmuşken, önüne yeni bir hayal kırıklığı koymaktan çekinirlerdi. İncitmekten korkarlardı huzurunun incecik kanatlarını.
Şimdi dur ve yeniden yap hesabını:
Bir tarafa “elinde olan”ı koy; yani sahip olduklarını. Bir tarafa “elinde olmayan”ı; sahip olmadıklarını. İkisi arasında koşturuyorlar seni. Sahip olamadıkların listesinin sonunda “şimdi bütüne ulaştın” notu yok. Bırak “sandukadaki şeytan masalını” “eşikte bekle/yen menzil taa içinde”… Hepsi bu!..

SeNai DeMiRCi
vuslatsiz_sevda
İnsan ruhları henüz et- kemik giyinip dünyaya buyur edilmeden çok, önceleri iyi duygular ve kötü duygular sahiplerini beklerken yeryüzünde dolanıyorlarmış.
Bir gün toplanmışlar ve her zamanki gibi sahiplerini merakla beklerken, saflık ortaya bir fikir atmış:”Neden saklambaç girmiş oynamıyoruz?”Hepsi bu fikre sıcak bakmış.”İyi ama” diye araya girmiş Merak.”kim ebe olmak ister?”Merak daha cümlesini bitirmeden çılgınlık bağırarak ortaya atılmış:”Ben… Ben ebe olmak istiyorum.”Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış:”Bir, iki, üç …” Çılgınlık saydıkça iyi duygular saklanacak yer aramışlar. Şefkat, kolay bulunmamak için bir ana kirpi ile yavru kirpinin dikenleri arasına kıvrılıvermiş. İhanet, fark edilmemek için uygun bir çöplük aramış bir süre, fakat insanlar henüz dünyaya gelmediği için henüz bir çöplük yokmuş. Bunun üzerine alelacele bir kelebeğin kanatları arasına atmış kendini.
Saklanmakta en büyük sıkıntıyı Sevgi yaşamış. Sevginin varlığının tahmin edilemeyeceği bir yer aramış kendine. Sonunda belki kimsenin aklına gelmez diye bulutların arasına kıvrılmış. Ara sıra yağmur damlalarına tutunup yer değiştirebileceğin ide hesaplıyormuş bunu yaparken. Böylece başı sıkışınca toprağa inebiliyor, kayaların arasından derinlere sızıp pınarların serinliğinde saklanabiliyor, dereler boyu taşları okşayarak gezebiliyor ve sonunda denize vararak güneşi alabildiğine kucaklayabiliyor, sevincinden ağırlığını bir tarafa bırakıp tekrar bulutların arasına dönebiliyormuş. Yalancılık, açıkça herkese bir taşın altına saklanacağını söylemiş, haliyle buna kimsenin inanmayacağını umduğu için bir kez olsun doğru konuşarak sahiden bir taşın altına saklanmış. Tutku ise yeryüzünde kendisine değer çok az şey bulduğu için hızla büyük bir azimle toprağı kazıp dünyanın merkezine kadar inmiş. Hırs, henüz ortalıkta para, mal, mülk, arsa, ev, yat, araba vesaire olmadığı için ne yapacağını şaşırmış, kendisine mekân olarak karınca kararınca yaşayan bir karıncanın yuvasını seçmiş. Haliyle, Çılgınlık Hırsın bir karınca yuvasında olamayacağını düşünecekti. Fakat Hırs karınca yuvasına girerken hırsı yüzünden yuvanın kapısını kırmış! İnanç ise hiç saklanma ihtiyacı duymadan ortalıkta dolaşmaya devam etmiş. Kimsenin hele de Çılgınlığın kendisini arama ihtiyacı hissetmeyeceğini biliyormuş. Bir taraftan da Çılgınlığı seyrediyormuş. Çılgınlık saymaya devam ediyormuş:”Yetmiş dokuz, Seksen, Seksen bir…” Sabır ise kendini derin bir kuyuya atmış; Çılgınlığın “Sabrın olmayacağı tek yer burasıdır” diye düşüneceğini tahmin ediyormuş.
Aşkın dışında bütün iyi ve kötü duygular kendilerine saklanacak bir yer bulmuşlar. Aşk, hayli kararsızmış. Ancak bir insan kalbinde yaşayabileceği için kısa bir süreliğine de olsa barınabileceği bir yer bulmakta zorlanıyormuş. Bu arada Çılgınlık saymayı bitirmek üzereymiş:”Doksan yedi, Doksan sekiz, Doksan dokuz, Yüz!” Tam bu sırada Aşk telaşlanıp kendisini hemen Çılgınlığın yanında yeni açmış güllerin arasına atmış. Güllerin dikeninin de olduğunu o anda fark etmiş. Canı yanmış, kalbi kanamış, ama o nefis kan kırmızısı güllerin arasında bulunmaktan da ayrı memnunmuş. Ne zamandır yerleşmek için can attığı insan kalbine de benziyormuş.
Çılgınlık bağırmış:”sağım solum sobe! Geliyorum.” Arkasını döner dönmez ilk sobelediği Tembellik ve Kararsızlık olmuş. Tembellik hiç enerjisi kalmadığı için hemen Çılgınlığın yanı başına çökmüş bekliyormuş zaten. Kararsızlık ise Tembelliğin yanında bir o yana bir bu yana dolanıyormuş. Şefkati bulmakta zorlanmamış, dikenli kirpi de olsa ana ile yavru arasında Şefkat olacağını öteden beri biliyormuş zaten. Uzaklarda bir kelebeğin garip biçimde çiçeklere sırtını dönerek uçtuğunu görünce orada bir İhanet olduğunu fark etmekte gecikmemiş. Sevginin nerelerde olabileceğini zaten tahmin ediyormuş. Bir ara bulutların arasında elinde olmadan gülümsediğini görmüş sobelemek için atıldığında aniden yağmur başlamış. Sevgi hızla yerini değiştirdiği için yakalayamamış. Çareyi bütün derelerin suyunu kesmekte bulmuş ve sonunda onu suyu kurumuş bir derede büyükçe bir taşın altında susuzluktan ölmek üzere olan yavru balıklarla birlikteyken sobelemiş. Çılgınlık herkesin aksine Yalancılığa inanıyormuş, zaten doğru söylediğini varsaydığı için onu saklandığını söylediği taşın altından bulup çıkarmış. Bir ara güneşin ışılarından gözleri kamaşır gibi olduğunda İnancın yakınlarında bir yerde olabileceğini düşünmüş. Çünkü güneş en çok görünür olduğu zamanda gözleri kamaştırıp görünmez olurmuş ya! İnanç da öyleymiş işte.. Ortalıkta serbestçe dolaşıp herkese kendini gösterdiği zamanlarda yitiverirmiş. Bu yüzden kamaşan gözlerini kapatıp içinde bir yerde armış İnancı. Çok geçmeden İnancın kendi kalbinde saklandığını, gözlerinde dolaştığını fark etmiş. Dolayısıyla onu yakalama ihtiyacı hissetmeden sobelemiş saymış. Uzaklarda derince bir kuyudan sular fışkırmaya başladığını görünce orada Sabrın saklandığını hemen anlamış. Çünkü susuz bir kuyu da olsa Sabrın gayretleriyle oradan su çıkabileceğini biliyormuş. Kuyudan dönüşte kapısı kırılmış karınca yuvasında Hırsın saklanmaya çalıştığını far etmiş. Karıncanın minnettar bakışları arasında kolundan tuttuğu gibi Hırsı karınca yuvasından çekip almış. Sonunda herkesi sobelediğini düşünmüş Çılgınlık. Yedi veren güllerin arasından geçerek ebelik yaptığı ağaca doğru yönelmiş. Telaştan bir de Aşkın oyunda olduğu aklına bile gelmemiş. Bunun üzerine başından beri ortalıkta görünmeyen Haset usulca Çılgınlığın yanına yanaşmış. Zaten herkesin severek katıldığı saklambaç oyununa katılamamış, çünkü bir başkasını başarısından fazlasıyla rahatsız olur, güzel bir şeyler yapanları asla çekemezmiş. Hem Çılgınlığa başarısız olduğunu hatırlatmak hem de Aşkın ustalıkla gizlenme başarısını bozmak için bulunmaz bir fırsat geçmiş eline:”Aşkı bulamadın n’aber?” diye fısıldamış Çılgınlığın kulağına. Çılgınlık çılgına dönmüş. Hasedin mutlu olma ihtimali onu bile çıldırtıyormuş. Çılgınlığı az da olsa mutsuz ettiği için sevinen Haset hemen Aşkı ele vermiş:”Aşk hemen şurada, güllerin arasında saklanıyor.” Çılgınlık güllerin arasına atılacakken dikenleri fark etmiş birden. Haset alelacele bulduğu çatal şeklinde bir ağaç dalını Çılgınlığın eline tutuşturmuş. Çılgınlık, ne yaptığını düşünmeden, çılgınca, sivri uçlu dalı güllerin arasına saplamaya başlamış. Güller hüzünle dağılırken dikenlerinde katkısıyla Aşkın teni kanamaya başlamış. Aşk bir süre acısını içine atıp sabretmeyi denemiş, ancak Sabır çoktan sobelenmiş olduğu için yardım alamamış. Sonunda yürekleri burkan bir haykırış duyulmuş, dağılmış güllerin arasından. Aşk, elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış. Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş. Çılgınlık, Aşkı saklandığı yerden çıkarmak isterken hem yüzünü tanınmaz hale getirmiş hem de gözlerini kör etmişti. Çaresizce bağırmaya başlamış Çılgınlık, Hasedin gururlu bakışlarını fark etmeden:”Ne yaptım ben? Seni kör ettim. Güzelim yüzünü parçaladım. Bundan böyle seni insanlar hemen tanıyamayacaklar. Üstelik sen de kör olduğun için sık sık yolunu şaşıracaksın.”
Çılgınlık, oyunun başından beri bir ağacın gölgesinde uyumakta olan Pişmanlığa sarılarak ağlamaya başlamış.
Aşk,”Dostum,” demiş teselli veren sımsıcak ses tonuyla. “Yüzüm tanınmaz halde olabilir, ama sesimi bana aşina olan herkesin ilk duyuşta tanıyacağına eminim. Dert etme!” Haset araya atılmış:”Peki ya gözlerin ne olacak!” Aşkın kendi halinden memnun olmasına, Çılgınlığın da huzurla yaşamasına gönlü razı olmamış! Bunun üzerine Çılgınlık Pişmanlıktan da aldığı dersle Hasedin hevesini kursağında bırakmış:”Sen hiç merak etme kardeşim, bundan böyle hep senin yanında olacağım, sana ben kılavuzluk edeceğim.” Haset bakmış ki kendisine huzur yok, hızla gözden kaybolmuş gibi yapıp bütün duyguların saklambaç oynamak üzere buluştuğu ağacın arkasına saklanmış.
O günden sonra her saklambaçta, gözleri görmediği için Aşk ebe olmuş. Çılgınlıkla beraber duyguları saklandıkları yerden çıkarmak üzere yeryüzüne yayılmışlar.
Çok sonraları insanlar buyur edilmiş yeryüzüne. İyi ve kötü duygular insanların ruhundaki evlerine yerleşmiş. O günden beri de kalbinde Aşkı fark eden her insan hemen yanı başında Çılgınlığın da ona rehberlik etmek üzere yanında beklediğini fark etmişler. Bu yüzden âşık olmak biraz da çılgınlığı göze almayı gerektirir olmuş. Aşkın tek başına yürüyemediğini fark eden diğer insanlar “Aşkın gözü kördür” diye yazmışlar kitaplara ve kâğıtlara. Çılgınlık ile Aşk arasında olan bitenden haberi olmayan insanlar bu sözü söyleyenlere hak verememişler. Şöylece itiraz etmişler:”Bütün duygularımızı Aşk sayesinde bulabiliyoruz, duygularımızın gerçek halini ancak Aşk ile görebiliyoruz, bize duygularımızın asıl değerini Aşk gösteriyor. Aşk körse bunları bize nasıl gösteriyor ki?”
Aşk tüm bu söylentileri sessizce dinliyormuş. Çünkü ne zaman sesini yükseltse Hasedin ağacın arkasından çıkıp diğer Duyguların arasına karışıp hepsini mutsuz edeceğini biliyormuş. Çılgınlığın elinden tutup kalplerde yürümeye devam etmiş… Bir konuşsa herkes onu tanıyıp kalbine buyur edecekmiş zaten. “Ah, Haset, ah!” diye geçirmiş içinden. Aynı sırada hazin olayın meydana geldiği güllerin arasında dikenler biraz daha sivrilmiş…

jp.gif SABIRLA OKURSANIZ BEGENİRSİNİZ...
musalli
rabbim yarınlarımıza sahip çıksın,bugünümüzden geride bırakmasın bizleri inş...

allah razı olsun kardeşim...
musalli
allahımm allahımm.çok harika maşallah...

paylaşımın için allah razı olsun kardeşim.

senai abimizdende rabbim razı olsun inş...
fecrvakti
ALINTI(musalli @ Mar 19 2008, 09:06 PM) *

rabbim yarınlarımıza sahip çıksın,bugünümüzden geride bırakmasın bizleri inş...

allah razı olsun kardeşim...


ecmain rabbim sendende razı olsun inş
EsLeMNa
Senai Demirci insanın gönlüne dokunmuş,canını yakmı yine..Dile getirmeye çekindiklerimizi bizim yerimize söylemiş..Namazı hayat sayıp hayatı geçiştirmeyi başarmanın geldiği günler her birimizi bulur inşAllah..
Teşekkürler
<#thank#>
musalli
inş. birgün okuyacağım.not aldım,mutlaka okuyacağım,şimdi çıkmalıyım. jp.gif
vuslatsiz_sevda
çok sevinirim..inşallah begenrisiniz...uzun ama sıkıcı degil inanın...smile.gif
EsLeMNa
Ben okudum ve çok beğendim inşAllah..Uzun ama yüreğe dokunan bir hikaye smile.gif
vuslatsiz_sevda
begenmenize sevindim ..zaman ayırdınız için sağolun jp.gif
EsLeMNa
ALINTI(vuslatsiz_sevda @ Mar 22 2008, 01:03 PM) *

begenmenize sevindim ..zaman ayırdınız için sağolun jp.gif

Senai Demirci ismini görünce zaman ayırmış değil,zaman kazanmış saydım kendimi smile.gif
musalli
allah razı olsun kardeşim.bugün okudum ve elbette çok beğendim,

demek aşkla birlikte çılgınlığın hikayesi buradan geliyor. jp.gif hımm... jp.gif

çok teşekkürler kardeşim... flowers.gif

senai demirci ismini görmek kazanacağımıza işarettir gerçekten

bu yüzden geçen zamanımızı hayırda görüyoruz, inş.öyledir...
vuslatsiz_sevda
Allah sizdende razı olsunn ... jp.gif

EcMeL_iNaS



Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan’a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: “Çiçekleri koparmak yasak!” İrkildim.. Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, “Koparmazsan daha iyi olur!” demek üzereydim oğluma. “Yasssakkk!” korkusuyla değil; “Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin..” ümidiyle koparamazdım. “Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye...” hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.

O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da “kopmuş” oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.

Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten “masum” kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de “çal-a-mı-yor-uz” çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.

Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta bir kaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. “Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim” bile diyor.

İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.

Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda “insan” yoktur. Zorlamanın ezdiği “kamusal alan”larda “insan”ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da “insan” olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde “kendi kendinelik”imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, “değer” üretemeyiz ki. Zorbalık “hatadan dönmeye” fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. “İyi”yi “kötü”ye tercih edecek özgürlük yoksa, “iyilik” üretilemez. “Zorla güzellik olmaz.” Zorla din de olmaz. “Borç”tur “din”. Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç’inden gelerek, iç’ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.

Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir “insan”ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla “İslamî” değildir.

Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, “Çiçekleri kopartma!” uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslümanım ben! Herkese ve her şeye “selâm” yakınlığı kazandıran İslam’ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı “İslamcı” etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.

“Müslüman” laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir lâiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam’dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum.

“Yassakkk!” sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm.


SENAİ DEMİRCİ
EsLeMNa
Senai Demirci söylemeyemediklerimize ses olmuş yine..!

Teşekkürler EcMeL_iNaS.. smile.gif
EcMeL_iNaS
Rumuzumu olduğu gibi yazan NADİR kişilerden biri olduğun için, ben de sana teşekkür ediyorum EsLeMNa cool.gif
EsLeMNa
ALINTI(EcMeL_iNaS @ Mar 22 2008, 06:39 PM) *

Rumuzumu olduğu gibi yazan NADİR kişilerden biri olduğun için, ben de sana teşekkür ediyorum EsLeMNa cool.gif

Önem vermek detaylarda gizlidir ne de olsa EcMeL_iNaS.. smile.gif
EcMeL_iNaS
ALINTI(EsLeMNa @ Mar 22 2008, 06:44 PM) *

Önem vermek detaylarda gizlidir ne de olsa EcMeL_iNaS.. smile.gif

Kesinlikle... smile.gif
EsLeMNa
Ayrıca,seni forumda katılımınla görüdüğüm için çok sevindim.. smile.gif

Katılmasanda mesajlara ben yine de sevindim smile.gif
Benevşe
ALINTI
Senai Demirci söylemeyemediklerimize ses olmuş yine..!


Bence de Allah razı olsun kerdeşim.
Teşekkürler
<#thank#>
EcMeL_iNaS




GÖZLERİME KAPATMAK DAVASI AÇIN!

Olan biteni siz de görmüyor musunuz?
Kör müsünüz?
Yo, yo, kör diyemem size!
Bizim gözlerimizin görmediğini gördünüz.
Gözlerinizi "laiklik karşıtı eylemler"e odakladınız.
Ne ettiniz siz?
Ne yaptığınızın farkında mısınız?
Kapatın gözlerinizi..
Kimseleri görmesin, kimselere görünmesin gözleriniz.
Gözleriniz “laiklik karşıtı eylemler”in odağı oldu bayım.
Hemen yazmaya başlıyorum.
İddianame:
Madde 1: Göz bebeğinize secdeye giden bir adamın görüntüsü düştü.
Madde 2: Aman Tanrım, retinanıza kazındı laiklik karşıtı eylemlerimiz.
Madde 3: Laiklik karşıtlığı hızla beyninize sızıyor bayım.
Sakın ola yukarıya göndermeyin.
Gözünüzde kalsın laiklik karşıtlığı
Aklınıza tırmanmasın!
Gözünüzde kalsın aklınız.

Kulağınız, sayın bayım, kulağınız.
Felaket!
Laiklik karşıtı söylemlere açık.
Az önce ezandı kulak zarınıza teklifsizce çarpan!
“Olmasaydı, ah olmasaydı!” diye kıvranıyor musunuz içinizden?
Sızlanıyor musunuz?
Huzursuz mu oldunuz?
Fısıltı mı içinizdeki ne?
Yoksa yoksa...
Yoksa yoksa, siz, evet siz, dua ediyor olmayasınız
Dua olmasın sakın nefesinize arsızca dolanan fısıltılar.
Ağzınıza almayın laiklik karşıtı sesleri sakın.
Ağzınızı hemen kapatın, kapattırın.

Ne o öyle!
Hayy’dan gelip Hu’ya giden nefesler...
Almayın içinize sakın
Dışarıda kalsın.
Aldıysanız da,
İçinizde kalsın.
Müebbet hapisle cezalandırın.
İyisinden bir iç fırçası size: O’nu hatırlatan ıssızlıkları kazısın.
Hoş kokulu bir de dış macunu: O’na muhtaç değilmiş gibi yaşayan yanınız parlasın.
Uykunuzda unuttuğunuz bedeninizi göstermeyin kimselere.
Siz kendi kendinize sahipsiniz.
Esnemeyin sakın.
Kendinize sahip olmadığınız sanılmasın.
Kapatın ağzınızı.
Kapatın.
Dudaklarınıza kapatma davası açın!

Sızlar mı sizin de vicdanınız.
Aman bayım, ne gereği var.
Laiklik karşıtı eylemler ocağıdır vicdanınız.
Tez elden kurtulun
İçinizi temizleyin sonsuzluk arzusundan.
Kapatın o bahsi kapatın.
Göklere bakmayın.
Ümitlenmeyin sakın.
Ufuklara kapatma davası açın.

Hiç yakıştıramadım size.
Baştan ayağa laiklik karşıtı eylemler içindesiniz.
Nereye böyle?
Bu gidiş
Bu eskiyiş
Bu tükeniş
Bu yaşlanış
Laik olmayan bir yere.
Eksiliyorsunuz her an, bayım.
Toprağa dönüyor yüzünüz.
Bir namaza yaklaşıyorsunuz Allah’ın her günü,
Laiklik karşıtı musalla taşına taşınıyorsunuz her an.
Cenazenize doğru yürüyorsunuz.
Laiklik karşıtı bir kefene bürüneceksiniz.
Laiklik karşıtı bir eylemle gömüleceksiniz.
Laik karşıtı dualara konu olacaksınız.
Kapatın yüzünüzü bayım.
Yüzünüzü kapatın.
Dayanılmaz bir utanç bu.
Skandal.
Yüzünüz ahirete dönük, bayım.
Kapatma davası açın yüzünüze.

Gözleriniz, bayım, gözleriniz.
Göğe bakıyor.
Ufuklarda güneş bekliyor.
Bulutlardan yağmur umuyor.
Akşamı sabah etmek istiyor her Allah’ın günü.
Erik çiçeklerine aldanıyor, gün ışığına kanıyor.
Kalbiniz de eşlik ediyor gözlerin aldanışına.
Yaşama sevinciyle umutlanıyor.
Ebedî sevdalara düşüyor.
Hiç ölmeyecekmiş gibi sevmelere hevesleniyor.
Laiklik karşıtı eylemlerin kaynağı olan Allah’ın her günü “felfecir” okuyor gözleriniz.
Laiklik karşıtı eylemlere odaklanıyor.
Kapatılmalı gözleriniz
Kapatılmalı.


Görmüyor musunuz?
Kör müsünüz?
Kapatılmalı gözleriniz.
Hemen dava açmalısınız.

SENAİ DEMİRCİ
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.