muharremsvs
Aug 5 2008, 06:17 PM
Allah “Melik”tir
Kur’ân üslubunda, Allah (c.c.) el-Melik’tir. Bir melikin, başkent, saray, arş, taht, yasa, asker, kul, elçi, dost, düşman, yargı, ceza ve zebani türünden neyi varsa O'nun da vardır. Yer ve gök O’nun, melekûtu, mülkü ve memleketidir. Her türlü eşyada mevcut bulunan ruhi kuvvetler de O Melik’in melekleridir.
Acaba, bütün varlıklar O’nun melekleri midir?
Aksini düşünmek zordur. Ancak hemen kaydetmek gerekir ki Kur’ân, Melik ve melek arasında ontolojik bir bağ kurmaz. Melik ve melekler arasındaki ilişkileri varlıksal değil betimlemesel zemine oturtur. Zaten varlıklar da sürekli değişim üzere bulunmaktadır.
Yani onların meleklikleri varlıksal değil betimlemeseldir. Onlar eşya olarak âlem âlem, cin ve insan olarak tür tür, mümin ve kafir gibi ümmet ümmettir. İlliyyun aleminde bulunan melekler ceberrutidir. Bunlar mukarrab ve âlîdir. Eserlerini ancak peygamberler hissederler.
Siccîn aleminde bulunanlar ise melekûtî ve nâsûtî olabilir. Melekûti kısmı berzahîdir ve bunların eserlerini ancak dahiler ve kâşifler anlar. Nâsûtî kısmı ise unsûrîdir ki eserlerini herkes hisseder.
İşte bu son ikisinden Allah bir beşer yapmış ve sonra ona kendisinden ruh vermiştir.
muharremsvs
Aug 7 2008, 09:42 PM
İnsan “Alak”tandır
Bilim yeri olan mikro ve makro âlem değişimlidir. Bu alemler mikroskop ve teleskopla izlenir. Bu iki alanda, iki aletle gelişen bilişsel süreç de çok kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca bu tür bilgilerin hepsine birden kimse muttali olamaz.
Kaldı ki mikroskobun da teleskopun uçları sonsuza açılır. Yani bu şekilde bilinenler, her an değişmekte, gelişmekte ve çoğalmaktadır. Sonuçta bilim, bizzat ilgilenenler için bile sanal kalmakta, ruhlara etkisi, ilgilenildiği süreçle sabit olmaktadır.
Bu nedenle bilim inanç ilişkisi sanıldığı kadar genel ve zorunlu değildir.
Oysa Mukaddes Kitaplar, her seviyeden herkese hitap etmek ister. Yaratılışı, doğayı ve Tarihi olayları bilgilendirmek için değil, imanı takviye ve inkârı kınama açısından konu edinir. Bu nedenle, Kur'ân, yaratılış evrelerindeki ontolojik ve kronolojik süreçle ilgilenmez. Hep betimsel; tasviri ve temsili temaslarda bulunur.
Şu ayette olduğu gibi:
"Alaktan yarattı insanı."[1]
Ayetteki "alak" kelimesine elbette sözlüklerden bir anlam bulunabilir. Ama bu anlam, hiçbir zaman, laboratuarlarda mikroskopla tanınmış bir nesne olmayacaktır. Tercih edilen anlamın, Kur'ân'da hülasa edilmiş bulunan yaratılış evrelerindeki sıraya da uygun düşmesi gereklidir. Bu sıra; toprak, bir damla su, alak, belli belirsiz bir et, kemik, et giydirme ve sonra doğum şeklindedir.[2]
Yani "alak" sadece mikroskoplarla görülebilecek küçük bir zerre değil, su ile etimsi bir madde arasında gözle görülebilecek büyüklükte bir şey olmak zorundadır.
Dikkat edilirse yukarıdaki ayette; âdem ve beşer gibi bir kelime değil, ama insan sözcüğü kullanılmıştır. Bunun sebebi, söz akışının okumak-anlamak gibi ruhi bir haslet gerektirmesidir. Bu da ağlamak-gülmek, hatırlamak-unutmak, bağışlamak-öfkelenmek gibi çelişkileri ünsiyet edebilme kudreti gerektirir ki ona insan denmesinin sebebi de budur.
muharremsvs
Aug 9 2008, 05:54 PM
İnsan “Alak”tandır
Bilim yeri olan mikro ve makro âlem değişimlidir. Bu alemler mikroskop ve teleskopla izlenir. Bu iki alanda, iki aletle gelişen bilişsel süreç de çok kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca bu tür bilgilerin hepsine birden kimse muttali olamaz.
Kaldı ki mikroskobun da teleskopun uçları sonsuza açılır. Yani bu şekilde bilinenler, her an değişmekte, gelişmekte ve çoğalmaktadır. Sonuçta bilim, bizzat ilgilenenler için bile sanal kalmakta, ruhlara etkisi, ilgilenildiği süreçle sabit olmaktadır.
Bu nedenle bilim inanç ilişkisi sanıldığı kadar genel ve zorunlu değildir.
Oysa Mukaddes Kitaplar, her seviyeden herkese hitap etmek ister. Yaratılışı, doğayı ve Tarihi olayları bilgilendirmek için değil, imanı takviye ve inkârı kınama açısından konu edinir. Bu nedenle, Kur'ân, yaratılış evrelerindeki ontolojik ve kronolojik süreçle ilgilenmez. Hep betimsel; tasviri ve temsili temaslarda bulunur.
Şu ayette olduğu gibi:
"Alaktan yarattı insanı."[1]
Ayetteki "alak" kelimesine elbette sözlüklerden bir anlam bulunabilir. Ama bu anlam, hiçbir zaman, laboratuarlarda mikroskopla tanınmış bir nesne olmayacaktır. Tercih edilen anlamın, Kur'ân'da hülasa edilmiş bulunan yaratılış evrelerindeki sıraya da uygun düşmesi gereklidir. Bu sıra; toprak, bir damla su, alak, belli belirsiz bir et, kemik, et giydirme ve sonra doğum şeklindedir.[2]
Yani "alak" sadece mikroskoplarla görülebilecek küçük bir zerre değil, su ile etimsi bir madde arasında gözle görülebilecek büyüklükte bir şey olmak zorundadır.
Dikkat edilirse yukarıdaki ayette; âdem ve beşer gibi bir kelime değil, ama insan sözcüğü kullanılmıştır. Bunun sebebi, söz akışının okumak-anlamak gibi ruhi bir haslet gerektirmesidir. Bu da ağlamak-gülmek, hatırlamak-unutmak, bağışlamak-öfkelenmek gibi çelişkileri ünsiyet edebilme kudreti gerektirir ki ona insan denmesinin sebebi de budur.
muharremsvs
Aug 10 2008, 08:03 PM
İnsan ve Hz. İsa
Kur'ân; insanın yaratılışını laboratuar diliyle konu edinmez. Âdem ve Havva'nın hangisinin önce yaratıldığına da değinmez. İlk insan mevzuuna da arkeoloji üslubuyla değil, din merkezli sosyoloji üslubuyla girer. Mesela der ki:
“Ey insanlar! O sizi tek bir nefsten yarattı, eşini de ondan yarattı."[3]
Bu ayetin amacı, herhâlde, deney konusu olabilecek, mahiyeti bilinmeyen bir maddeye işaret etmek değildir. Kadının erkekten alınmış bir parçadan yaratıldığını anlatmak hiç değildir. Eğer böyle olsaydı, her hâlde bu daha açık söylenebilirdi.
Oysa burada sarih olan başka bir mefhum vardır: O da insan denilen bütün kadın ve erkeklerin aynı türden, aynı özden oluşlarıdır. Tıpkı şu ayetteki gibi:
"Sizi tek nefsten yarattı."[4]
Dikkat edilirse bu ayette de, yukarıdaki ayetteki gibi "tek nefs" ve "eşi" ayrımı yoktur. Genel bir hitapla, herkesin aynı nefsten olduğu sarahatle ifade edilmiştir. Demek ki yukarıdaki ayette de Kur'ân'ın gündemi, hangi eşin hangi eşten, onun da hangi maddeden yaratıldığı değil, herkesin aynı asıldan yaratılmış olduğudur.
Hz. İsa'nın yaratılışının, Âdem'in yaratılışı gibi olduğunu söyleyen ayette de İsa ve Âdem'in ham maddeleri değil, onların yaratılışlarının ilahi emre bağlı olduğu konu edilmektedir:
“Allah katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı sonra da ona: “Ol!” dedi. Hemen oluverdi.”[5]
Aslında insanın yaratılışında gündeme gelen; bir damla hakir su, kuru bir toprak, çamur, balçık, ses çıkaran toprak gibi maddeler de fiziksel özellikleriyle değil, betimleme gereklilikleri ve değerleri açısından düşünülmelidir. “Çınlama” sözcüğü ile insanın konuşma yeteneğine işaret eden şu ayetteki gibi:
"Yarattık insanı, çınlayan, işlenebilen çamurdan."[6]
muharremsvs
Aug 11 2008, 09:34 PM
İnsan ve Cin
İnsan, nefsindeki bilumum zıt hisleri ünsiyet ederken sürekli çelişkiler yaşar. Bu nedenle o ihtilaflar üreten ve onları kontrol etme sorumluluğunda olan bir halîfedir. Onun mukabili ise cindir. Cinler, nefislerindeki zıt hisleri ünsiyet edemedikleri için dengeleri bozuk (mecnun) görülür. Cin lafzının kullanıldığı bütün ayetlerde bu sözcük, insan için "öteki" olan anlamındadır.
"Cine gelince, onu daha önce yarattık, kavurucu ateşten."[7]
Bu ayet, insanın önceki hâlini anlamlandırır. Önceden yaratılmış olan ateş tabiatlı, kanun tanımaz ve bedevi durumuna cin tabir edilmiştir. Bu nedenle, sınır tanımaz ve inkârcı tabiattaki İblis ve şeytan karakteri de bunlara nispet edilmektedir.
İnsan ve Beşer
Beşer, hayvansal tarafı ağır basan kan dökücü ve fesat çıkarıcı bir varlıktır. Henüz insan ve halife denebilecek bir konumda bulunmayan seviyedir. İnsanın henüz ruh verilmemiş durumudur. Dolaysıyla bu seviye için bir secde emri de söz konusu olmamıştır:
"Rabb'in meleklere şöyle demişti: “Ben bir beşer yaratıyorum, çınlayan, işlenebilen çamurdan; onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde, ona kapanın secde ederek.”[8]
Ancak melekler ilerde başlarına gelecek durumun mahiyetini anlamak istemişlerdir. Şu temsili diyalogda anlatıldığı gibi:
- Ben yeryüzünde bir halife belirliyorum.
- Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birisini mi belirliyorsun? Oysa biz övgünü yüceltiyor ve seni takdis ediyoruz!
- Ben, bilmediklerinizi bilirim![9]
Bir tek kişinin kendi başına kan dökmesi ve fesat çıkarması elbette mümkün olamaz. Demek ki daha önce "cin" ve "beşer" seviyelerinde yaratılmış fesatçı karakterler vardı ve onlara ruh verileceği zaman ona secde etmeleri gerektiği bildirilmişti.
Yani melekler insaniyetin ve Âdemiyetin değil, daha evvelki "cinniyet"in ve "beşeriyet"in fesadına tanık olmuşlardı.
Yukarıdaki ayetlerde henüz ruh verilmemiş olan varlığa "beşer" tabir ediliyordu. Bu diyalogda ise o seviye değil, ondan sonraki halife belirleme anı hikâye edilmektedir. Bu nedenle ona “halîfe” deniyor. Bu durumda secdenin yaratılış için değil, hilafet için istenmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Bu mukayeseden, Âdem'in halife belirlenmesinin, ona "ruh" verilmiş olmasıyla ilişkili olduğunu da söyleyebiliriz. Ruh ise, insandaki anlama yeridir. Allah'ın "ruhundan üflemesi" elbette her insan için söz konusudur. "Ruhumdan" sözcüğü ve "üfleme" görüngüsü ise, verilen şeyin azlığından kinayedir. İnsana ruh üfürülmesinden anlaşılması gereken, hilafet için onda ilahi hitaba mazhar olacak bir alan oluşturmaktır. Nitekim vahyi getiren meleğin de getirmiş olduğu vahyin de adı "ruh" tur.
Ayrıca ayetlerin devamında Allah'ın ilmini niteleyen isminin anılması, aşağısında da Âdem'in ilmine temas edilmesi, bu hilafetin varlıksal değil ilimsel olduğuna delalet etmektedir. Zaten üslupta hilafet, yönetime yetkili olmaktır. Davud bir halifedir[10] ve herkesin seviyesine göre farklı hilafet makamları vardır.[11]
muharremsvs
Aug 13 2008, 07:55 PM
İnsan ve Halife
O hâlde asla unutulmamalıdır ki buradaki hilafet, Allah'ın var oluşunun değil, "Melik" oluşunun hilafetidir. Meseleyi, bütün niteliklerin Âdem’e bildirilmesinden sonra meleklere sunulduğunu bildiren temsili diyalogun devamından izleyebiliriz:
- Eğer doğruysanız, haydi şunların niteliklerini bana haber verin!
- Yüceltme sana! Bize bildirdiğinden başka bilgimiz yok, sensin hep bilen, hep hikmetli!
- Âdem! Haber ver onlara niteliklerini!
- (Âdem, niteliklerini kendilerine haber verince) Demedim mi size, göklerin ve yerin görünmeyenini ben bilirim ve sizin açıkladığınızı ve gizlemiş olduğunuzu da bilirim?[12]
Tevrat'ın sembolik üslubuna göre de insanın hilafeti onun hâkimiyeti anlamındadır. Allah'a benzer yaratılan insan, denizin balıklarına, göklerin kuşlarına, sığırlara, bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeye hâkim olmakla halife olmuştur.[13]
İnsana Secde
Varlıkların işleme kanunları içlerine konmuştur, insanlar bu kanunları tanıyabilirler. Hatta canlıların genleriyle oynayarak değişimlerine müdahale edebilir, ömürlerini öne alabilir, geciktirebilirler. Zira müdahale ettikleri şeylerde irade ve isyan yoktur. Onlar daima melekî sıfatlarda bulunurlar. Varlıklar; adama "secde" etmekle, her türlü, "insâ", "nesh", "tebdil", "mahv" ve "teshîr"e amade olmuşlardır.[14]
Ayetteki "Haber verin" kelimesinin türevleri göz önüne alınırsa, "onlara peygamberlik edin" demek olduğu anlaşılır. Âdem bu makamla, bütün varlıklara bir anlamda "peygamberlik" edecek, onlar da âdemiyete secde edeceklerdir:
Hani demiştik meleklere, “Âdem’e secde edin!”[15]
Âdem tesviye edilip ona ruh verilmiş, böylece hilafet konumuna getirilmiştir. Aslında bu secdenin halife için oluşu da semboliktir. Gerçekte ise Melik içindir.
Nitekim Kur'ân üslubunda üç secde vardır. Birincisi, insan dâhil bütün mahlûkatın Allah'a olan varlıksal secdesidir.
İkincisi, sorumlu insanın Allah'a kulluk secdesidir. Üçüncüsü ise yeryüzü meleklerinin sadece insanlara secdesidir.[16]
"Ve elbette; yarattık sizi, sonra şekil verdik size, sonra meleklere dedik: “Âdem’e secde edin!"[17]
Bu ayette, muhatapların çoğul oluşuna ve safhaların sırasına bakılırsa, meleklerin kendisine secde ettiği şahsın sadece Hz. Âdem olmadığı anlaşılır. Daha doğrusu burada Âdem’le anlaşılması gereken şey, ilk örneklerine nispet edilen "adamlar" olduğudur. Yaratılanlar ve biçim verilenler çok olduğuna göre, Âdem sözcüğü de bu çoğu temsil etmektedir.
Zaten pek çok ayette Âdemle kast edilen, ilk yaratılan insan teki değil, ilk bilinen insan türüdür. Çünkü Âdem, insanlığın bilinen ilk atasıdır. Din tarihinde bilinen ilk peygamberdir. İsrail gibi belli bir peygamberin ismidir. Bilinen ilk örneğine nispetle, İsrailoğulları dendiği gibi, insan soyuna da Âdem oğulları denmektedir.
Nitekim Kur'ân, bütün insanlığa hitap edeceği zaman daha genel bir isim olan "Adem oğulları" deyimiyle seslenir. Bununla birlikte, eğer sadece dini hayattaki ifrat ve tefrite işaret edecekse "İsrail oğulları" diye seslenir.
Ayrıca; Kur'ân, seslenişlerinde ey Âdem oğulları, ey İsrail oğulları dediği hâlde, hiç insanoğulları dememiştir. Çünkü "insan" türün tamamının adıdır. Yani baba da insan, oğul da insandır. Demek ki insan, muayyen birisinin adı olmadığı hâlde Âdem belli bir insanın adıdır.
“Allah Âdem’i, Nûh’u ve İbrahim soyunu bütün insanlığın üzerine seçti”[18]
Ayet-i kerimede Âdem ve Nûh’un gönderilmesinden bahsedilirken bir tek “seçti” buyrulmuştur. O hâlde Âdem’den önce insanlar vardır. Aslında, yüzyıllardır insana "Âdemoğlu" deniyor olması, insan türüne "Âdem" diyebilmeyi de beraberinde getirmektedir.
muharremsvs
Aug 14 2008, 04:17 PM
İnsan ve İblis
Meleklerin hepsi birden secde ettiler. Ancak İblis, secde edenlerle birlikte olmayı reddetti.[19] Büyüklendi ve inkarcılardan oldu.[20] O cinlerdendi.[21]
Kur'ân üslubundan anlaşıldığına göre; yaratılışta konu edilen İblis, insanlara ruh (anlama yetisi) verildiği anda açığa çıkmış olan, zaptedilemez (ateşten) ve görünmez (cin) bir tabiattır. Ölünceye kadar da insana sürekli vesvese (alternatif) üretir. Görevi insanlarla birlikte sona erecek sonra da eski melekiyetine dönecektir.
Bütün bu nitelikler, insanın eksik düşünme ilkelliğini tavsif eder gibidir. Zaten bu nedenle lanetlenmiş (racîm) ve ona şaytan denmiştir. Şeytani yönü, meleki yönünden fazla olan kimseler, Kur'ân'a göre, bir şeyi alternatifleriyle düşünme (tefekkür) ve sonunu hesap etme (tedebbür) işini yapmayan kimselerdir. Bu nedenle onlar, artırılmış ifadeyle şeytan, liderleri ise İblis şeklinde nitelenmiştir. Bunların mukabili de görünmez olan melekler ve melekiyyeti yüksek olan kimselerdir.[22]
Allah'ın iki eliyle yarattığı, yani celal ve cemal nitelikleri yüklediği, esmasıyla donattığı insana İblis secde etmedi.[23] Bu isyanının gerekçesini de şöyle açıkladı:
“Ben, ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”[24]
Dikkat edilirse İblis, onu insan kıvamına gelmeden önceki "beşer" tabiatıyla nitelemektedir. Irkını üstün görmüş ve Âdem’e ruh verilmiş olmasını önemsememiştir. Bunun üzerine de azarlanmıştır:
“Çık oradan, sen kovuldun! Lanet sana, karşılık gününe kadar!”[25]
Bunun üzerine İblis savunma yapmamış, ama kendisi için mühlet istemiştir:
“Rabb'im! Öyleyse, süre ver bana, uyandırılacakları güne kadar.”[26]
Bunun üzerine Rab ona şöyle cevap vermiştir:
“Haydi sen, süre verilenlerdensin, bilinen vaktin gününe kadar.”[27]
İblis işte bu ilahi plan üzerine devam eder. Seçkin olanlar dışında[28] insanların sağına soluna gelerek onları saptırmaya başlar.[29] Bu nedenle Allah insanı uyarır:
“Âdem! Sen eşinle bahçeye yerleş. Oradan istediğiniz şeyden bolca yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa hainlerden olursunuz.”[30]
Dikkat edilirse Âdem’e yasaklanan şey, ağacın meyvesi değil kendisidir. Bu, yenmesi zevkli, yenince edep yerlerini fark ettiren ve insanı sürekli kılma özelliği bulunan bir ağaçtır.[31] Ağaç, Edebiyatta kadını simgelemektedir.[32] Nitekim insan soyu için de ağaç (şecere) tabir edilmiştir. "Yaklaşmayın" yasağı da, Kur'ân'da, usulüyle yapılmadığında harama dönüşen bazı işler için kullanılmıştır.[33] Burada ağaç, neslin üremesine benzetilerek simgesel bir dille cinsel birleşme yasaklanmıştır.
Sonra Şeytan, onları oradan kaydırır ve bulundukları konumdan çıkarır.[34] O yasak ağaçtan yerler. Ardından, gizli yerleri kendilerine görünüverir. Bahçe yapraklarıyla üstlerini örtmeye koyulurlar. Böylece Âdem, Rabb'ına isyan etmiş olur.[35] İsteyenin de tövbesini kabul eder, doğru yolu gösterir."[36]
Ademin hayat hikayesi için Kur’ân’ın bu noktaya kadar kullandığı muhatap zamirleri ikilidir. Bundan sonra birden çoğul olur:
"Hepiniz! Kiminiz kiminize düşmandır. Sonra, benden size bir rehber geldiğinde, kim rehberime uyarsa artık sapmaz ve mutsuz da olmaz."[37]
Burada anlatılan Âdemiyette birinci mevki değişimidir. Hitaplar çoğuldur. Çünkü cinsellik ağacı artık meyve vermiştir. Ademin fıtri uyarısı içindedir.[38] Nebevi vahiy ise bundan sonraki âdemiyet için söz konusudur:
“İnin oradan hepiniz! Benden size bir rehber geldiğinde, kim rehberime uyarsa, onlar için korku yoktur, onlar üzülmezler. İnkâr edenler ve delillerimizi yalanlayanlar ise, onlar ateş halkıdır: onlar, orada süreklidirler."[39]
Sonuç
Âdemiyet; vücudu vacip olan zattan, insanın mecazi vücuduna inen ilahi ruhla başlar. Analar vacip olan zatı simgeler. Rahimler ise birer cennet simgesidir. Bu zat cennetlerinde ilk yaratılan ise âdemiyet mekânıdır ki ona “cenin” denmiştir. Sonra bu cenine ruh verilir. Beşeri hislerin mekânı tamamlanınca bu ilk cennetten çıkar.
Ruh verilmiş olduğu hâlde, hisleri henüz tamamlanmamış bulunan küçükler, başka bir cennete inmişlerdir. Bu ikinci cennet, ana kucağıdır. Ancak beşeri hisler buluğa erdikten, fücur ve takva ayırımı gücüne ulaştıktan sonra bu ikinci cennetten de çıkarlar.
Âdemdeki düşüş ve yükseliş ise, işte bu ikinci cennetten de çıkıştan sonradır. Meleklerin secde edişi de, secde etmeyen şeytanın kovuluşu da bundan sonra meydana gelecektir.
Onun içindeki melekelerden bir kısmı şeytanlaşır. İlahi ruha isyan etmeye başlar. İşte o zaman Âdemiyet cennetinde Allah'a isyan ederek âdemiyetten tenezzül eder. Tövbe edenin tövbesini ise Allah kabul eder. O pek merhametli, hep merhametlidir.
AHMET BAYDAR
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Alak 96/2
[2] Bkz. Hacc 22/5, Mümin 40/67, Müminun 23/14, İnsan 75/38.)
[3] Nisa 4/1.
[4] Zümer 39/6. En'âm 6/96.
[5] Âl-i İmrân 3/59.
[6] Hicr 15/26.
[7] Hicr 15/27.
[8] Hicr 15/28-29. Sâd 38/70-71.
[9] Bakara 2/30.
[10] Sa'd 38/26.
[11] En'âm 6/165.
[12] Bakara 2/31-33.
[13] Bkz. Eski Ahit, Tekvin 1/26-31.
[14] Bkz. Ra'd 13/2, Lokmân 31/29, Zümer 39/5.
[15] Bakara 2/34. Kehf 18/50. İsrâ 17/61. Tâhâ 20/116.
[16] Gazzâlî (505/1111), Râzî (606/1209), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (638/1240), Mevdûdî (ö.1979) gibi bir grup alim, Hz. Âdem’e secde eden meleklerin yalnızca yeryüzü melekleri olduğu, bir kısım meleklerin veya gökteki meleklerin ise bu tür secde ile emrolunmadığı görüşündedir. "Şüphe yok ki Rabbinin katındakiler O’na kulluk etmekten asla kibirlenmezler, O’nu tesbih eder ve Yalnız O’na secde ederler.” mealindeki (A‘râf, 7/206.) ayette yer alan “Yalnız O’na secde ederler.” kısmı hasr ifade eder.
[17] A'râf 7/11.
[18] Âl-i İmran 33.
[19] Hicr 15/30-31. Tâhâ 20/116. İsrâ 17/61. A'râf 7/11.
[20] Sâd 38/73-74. Bakara 2/34.
[21] Kehf 18/50.
[22] İnsanlara şeytan ve melek kullanımı için bkz. Bakara 2/102.
[23] Sâd 38/75. A'râf 7/12. Hicr 15/32
[24] Sâd 38/76. A'râf 7/12. Hicr 15/32-34. İsrâ 17/61.
[25] Hicr 15/32-34. Sâd 38/77-78. A'râf 7/16-17. A'râf 7/13.
[26] Hicr 15/35-40. Sâd 38/79. A'râf 7/14. İsrâ 17/62 .
[27] Hicr 15/35-40. A'râf 7/15. Sâd 38/80-81.
[28] İsrâ 17/65.
[29] Hicr 15/35-40. Sâd 38/82-83. A'râf 7/16-17.
[30] Bakara 2/35.
[31] A'râf 7/20-22, Tâhâ 20/120-121
[32] Şerhu Divani'l-Hamase
[33] Bkz. İsra 17/32, En'âm 6/151, 152, Nisâ 4/43.
[34] Bakara 2/36. Tâhâ 20/120.
[35] Tâhâ 20/120.
[36] Tâhâ 20/122-123.
[37] Tâhâ 20/122-123.
[38] Bakara 2/36-37.
[39] Bakara 2/38-39.
sonsoz.org sitesinden alıntıdır.