fani olanı istemem
Aug 3 2008, 07:49 AM
Sırat köprüsü
Kuran'ı Kerimde Sırat Köprüsü diye bir olgu bir ayet yoktur. Kitabımıza göre cennetin yolu sırat köprüsü değil Sıratı Müstakîm dir. Sıratı Müstakim insan ruhunun dünya yaşamı esnasında yani hala hayatta iken fizik bedeninden ayrılarak Allah'a doğru seyrü sulukunu yaptığı yolun adıdır.
Meryem suresi 71-72 ayetlerine göre bütün insanlar mutlaka önce cehenneme gideceklerdir. İndi ilâhideki mahşer meydanından cehenneme doğru herkes mutlaka gidecektir. Doğal olarak üzerinden düşülecek bir köprü yoktur.
Daha sonra cennete gidecek olanlar cehennemden çıkıp cennete gideceklerdir. Cenete gidecek olan bu insanlar (takva sahipleri) mutlaka cennete gidecekleri için üzerinden düşülecek bir köprü gene bulunmamaktadır.
19 / MERYEM - 71 : Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).
Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.
19 / MERYEM - 72 : Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).
Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız
Tüm insanlar yani hem cennet ehli hem de cehennem ehli mutlaka önce cehenneme gidecektir. Cennete gidecek olanlara cehhennem neden gösteriliyor? Cennete vardıklarında Allah'a sonsuz hamd ve şükretsinler diye.
Cennet ehlinin kulaklarında vakra, gözlerinde hicabı mesture, kalplerinde ekinnet yoktur. Bu mühürler dünya hayatındayken Allah tarafından kaldırılmıştır (Allah'a ulaşmayı dileyenler) ve cennet ehli bu sayede cehhennem kapısından deyim yerinde ise uçarak geçer. Diğerleri ise burun yere sürtülerek kapının altından cehenneme girerler.
26 / ŞUARA - 94 : Fe kubkıbû fîhâ hum vel gâvun(gâvune).
Onlar (putperestler) ve azgınlar, oraya (cehenneme) yüzüstü (burunları yere sürtünerek) atılırlar
Sonuç olarak ölüm sonrası yaşamda üzerinden düşülecek bir köprü yoktur. Diğer yandan bu dünya hayatında iken kişi Ruhunu Sıratı Müstakiym üzerinde yükselterek Allah'a ulaştırdıktan sonra fıska düşerse bu bir düşüş olarak nitelendirilebilir.
Sıratı Müstakiymin ne olduğunu, ona nasıl ulaşılacağını öğrenmek için TIKLAYIN:
aymas
Aug 3 2008, 10:05 AM
işte toplumumuzda bunları bilmeyen insanlar var,öğretilmiyor belkide onlarda öğrenmek istemiyor.ne söykenirse kabul ediliyor
islam ve kulluk
Aug 3 2008, 11:32 AM
http://www.siratkoprusu.com/default.aspx?p...4&nid=36472burdaki yazıyı aynen nakletmişsiniz
yalnız anlamadığım neden bunca hadis ilmini yok sayarsınız ?
Yüce Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, günahlarınıza samimi bir tevbe ile Allah'a dönün! Umulur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da, "Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin " derler " (et- Tahrim, 66/8). Bu âyette, mü'minlerin nurlarından kastedilen, iman ve amelleriyle husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları Sırat üzerinde onları yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar, karanlıkta kaldıkça mü'minler "Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere kadar nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta kalıp perişan olmayalım" derler: "O gün (sıratta) münafık erkeklerle münafık kadınlar, mü'minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, derler. Onlara, dönün arkanıza da bir nur arayın, denilir. Nihayet, onların arasına, bir kapısı olan ve içinde rahmet ve dışında azab bulunan bir sür çekilir" (el-Hadid, 57/13).
bu ayet tefsirlerinde sırat köprüsü ile ilgili sahih-i buhariden Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in bir çok hadisini görebilirsin.
Allah-u alem
fani olanı istemem
Aug 8 2008, 07:31 PM
hadis ilminemi tabii olacağız Kuran ilmine mi?
2/BAKARA-78: “Ve minhum ummiyyûne lâ ya'lemunel kitâbe illâ emâniyye ve in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).”
Onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah'ın) Kitab'ını bilmezler (tanımazlar da). Sadece emaniyyeyi (kişilerin el yazması kitaplarını) bilirler. Onlar sadece zan (ve kuruntu) içindedirler.
Burada “Kitap” denilen; Kûr’an-ı Kerim’dir. “Emaniyye” ise aklın ürünü olan el yazması kitaplardır. Çünkü; takip eden âyet-i kerime, bize bu gerçeği ifade ediyor:
Öyleyse Allah’ın Resûl’ünden bize kalan en büyük miras, Kur’ân-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kur’ân-ı Kerim’i hayatına tatbik etme şeklinin İslâm kaynaklarındaki adı olan “sünnet”tir. Sünnetin, bir hadîsler bölümü, bir Resûlullah’ın fiili olarak yaşadığı, gerçekleştirdiği amel bölümü, bir de Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in yanında gerçekleşip de karşı çıkmadığı sükût ettiği, ikrar ettiği bölümü vardır. Resûlullah’ın sünneti bu üç bölümde oluşuyor. Allah’a hamdeder, şükrederiz ki, bizler en güzel biçimde sünnetten faydalanabiliyoruz. Zira, zaman içerisinde bu hadîslerin içerisine mevzu hadîsler karışmıştır. Özellikle İbni Ebul Avce: “Ben tek başıma 2000 hadîs uydurdum.” diyor. Bu uydurulan hadîslerin aslî hadîslerle karışması, insanları ihtilâfa götürüyor. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, “Riyazet-ül Sâlihîn”in önsözünde vaaz ettiği bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır:
“Birgün benim hadîslerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız.”
. Bu sebeple hak sahiplerine gerçekleri hiçbir şey katmadan olduğu gibi ulaştırma imkânına sahip. Ama aradan geçen seneler, hatta asırlar sonra, hadîslerin gerçek olmama ihtimali giderek çoğalır. Çünkü geçen zaman, bir kısmının aşınmasına sebebiyet verecektir. Zaman devreye girince beşerî vasıflardan bir tanesi olan unutkanlık devreye girecektir. Unutmak, “nesiye” kökünden gelmektedir. O halde insan bu vasıfla mücehhez! İnsan bir mesajı olduğu gibi aslî kaynaktan alıp karşı tarafa ulaştıramayabilir ama Kur’ân-ı Kerim için böyle bir tehlike yoktur. Çünkü; Kur’ân-ı Kerim’i Allahû Tealâ koruyor. Allahû Tealâ, Fussilet Suresinin 42. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
41/FUSSİLET-42: “Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(i), tenzîlun min hakîmin hamîd(in).”
Ne önünden, ne arkasından asla bâtıl arız olamaz. Hikmet sahibi ve Hamîd olan (Allah)’tan inmiştir.
Bu Kitab’ın bir tek harfi bile değişmemiştir ama sünnetlerde, hadîslerde birtakım ihtilaflar vardır ve hadîslerin içerisine mevzu hadîsler karışmıştır.
islam ve kulluk
Aug 8 2008, 07:56 PM
ALINTI
Bu Kitab’ın bir tek harfi bile değişmemiştir ama sünnetlerde, hadîslerde birtakım ihtilaflar vardır ve hadîslerin içerisine mevzu hadîsler karışmıştır.
Bu ihtilaflar araştırma yoksunu kimselerin her türlü hadis ve alim kötülüyen yazılara tamah etmeleriyle ortaya çıkmış ve şuan ki hadis karşıtı akımın ortaya çıkmasına mahal vermiştir.
Bir çok uydurma hadisle savaş yapmış alimlerin külliyatlarını incelediğimizde hadisler konusunda varılan bilgi üstte naklettiğim gibidir.
Siz beni her ne kadar Allah-ın kitabını bırakıp el yazmalara tamah ediyor vasfı ile vasıflandırsanızda ...
Allah-u alem
EsLeMNa
Aug 9 2008, 11:27 AM
Kuran-ı Kerim'de kabir azabıyla ilgilide hiç ayet yoktur.Ancak hadis ilmiyle var olduğunu biliyoruz.Tabi siz bunada itimat etmiyor olabilirsiniz.
fani olanı istemem
Aug 9 2008, 12:49 PM
Kardeşlerimizden bir tanesi fetva vermiş alime tabii olacaksın diye Kuran ne diyor?
AKLIN MÜRŞİDE TÂBÎ OLMASI
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Muaz Bin Cebel’i, Yemen’e vali tayin ediyor. Ona diyor ki:
- Ya Muaz oraya gittiğinde ne ile hükmedeceksin?- Kur’ân-ı Kerim’le ya Resûlullah.
- Kur’ân-ı Kerim’de bulamazsan ne ile hükmedeceksin?
- Senin sünnetinle ya Resûlullah.
- Sünnetimi de bulamazsan ne ile hükmedeceksin?
- Kendi reyim ile ya Resûlullah.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Kur’ân-ı Kerim’inde bize açıkladığı gibi, Allah’ın tasarrufta olan Nebîsi'dir. Ruhunu, fizik bedenini, nefsini, iradesini ve aklını Allahû Tealâ’ya teslim ederek Allah’ın tasarrufa ulaşmış Son Nebîsi'dir. Tasarrufta olması sebebiyle Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in seçimi kendi seçimi değildir. O’nun seçimi Allah’ın seçimidir:
28/KASAS-68: Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim (yapmak istediğini seçmek) onlara ait değildir. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
Bu dünya hayatında Sıratı Mustakîm’e (hidayete) adım atılan tövbe merasiminde Allahû Tealâ, Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in eline tecelli ediyor:
48/FETİH-10: Muhakkak ki onlar sana biat ettikleri zaman Allah’a biat etmiş oldular, onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardı. Kim (derecesini nakısa) düşürürse, muhakkak ki o nefsi sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nakısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdlerini (yeminini, misakini ve ahdini) yerine getirirse ona büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
8/ENFAL-17: Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü'minleri Kendisinden ahsen bela ile imtihan eder. Muhakkak ki; Allah, işitendir ve bilendir.
Eğer Sevgili Peygamberimiz, Muaz’i Yemen’e vali olarak tayin ediyorsa, bu seçim Allahû Tealâ’nın seçimidir. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ki; O, ayaklı bir Kur’ân-ı Kerim’dir. O halde Allah’ın o kadar sahâbesinin içerisinde bu insanı seçmesi boşuna değildir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in bize tespit ettiği de tüm sahâbenin irşada ulaşmış olduğudur. Ama irşada ulaşan Muaz Bin Cebel’i bile Peygamber Efendimiz (S.A.V), onu Yemen’e gönderirken, orada insanları irşadla görevli olduğunu ona bildiriyor ve irşadın yegâne kaynağının Kur’ân-ı Kerim olduğunu Allah’ın Resûl’ü tespit ediyor.
Demek ki, zaman içerisinde Allah’ın Resûlü’nün şefaatiyle irşada ulaşan Muaz Bin Cebel, Resûlullah’a fizikî şartlar içerisinde ulaşamayan Yemen halkına hem idareci olarak, hem de oradaki insanları irşad etmek üzere Allah’ın Resûl’ü tarafından vazifeli kılınıyor.
Oradaki idaresinde, insanları irşadında ikinci kaynak olarak; “Ey Allah’ın Resûl’ü, senin hadîslerini, sünnetini uygulayacağım.” diyor. Kur’ân-ı Kerim, Allahû Tealâ’nın biz insanlar için seçtiği İslâm’ın ezelî ve ebedî yegâne kaynağıdır. O halde Âdem (A.S)’la başlayan İslâmî dîn, zirve noktaya Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le ulaşmıştır. Allahû Tealâ’nın, ne kadar değişmez kanunu varsa hepsini 23 sene boyunca Cebrail (A.S) vasıtasıyla Resûlullah’a vahyediyor. Bütün bu âyetlerin toplamı şu anda elimizde olan Kur’ân-ı Kerim’i oluşturuyor. Kur’ân-ı Kerim, Allah tarafından korunan bir Kitap olması sebebiyle, bir tek harfi bile değişmemiş olarak elimizde mevcuttur.
15/HİCR-9: “İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu lehâfizûn(e).”
Bu zikri Biz, muhakkak ki Biz indirdik, O’nun muhafızı (koruyucusu da) muhakkak ki Biziz.
Korunan ve hayat kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’i en üst safhada yaşayan yine Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir. Hiç kimse O’nun kadar Kur’ân-ı Kerim’i en üst noktada hayatına tatbik edemez. Allah bu tespiti yapıyor ve Ahzab Suresinin 21. âyet-i kerimesinde bize şöyle açıklıyor:
33/AHZAB-21: Allah’a teslim olmayı dileyenler ve Allah’a ulaşanlar ve Allah’ı çok zikredenler için andolsun ki Allah’ın Resûl’ü en güzel (ahsen) örnektir.
“Bulamazsan neyle hükmedeceksin?” deyince Muaz Bin Cebel’in, “reyimle” dediğini görüyoruz ki bu en çok yanlış anlaşılan konudur. “Ben neden aklımla Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeyeyim! Ben neden aklımla İslâm’ı yaşamayayım!” diyenler var. Halbuki “Ben, reyimle amel edeceğim.” diyen zat ile “Ben, neden aklımla İslâm’ı yaşayamayayım?” diyen Nefs-i Emmare’deki insanı Kur’ân-ı Kerim’e göre karşılaştırırsak, 27 basamaklık bir dizayn farkının olduğunu görürüz. Nefs-i Emmare’de olan bir insan, kendisini Muaz Bin Cebel’in yerine koyuyor.
Muaz Bin Cebel, herşeyden evvel, Resûlullah’ın sahâbesidir. Muaz Bin Cebel, Resûlullah’ın şefaatiyle o gün İslâm’ı yaşayan, İslâmî savaşlarda yer alan, fizik bedenini Allah için harcayabilen ve ruhunu Allah’a teslim eden bir sahâbidir. Eğer Resûlullah onu seçmişse, bu seçim Allah’ın seçimidir. O’nun hiçbir sözü kendi hevasından olmaz! O, tamamiyle Allah’ın vahyiyle hareket eden, Allah’ın tasarrufunda olan bir kişidir. Kendisine bağlı o kadar sahâbenin içerisinden Muaz Bin Cebel’i seçmişse, boşuna seçmemiştir. Muaz Bin Cebel, irşada ulaşmış, irşad etme yetkisinin sahibi kılınmıştır.
O halde bu vasıfların sahibi olan Muaz Bin Cebel: “Reyimle amel edeceğim.” dediğinde bugünkü dîni kaynaklardaki ismi ile en az müçtehitti. İçtihad yapabilen, nefsini Allah’a teslim eden birisiydi. Kendi reyi de olduğu zaman, aklını Allah’ın söylediğine tâbî kılması, mürşidine tâbî olmasıdır; Allah’ın seçimini benimsemesidir.
Öyleyse bugün akîl-bâliğ olan, Nefs-i Emmare’de olan insanların adeta Allah’ı, Kur’ân-ı Kerim’i, Resûlullah’ı sorgulamaları, kendilerini cehenneme mahkûm etmeleridir. Akıl bize Allah’ın emirlerini çürütmek için verilmedi. Allahû Tealâ, bize aklı, O’nun âyetlerini, Resûlullah’ın hadîslerini algılayalım diye verdi. Dolayısıyla niyetimiz hiçbir zaman Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını sorgulamak değil, aklımızla Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını anlamak olmalı. Sorgulamak ayrıdır, anlamak ayrıdır. Allah’ın dînini çürütmeye çalışmak, ibadetlerin gereksiz olduğunu ispatlamaya çalışmak, “Kutuplarda insanlar nasıl namaz kılar?” şeklindeki sorular, Allah’ı sorgulamaktır. Bu, Allah’ın âyetlerine küfretmektir. Halbuki namaz, bütün insanlara farz olduğu gibi kutuptaki insana da farzdır. “Acaba kutuptaki insanlar nereye tâbî olarak namaz kılacaklar veya hangi şartlar altında namaz kılacaklar?” şeklindeki araştırmacı bir düşünce, insanı farklı bir sonuca götürür. Bu, meseleyi anlamaya çalışmaktır. Bunlardan birisi sorgulamaktır, birisi ise meseleyi anlamaktır. Allahû Tealâ aklı, Allah’ın sistemini, Allah’ın kanunlarını ve Resûlullah’ın tatbikatını algılayalım diye, yaşayalım diye, hayatımıza tatbik edelim diye bize vermiştir.
Ne yazık ki bugün Allah’ın ve Resûl'ünün emirlerini sorgulayan, aklı peşinden giden, hevasına uyan insanlar bu birinci tatbikatın içerisinde adeta Allahû Tealâ’nın emirlerini sorgularcasına, Allah istediği kadar Kur’ân-ı Kerim’de: “Sen nefsini tezkiye edemezsin.” dese bile “Hayır, aklımla kendi nefsimi tezkiye edeceğim.” demektedirler.
Eğer Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de; “Sen nefsini tezkiye edemezsin. Allah dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ben sizin nefsinizi bir resûl vasıtasıyla tezkiye ederim.” diyorsa, o halde biz de aklımızı resûle teslim etmek zorundayız. Aklımız mürşide tâbî olmak zorundadır. İnsanların çoğu dîni el yazması kitaplardan öğrendikleri için Allahû Tealâ’nın emirlerine muhalif olmaktadırlar. El yazması kitaplar aklın ürünüdür ve Kur’ân-ı Kerim’e ters düşmektedir. Eğer insanlar dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenselerdi, o zaman el yazması kitaplara ihiyaç duymayacaklardı.
32/SECDE-24: “Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(e).”
Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah’a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabırlarından dolayı ve âyetlerimize (Allah’ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.
Öyleyse kesinlikle bilinmelidir ki; hidayetçilere gerek var; herkes için Allah, hidayetçi tayin etmiş. Hidayetçiye tâbî olmadan şeytanın pençesinden kurtulmak mümkün değildir.
Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 128 ve 129. âyet-i kerimelerinde, bütün zamanlar için insanlara nefslerini tezkiye etmekle görevli resûllerinin var olduğunu buyurmaktadır.
7/A’RAF-35: “Yâ benî âdeme immâ ye'tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan resûller (elçiler) geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmazlar.
Mürşide aklını teslim etmek yavaş yavaş gerçekleşir:
İlk 7 basamakta, insanla mürşid arasındaki engeller Allah tarafından kaldırılır.
İkinci 7 basamakta, insanın mürşidi idrak edeceği noktaya gelmesi sağlanır. Kalpte huşû gerçekleşir ve insan mürşidine ihtiyaç duymaya başlar, onu arar. Ona tâbî olur.
Üçüncü 7 basamak, artık mürşid-insan ilişkisinin daha gelişmiş safhasıdır. Kişi mürşidinden yararlanmaya başlar. Başının üzerinde bir ni’met olarak onun ruhunu taşır. Onun tarafından korunup, muhafaza edilir.
Dördüncü 7 basamak, aklını mürşidinden aldığı doğruları uygulamakta kullanan insan, fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Nefsinde kalan %9 karanlık o kişinin mürşidine olan ihityacının devam ettiğini gösterir. Nefs henüz tasfiye olmamış, teslime ulaşmamıştır. Kalp %100 nurlandığı zaman dördüncü 7 basamağın 27. basamağı, nefsin de tamamen Allah’a teslim olduğu basamaktır. Bu safhadan sonra insanın mürşide olan bağlılığı daha da sağlamlaşır. Bu kişiler, Allah’ın yardımcıları olurlar. Hz. İsa’nın havarilerine sorduğu gibi:
3/AL-İ İMRAN-52: “Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufra kâle men ensârî ilallâh(ilallâhi), kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâh(ensârullâhi), amennâ billâh(billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn(muslimûne).”
İsa onlardan inkâr hissedince: “Allah’a ulaştıran yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler de: “Allah’a (götüren yolda) yardımcılar biziz. Allah’a îmân ettik, şahit ol ki; biz, hiç şüphesiz (O’na, Allah'a ) teslim olanlarız.” dediler.
Onlar, 3 vücudun teslimini yerine getirerek Allah’a teslim olmuşlardı. Rabbimiz de onların kalplerini müzeyyen kılarak irşada ulaştırmıştır. Artık onlar Allah’ın yardımcılarıdır.
Öyleyse Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır. Buna şüphe yoktur. Ama bu nurun tamamlanması, mutlaka Allah’ın tayin ettiği hidayetçiye tâbî olmamızla mümkün olacaktır.
O halde şu sonuca ulaşıyoruz ki; âyetler gibi hadîsleri de açıklama yetkisine sahip olanlar ancak Allah’ın üst seviyedeki sevgili kullarıdır. Her önüne gelen hadîstir diye, Resûlullah’ın kelâmıdır diye: “Ben istediğim gibi yorumlayabilirim.” diyemez. Böyle derse dîni tahrif etmiş olur ve dîn tatbikatını değiştirmiş olur. Nasıl ki Kur’ân-ı Kerim’de muhkem ve müteşabih âyetler varsa, bugün hadîslerin kümülatif toplamını göz önüne alırsanız, müteşabih hadîsler de vardır. Bunlardan bir tanesini örnek olarak verelim.
Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“Rabbimiz ben bir kulunu seversem onun gören gözü olurum, onun tutan eli olurum, onun yürüyen ayağı olurum, onun konuşan dili olurum, onun işiten kulağı olurum.”
Bunlardan göz, bir uzuv; el, bir uzuv; ayak, bir uzuv. Halbuki, Allah uzuvlardan münezzehtir. Allah mahlûkatın sahip olduğu bütün sıfatlardan münezzehtir. Ama Allah, “Ben böyle olurum.” diyor. Bundan, tasarrufa ulaşan Allahû Tealâ’nın en üst seviyedeki sevgili kullarının bu dizaynın içerisinde yer aldıklarını idrak etmemiz lâzım. Deniyor ki: “Tasavvufçular fizik âlemin ötesindeki şeylerle uğraşıyor. Subjektif, hayal mahsulü olan, dolayısıyla insanların sapmasına çok meyyal olan bir alanda çalışıyorlar.”
Subjektif denilen alanda Allah’ın gözü hakimdir, fakat objektif denilen alanda sizlerin gözü (kafa gözü) hakimdir. Allah’ın gözleriyle (kalp gözü), sizin gözleriniz (kafa gözü) mukayese edildiği zaman, şu sonuç çıkar: Bize verilen bu kafa gözü, objektif diye tanımlanan, gördüğü nesnelere îmân eden bir insana aittir. Subjektif olan ise kalp gözü, yani Allah’ın kumanda ettiği gözdür. Allah’ın tasarrufunda olan bir insanla, kendi kendine, aklıyla hareket eden bir insanı mukayese edebilir misiniz?
islambuli
Aug 9 2008, 03:30 PM
fani olanı istemem peki sen kime tabi oldun bu kopyla yapıştırları kimin yazsından yapıyorsun sana böyle inançta olmanı kim öğretti eline kuranı kerimi alıpta başlamdığından eminim hadisler hakkında ne okudun hangi kitapları inceledin bunları redderken kendin bir araştırma yapıpta bu sonuca varmadığındanda eminim sende birisine tabii olmuşsun bence. sırf muhalefet olsun diye nefsinle yazmıyorsun inşAllah.laf açıldımı hep kuran kuran diyen insanların bir çoğunun o dediğine bir saygı gösterip dediği kadar önem verip zaman ayırıp arapça okumasını bile bilmediğinden eminim hatta bu kadar değer verdiğini söylediği şeyi orjinal dilini öğrenip kendi okuyup kendi anlamasında beklemek yanlış olmaz sanırım ama eminimki bunu iddia eden insanların birçoğu ingilzice öğrenmeyi yeğlemilşerdir.hepimiz kendimizi inancımızı inancımıza olan bağlılığımızı bir muhasebe edelim inşAllah nefsimizi bir kenara bırakıp.
islam ve kulluk
Aug 9 2008, 03:40 PM
ALINTI
hatta bu kadar değer verdiğini söylediği şeyi orjinal dilini öğrenip kendi okuyup kendi anlamasında beklemek yanlış olmaz sanırım
özellikle bu kısımda çok doğru kardeşim
malesef bir mevzuya karşı çıkarken çoğu kimsenin karşı çıktığı kitap / alim olaylar şahıs her ne olursa araştırmadıklarını internette gördükleri bir kaç yazı manzumesini nakledip kendi yorumlarını eklemeleri ile doğru yaptıkları kanaatine vardıklarını görmekteyim/z ...
Allah-u alem
fani olanı istemem
Aug 10 2008, 01:33 PM
mevzuyu hemen zanna çevirdiniz maksadınızı çözemedim neyi anlatmak istiyorsunuz? zanda bulunan benmiyim sizlermisiniz?
53/Necm-23-- Onlar yalnız zan ve tahmine, nefsimizin arzularına uyarlar.
49/Hucurat-12-- Ey imân edenler zannın çoğundan sakının, şüphesiz bazı zanlar (su-i zan) günahtır.
53/Necm-28-- Onların bu sözleri hakkında hiçbir bilgileri yok. Onlar sadece zanna ittiba ederler. Zan ise insanı bir hakkı bilmek rnecburiyetinden vareste kılamaz (dışında tutamaz).
10/Yunus-66- - Onlar, ancak o zanna tâbî olurlar. Ancak tahmin ederler.
10/Yunus-36- - Onların ekserisi ancak zanna tâbî olurlar, şüphesiz zan hiçbir zaman hakkın yerine geçmez.
6/En'âm-148- - Onlara de ki; Eğer bir bilğiniz varsa onu bize çıkarırsanız siz zandan başka bir şeye tâbî olmazsınız, kuru kuru tahminde bulunursunuz.
6/En'âm- 116- Yeryüzünde olanın ekserisine itaat edersen onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zandan başka birşeye tâbî olmazlar. Onlar kuru kuru tahminde bulunurlar.