Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Ortak Söze Gelmek
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ GENEL ]·.
muharremsvs
Ortak Söze Gelmek (1)*









Konuşan: Prof. Dr. Hayrettin Karaman

Tartışmacılar: Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Dozideos Anagnasdopavlos, Faruk Tuncer, George Marovitch, İlyas Üzüm, Niyazi Öktem, Yusuf Altıntaş

Kültürlerarası Diyalog Platformu (KADİP) periyodik olarak toplan­makta ve belli konular etrafında tartışmalar düzenlemektedir. Bu toplantılardan biri de; özellikle ülkemizde son dönemlerde tartışma konusu yapılan üç dinin mensupları arasındaki diyalog faaliyetleri münasebetiyle gündeme gelen bazı konular üzerine oldu. Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın kısa bir sunumunun ardından kendisine so­rular soruldu. Aşağıdaki konuşma metni, interaktif geçen bu top­lantının deşifresidir.

H. Karaman: Ayet ve hadislere baktığımızda şunu görüyoruz: Müslümanların hâkim olduğu yerde "farklı olanlar yaşayamaz" diye bir ifade içeren herhangi bir ayet-i kerimeyi kimse gösteremez. Yani ya Müslüman olurlar, ya da öldürülürler anlayışı yoktur. Peygambe­rimizin talimatında da böyle bir durum yoktur. Peygamber Efendi­miz bir yere insan gönderdiğinde, "Onlara Müslümanlığı tebliğ et, gücünüzle oraları alın" diyor. "Onları zorla Müslüman edin" demi­yor. Peki, tarihte böyle uygulamalar var mı? Maalesef var. Farklı inanç sahiplerinin egemen oldukları yerlerde insanları zorla kendi dinlerine çevirmek istedikleri, dönmeyenleri de katlettikleri ortamlar olmuştur. Ama İslâm burada üçüncü bir şık da getirmiştir. Nedir o: "Anlaşma yaparak belli şartlar çerçevesinde birlikte yaşayın" demiş­tir. Bu hem kural olarak hem de uygulama olarak tarihte mevcuttur.

N. Öktem: Yani Hocam, Ehl-i kitap için söz konusu bir durum. Zımmi dediğimiz olay.

H. Karaman: Evet zımmi. Şimdi sizin tabirinizle alalım, yani Ehl-i kitap. Peki kim bu Ehl-i kitap? Bunların asıl kitaplarının vahiy eseri olduğu kanaati yaygındır. Hz. Ömer döneminde Mecusiler buna da­hil edilmiş, Sabiîler zaten var. Sonraki dönemlerde Hint dinleri var. Bunların da asıl temel kitaplarının vahiy eseri olduğu kanaati hâkim olmuş. Dolayısıyla büyük dinlerin hemen hemen tamamı bu Ehl-i ki­tabın içinde mütaala edilmiştir. Bizim tatbikat kitaplarında var. Dev­letler hukuku, burada öteki devletlerin, İslâm devletiyle olan ilişkisi­ni ve bir devletin içinde yaşayan ama farklı inanan insanların huku­kunu inceler. Devletler umumi hukuku açısından durum şudur: Ön­celikle İslâm Devleti, başka bağımsız devletlerin varlığını tanır. Bu çok önemlidir, bunun altım çizmek lazım. Bu konuda Muhammed Hamidullah Hoca'nın -yanlış bir adla Türkçeye tercüme edilen- İs­lâm'da Devlet İdaresi adlı eserini tavsiye ederim. Ayrıca benim Anahatlarıyla İslâm Hukuku adlı eserimde de konunun ayrıntısı var. İslâm devleti, emperyalist bir devlet değildir. "Bütün dünyayı tek bir bay­rak altında toplamayı, bağımsız bir tek İslâm devleti olsun, başka hiç­bir devlet olmasın" diye bir vazife öngörmüyor. Bizden istediği sade­ce şudur; "güvenlik içinde olun, başkaları sizin hak ve hukukunuzu çiğnemesin diye en güçlü siz olun!" Yani en güçlü olmak hedeflen­miştir. Bu, güçlü olup diğerlerini ortadan kaldırmak demek değildir. Güvende olun demektir. Bunların Kur'an'dan ayetlerini göstermek mümkün. İslâm ülkesinde gayrimüslim vatandaşların, Ehl-i zımme'nin durumu ayetlerden ve hadislerden hareketle ortaya konmuş­tur. Ehl-i zimmenin farklı oldukları, Müslümanlarla eşit oldukları noktalar nelerdir? Bunlar yüzyıllardan beri kitaplarda yazılı.

A. Bulaç : Hocam buna geçmeden bir şey sorabilir miyim? Cizye ayeti Hicret'in 9. yılında nazil oluyor. Halbuki Yahudilerle ve diğer kavimlerle Peygamberimiz'in imzaladığı sözleşme Hicret'in daha 1. yılında. Yani 7-8 sene kadar zımmilik statüsü yok.

H.Karaman : Orada başka statü var. Fakat o statü, tarih şahittir ki ahde vefasızlık yüzünden bitmiştir.

A. Bulaç: Kasdım o değil. Bu noktada önemli olan Müslümanlarla gayrimüslimler iktidar ortağı olarak bir siyasi birlik kurabilmişler.

H. Karaman: Evet, kurulmuş ve denenmiş, tabii güven esassa. Gü­ven esas olduğundan da, bu güveni ihlal edeni cezalandıracak, onu yola getirecek ve sizin varlığınızı ortadan kaldırmasını engelleyecek bir sistem kurulabilir.

Y. Altıntaş: O zaman soruyu şöyle sorabilir miyiz? Hicretin ilk yıl­larında henüz bir devlet yok. Kurumlaşmış değil. Hicretin birinci yı­lından bahsediyoruz. Devlet anlayışı henüz yok. Yani müesseseleşmiş bir yapı yok.

A. Bulaç: Aslında devlet var. Bir siyasi birlik var. Yani bir siyasi birlik kuruluyor ve hissediliyor.

H. Karaman : O gün bilinen devletlere 'site devleti' deniyor.

Y. Altıntaş : Yesrib'den bahsediyoruz.

H. Karaman: Evet, Yesrib. Merhum Hamidullah Hoca -zatıâliniz de bilirsiniz- diyor ki: Atina’da benzer bir iki yerde daha hocalar talebeye ders okutmak için Anayasa üzerinde düşünmüşlerdir. Anaya­sa olmalıdır, içinde şunlar olmalıdır ve bu devlet başkanlığını da bağlamalıdır vs. Ancak bir devlette uygulanmak üzere hazırlanan ilk Anayasa işte bu Yesrib'de, adına sonradan Medine Vesikası denilen metindir." Uygulanmak üzere yazılmış bir metin. Herkes buna tâbi, Hz. Peygamber kendisini de dahil ediyor. İslâm hukuku, İslâm ülkesi vatandaşı da olsalar gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında fark bu­lur. Birçok önemli hususda vardı muamele yapıldığını kabul etmiştir. Bugün "farkımız yok, eşitiz" deniyor. Bu gerçeğe aykırıdır. Sen fark­lısın kardeşim. Zaten sana göre de ben farklıyım. Beni içinden biri gi­bi, yani bir Salamon gibi mi gürüyorsun desem, karşıdaki de "Evet" dese, bu sadece koca bir yalandır. Asla bir Salamon gibi göremez. Bu doğru değildir, yalandır. İşte şimdi Müslüman da "Seni kendime eşit görüyorum, biz eşitiz" derse bu da sadece laftır.

Y. Altıntaş: Doğru söylüyorsunuz hocam, değiliz. Aramızda elbet­te fark var.

H. Karaman: Bir fark var. Bu farkı inkâr etmek yanlıştır. Doğru olan, farklıların bir arada insanca yaşamasıdır. Dünya bu iki ifrat yü­zünden çok ıstıraba uğradı; çok kan kaybetti. Bu olmaz, tutmaz. Bu işin iktisadi ve siyasi boyutunu, ya da komünizm boyutunu da düşü­nelim. Malum komünizm tutmadı, tutamazdı da zaten. Şimdi bu farkların daima gayrimüslimler aleyhinde olduğunu söylemek doğru olmaz. Fark var ama bu farkların hepsi aleyhimizde de denilemez. Ta­biî ki farkın bulunduğu bir gerçek. Şimdi izninizle kendi kitabımdan nakledeyim: "Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları ze­kât ve fıtır sadakası gibi ibadet vergilerinden, gayrimüslim teba muaftır. Onlar bu vergilerle yükümlü değillerdir. Onlardan cizye alınır." Ortada bir devlet var, devletin liderleri var ve savunma giderleri var. Savunulan sadece Müslümanlar değil, Ehl-i zımme dediğimiz diğer din mensupları da var. Onların da savunması üstleniliyor. Peki şimdi bakalım; onlar asker olursa ne olur?

A. Bulaç: Olabilir mi?

C. Uşak: Bence olabilir.

H. Karaman: Şimdi söyleyeceğim. Burada iki durum söz konusu­dur: Birincisi, onlar ancak gönüllü olarak askere alınabilirler. Zorla as­kere alınamazlar. Alındıkları takdirde ise cizye düşer. İkincisine ge­lince, kendilerinden cizye alman, antlaşmalı bazı topluluklar, ihtiyaç duyduklarında onları koruyamayan devlet başkanları, cizyelerini ia­de eder. Bence cizyenin en önemli sebebi, savunmadır.

Y. Altıntaş : Hocam acaba "cizye"nin kelime anlamını lütfeder mi­siniz?

H. Karaman: Aslında "cizye", "ceza" kelimesiyle aynı köktendir. Yani bir nevi cezadır.

A. Bulaç: Ama karşılık anlamında bir ceza.

H. Karaman: Evet doğru, ceza da bir karşılık vardır. Ceza, burada bir statünün karşılığıdır.

A. Bulaç : Tam olarak bugünkü paralı askerliğe tekabül ediyor as­lında.

H. Karaman: Burada unutmamak gerekir ki Müslümanlığın da cizyesi vardır. Yani bir karşılığı vardır ancak buna cizye demiyoruz. Zekât diyoruz. Zekât vermeyenle savaşıyor, yani müeyyidesi var.

A. Bulaç: Ama hem zekât veriyor, hem de askere gidiyor.

H. Karaman: Burada sorumuz, "zekât vermeyen Müslümanları kendi hallerine bırakıyorlar mı?’’ -Hayır o zaman savaş açarım- diyor. Yani eğer bir topluluk, "zekât vermiyorum" derse bunun sonu savaştır.

Müslüman toplumda;

1) Cihad vazifesinin gereği ola­rak bütün Müslümanlar askerlik yapmak zorunda oldukları halde, gayrimüslimler bundan muaf tutulur.

2) Birçok mevzu ve meseleler­de onların davaları, kendi kanunlarına göre hükme bağlanır. Bu çok önemlidir. Şimdi arkadaşlar, tarih boyunca da bu böyle devam etmiş­tir. Efendimiz'in zamanında da bu böyle olmuştur. Eğer onlar, biz İs­lâm kanununun uygulanmasını istiyoruz derlerse, haklarında İslâm kanunu uygulanır. Hayır biz bunu istemiyoruz, kendi kanunumuzun uygulanmasını istiyoruz derlerse, o zaman iki yol vardır: Bir; onların kanunlarını, İslâm hâkimi veya kadısı uygular. Bu, daha soğuk bakılan bir yoldur. İki; zaten onlar için tayin edilmiş hakimler vardır, yani mahkemeler vardır. Mahkemelerine gider, adalet ararlar.





Ehl-i İncil kimdir?

İ. Üzüm: İzninizle sormak istiyorum. Ayette geçen ‘’felyahküm ehlü’l-üncili bima enzelallahu…’’ Ehl-i İncil tabiri Yahudileri de kapsıyor mu? Bu ayete göre Ehl-i İncil, Hıristiyanlar, Yahudiler, kendilerine indirilenle, yani muharref olmamış şekliyle muamele ettikleri takdirde Ehl-i necat olmaz mı?

Y. Altıntaş: Kendi dinlerine göre amel etsinler talimatı var.

H. Karaman : Bu konuyu doğru anlamak için ilgili âyetleri birlikte değerlendirmek gerekir. Şimdi Mâide süresindeki bu âyetlere bakalım:

42. Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Eğer onlar­dan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında âdaletle hükmet.Şüphesiz Allah adil olanları sever.

43. İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem tayin ediyorlar; bunun ardın da yüz çevirip gidiyorlar. Onlar asla inanmış değildirler.

44. Kendilerini Allah’a vermiş olan Peygamberlerin ve -Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- Rab’lerine teslim olmuş zahidlerin, bilginlerin Yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğu­nun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetle­rimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmet­mezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

45. Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, "Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamala­ra da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir" diye yazdık.

Bazı noktaları açıklayalım:

"Küfürde yarışanlar", Yahudiler ve gerçekte inanmadıkları halde ağızlarıyla iman ettiklerini söyleyen münafıklardır. Âyetin işaretin­den ve rivayetlerden anlaşıldığına göre Yahudilerden bir grup Hz. Peygamber'e götürmek istedikleri bir dava hakkında münafıklarla is­tişare etmişler. Hz. Peygamber onların isteklerine uygun bir şekilde hüküm verirse kabul edilmesini, aksine hüküm verdiği takdirde red­dedilmesini kararlaştırmışlardı (Müsned, I, 246).

Ehl-i kitap, Hz. Peygamber'i hâkim ve hakem olarak seçip seçme­mekte serbest oldukları gibi, Hz. Peygamber de bunu kabul edip et­memekte serbest bırakılmıştır. Nitekim âyetin "Sana gelirlerse arala­rında hüküm ver veya onlardan yüz çevir" mealindeki bölümü bunu ifade eder. "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzula­rına uyma" mealindeki 49. âyetin bu âyeti neshettiği ileri sürülmüşse de neshe gitmeden âyetlerin uzlaştırılması mümkündür ve muhay­yerlik devam etmektedir. Zira Hz. Peygamber Ehl-i kitap arasında hüküm vermeyi tercih ederse şu yollardan biri ile de Allah'ın indirdi­ğine göre hüküm vermiş olur:

a) Kur'an'la, cool.gif Tevrat'ta bulunan ve neshedilmemiş olan âyetlerle, c) Evrensel adalet ilkeleriyle, d) Yahu­dilerin inancına göre Allah'ın indirmiş olduğu Tevrat'la.

Bir Müslümanla zimmî olan bir kimse, aralarındaki davayı Müslü­man hâkime götürürlerse hâkimin davaya bakmak mecburiyetinde ol­duğuna dair icmâ vardır (Şevkânî, II, 50). Ehl-i kitabın kendi araların­daki davalar hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmak­tadır. Bazıları Müslüman hâkimin gayrimüslimlerin davasına bakıp bakmamakta serbest olduğunu, bazıları da Müslüman hâkimin bu davalara bakmak mecburiyetinde olduğunu savunmuşlardır.(bk. Elmalılı, II,1688). Şafii’ye göre Müslümanların hakimiyetleri altında yaşayan Ehl-i Kitap, davalarını Müslüman hakime getirirlerse bu davaya bakmak hakimin üzerine farzdır. Ancak Müslümanlarla antlaşmalı olan Ehl-i kitabın davalarına bakmakta Müslüman hakim serbesttir.(Razi, XI,235;geniş bilgi için bk. İbn Aşur, VI, 202-206).

­İslam, din ve vicdan özgürlüğüne önem verdiği için hiç kimseyi hak dini kabul etmeye zorlamadığı gibi gayrimüslim tebaayı da İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur etmemiştir. Onların kendilerine ait özel mahkemeler kurarak davalarını kendi dinlerinin hükümlerine göre çözmelerine müsaade etmiştir.

Kur'an'ın açıklamalarından, Tevrat'ın Allah tarafından insanlar için gönderilmiş bir ışık ve bir kılavuz olduğu, Hz. Musa'dan itibaren Hz. Peygamber'in zamanına kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin Yahudilerin davaları hakkında onunla hüküm verdiği ve onun şeriatıyla amel ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Kur'an'da İslâm kelimesinin bü­tün ilâhî dinleri kapsadığı ve peygamberlerin hepsinin Müslüman ol­duğu bildirilmiş (krş. Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/19; Yûsuf 12/101); peygamberlerden hangisi olursa olsun Yahudiler hakkında hüküm verecekse -onlar Yahudi olarak kaldıkları müddetçe- kendi dinleri ve şeriatlarıyla hükmedeceği ifade edilmiştir.

Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyerek ilâhî emir ve yasakları çiğ­neyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiş olup iş­ledikleri kusur ve günahın cinsine göre nitelendirilmişlerdir:

Birincisi (44. âyet), Allah'ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir.

İkincisi (45. âyet), Allah'ın indirdiğine inandığı halde onunla hükmetmeyenlerdir. Allah'ın hükmü adaleti, onun zıddı zulmü temsil et­tiğinden onunla hükmetmeyenler zalimlerdir.

Üçüncüsü (47. âyet), Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, O'nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.

Bazı müfessirler bu âyetleri şöyle yorumlamışlardır: "Eğer bir kişi ilâhî hükmü yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, buna göre hüküm verirse bu kişi kâfir, zalim ve fâsıktır. Eğer bir kişi ilâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse İslâm'ın dışına çıkmış olmazsa da imanına zulüm ve fıskı karıştırmış olur. Eğer bir kişi hayatın her alanında Allah'ın hük­münü inkâr ve reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fâsık sayıla­caktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddeder­se iman ve İslâm'ını küfür, zulüm ve fıskla karıştırmış olur" (Elmalılı, III, 1696; Mevdûdî, I, 429).

44 ve 45. âyetler Yahudiler, 47. âyet ise Hıristiyanlar hakkında in­miş olmakla birlikte bu hükümler bütün insanlar için geçerli genel ku­rallar niteliğindedir.

Âyetleri okumaya devam edelim:

46. Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik. Ona da içinde hi­dayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici, tak­va sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik.

47. İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Al­lah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların kendileridir.

48. (Resu­lüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hük­met. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapar­dı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.

Önceki âyetlerde Tevrat'ın bir ışık ve bir hidayet kaynağı olduğu bildirilmişti. Burada da İncil'de bir nur, bir hidayet, takva sahipleri için bir öğüt bulunduğu ifade buyurulmuştur. Ayrıca hem Hz. İsâ'nın hem de İncil'in Tevrat'ı tasdik edici olduğu belirtilmektedir. Hz. İsâ'nın Tevrat'ı tasdikinden maksat ona iman etmesi, emir ve yasak­larını yaşaması ve yaşatmaya çalışmasıdır. İncil'in Tevrat'ı tasdiki ise onun tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet gibi ana ilkeleriyle nesh edilmemiş birçok hükmünü içermesi demektir. Ancak Allah'ın gönderdiği bir peygamberin Tevrat'ta yapılmış olan tahrif ve katmaları tasdik etmesi söz konusu değildir. Bu sebeple "Tevrat'ı tasdik edici olarak" diye tercüme edilen kısmı "Tevrat'ın bir kısmını tasdik edici olarak" şeklinde tercüme edenler de olmuştur.

Semavî kitaplar genel itikadî esaslarda aynı olmakla birlikte şeri­atlarında değişiklikler olmuş ve sonra gelen öncekinin bazı hükümle­rini yürürlükten kaldırmıştır. 46 ve 47. âyetlerden anlaşıldığına göre Hz. İsâ genel ilkelerde önceki peygamberlerin izine tâbi olmakla be­raber bağımsız bir şeriata sahiptir. Kur'an gelinceye kadar Hıristiyan­lar İncil'le mutlak olarak, Tevrat'la da İncil'in tasdik ettiği çerçevede amel etmek ve bu çerçevede verilen hükümleri kayıtsız şartsız kabul­lenmek mecburiyetindedirler. Allah'ın indirdiği ile hükmetmedikleri takdirde itikadî durumlarına göre kâfirler, zalimler veya fâsıklar zümresine dahil olurlar; yani Allah'ın hükmüne iman etmekle bera­ber onunla amel etmeyen kimse isyankâr fâsık olur; Allah'ın hükmü­ne inanmadığı veya onu küçümsediği için onunla amel etmeyen kim­se ise kâfir ve fâsık olur (Elmalılı, III, 1695). Ancak Kur'an geldikten sonra müminler onunla amel etmekle yükümlüdürler. Çünkü "... ara­larında Allah'ın indirdiği ile hükmet..." buyurulmaktadır ve Kur'an en son ve en mükemmel kitaptır, kendinden önceki kitapların büyük bir bölümünü yürürlükten kaldırmıştır.

"Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik" diye çevirdiğimiz kısımda geçen "şir’a" kelimesi "şeriat" ile eş anlamlı olup sözlükte "bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su almak veya içmek maksa­dıyla girilen yol" anlamına gelir. Terim olarak "şir'a" (şeriat), "Allah tarafından peygamberi vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsini kap­sayan ilâhî kanun" demektir. Şeriat, bir yoruma göre itikad (inanç), ah­lâk ve amelle ilgili bütün hükümleri kapsadığı için dinle eş anlamlıdır. Ancak şeriat kelimesinin "sırf amelî hükümleri yani fıkhı müeyyidesi olan Allah'a karşı vecîbelerle (ibadet) kişiler arası ilişkileri (muamelât) düzenleyen kurallar" anlamında kullanımı da yaygındır.

Rivayete göre Yahudilerin ilen gelenlerinden bir grup Hz. Peygamber'i yanıltmak ve O’na yanlış hüküm verdirmek maksadıyla şöyle demişlerdi: "Ey Muhammed! Bilirsin ki biz Yahudilerin bilginleri ve eşrafıyız. Biz sana tâbi olursak bütün Yahudiler sana tâbi olur. Şimdi bizimle hasımlarımız arasında bir dava var, davayı sana getirelim, sen de bizim lehimize hüküm ver. Böyle yaparsan sana iman eder ve seni tasdik ederiz." Hz. Peygamber ahlâka aykırı olan bu teklifi reddetmiş, olay üzerine bu âyet inmiştir (İbn Kesir, III, 122; Şevkâni, II, 58). Yüce Al­lah, Yahudilerin ve başkalarının tuzağına düşmemeleri için Hz. Peygamber'in şahsında müminleri de uyarmakta, kendisine dava getir­dikleri takdirde onların isteklerine göre değil, Allah'ın indirdiğine gö­re hükmetmesini, onların şaşırtmalarına aldanıp da Allah'ın indirdiği hükümlerden herhangi birini ihmal etmemesini emretmektedir.

Dikkat edilirse âyet "İncil ehli, Allah'ın gerçekten onlara inzal et­tiği ile amel etsin" demiş oluyor. Etmezlerse; "Kim Allah'ın inzal etti­ği ile hükmetmezse zalimlerdendir" ayetinin kapsamındadırlar. Bunu söyleyen Allah-u Teala, öyleyse Allah, bir şeyi varsayıyor. Bir şeyle mü­kellef kılıyor. O da nedir? Ellerindeki kitap, bir kısmı değişmiş olsa bi­le eldeki İncillerde bulunan ve Allah'ın inzal ettiği gibi duran âyetler. Nitekim Peygamberimiz de "Eldeki Tevrat ve İncil'den bir şey nakle­dildiği zaman bunu ne inkar edin, ne de tasdik edin; Allah'ın indirdi­ğine (hangi kısmını O indirmiş ise, indirdiği gibi duruyorsa) inandık deyin" buyurmuştur. Öyle değil de bundan maksat "Ey İncil ehli! Kur'an'la amel edin, etmezseniz kafirsiniz" şeklinde olsaydı, öyle ku­lağı taa öteden tutmaya ne lüzum vardı? Üstelik bunun ifade edildiği yerde arka arkaya üç tane ayet var; "zalimlerdir, fasıklardır ve kafir­lerdir" diye.

C.Uşak: Hz. Muhammed'e indirilenle hükmedin demek varken...

H. Karaman: Niçin "Ehl-i İncil Allah'ın inzal ettiğiyle amel etsin" diyor? Niçin "Tevrat ehli Allah'ın inzal ettiği ile amel etsin," diyor? Siz de "Allah'ın inzal ettiği ile amel edin" diyor. Yani bize de hitap ediyor. Üçümüze niçin ayrı ayrı cümle kullanıyor, oysa bir tane yeter­di. Kur'an-ı Kerim muciz bir kitap biliyorsunuz. Böyle ayetler var; "Ey iman edenler veya kendilerine Nasara diyenler, kendilerine Ya­hudi diyenler, hep birden Allah'ın inzal ettiği Kur'an'la amel edin" denebilirdi bu iş için. Ama bununla biter mi? Yani bu söylediğime bu cihetle itiraz edilebilir.

A. Bulaç: O zaman herkes kendi kitabına göre anlayacak.

C. Uşak: İsa'ya verilen, Musa'ya verilen, Davud'a verilen...

H. Karaman: Öyle inanıyorsa öyle inanıyor. Sen öyleyse onunla amel et. Yani sen fikrini onunla aldın. Ben diyorum ki "ondan maksat Kur'an'dır" sözünün doğru olmadığını "sana geldiklerinde istersen onların hükümleriyle hareket et, istersen..." diyerek muhayyer bırakı­yor. Bir de uygulamaya bakalım. Bazılarının mahkemelik işleri olu­yor. Peygamber Efendimize başvuruluyor. Peygamberimiz diyor ki: "Kendi kitabınızla mı hüküm istiyorsunuz?" "Evet" diyorlar. O za­man bu işin hükmü şudur diyor. Sonra tarih boyunca, zamanımıza kadar fıkıhta kuram haline gelmiş bu uygulamayı esas kural olarak sayıyorum. Cumhur tarafından böyle teşhis edilmiş. Kural şöyle ol­muş: Mevzu ve meseleleri, davaları kendi kanunlarına göre hükme bağlamak.. Osmanlı, 1917'de bu prensiplere uygun Hukuk ve Aile Kararnamesi çıkarmıştır. Bu kararname 1917-1919 arası uygulanmış­tır. O sırada sadrazam da Said Halim Paşa'dır.

N. Oktem: Kadınlara da çok haklar veriyordu bu kanun.

H. Karaman : Fındıkoğlu Hoca bunu çok metheder. Onun Hukuk Sosyoloji kitabı var. Büyük bir inkılâp olduğunu söyler. Enteresandır, Osmanlı mehakim-i şer'ıyesi elde kanun; her gün nikâh, talak, nafa­ka, nesebin sübutu bir sürü meseleyi ele alıyor. Müslümanlar için ay­rı ele alıyor, Museviler için ayrı, neviler için de ayrı ele alıyor. Dikka­tinizi çekerim, Museviler için Tevrat'ta, İsevîler için de İncil'den bakı­lıyor. Yani Kur'an'dan değil. Öyle olsa ikinciye, üçüncüye niye bir fa­sıl açsın ki. Bir de onların uyguladıkları dini mahkeme neyse Osman­lı onu da soruyor. Çok enteresandır, Osmanlı şudur demiyor. Sizde nedir diye soruyor. Altına da mührünü basıyor, kanun oluyor. Yorum hâkime kalıyor.

C. Uşak: Osmanlı kanunu, bütün Osmanlı tebaası içindir diyerek gerçekleştirebilirdi.

H. Karaman: Tebaası için deyip sadece İslâmi kanunları yazsaydı, o zaman dayatıyor olurdu. Şimdi konuya (gayrimüslimlerin hukukî durumlarını açıklamaya devam edelim. Evet zimmîler, kazançlarına göre, her sene adam başına cizye adında bir vergi veriyorlar. Ancak mabedinde ibadetiyle meşgul papaz, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaf tutuluyorlar. Ayrıca bir şey daha var; Hristiyanlar ve Yahudiler kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklit edemezler. Şimdi bu, pozitif bir şey midir, yoksa negatif mi? Bazıları buna negatif diye ba­kıyor, ancak meseleye bir kültür adamı olarak bakın. Yani bugün dünyada asimilasyon diye bir şey var değil mi? İnsanlar buna karşı savaşıyorlar. Osmanlı bu noktada onlara İslâm'a geç demiyor, Ne di­yor peki? Sen, sen olarak kal diyor.

A. Bulaç: Hocam, Almanya ve Hollanda, orada yaşayan Türklerin bir arada olmasını istemiyor, hemen dağıtıyor. Onlar biz burada ya­şamaya geldik, zaten birbirimizle görüşemiyoruz, konuşamıyoruz, biraz sohbet edelim falan diyorlar ama hayır, entegre olmanız için di­ğerinin arasına karışın diyorlar. Halbuki Osmanlı bunu böyle yapma­mış, her cemaat kendi içinde olmuş, mahkemesi ile kılık kıyafeti ile... Kendini bu şekilde korumuş.

H. Karaman: Kilisesi var, havrası var, mektebi var, örf ve âdetine göre eğlencesi, ayinleri, düğünü, derneği, dili, dini. Hiçbir zaman asi­mile etmeye uğraşmamış.

C. Uşak: Hocam çok özür dilerim, Fatih Beyannamesi'nde de bu kılık kıyafet vesairle ilgili şeyler var...

H. Karaman : Ben izninizle şu mahkeme konusunu bütünlük ba­kımından bir bitireyim. Farklılıkları ifade ettik, şimdi de farklı olma­dıkları, hatta daha da ayrıcalıklı oldukları hususlara gelelim:

1) Gayrimüslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Mal, can, namus ve şerefleri...

2) Gayrimüslimler içinde muhtaç durumda olup bakacak kimsesi bulunmayanların her türlü ihtiyacını devlet sağlar. Yani onların geçi­mini devlet sağlar. Tıpkı Müslümanlar gibi; bir nevi sosyal sigor­ta kanunu. Bundan neden bahsediyorum, bunu açabilirim. Burada Müslüman-gayrimüslim farkı yoktur. Bu konuda Hz. Ömer zamanı­na kadar gidebiliriz. Hz. Ömer bir yaşlı zımmîyi dilenirken görüyor ve fevkalâde müteessir oluyor. "Bunun bu hale düşmesine niçin se­bep olunmuş, göz yumulmuş, ilgilenilmemiş" diyor. "Ömrü boyunca bu insan içimizde yaşadı ve cizye verdi, şimdi aciz hale geldi. Ona bakmak bizim vazifemiz" deyip derhal bakılmasını emrediyor.

3) Gönüllü askerlik yapanlar cizyeden muaf olurlar.

4) Yüksek seviyedeki sorumluluklarda, Müslümanların kontrolünde kalmak üzere, devlet hizmetinde görev alırlar. Bu nereye kadar böyledir biliyor musunuz efendim biliyor musunuz? Sultanın iki tane veziri vardır; başvezirin aşağısındaki vezirler. Bunların bir tanesine "tenfiz", diğerine "tefviz" veziri denir. Bugünkü tabiriyle biri padişahı temsil eder, dolayısıyla gerektiğinde onun adına hüküm verir, kural koyar. Diğeri de icra. İşte gayrimüslimler icra veziri de olurlardı. Yani oraya kadar gelmeleri açıktır. Yürütme alanında çalışabilirler. Hatta Ebu Hanefi ve Şafi gibi müçtehidlere göre; Kur'an, Hadis ve İslâm hukuku gibi İslâm ilimleri hakkında tahsil yapmak isteyen gayrimüslimler bundan men edilmezler.

5) Esir düşenleri de, Müslüman esirleri gibi, devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır. Yani o bakımdan da bir farkı yoktur. Bütün bunlar Anahatlarıyla İslâm Hukuku kitabında ayrıntılı olarak görebilirsiniz.

Şimdi aslında başka yerleri geçin, devletler umumi hukuku açısın­dan başlı başına dikkate değerdir. Size sadece şu kadarını söyleyeyim: Sulh halini bırakın, savaş hukuku açısından bile bu böyledir. Bugün bazı Müslümanlar, rehine öldürüyorlar. Peki kimi öldürüyorlar? Sa­vaşırken rehin alınmış birini değil, masum, savaşa katılmayan birini öldürüyorlar. Meselâ ticaret yapan birini yakalıyor ve öldürüyorlar. İşte bu bakımdan İslam hukuku, kötüye kullanılır diye, savaş halinde yasak koyuyor. Rehineler öldürülemez. İşkence yasaktır; "Öldürülecek olan mahkûma dahi işkence edilemez." Yani idam mahkûmuna da işkence edemezsiniz. Hatta en kolay, en acısız şeklini seçmek zo­rundasınız. En acısız hangisiyse o. Zulüm ve işkence bütün şekilleriy­le yasaklanmıştır.

A. Bulaç: Çünkü İslam, intikamcı değildir...

H. Karaman: Evet değildir. Harpte savaşçı olmayanların öldürül­mesi de yasaktır. Tekrarlıyorum, savaş halinden söz ediyorum. Savaş­çı, fizikî bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında ka­lanlar, kasten veya doğrudan öldürülemezler. Bu cümleden olarak; kadınlar, çocuklar, sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, köylüler, akıl hastaları, veremli, hastalar, kötürümler, dünyadan el etek çekmiş din adamları... bunlar öldürülemez. (Yalnız burada küçük bir açılım yapalım; dünyadan el etek çekmiş derken, eşeğine binmiş ve arkasına da on binleri takmış Kudüs'e giden biri, dünyadan el etek çekmiş değildir. Bunun eteği de dünyada eli de dünyadadır. Aslında bu insan­ları ayırt etmek çok da güçtür.) İnsan ve hayvanların uzuvları kesile­mez. Verilmiş sözlere ve yapılmış antlaşmalara aykırı hareket edile­mez. Savaş sorumlusu bulunmadıkça, zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması yasaktır. Namus ve şerefe tecavüz, zina ve gayri-meşru münasebetler yasaktır. Hür olan düşman kadınla zina eden Müslüman, zina cezası çeker. Bu düşman, kadındır diye onunla zina ederse Müslüman bir kadınla zina etmiş gibi muamele görür.

A. Bulaç: Bu, savaşta ırza tecavüzdür.

H. Karaman: Aynen öyle. Ama savaş öldürmek içindir. Düşman­dan alman rehineleri öldürmek yasaktır. Şimdi günümüze bakalım, adam düşmandan değil, Türkiye'den gelen şoförü de alıyor ve öldü­rüyor. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez. Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek yasaktır. Katliam da aynı şekilde yasaktır. Hz. Peygamber ve Raşit Halifeler zamanında savaştan sonra esirler veya zapt olunan yerin ahalisi için katliam emri verildiğine da­ir bir tek örnek yoktur. Mekke Fethini müteakip Rasulullah bazı harp suçluları veya hainler dışında kalan suçluları da affetmiştir. Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek de yasak­tır. Ancak diyelim ki akrabanız karşı tarafta, yani düşman, onun sizi öldüreceğini hissettiniz ve ateş ettiniz; bu müstesna, Aksi takdirde, adam duruyor mesela, akraba olduğu için öldüremezsiniz. Akrabalık, düşman dahi olsa geçerli bir haktır. Düşman saflarında dahi olsa öl­dürülemez. Çiftçi, tacir, esnaf ve işadamı gibi fiilen harbe iştirak etme­miş, savaş ile ilgisi olmayan kimseler öldürülemez. Harp esirlerini kalkan yapmak, onların arkasından düşmana doğru ilerlemek, yani canlı kalkan olarak kullanılması yasaktır. Bazı İslâm hukukçularının açık ifadelerine göre, (mesela Mâlikilerden Halil): "Zehirli ok kullan­mak yasaktır." Yani harp ediyorsun, ama kural koyuyor. Sen de müminsen, buna uymak mecburiyetindesin. Bu yasakların yanında ABD gibi bir ülkenin Japonya'nın iki şehrine atom bombası attığını ve bin­lerce masum sivili öldürdüğünü düşünürseniz kitle imha silahların­dan öncelikle kimlerin arındırılması gerektiği konusunda daha sağ­lıklı bir hükme varırsınız.

Devam edecek...
muharremsvs
ORTAK SÖZE GELMEK (2)





Ehl-i Kitabın Necatı Mümkün mü?


F. Tuncer: Hocam, Hıristiyanların ve Yahudilerin ehl-i necat olma­larına dair görüşünüz nedir?


H. Karaman: Şimdi efendim, bu necat konusunda konşurken şöyle bir şeyle karşılaşıyoruz: İşte ‘’Cennet Müslümanların tekelinde midir?" deniliyor. Bu konuda yazılar yazıldı, konuşmalar yapıldı. Bu yazıları okuyan insan şöyle diyor, "Peki o zaman niye biz Müslüman olarak yaşamaya çırpınıyoruz ki? Yahudi kendi kitabına göre amel edince cennete girecekse, Hıristiyan kendi kitabına göre amel edip cennete girecekse, Müslüman da kendi kitabına göre amel edip cennete girecekse, bu dava niye? Hak din, batıl din ayrımının manası ne? Bu konuda samimi olarak düşünenlerde olabilir.


N. Öktem: Hocam af edersiniz ama bugün tam da bunu konuştuk, Benim bir hukuk öğrencim aynen bunları sordu. Bakara suresinin 62. ayetini anlattım ama ne kadar ikna oldu bilemiyorum.



H. Karaman: Şimdi böyle bir reaksiyon var. Bu reaksiyonun teme­linde şu var: Deniyor ki, "Bana göre din, hak ve batıldır. Öyle ise din Ehl-i hak ve Ehl-batıl olarak ikiye ayrılır. Ehl-i hak cennete girecekse, Ehl-i batılın durumu da bellidir." Yani bu işin böy­le de bir mantığı var. Bu söylediğim düşünce aslında Müslümanların tarihte umumuna aittir. Yani istisnalar vardır ancak genel düşünce budur. Ehl-i sünnetin akaid kitaplarına baktığımızda bunun böyle olduğu görülür. Şimdi bunu açalım:


Eğer bir Peygamber gelmişse, bu daveti duyabilecek imkana sahip olan biri, onu bulmak, anlamak ve Müslüman olmakla yükümlüdür. Öncesinde muaftır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de "Biz Peygâmber göndermedikçe, insanlara azap etmeyiz" diyor. Daha önce peygamber gelmiş ama zamanı geçmiş. Dini de belli bir alanda kalmış. O din esasını kaybettiğinden onlar da muaf tutulur. Ama demin de söyledim, diğerleri muaf değil. Onlar bir yolunu bulup iman etmezlerse kurtu­lamazlar. Onlar için necat verilemez. Merhum Gazali (m.) 1111 yılında ölmüş. Şimdi Gazali gibi insan psikolojisini dikkate alan bazı âlimler, Allah Teala'nın da kullarına güçlerinin yetmeyeceğe şeylerle yükümlü kılmayacağı gerçeğini nazarı itibara alarak şöyle bir kural koymuşlar. Bir peygamberin gönderilmesi ve onun zamanında yaşamış olmak ona inanmak için yetmez. Bura da iki husus daha var:


1) Peygamberin tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. Diye­lim ki İstanbul'da yaşıyorsunuz. Tüccarın biri de Mekke'ye gitmiş gelmiş ve "Mekke'de bir yalancı Peygamber çıkmış. Milleti kandırı­yor. Adı da şuymuş" diyor. Bu yeterli değildir. Demesi gerekir ki; "Bir peygamber çıkmış, peygamber olduğunu söylüyor, bir de kitap getirmiş, ona Kur'an diyorlar, ayetleri de var, ben de bazılarını dinle­dim. Mesela bakın birkaç tane de getirdim." İşte bu sahih ve yeterli­dir. Davetin (tebliğin) ulaşmış olmasının birinci şartı bu.


2) Nazar-ı muharrik (üzerinde durup düşünme) olacak şekilde, yani yoğun ve tahrik edici olmalı. Dini kışkırtıcı, fark edilebilir nite­likte hissettirmeli. Öyle bir teğet geçme değil yani. Bir şey konuşur­ken, ha bir de böyle bir şey var demek değil. Gazali böyle söylüyor. Ancak işte o zaman bu kişi hakkı kabulle yükümlüdür. Ve onu kabul etmediği takdirde de sorumluluk yüklüyor. Geçmiş dönemlerde gay­rimüslimlerin necatı konusunda en ileri, en müsamahalı görüş/yo­rum budur.


A. Gökçe: Musab bin Umeyr, iki kabile reisine, "gel hele bir din­le," diyor.


H. Karaman: Doğrudur. Meselâ Gazali'yi baz alalım. Peygamberimiz'in getirdiği dini bu söylediğim niteliklerde görmemiş bir insan, ona inanmakla yükümlü değildir. Peki, neyle yükümlüdür? Bunu nereden çıkarıyoruz? Birçok ayet bunu söylüyor. Yani burada epeyce bir insan, Müslümanlarla birlikte cennete giriyor fakat bunlar Müslüman değil. Peygamberimiz geldikten sonra yaşamışlar. Cennete giriyorlar. Peki o zaman cehenneme kim gidiyor? Cehenneme Allah'a ve ahirete inan­mayanlar ve salih amel işlemeyenler giriyor. Bu söylediğim şeyler es­kiye ait. Klasik döneme ait bir anlayıştır, yani muasır değil. Bir de ta­savvuf var. Mesela vahdet-i vücut tasavvufu var. Buraya girersek za­ten oraya çoğulculuk da yaklaşamaz. Bu nedenle hiç girmiyorum, çünkü onunla eve gidemem, yolda bir yerde kalırım. Bu da bir din an­layışıdır. İsteyen katılır isteyen katılmaz. Ama ben meseleye kelam ve fıkıh üzerinden bakıyorum. Herkesin gözünü yumup anlayabileceği şekilde, objektif, beklemeden bir sonuç çıkarabileceği, bir platformda kalarak açıklamalar yapıyorum.



Abduh ve Reşid Rıza zamanından itibaren, üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Hem Abduh, hem de Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor. Bakara suresinin 62. ayeti olan "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiler(den) her kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katinde mükâfatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de’’ tefsirinde Reşid Rıza diyor ki ; "Bu, Ehl-i fetret için de geçerlidir.’’ Ayette diyor ki; "Ey iman edenler, kendilerine Yahudi diyenler, Hıristiyanlar ve Sabiiler..." Şimdi saydı mı böyle? "Men amene billahi vel yevmel ahiri ve ami­le salihan..." Bunların tamamı Allah'a, ahiret gününe iman eden ve amel-i Salih işleyen kimseler için ‘‘vela havfıın aleyhim..’’ korkacağı bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (ahirette kurtuluşa ererler).



N. Öktem: Yani necat olayı mevcut mudur hocam? Çünkü burada korkulacak şey yoktur deniyor. Bu, necat anlamına mı gelir?


H. Karaman: "Vela havfün aleyhim ve vela hum yahzenun" yani Kur'an-ı Kerim'de bazı ifadeler hangi bağlamda, hangi anlamda kullanılır sorusunun cevabına bakmak lazım. Kur'an-ı Kerım'deki bu ifade, müminler için de başkaları için de ebedi necat anlamında kullanılır.


N. Öktem : Derslerden sonra yanıma gelip soruyorlar. Yalnız ben bu necat olayını bilmediğim için, cennetlik olup-olmadığını bilemem di­yordum.


H. Karaman : Aslında bu ayetin diğer ayetlerle birlikte semantik tahlili yapıldığında ortaya çıkan mana şudur: "Bu kimselerin dünya ve ahirette korkmaları ve kedere düşmeleri için hiçbir sebep yoktur."


N. Öktem : Hocam, benim tespitime göre Kur'an'da 14-15 farklı yerde Yahudiler ve Hıristiyanlarla dostluk kurmayın mealinde ayetler var.


H. Karaman : O dost değil, veli edinmeyin demektir.İkisi farklı şeylerdir. Burada dost kelimesini, ‘‘veli/evliya’’ kelimesi yerine daha uygun bir karşılık bulunamadığı için kullanıyorlar.


N. Öktem : Bence, Bakara suresinin 62. ayeti genel bir ayettir. Di­ğerlerinin ise nüzul sebebine bakmak lazım. Bir olay vardır. O olayda belki ihanet söz konusudur. Tevbe suresi 4. ayette de "önünüze gelen müşrikleri öldürün!" diyor. Yani hayat boyu müşrik mi öldüreceğiz?


H. Karaman : Kimin hangi şartlarda öldürüleceği bir âyetten anla­şılmaz, ilgili birçok âyet ve hadis konuyu açıklığa kavuşturur. Elbette önünüze gelen, elinize geçen müşriği öldüremezsiniz.


N. Öktem : Ama hocam sıradan Müslüman'a bunu anlatmak son derece zor.


H. Karaman : Şimdi efendim, Abduh Tefsirinde diyor ki; "Bu ayet (Bakara, 62), Ehl-i fetretle ilgili değildir. Buradaki müminlerden mak­sat, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiiler gibi bizim Peygamberimizden evvel gelmiş olan dinlerinin özünü yaşayan; yani şirke düşmemiş olan Ehl-i fetret değildir. Bu âyetten o mana çıkmaz". Bundan maksat; "peygamberimizden sonra yaşayan ve O'na iman eden Müminler ile Allah'a ve ahirete iman eden, kendi kitaplarının aslına göre amel-i salih işleyen Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler'dir" diyor. Ve ayrıca; "Leyse bi emaniyyiküm ve la emaniyyi ehli'l-kitab" , "Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i kitabın kuruntuları" (Nisa, 123) ayeti hakkında bir esbab-ı nüzulden (âyetin geliş sebebinden), bahsediyor. Ve onunla da bu ayet arasında ilişki kuruyor. Bir gün Yahudiler, Hıristiyanlar, Müs­lümanlar bir araya gelmişler. Müslümanlar; "bizim dinimiz kurtarıcı­dır, sizinki değil" demiş. Diğerleri de; "Hayır, asıl bizim dinimiz kur­tarıcıdır, hapı yutan asıl sizsiniz" demişler.


A. Bulaç: Hocam, insanlar bunu sık sık yapar.


H. Karaman: Doğru, biz de yaparız, onlar da yapmışlardır. İşte bu olay üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuş; Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i kitabın kuruntuları... Men ya'mel süen yüzce bih" (Nisa, 123). Burada semantik tahlil yapıldığında; Bakara 62'de geçen "amel-i salih", burada ise zıddı olarak "amel-i sû'" şeklinde geçer. Yani "amel-i salih"in (Allah rızasına uygun amelin) zıddı "amel-i sû'" (kötü amel) oluyor.


A. Bulaç: Mefhum-u muhalifi yani...


H. Karaman: Evet, mefhum-u muhalife yakın. Burada iki mefhum birbirini açıklamış oluyor. Oradan da hükme varırsınız, yani "amel-i salihin sonu insanı şuna götürüyorsa, kötü amelin ya da imansızlığın sonu da insanı şuna götürür" diye. Bakın, bu gerçekten çok önemli:


"Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i kitabın kuruntuları." Dikkat edin, Müslümanlara diyor bunu "Men ya'mel süen yüzce bih." ‘’İster Müs­lüman ister Yahudi ister Hıristiyan ol; kötülük yaptıysan bunun karşılığını görürsün’’ diyor."Ve men ya'mel min es-salihati min zekerin ev ünsa ve hüve mü'min, Erkek ve kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğra­mazlar." (Nisa, 124) Mü'min (inanmış olarak) ifadesinin buradaki karşılığı Müslüman değildir. Öyle olsaydı, "Leyse bi emaniyyiküm ve la emaniyye ehlü'l-kitap" demezdi. Peki, buradaki mü'minden maksat kimdir? Yukarıda (Bakara, 62) geçen "Men âmene billahi..."den mak­sat ne ise o'dur. Amel-i salih zaten burada da söz konusu. Burada Ab­duh, 2/62. ayetle ilişki kuruyor. Doğrusu ben de Abduh'un bu yorumunu ilginç buluyor, en azından okumaya ve üzerinde düşünmeye değer görüyorum. Kadın olsun erkek olsun, her kim de Allah'ın razı olduğu, insanlara yararlı olan iş yaparsa , ‘’ve ülaike yedhulûne'l cennete - işte onlar cennete girerler’’


İyice anlaşılsın, başka mana çıka­rılmasın diye, "ve la havfun aleyhim ve la hum yahzenun" demiyor da, "yedhulune'l cennete-bunlar cennete girer," diyor. "Ve la yuzlemune neıira… çekirdek filizi kadar, zerre kadar zulme, haksızlığa uğramazlar."


Bu okuduğum Nisa suresi, 123-125 arasındaki ayetlerdir. Ayet devam ediyor; "Ve men ahsenü dinen..., Dince kim daha güzeldir, iyidir?" (Nisa, 125) "Mimmen esleme vechehullillah; yüzünü Allah'a çeviren, tama­men özünü Allah'a çeviren", "Ve hüve muhsinûn; ve bunu mükemmel ya­pan." "Vettebea millete İbrahime Hanifa - ve ibrahim'in milletine (dini­ne) tabi olan" diyor, "millete Mııhammed- Mııhammed'in milletine (dinine) demiyor. Buna göre dini en güzel olan; şirk koşmadan Allah’a iman eden, İbrahim'e gelen ve hak dinlerde özü değişmemiş olan di­ne (tevhide, Allah'ın birliği inancına) bağlı olan kimsedir.


Bir anekdot sıkıştırayım buraya. Kulakları çınlasın Mehmet Aydın Hoca Hoca "Kul ya ehlel kitab tealev ile kelimetin sevain" ayeti için, ben bu ayeti çok se­viyorum diyor. Gerçekten ayetlerin hepsi ayrı bir güzel de ben de bu ayeti düşündürücü buluyorum. Çok ilgi çekici geliyor bana.


A. Bulaç: Bu tartışmaları ashab-ı kiram yapmış değil mi hocam?


H. Karaman : Tabi ashap bunu, bu münakaşayı yaptığı için Allah da diyor ki; ''Ne sizin kuruntularınız ne Ehl-i kitabın kuruntuları...Nisa,123'' fakat ''Allah'a, ahirete iman eden ve kadın olsun erkek olsun salih amel işleyen cennete girecek...Nisa 124'' ve Cenab-ı Hakk, onların yaptığının bir zerresini boşa çıkarmaz, zulmetmez. Onun için buradan tekrar yukarıda okuduğumuz 2/62'ye geçersek, İman edenler, Hıristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler sıralandıktan sonra; "Men âmene billahi vel yevmi'l ahir -Allah'a ve ahirete iman eden" diye devam ediyor. Burada "Allah'a ve ahiret gününe iman " dan maksat, adı Yahudi, Hıristiyan ve Sabii ama Allah'a şirksiz, ahiret gününe de şeksiz inanmış ve salih amel işlemiş, yani yaptığı iş düzgün, Allah'ın rızasına uygun kimsedir. Ve devam ediyor: "Vela havfün aleyhim... Onlar için bir korku yoktur" Abduh ve onun gibi düşünenler bu ayetin Ehl-i fetret'e ait olmadığını ileri sürüyorlar. Bu yorum, Gazali'den bir adım ötedir. Peygamberimiz (s.a.v.)'i sahih olarak, merakını tahrik edecek kadar duyduğu halde, "O bir peygamberdir, kitabı da kutsal kitaptır. Onunla amel edenler cennete gider.Ama ben de aynı Allah'a inanıyorum. Allah iki tane olmaz, bir tane Allah var. Ahirete inanıyorum. Kitabıma (elimdeki kitabın içinde yer alıp sonradan uydurulmamış Allah tarafından vahyedilmiş kurallara) göre de hakka hukuka, haram ve helale riayet ediyorum" der ve yaşarsa, bunların da nâci olacağı Muhammed Abduh'dan beri bazı alimler tarafından dile getirilir. İslam inancına göre eldeki Tevrat ve İncil'in tamamı uydurma değildir, bunların içinde Allah'ın vahyettiği parçalar vardır.


Özetleyecek olursak:


Baştan beri İslam inancında, Peygamberimizden sonra yaşayan ama Müslüman olmayan -kitabı kısmen değişmiş ve İslam tarafından da bazı hükümleri değiştirilmiş olduğu halde- eskiden vahyedilmiş dinine/kitabına sadık kalan kimseler hakkında üç görüş vardır:


1. İmkanı olanlar Son Peygamber Muhammed Mustafa'ya veya O'nun getirdiği dinin bilgisine ulaşmalı ve Müslüman olmalı idiler; bunu yapmayanlar için ahirette kurtuluş yoktur.


2. Sorumluluk için yalnızca "ulaşma ve bilme imkanının bulunma­sı yetmez; bu bilginin doğru ve üzerinde düşünmeye tahrik edecek ölçü ve yoğunlukta olması gerekir. Bu durumu elde edemeyenler de Müslüman olmakla yükümlü değildirler.


3. Hz. Peygamber'e veya O'nun getirdiği dinin doğru bilgisine yeterli ölçü ve yoğunlukta ulaşmış olsalar bile, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) peygamberliğini inkar etmeksizin daha önce kitabı vahyedil­miş bir dine sadık kalanlar, Allah'a ortak koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman edenler, kitaplarının aslına göre salih (Allah rızasına uygun) amel edenler, böyle yaşayan ve davrananlar da ahirette kur­tuluşa ererler.


Bu üç yorum ve görüşün İslam içinde olduğunu düşünürsek, kurtuluş(necat) konusunda İslam’ın diğer iki dinden (Yahudilik ve Hıristiyanlıktan) rahmet ve şefkat konusunda daha özgeci (diğergam), "Bir Allah'a kulluk" ilkesi içinde daha bütünleşti­rici olduğunu söyleyebiliriz.


A. Bulaç: 1905'lerden sonra...


H. Karaman: Evet, yani II. Vatikan Konsili'nden beri değil


Y. Altıntaş : 11. yy.da İbn-i Meymun, Müslümanlar için de Hıristiyanlar için de aynı şeyi söylüyor. İlahı maksadı bilmek biz insanlar için mümkün değildir. Ama bunlar ki Nuhi, Nuh kurallarına uyan insanlardır. Tam İbranice karşılığı ise; ‘‘dünyadaki ulusların, hulüs içinde olanların cennette payı vardır.’’ Bunu şunun için söylüyorum; tarih içinde birbirimize doğru bakıp, şaşı bakmadığımız zamanlar da olmuş.


İspanya'da bir diyalog toplantısı


Kısa bir süre önce İspanya'nın Sevilla kentinde "İmamlar ve Haham­lar" kongresi yapıldı. Sevilla'da "üç din" adlı bir vakıf, bir grup var; imamlar ve hahamlardan oluşuyor. Müslümanlarla Yahudiler kendi­lerini birbirine yakın bulurlar. Bunun temel nedenleri var. Muhterem hocamız biraz bahsetti. Bu iki toplum, belki de semitik karakterli ol­dukları, dünyaya bakışları birbirine benzer olduğu için böyle bir top­lantı yaptılar. Toplantıda birkaç tane de rahip vardı. Bunlar Ku­düs'ten gelen Arap kökenli rahiplerdi. Türkiye'den Müslüman ola­rak İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ve Fransa'da bulunan Prof. Dr. Ömer Faruk hocamız vardı. Osman Zümrüt Hoca ve yardımcısı Mahmut Aydın... Hollanda'daki İslâm Üniversitesi'nin Rek­törü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz vardı. İSAM'dan Salime Hanım var­dı. Türk olarak yine Hahambaşı ve Ben vardık. Hemen her bölgeden Müslümanlar vardı. Pek çoğu din görevlisiydi gerçi ama bunlar din görevlisi olmaktan ziyade bir toplumun, bir cemaatin başındaki in­sanlardı, kanaat önderi kişilerdi. Belli amaçlara yönelik olan epey fazla konuşma yapıldı. Bazen de konu hafifçe siyasallaştı. Filistinli bir imam çıktı: "Ya sen, eğitim diyorsun, eğitimle insanlar yol alır, ama benim çocuklarım okula gidemiyor. Benim çocuğum şeker yiye­miyor. Kapalı camiler var..." vb. bir sürü şey söyledi. Arap olmayan İslâm ülkelerinden temsilciler "Haklısınız, biz sizi anlıyoruz" tarzın­da yaklaşarak biraz dengeyi bulmaya çalıştılar. Gündem kendi düze­neğini çok takip etmedi ama çok hoş ikili diyaloglar oldu. Konuşma­lar dışında geçen sürede, mesela bir koltukta oturup ortak bir dil bul­duğumuz herhangi biriyle sohbetler ettik, tartıştık, kart alış verişin­de bulunduk.


H. Karaman: Ortak bir kelimeye gelebildiniz mi?


Y. Altıntaş : Sonuçta ne oldu söyleyeyim. Hiçbirimizin elinde si­hirli bir değnek yok. Yani mutakabat yap, bundan sonra şöyle ola, böyle buyurula diye bir şey çıkması mümkün değil. Ama çıkan şu oldu; insanlar kendilerini anlattılar, nasıl yaşadıklarını anlattılar, si­ze nasıl baktıklarını söylediler. Siz onlara, onlar size nasıl baktıkları­nı anlattılar. Ondan sonra kimisi damadından, gelininden torunun­dan bahsetti. Dikkat çeken şey şuydu ki; o Müslüman imamla ben, torunlarımız hakkında aynı şeyi düşünüyorduk. Bu çok önemliydi bence. Öteki hakkında bunu görüyorsunuz? Toplantının diğer formel kısımları bence hep aynı, yani daha önceden hazırlandığı belli olan bir sonuç bildirisi vs. Bence toplantının resmi ve formel kısım­ları dışındaki her şey çok faydalıydı. Gece yarılarına kadar oturup sohbet ediliyor, herkes kendini anlatıyordu. İsrail'deki İslâm Mah­kemesi Başhakimi, pırıl pırıl, gencecik bir adamdı. Konuşurken or­tak paydalar bulabileceğinizi görebiliyorsunuz. Ortak alanlarınız var. Bu tür toplantılardan çok fazla bir şey beklemek gerekmiyordu zaten, belki bundan sonra yapılacak beş tane toplantıdan da. Ama yapılması yapılmamasından, bir araya gelinmesi gelinmemesinden daha evladır bence. Birtakım tohumlar ekildi. Ona bile çok kesindir diyemiyorum. Ama bu, bir teşebbüstür, bir girişimdir. Açık konuş­mak istiyorum; birbirimize asırlar boyu şaşı baktıktan sonra birden­bire göz kaslarımızın düzelmesini ve doğru bakabilmesini bekleme­yelim. Gothe'nin, "Zavallı ben, eskisinden daha cahilim" dediği gi­bi demiyoruz. En azından bir şey yapıldı. Yola çıkıldı. Artık kötü bakmıyoruz en azından.


F. Tuncer: Efendim, şimdi konu çerçevesinde hocamıza yöneltece­ğimiz sorulara geçebiliriz.


İ. Üzüm: Kur'an-ı Kerim'den genel bakıldığında ve sonra hadisler açısından durum nedir? Tarihteki uygulamalar nedir? Ve son olarak ayet ve hadisler dikkate alındığında nasıl bir netleştirme olacaktır? "Din topyekün Allah'a ait oluncaya kadar onlarla savaşın" ayeti etrafında tartışmalar var. İkincisi; ‘‘Zebur'da yazdık ki, işte yeryüzünün varisleri salih kullar olacaktır’’ ifadesinden hareketle bunun Müslümanlara emir niteliği taşıdığı, dolayısıyla dünya hâkimiyetine yönelmeleri gerektiği, hâlbuki diyalog, hoşgörü gibi şeylerin bakışları olumsuz etkilediği yönünde bir yorum var. Hocam şimdi bunları bütün olarak nasıl mülahaza edersiniz?


C. Uşak : Ayette geçen "Allan katında yegane din İslâmdır'ı kısaca ele alır mısınız? İkinci sorum, Medine Vesikası ile ilgili söz konusu durum... Bazı Müslümanlara göre Vesika, Medine'deki tüm Yahudi­lerle değil, onların içerisinden çok farklı bir grupla tesis edilmişti. Üçüncü olarak, onların ellerindeki Tevrat veya İncil'le bugünküsü aynı mıdır? Diğer bir husus da, az önce buyurduğunuz "Ehl-i fetret" kav­ramı bugün için geçerli midir? Veya "Ehl-i fetret" kavramından ne anlayacağız? Bir de, Ehl-i kitabın kestiği ve pişirdiği yenir, Hıristiyanlarla da evlilik caizdir. Hatta bu Ehl-i kitabın içine Mecusiler, Sabiiler, Konfüçyen inanışlar dahil...deniliyor. Böyle olunca geriye ne kalıyor?


A. Erbaş : Hz. Peygamber'in devre dışı bırakılarak necatı mümkün olabileceğine dair ilk genel kaynaklarda herhangi bir şey var mıdır? Bir de Eşari görüş ile Maturidi görüşün necat konusundaki farklılığı­na kısaca temas edilebilir mi?


Y. Altıntaş: Hocam söylediklerinizden hareketle, ben de amel-i sa­lih yaparsam, Tanrı'ın varlığına inanır ve tekliğine şirk koşmazsam ayette ifade edildiği gibi korkacak bir şeyim yok. O zaman özellikle "sizlere tatlı, onlara acı" mantığını nasıl yorumlayacağız?


H. Karaman : Ötekini mi kastediyorsunuz?


Y. Altıntaş : Valla bunu iddia eden Müslümanlar... Özellikle de Yahudiler için söylendiğini biliyorum.


N. Öktem : Bu gibi konularla devamlı karşılaşıyoruz. Daha bugün yüz kişilik bir sınıfın önünde bile başımdan geçti. Yani gün geçmiyor ki Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik konularında benzer soru­larla muhatap olmayayım. Biliyorsunuz Bilgi Üniversitesi'ndeyim. Orada da bir hayli İmam Hatipli öğrenci var. Orada da aşırı kutuplar­la karşılaşıyorum. Bunun için size çok teşekkür ediyorum, anlattıkla­rınızla aydınlattınız bizleri. Zatıâlinizin bu bakış açısını, Türkiye'deki dinlerarası diyalog faaliyetleri konusunda tereddüt edenlerin de ger­çekten duyması lazım. Herkesin buna ihtiyacı var. Bir de aslında gençlere bir şeyler yapılmalı. Benim asıl üzüntüm, sizin bu konuşma­nızdan özellikle Müslüman olsun, Yahudi olsun, Hıristiyan olsun genç kardeşlerimizin yeterince istifade edememesi. Genç neslin bun­ları dinlemesi lazım. Hatta Diyanet'in içinde de bu konuların konu­şulmasına gerek olduğunu düşünüyorum.


A. Bulaç: Şimdi doğru mu algılıyorum, test etmek için soruyorum: Kur'an'dan ve Peygamber Efendimiz'in sünnetinden anlıyoruz ki; İslâm'ın asla uzlaşmayacağı, bir arada olamayacağı dinî grup Ehl-i ki­tap değil; müşriklerdir. Yani bir şeye kara ve ak diye iki ayrı zıt kutup "koymak gerekirse, bir tarafta tevhid ve İslâmiyet, öbür tarafta şirk var. Fakat bu arada tonlar, renkler var. Yani gri tonlarda, Ehl-i kitap Hıristiyanlar, Yahudiler ve Araplar var. Bunları da Kur'an, kategorik olarak tek çatı altında ele almıyor. Bunlar bir değildir diyor. Ehl-i ki­tap bir değildir diyor. İçlerinde öyleleri var ki, sizin buyurduğunuz gibi gerçekten cennetlik insanlar onlar. İçlerinde öyleleri de var ki, aman Allah'ım dedirtir. Bir de sanki Kur'an devamlı bir surette onların desteğini almak istiyor. Onlarla uzlaşma emelinde, ancak yer yer eleştiriyor da. Neden kendi kitabınıza uymuyorsunuz, kendi içinizde tutarlı değilsiniz, dediklerinizi yerine getirmiyorsunuz, diye eleştiriyor. Ben böyle algılıyorum. Doğru mu anlıyorum?


H. Karaman: Evet doğru düşünüyorsunuz. Öyle diyor zaten. Hem de çok açık biçimde...


A. Bulaç: Hakikaten de öyle değil midir? Yani katil bir Müslüman olabildiği gibi iyi Müslüman da var. Bir de bütün hayatını yoksullara adayan açları, hastaları tedavi eden bir Hıristiyan da var. Biraz kate­gorik düşünmüyor muyuz?



Devam edecek...

muharremsvs
Diyalogda samimiyet ve

"ortak kelime"de buluşma

H. Karaman: Şimdi bir meseleye bakarken, kelamda ve fıkıhta, muteber delillerin (bilgi kaynağı ve doğru bilgiye ulaşma yöntemi) ortaya koyduğu kaideleri (genel kural, ilke) göz önüne alıyoruz. Sa­dece bir âyet ya da hadise bakılırsa oradan problem çıkar. Kur'an ve sünnetten çıkan ancak kurala uymayan münferit bir ayet ya da hadis varsa yapılacak şey bellidir. Yani kural bu ise, bunu ben oluşturma­dım. Bunu kelam ve fıkıh alimleri delillerden çıkarmışlar, tarih bo­yunca da uygulanmış. O zaman burada tekil bir ayet, hadis, içtihat varsa, ben bu kural muvacehesinde bunu değerlendirmeliyim, yorumlamalıyım.

Bir de bazı Müslümanların şöyle bir düşünceleri/itirazları var: "Bu iş eğer böyleyse, biz ne diye çırpınıp duruyoruz? Hatta onların­ki daha kolaysa o zaman ona girelim, bitsin. Ne diye Müslüman ola­lım ki? Onlar bize gelsin, biz onlara gidelim, ayrılıklar aradan kalk­sın, olsun bitsin." Bence bu düşünce realiteye, eşyanın tabiatına uygun değil; hem Müslümanlar hem de diğer din salikleri bir anlayış ve yaklaşım ile yetinmeli, tatmin olmalılar. Nedir o? Kur'an'da da dayanağı bulunan bu yaklaşım şudur: Önce Yahudi ve Hıristiyanlardan başlayalım; yani Hindular,Budistler ve benzerleri de aslı vahyedilmiş bir kitaba sahip kabul edilirlerse onlar için de aynı şey söylenir…Müslümanlar, onların inanma haklarına ve kutsallarına hürmet et­mek, onların kutsal bildiklerine hakaret etmemekle yükümlüdürler.Bu onlara yetmelidir. Bu, şu demektir: "Ben, Hz. İsa'nın niteliklerini şu veya bu mezhepteki bir Hıristiyanın anladığı gibi anlamayabilirim. Çünkü ben Müslümanım. Ama ben Hz. İsa'ya (haşa!) "piç" demiyo­rum, Hz. İsa'ya sahtekar demiyorum, Hz. İsa diyorum, Allah'ın sev­gili bir kulu diyorum, Peygamberi diyorum ve Allah'ın O'na çok müstesna mucizeler lütfettiğine inanıyorum." Bir Müslüman olarak, benden bu kadar. Ancak illa da "Sen de Hz. İsa'nın İbn'ullah (Al­lah'ın oğlu) olduğunu kabul et" dememek lazım, yani onu zorlama­mak lazım. Bunun (her birimiz diğerinin dinine girmediği) için de birbirimize düşman olmamız, birbirimizi cehenneme göndermemiz gerekmez diye düşünüyorum.

Musevi kardeşlerimize bakalım; Museviler Allah'a inanıyorlar, biz de Allah'a inanıyoruz. Museviler Hz. Musa'nın peygamber oldu­ğuna inanıyorlar, biz de buna inanıyoruz. Museviler, Allah Teala'nın, Hz. Musa'ya bir şeriat gönderdiğinden bahsediyorlar. Kur'an-ı Kerim bunu söylemekle kalmıyor, O'nun Allah'la konuştuğunu anlatıyor; "Ve kellemellahü Musa teklîma" (4/164) buyuruyor. Yani "O'nunla konuştu" diyor. Ve Allah Teala’yı görmek istemesi, bunun mümkün olmadığını göstermek için Allah'ın Tûr'a tecelli etmesi, Hz. Musa'nın bu tecellî karşısındaki heyecanı.., gibi fevkalade güzel şeyler var. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa ile ilgili olumsuz bir tane cümleye rast­layamazsınız. Hz. İsa ile de ilgili bir tane olumsuz cümleye rastlaya­mazsınız. Bir de Müslümanlar açısından bakalım: Ben, "Hz. İsa pey­gamber değildir" desem, bundan, İsevîler alınmaz mı? "Peygamber değil, sahtekarın biri hatta babası da belli değil" desem, bu hoşlarına gider mi? Gitmez. Peygamberimiz için de "yalancı" diyen bir Hıristiyan veya bir Musevi ile bir Müslüman diyalog yapamaz ve bir arada bulunamazlar. Aynı masanın etrafına oturamazlar, bunun sonu sa­vaştır. Herkes bunu böyle bilmeli. Hem tek taraflı söylemiyorum. Biz de onlar hakkında öyle dersek yine savaştır. Peygamberimize doğru­dan veya dolaylı olarak yalancı dememeleri ile de biz yetinmeliyiz. "Peygamberimizi dışlamak" dediğim budur. Bununla ilgili ayetler vardır. Allah Teala'nın gönderdiği bu peygamberi tanıyıp bilip de in­kar ederlerse onların kurtulamayacağına dair ayetler var. Onu bu ma­naya almamız gerekir.

A. Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne deme­lidir?

H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğu­na da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa, Allah'tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah'tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah'tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız,

İ. Üzüm : Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları taktirde Müslüman olmazlar mı?

H. Karaman : Hayır, Müslüman olmazlar.

İ. Üzüm : Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…

N. Öktem: İzin verirseniz, Monsenyör Duboıs'm yaklaşımını söyleyeyim. Malumunuz onunla ilgili anılarımı kitap halinde çıkarttık. Vatikan'ın Türkiye Temsilcisi. Yatağının başucunda da "Bismillahirrahmanırrahim" yazardı, Monsenyör Duboıs, "Hz. Muhammed'de göksel ilham vardı" derdi.

H. Karaman : İzninizle ben devam edeyim, İlyas Bey'in sorusuna da bir çeşit cevap olur. Bir Hıristiyan veya Musevi, "Hz. Muhammed'in de Allah'dan vahiy aldığını inanıyorum" der. Sonra "bu peygamber (Hz. Muhammed) benden ne istiyor?" sorusunu sorar. Yani "Ben bir Museviyim ya da İseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inan­dığım ve yaşadığım şeylerden tövbe edip Müslüman olmamı mı bek­liyor? Yoksa başka bir beklentisi" mi vardır?" Müslümanların çoğu "Peygamberin, bütün din saliklerini İslam'a çağırdığına" inanırlar. Ben diyorum ki, İslâm uleması içinde, Kur'an-ı Kerim'e bakarak Pey­gamberimizin beklentisinin bundan ibaret olmadığına inanlar da var. Peygamberimiz "Yahudi mutlaka Müslüman olsun!" demiyor, "Hı­ristiyan mutlaka Müslüman olsun!" demiyor. Diyor ki; "Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah'a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitap­larında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler); beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesin­ler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söyleme­sinler." Dolayısıyla "Bu takdirde onlar da cennete giderler" demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar (inanç­larına şirk karıştıranlar) var mı? Evet, onlar da var. Ama farklı olanlar da var. İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söy­lüyorum; diyalog, "Diyalogun hedefi, tekbir dine varmak, dinleri te­ke indirgemek olmamalı." Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi gör­memizi sağlayabilir.Size bir anımı anlatayım:

Ali Özek Hoca'yı bilirsiniz. Bir de Azer­baycanlı şeyhülislam Allahşükür Paşazade diye birini hatırlarsınız. Türkiye'ye gelmişti. Birlikte oturduk, sohbet ediyoruz. Ali Hoca; "Al­lah, Allah!" dedi "siz de bize benziyormuşsunuz" Paşazade hafif te­bessüm ederek, "Kuyruğumuz mu var zannediyordunuz" dedi. As­lında bu biraz doğru. Adam duvarın arkasındaysa kuyruğu var zan­nederim. Az önce Yusuf Bey kardeşimizin dediği gibi, birbirinize hep şaşı bakmışız. Oysa bir de bakıyorsun ki, o da sizin gibi, şekli şemali olan bir adam. Onun da karısı var, çocuğu var, ailesi var. Sonra o da çocukları seviyor, bir yerde kan aktığı zaman, bir yerde gözyaşı dö­küldüğünde o da müteessir oluyor. Yani akan gözyaşı beni de keder­lendiriyor, onu da... Enteresan. Şimdi peki bunun aksini düşüne­lim... Bir insan şöyle itikat etse; "Ben Müslümanım. Allahü Teala be­ni cennete götürecek yola rehber olarak Hz. Muhammed'i nasip et­miş, bu kardeşime de Hz. Musa'yı nasip etmiş, buna da Hz. İsa'yı na­sip etmiş. Yani hepsi O'nun peygambe­ri. Ben bu Peygamberi bırakırsam cennete gidemem." Dikkat edin, bu anlayış, yani Hz. Muhammed'i bırakmak hepsini bırakmak demektir. Çünkü bunların da (şirke sapmayan ve amel-i Salih işleyen Ehl-i kita­bın) kurtuluşlarının olacağını kim söylüyordu? Hz. Muhammed söylüyordu. İşte bunu ortadan kaldırırsan, ayağın boşa basar.

Burada şu var, hani korkulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak "Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz" deniyor, bundan endişe ediliyor.

E olmazsa olmasın.

Peki, ama Kur'an bunları Müslüman olmaya davet ediyor.

Acaba?

İşte şimdi sorunun kökenine indik. Acaba Kur'an onları yalnızca, tek seçenek olarak Müslüman olmaya mı davet ediyor yoksa başka bir soru bu. Allah Teala: "Aranızda ortak/eşit olacak bir söze gelin; Allah'tan başkasına tapmayalım, ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da birimiz diğerimizi ilah edinmeyesin..."(Al-i İmrân: 3/64) diyor. Yani, aslında bu tevhid inancı bütün ilahi (aslı vahye dayanan) dinlerde var. Çünkü aynı kökten geliyor. Farklılıklar sonradan çıkmıştır. Bugün bazı Hristiyanların "İbn"den (Allah'ın oğlu) ifadesinden maksat "Allah'ın rahmetidir, O'nun Rahman ve Rahîm sıfatıdır" diye yaptıkları yorum da inançlarının özünde tevhidin olduğunu gösteriyor; bu yorumlarla bir manada yitiklerini arıyorlar. Allah birdir netice itibariyle. Ve Allah kullarını tevhide çağırıyor. Kur'an-ı Kerim’de Ehl-i kitapla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah'a iman, ahirete iman ve amel-i salihdir. Kuran birçok âyette bunu söylüyor yani "Peygambere iman edin" demiyor. ,‘Allah’a iman, ahirete iman ve amel-i salih’ diyor. Bunları nazarı itibara alınca ben diyorum ki İslâm, Ehl-i kitabı, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olmak manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor, "hanîfiyyete" (Hz. İbrahim çizgisindeki tevhide ve bu manada İslam'a) çağırıyor. Şöyle buyuruyor: ‘‘De ki, Allah doğruyu söylemiştir öyle ise tevhide bağlanarak atanız İbrahim'in dinine uyun; o müşriklerden değildi.’’ ." (Al-i Imrân: 3/95) Çağrı budur. Ya bu çağrıya kulak asarlar, şirki bırakıp Son Peygamber'in açıkladığı tevhide inanırlar veya bu çağrıyı duymadıkları halde kendileri o noktaya gelirler ve kurtuluşa ererler. Ehl-i kitaptan olup da şirke düşmeyen ve amel-i Salih işleyenler de İbrahim'in tebliğ ettiği, diğer peygamberlerin de uyduğu "hanîfiyyet=tevhîd"e uymuş olmaktadırlar.

Şimdi Cemal Bey'in sorusunda temas edilmeyen kısımlara gelelim.

"Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar kâfirlerle savaşma vazifesi" (Bakara: 2/193; Enfâl: 839) Ehl-i kitap değil, müşriklerle ilgilidir. Bu da iki türlü tefsir edilmiştir:

1. Dünya yüzünde bir tane müşrik kalmayıncaya kadar onlarla sa­vaşın ve hepsini yok edin. Bu tefsir; vakıaya, Hz, Peygamber ve son­rasındaki uygulamaya aykırı olduğu için kabul edilemez; çünkü müş­rikler yok edilmemiş, onlara da hayat hakkı tanınmıştır.

2. Din seçimi, bir dine inanmak ve ona göre Allah'a kulluk etmek, "menfaat veya korku" yüzünden değil, yani gerçek manada inanma özgürlüğü egemen oluncaya kadar -buna karşı olanlarla- savaşın... Ehl-i kitap ile savaşmayı emreden âyetin meali farklıdır ve şöyle buyurulmaktadır: "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahir gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak di­ne uygun-davranmayan kimselerle, mağlup olarak elleriyle cizye verinceye kadar savaşın" (Tevbe: 9/29). Bu âyeti de "Allah'a şirksiz, ahirete şek­siz inanmayan ve salih amelden sapan" Ehl-i kitap şeklinde anlamak mümkünüdür; yani âyet böyle anlamaya da açıktır. Nitekim bu âye­tin devamında Allah Teâlâ Yahudi ve Hristiyanlarm tevhide aykırı inançları ile amel-i salihe uymayan davranışlarından söz ediyor ve bunları mahkum ediyor.

C. Uşak : "Allah indinde din İslamdır" ve "İslam'dan başka bir dinin peşine düşenlerden bu asla kabul edilmeyecektir" mealinde âyetler de var.

H. Karaman : Önce Kur'an'da "İslam" kelimesinin hangi manala­ra geldiğine bakmak gerekir. İslam yalnızca Peygamberimizin tebliğ ettiği dinin mi adıdır, yoksa onun daha geniş bir manası var mıdır? Al-i İmran suresinin 19. âyetinde "Allah nezdinde din İslam'dır" buyuruluyor. Devamında Ehl-i kitabın, kendilerine gerçekler açıklandıktan sonra kıskançlık yüzünden İslam'a aykırı yollara saptıkları ifade edi­liyor ve Hz. Peygamberin onlara şöyle demesi isteniyor: "...Bana uyan­larla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim (İslam bu manada kullanılı­yor), Ehl-i kitaba ve kitap bilgisinden mahrum Araplara şöyle de: Siz de Al­lah'a teslim oldunuz mu? Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demek­tir, yüz çevirirlerse sana düşen, dini tebliğ etmekten ibarettir..."

"İslam'dan başka bir dinin peşine düşenlerden bu asla kabul edilmeyecektir" (Âl-i İmrân: 3/85) mealindeki âyetten önce şöyle buyuruluyor: "De ki, biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakup oğullarına indirilene; Musa, Isa ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak ona bağ­lıyız." "Bağlıyız" diye tercüme ettiğim kelimenin Arapçası, İslam kö­künden gelen "müslimûn"dur. İslam olmak, hak dine bağlanmaktır; bu hak din de âyette geçen bütün peygamberlere gelen dinin adıdır. Bu dinin temeli "bir Allah'a iman ve kulluk etmektir".

Ayrıca Hac suresinde de Hz. İbrahim zamanından beri tevhide sa­dık kalanlara "Müslüman" denildiği ifade edilmiştir. (Hac, 78) Bu âyette geçen; ‘‘Size ‘Müslümanlar’ adını verdi’’ cümlesinin öznesi, bizim burada tercih ettiğimiz yoruma göre Hz. İbrahim’dir. O’nun ‘‘Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan (İslam,Müslim) eyle, soyumuzdan sana teslim olacak bir ümmet çıkar" (Bakara 2/128) şeklindeki duası kabul edilip Hz. Muhammed'in kendi ümmeti gibi bir ümmete gönderileceği ve onlara da "Müslümanlar" adı verileceği bildirilmiştir.

Son Peygamber'in tebliğ ettiği din de bu temele (İbrahimi tevhide, İslam’a) uygundur ve yeryüzünde ilahi vahyi aldığı gibi halka ulaştıran, ulaştırdığı vahiy de asla değişmemiş, bozulmamış, içine Allah’a ait olmayan sözler katılmamış tek din O’nun tebliğ ettiği dindir. Daha önce gelmiş, asılları ilâhî ve genel adı da ‘İslam’ olan dinlerin kitapları zaman içinde bozulmuştur. Ama bu kitapların içinde Allah’ın sözleri de vardır. Ayrıca şirke sapan Ehl-i Kitap olduğu gibi içinde- tevhîd çizgisini koruyan bir gelenek de vardır. Bütün peygamberlerin ortak inançları ve Salih amellerine tabi olnlar ‘İslam’ dan sapmış olmazlar. Ancak hem tevhid inancının hem Salih amelin test edileceği ölçüyü veren tek kitap kalmıştır ki o da Kur’an’dır. Kur'an'ı ve onun peygamberini dışlayarak tevhid inancına c-ve Salih ameline ulaşmak imkansız gibidir. Bu sebepledir ki bugün Ehl-i Kitaba dahil olan Yahudi ve Hıristiyanların büyük çoğunluğu ya tevhidden veya Salih amelden uzaklaşmışlardır.

C. Uşak :Demek oluyor ki, İslam’dan sapanları kılıçtan geçirmek zorla İslam'a sokmak yok, ikna ederek, tebliğ ederek,anlatarak sonuç almaya çalışmak gerekiyor?

H. Karaman: Evet, bu ortamı oluşturuncaya kadar. Eğer böyle olmasaydı, o zaman Müslümanlar kendi egemenlikleri içinde bulunan gayrimüslimlere hayat hakkı tanımazlardı. Adam gayrimüslim(zımmi) ama ben onun kilisesine, havrasına dokunmuyorum, istediği gibi ibadet edebiliyor. Eğer ayetin maksadı ‘‘Herkes Müslüman oluncaya kadar savaşın’’ olsaydı bu uygulamayı nereye koyacaktık? Kaldı ki bu Peygamberimiz'in zamanında, Rasulullah kendi mescidinde, Necran'dan gelen Hıristiyanlara, ibadet etmek istediklerinde ‘‘Buyurun ibadetinizi burada yapın’’ dedi mi demedi mi? Bu tarihi vak’a. Öyleyse bu ayetten, ‘‘herkes Müslüman oluncaya kadar savaşın’’ şeklinde bir anlam çıkaramayız. Bilmiyorum, açıklayabildim mi?

A. Erbaş : Yani Müslümanlığı Peygamberimiz'e tahsis edemeyiz.

H. Karaman : Birincisi o. Hz. İbrahim'den beri İlahi dinlerin genel adı "İslam"dır. İslam ayrıca Son Peygamberin getirdiği dinin de özel adı olmuştur. İkincisi de, "Din Allah'ın oluncaya kadar onlarla sava­şın" ayetini ‘‘herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın’’ şeklinde anlayamayız. Bence din özgürlüğünün yaşanacağı ortam sağlanıncaya kadar savaşın" şeklinde anlamalıyız. Peki, kimle savaşaca­ğız? Tabiî ki din özgürlüğüne karşı çıkanlarla. Peki, bunu nereden an­lıyoruz? Bakınız Allah Teala, Mümtehine suresi, 8. ayette ne buyuru­yor: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çı­karmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men et­mez. Çünkü Allah adalet yapanları sever." Şimdi bu ayeti, savaşı emre­den; "Din Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" âyetine bağlayalım: Yani sizinle din savaşı yapmıyorsa, yurdunuza göz dikmemiş, sizi oradan çıkarmak için savaş açmamış ise Müslüman olmayanlara "Sen niye benim dinimde değil de bu dindesin" diye savaş açamıyorsu­nuz.. Âyet bir buna (kiminle savaşılacak sorusuna) cevap veriyor, bir de ötekilerden yani farklı inananlardan dost edineceğin, iyi ilişki ve­ya arkadaşlık ilişkisi kuracağın kimdir?" sorusuna cevap veriyor. Bak dost kelimesini şimdi kullanıyorum; "Müslümanın, ötekilerden dostluk, arkadaşlık, iyi ilişki kuracağı (enteberûhum ve tüksıtû ileyhim) insanlar kimler?" Bunun cevabı da şudur: "Sizinle din yüzünden savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlar." Allah, iyilik ve adalet çerçevesinde onlarla ilişki kurmanızı yasaklamıyor. Burada kullanı­lan kelimeler de önemlidir. Bunlardan biri "birr" diğeri de "kıst" tır. "Birr" iyilik, "kıst" ise objektif adalet demektir.

A. Bulaç: "Velayet" üzerine kurulmuş...

H. Karaman: Yok, değil. "Velayet" ayrı bir şey. O ayrı bir konu.

A. Bulaç: Ama hocam bu ayetin devamında velayetten bahsediliyor.

H. Karaman : 9. ayeti okuyalım o zaman: "Allah sizi, ancak din hak­kında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa (velayet ilişkisine girerse) işte zalimler onlardır." Burada "dost edinmek" diye tercü­me ettiğimiz kelimenin aslı "tevellî"dir, "tevellî" de "velayet" ile ay­nı köktendir. Ancak velayetin birden fazla manası vardır. Buradaki manası, bir önceki ayette geçen ‘birr’ ve ‘kıst’la ilgilidir; iyilik etmek, iyi ilişki kurmak(bu manada dost olmak) ve haklarında adaleti işletmek ‘‘din yüzünden savaşırlar ve yurdumuza göz dikerlerse’’ yasaktır, bunları yapmazlarsa yasak değildir. Velayet kelimesinin bir manası da "temsil ve yönetme hakkı"dır. Bununla ilgili âyetlere bakıl­dığında, Müslüman olmayanların Müslümanlara bu manada "velî" olmalarının caiz olmadığı görülür. "Onları velî edinmeyin" mealindeki âyetler, tam karşılığı bulunamadığı için "dost edinmeyin" şeklinde tercüme ediliyor ve bu yüzden kavramlar karışıyor.

Şimdi tekrar konumuza dönelim. ‘‘Bütün insanların Müslüman olmaları’’ dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur'an'ın hedefi; din özgür­lüğü ve adalet çerçevesinde, insanların birbirlerine karşı iyi ilişkiler içerisinde yaşadıkları bir dünya düzenidir. Kur'an bunu istiyor.

Şimdi geldik "butlan" kavramına. Nedir batıl ve küfür (kâfirlik) olan?

Bu şirktir, bu, Allah'a ve ahirete inanmamaktır. Kur'an-ı Kerim'de"lnnellezine keferu min ehlil kitabi vel müşrikin - Müşriklerden ve Ehl-i Kitabdan kafir olanlar..." deniyor. Şimdi bundan ne anlarsınız siz?

A. Bulaç: Hepsi değil bir kısmı. Min-i ba'ziye ile açıklıyor. Onlar arasında bir kısmı.

A. Erbaş : Ona "beyaniye" diyenler de var.

H. Karaman : Ama şimdi başka ayet de okuyacağım, daha doğrusu sohbetin baş taraflarında üzerinde hayli konuştuğumuz, Bakara Suresinin 62.ayetini hatırlatacak ve bunu konumuzla ilişkilendireceğim. Şimdi bir adam hem Ehl-i Kitab olur hem kafir olmayabilir mi? Evet bu mümkün. Bunun delili, , işte o 62. âyettir. Bu âyete göre Allah’ a şirksiz inanan, ahrete iman eden kafir değildir. Peki kafir kimdir? Kafir Allah’a iman ettiği halde "Allah üçün üçüncüsüdür"(Maide:5/73) veya ‘‘ Üzeyir Alah’ın oğludur’’(Tevbe: 9/30) diyerek O’na şirk koşandır.(Bu konuda yeterli bilgi için bizim Kur'an Yolu isimli tefsirimize bakılabilir.)

Katolik Hıristiyan'ın amentüsüne baktığımızda orada da şirk un­surları görüyoruz; şöyle diyorlar:

1.Ben, yeri ve göğü yaratan, her şeye kadir Baba Tanrı'ya,

2.Ve Efendimiz olan, O'nun biricik oğlu İsa'ya;

3.Ruhü'l-Kudüs'ten gebe kalana;

4.Ve bakire Meryem'den doğana;

5.O'nun Pontus Pilatus'tan zulüm gördüğüne,

6.Çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne,

7.Cehennemlere indiğine,

8.Üçüncü gün, tekrar canlandığına,

9.Göklere çıkıp, kadir olan Baba Tanrı'nın sağına oturduğuna,

10.Oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine;

11.Ruhü'l-Kudüs'e,

12.Mukaddes Katolik kilisesine;

13.Azizlerin cemaatine;

14.Günahların affedileceğine,

Bu âmentüde geçen "baba, oğul, babanın yanma oturmak" gibi ifadeler, tevil edilmediği takdirde şirktir, İbrâhîmî geleneğe (hamili­ğe) aykırıdır.

Peki şirk koşmasaydı ne olurdu? Peygamberlerin atası İbrahim'in "hanifiyyeti"ne tabi olsaydı ne olurdu? Kafir olmazdı, mümin (İbrâ­hîmî tevhidin mümini) olurdu. İşte buraya kadar açıklamaya çalıştı­ğım "Son Peygamber'i bilerek inkar etmemek şartıyla Hz. İbra­him'den beri gelen tevhîd inancına sadık kalan, Allah'a şirksiz iman eden ve ahirete inanan, salih amel işleyen kimselerin de bir çeşit "mü­min ve müslim" oldukları, onların da ebedi alemde kurtuluşa erecek­leri şeklindeki yorum ve anlayış", daha çok son asırlarda da olsa Müs­lüman alimlerin bazıları tarafından benimsenmiş ve savunulmuştur. Halbuki buna karşı Hıristiyan ve Yahudilerin otorite olan din adam­larından, "Müslümanların da hak dine sahip oldukları ve ebedi kur­tuluşa erecekleri" şeklinde açık seçik bir ifade sadır olmamıştır. Eğer diyalog faaliyetlerinin bir sonucu da bu iki dinin mensuplarını hiç ol­mazsa şirkten uzak bir Allah inancına (ortak söze) getirmek ve bu sözde birleşenlerin birbirlerini cehenneme göndermemeleri olsa" önemli bir kazanç sağlanmış olacaktır.



Devam edecek...
muharremsvs
Ehl-i fetret var mı?



A. Bulaç : "İçlerinde Allah korkusuyla gözyaşı dökenler var" diyor bir ayette.


H. Karaman : Evet "Bazı rahip ve keşişlerin, Allah Resulüne gelen âyetleri işitince hakkı tanıdıkları için gözlerinden yaşlar aktığı ve bunu iman ettikleri" ifade ediliyor (Mâide: 82-83). Bu âyetler de yine necat konusundaki farklı görüşlere göre farklı yorumlanıyor. Ama konumuz bakımından şu âyetlerin daha ilgi çekici olduğunu düşünüyorum: "Hepsi bir değildir: Ehl-i kitap'tan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyet­lerini okuyup duran bir topluluk vardır. Bunlar Allah'a ve âhıret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar, işte bunlar iyi kimselerdendir. Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bı­rakılmayacaklardır. Allah kötülüklerden sakınanları bilir." (Âl-i İmran: 3/113-115)


Şu kuralı tekrarlayıp duruyorum: Biz eğer bir tek ayeti alıp da onun üzerine hüküm bina edersek yanlış yapmış oluruz. Hele hele "beyaniye", "baziye" vs. ile hiçbir noktaya varamayız. Benim anlayı­şıma göre Kur'an-ı Kerim, hangi Yahudi kafir, hangisi değil, hangi Hıristiyan kafir, hangisi değil, bunu anlatıyor. Kur'an'ın tanımına göre kafir olan Hıristiyan ve Yahudiler bugün de kafirdir. Kur'an'ın tanımlamasına göre kafir olmayan, bir Allah'a iman ve ameli salih sahibi Ehl-i kitab bugün de kafir değildir. Yani dün de öyleydi, bu­gün de öyledir.



Şimdi biraz farklı bir konuya geçelim: Müslümanlar, Ehl-i kitabın kestiği yenir diyorlar, değil mi? Kur'an'1 Kerim Ehl-i kitap diyor. Ancak dikkat edin Ehl-i kitabın kısmı kafir, bir kısmı mü'min. Fakat taamını yemek söz konusu olduğunda, mü'min-kafir tefrik etmiyor. Ehl-i kitabın taamını yersiniz diyor. ‘‘Ve taâmüllezîne ûtu'l-kitabe hıllün leküm’’: ‘‘Kendilerine kitab verilenlerin taamı (kendilerine kitap verilenlerin kestiği değil; ‘taamı’ yani yiyeceği, dinine göre helal sa­yıp yediği) size de helaldir.’’ Buradan hareketle diyorum ki; dindar bir Hıristiyana gidin deyin ki; "Size göre, domuz hariç, şöyle öldürülmüş bir hayvanın etini yemek caiz midir?" Eğer o, caiz derse, bunu siz de (Müslümanlar da) yersiniz. Ya da hahama gidip deyin ki; "Şöyle bir ­et var. Sizin dininizde yenilir mi?" "Yenilir" derse siz de yersiniz. Ben bunun özellikle Avrupa'daki Müslümanlar için kolaylık sağlayacağı­nı düşünüyorum.



Ehl-i kitabın "salih amelinden" söz ederken yine "onların dinlerindeki her hükmün yürürlükten kalkmadığını ortaya koyan" ve Fıkıh Usulü kitaplarımızda yer almış bulunan bir kaideyi hatırlatmakta fay­da var: "Bizimkinden önceki peygamberlere vahyedilmiş olan şeriat (din kuralları, tavsiyeleri, irşadları) -İslam tarafından değiştirilmedikçe- Müslümanlar için de geçerlidir; onlarla Müslümanlar da amel ederler : "Şer'u-men kablenâ şer'un lenâ".


Şimdi, "Ehl-i fetret bugün var mıdır?" sorusuna gelelim.


El-cevap: Vardır.


Ben size biraz abartarak bir şey söyleyeyim: Türkiye'de bile Ehl-i fetret vardır. "Ehli fetret"; iki peygamber arasında yaşayan ve kendi­lerine peygamber gönderilmemiş olanlar demektir. Yaşadıkları çağda peygamber gönderildiği halde özel durumları sebebiyle bundan ya hiç haberdar olamamış veya yeterince bilgi edinememiş olanlar da Ehl-i fetret sayılmışlardır. Bugün Türkiye'de bile öyle aileler ve çevreler vardır ki, Gazzâlî'in şart koştuğu ölçüler içinde din ve peygamber hakkında bilgi alamamış, bu konular onların ilgi alanlarına sokulamamış kimseler vardır.


C. Uşak: Hakkın ve hakikatin ulaşmadığı kimseler.


H. Karaman: Evet. Ben Türkiye'de böyleleri var diyorum. Bunu eve gittiğinizde bir düşünün lütfen. Onun için de onlara hak ve haki­kati ulaştırmak, Peygamber vahyini götürmek için daha fazla çalış­mamız, daha fazla gayret sarf etmemiz gerekiyor.


A. Bulaç: Hocam, "Hz. Ömer ve sonrasında Sabiiler, Mecusiler Ehl-i kitap kategorisine giriyordu. Fakat yemeklerinin yenmesi ve ka­dınlarıyla evlenilmesi istisnaydı; bu durum sadece Ehl-i kitaba tahsis edilmiştir" deniyor.


H. Karaman: Fıkıhta şüpheye hüküm bina edilebilir. Şüphe dedi­ğiniz iki taraflıdır. Yani Ehl-i kitap oldukları kesin değil ama olmadık­ları da kesin değil. Onun için de hükmü taksim ediyor.



C. Uşak: Kendimi iyi bildiğim yerde konumlandırırım, bilmedi­ğime göre de kayd-ı ihtiyatla hareket ederim.



H. Karaman: Şimdi Maturidi ve Eş'ari meselesine çok kısa değineyim. Allahü Teala, aslında imanlara hakikate ulaşmaları için iki bilgi kaynağı lütfetmiş. Biri vahiy, diğeri de akıl. Ali Bulaç Bey daha iyi biliyor. Seyyid Hüseyin Nasr gibi bazı yazarlar, entelekt ile rezonu birbirinden ayırıyorlar. Rezon, muhakeme. Ama intelekt, akıl…


Asıl ilahi olan o. Onlar diyor ki akıl ilahidir. Şu bedeni bana veren Allah, aklı da vermiştir. Öyleyse bu akıl yoluyla insan birçok hakikate ulaşabilir. Maturidiler, ağırlıklı olarak bu akla güveniyorlar iş­te. Akıl aslında hakikate kesin ulaştırır. Aklın hakikate ulaşamadığı ve hata ettiği yer, aslında aklın arızalandığı noktadır. Çeşitli neden­lerle aklın arızalanması söz konusudur. Mesela arabam var diyelim.Bu arabayla dağı taşı aşarım ama bujinin bir tanesi tekleyip duruyor. O zaman düz yolda zor gider işte. Ama araba aynı araba. Bu arıza neden oluyor peki? Bu bizim konumuz değil, bunu, tasavvufçular üstleniyorlar. Eş'ariler diyorlar ki; bu akla bu kadar çok yüklenme­yelim. Çünkü akıl dediğin çok arızalanıyor. Şeytan var, nefis var, ih­tiraslar var, içgüdüler var, meyil er var, vs. Öyleyse bu akla bu ka­dar yüklenmeyelim. Din meselesinde akıl pekala onu bulamayabilir, anlamaya yetmeyebilir. Bu sebeple Eş'arilere göre Ehl-i fetret Allah'ı ister bulsun ister bulamasın cennete gider. Ama Maturidiler, akla yükleme yapıyorlar.


A. Bulaç: Sizin görüşünüz ne yönde hocam?


H. Karaman: Ben şöyle söylüyorum: Allah Teala'nın, kendilerine vahiy ulaşmamış kullarını cehenneme atacağını söyleme selahiyetine haiz değilim. Tevazu etmiyorum ama böyle bir selahiyetim yok. Allah böyle söylememiş: "Vema künna muazzebine hatta neb'ase resu­le". Yani "Ben Peygamber göndermedikçe azap etmem" (İsra,15) demiş.


C. Uşak: Peki ama "Velikülli ümmetin resul" de var hocam?


H. Karaman : Var da bu, ümmet içindir.


C. Uşak: Tayvan'a, Çin'e, Maçin'e de peygamber göndermiş olma­sı ihtimal dahilindedir.


H. Karaman: Öyledir tabi, doğru ama her ümmete, bir peygamber gelmiş. Şimdi gelmiş. Ancak onun dini, diyelim ki 20 sene, 50 sene yaşamış. Şimdi böyle bir çağda değiliz. Günümüzdeki problem ise daha farklı. Peygamber gelmiş, dini de korunmuş, ama insanlara doğru ve sağlıklı ulaşması konusunda problemler var.


A. Bulaç: Hocam, bu ötekiyle ilgili olarak benim sormak istediğim bir şey var. Hz. Ali'nin Nehcu'l-Belağa'sında yer alıyor. Diyor ki; Bi­zim idaremiz altında olanlar iki kısımdır: Bir, yaradılışta eş olduğu­muz gayrimüslimler. Diğeri de din de kardeşlerimiz olan Müslümanlar. Yani gayrimüslimleri ontolojik olarak eşit hale getiriyor; bu çok zekice bir şey. "Dikkat edin, her ikisinin de hukukları vardır" diyor.


A. Erbaş: Biri ontolojik kardeşlik, diğeri din kardeşliği.


G. Marovitch: Sayın hocam, benim Arapça bilgim pek yok ama İs­lâm'ın kelime anlamının, Allah'a teslim olmak anlamına geldiğini bi­liyorum. Doğru mudur bu? Her kim bütün kalbiyle, aklı ile sevgisi ile kendisini Allah'a teslim ederse, hangi dinde doğarsa doğsun Allah'a teslim olmuşsa, "Allah'ım, senin bütün dediklerini yapmak istiyo­rum" diyorsa yani kendi inancına göre teslim olmuşsa... Mesela İn­cil'de, Kur'an'da veya Tevrat'ta adam öldürmenin mubah olmadığını herkes biliyor. Allah her insana zaten on emri vermiş. İnsan öldür­memek lazım, çalmamak, zina yapmamak lazım. Herkesin kalbinde bunlar var. Şimdi böyle yaşayan biri, kendisi aklıyla bilmez ama Al­lah'a teslim olmuşsa, ben diyorum ki; bu da Müslüman sayılır. Ancak belki nüfus kâğıdında bu vazıh değil. Hıristiyanlık da aynı şeyi söy­lüyor. Mesela "cennete gitmek için Allah'ın sevgisine ulaşmak için O'nun emirlerine uymak lazım, vaftiz olmak lazım" diyoruz. Fakat vaftiz derken sadece su vaftizi yoktur, sevgi vaftizi de vardır. Bir kişi kilisede su vaftizi olmayabilir, yani o anlamda suyu görmemiş olabilir, fakat Allah'ı bütün kalbiyle seviyor. "Allah'ım diyor, ben senin yolundayım, gayret ediyorum." İşte biz buna diyoruz ki "O, sevgi vaftizi olur" ve kurtulabilir. İşte burada birleşiyoruz. Bütün insanlar, sizler gibi okuyamaz, sizler üniversitede okudunuz, akademik çalış­malarınız oldu. Ama insanların çoğu bu araştırmaları yapamıyor. İstanbul'dan milyarlarca insan geçti. Müslüman denmediyse, vaftiz tö­renine gitmediyse, şimdi onlar telef mi oldu? Birisi diyelim ki araştır­malar yapıyor ve hakikati görüyor, Allah kendisinden Müslüman ol­masını istiyor. İşte o zaman bunu yapmazsa günahkâr olur. İnsanları eğitmek lazım. Bu devam etmeli, çünkü bir tekâmül oluyor. Ben küçükken, ilk eğitimimi aldığım zamanlarda, Müslüman kardeşlerime başka türlü bakıyordum. Yani dinimizi yok etmek isteyen kimseler olarak görüyordum. Oysa şimdi sizlerin güzel hareketlerinizi görünce, benim bütün fikirlerim değişti. Demek ki tekâmül oluyor ve bu gerekli. Bana göre hep beraber, el ele verip bü­tün kalbimizle buna çalışmalıyız.





H. Karaman: Kullandığınız bir ifade var: " ...Bütün kalbiyle Allah'a yönelmektir, İslâm, Allah'a teslimiyettir" dediniz. İşte tam siz buraya şu odaya adım attığınızda ben bir ayet okuyordum. Geldiğiniz sırada içimden dedim ki "Bu zat, 'hanifetül İbrahim'in üzerinde çok duruyor ve tam da ben bu ayeti okurken geldi." İşte Nisa suresi123-125'e kadar; siz orayı okursursunuz. Onun sonunda ben diyordum ki "ve men ahsenü dinen", kimin dini şundan daha güzeldir, "men eslemü vechehu lillah"; "Allah'a gönülden teslim olan. Yüzünü Allah'a çeviren. Ondan sonra "vettebea milleti İbrahima Hanifa"; Hanif olarak, yani şirk koşmadan Hz. İbrahim'in dinine tâbi olan… O günkü İslâm işte odur. "Ona tâbi olandan dince daha güzel kim vardır" diyor ayet. İslâm'ın bir (genel) manası da işte budur. Hz. İbrahim'den önce de peygamberler tevhîdi tebliğ ettiler, ama belli bölgede yayılan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam, Hz İbrahim soyundan gelip onun üs­lubu ile tevhidi tebliğ eden peygamberler tarafından getirilmiştir; bu peygamberlerin büyük babaları Hz. İbrahim'dir. Dinlerinin özü de tevhîddir; bir Allah' a iman ve kulluktur. Tevhîdden sapan Ehl-i kitap İbrâhîmî dine bağlı değildir, ondan sapmıştır; tevhide sadık kalan ehl-i kitap ise "hanîf'tir, İbrâhîmî'dir.



Y. Altıntaş: Hocam özellikle kendi adıma çok teşekkür ediyorum. Ben sizin tiryakilerinizdenim, takipçilerinizdenim. Şimdi dünya nü­fusunun %20'si Müslüman. Güncel bir şey var, bugün maalesef Müs­lümanlar, yani 1,200 milyon insan savunma durumunda. Bizim dini­miz doğru ya da sizin dininiz doğru gibi tartışmalar içinde. Ancak bu­gün 1 milyar 200 milyon gibi bir nüfusun savunma durumunda olma­sını nasıl karşılıyor Karaman Hoca?


H. Karaman: Savunmayı kim yapar? Öncelikle itham edilen kişi, ya da kendini zayıf hisseden, savunmasız, aciz, zayıf kimseler yapar. Bunun sebeplerini hepimiz biliyoruz, bunun sebepleri bellidir.

sonsoz.org sitesinden alıntıdır
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.