Konuşan: Prof. Dr. Hayrettin Karaman
Tartışmacılar: Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Dozideos Anagnasdopavlos, Faruk Tuncer, George Marovitch, İlyas Üzüm, Niyazi Öktem, Yusuf Altıntaş
Kültürlerarası Diyalog Platformu (KADİP) periyodik olarak toplanmakta ve belli konular etrafında tartışmalar düzenlemektedir. Bu toplantılardan biri de; özellikle ülkemizde son dönemlerde tartışma konusu yapılan üç dinin mensupları arasındaki diyalog faaliyetleri münasebetiyle gündeme gelen bazı konular üzerine oldu. Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın kısa bir sunumunun ardından kendisine sorular soruldu. Aşağıdaki konuşma metni, interaktif geçen bu toplantının deşifresidir.
H. Karaman: Ayet ve hadislere baktığımızda şunu görüyoruz: Müslümanların hâkim olduğu yerde "farklı olanlar yaşayamaz" diye bir ifade içeren herhangi bir ayet-i kerimeyi kimse gösteremez. Yani ya Müslüman olurlar, ya da öldürülürler anlayışı yoktur. Peygamberimizin talimatında da böyle bir durum yoktur. Peygamber Efendimiz bir yere insan gönderdiğinde, "Onlara Müslümanlığı tebliğ et, gücünüzle oraları alın" diyor. "Onları zorla Müslüman edin" demiyor. Peki, tarihte böyle uygulamalar var mı? Maalesef var. Farklı inanç sahiplerinin egemen oldukları yerlerde insanları zorla kendi dinlerine çevirmek istedikleri, dönmeyenleri de katlettikleri ortamlar olmuştur. Ama İslâm burada üçüncü bir şık da getirmiştir. Nedir o: "Anlaşma yaparak belli şartlar çerçevesinde birlikte yaşayın" demiştir. Bu hem kural olarak hem de uygulama olarak tarihte mevcuttur.
N. Öktem: Yani Hocam, Ehl-i kitap için söz konusu bir durum. Zımmi dediğimiz olay.
H. Karaman: Evet zımmi. Şimdi sizin tabirinizle alalım, yani Ehl-i kitap. Peki kim bu Ehl-i kitap? Bunların asıl kitaplarının vahiy eseri olduğu kanaati yaygındır. Hz. Ömer döneminde Mecusiler buna dahil edilmiş, Sabiîler zaten var. Sonraki dönemlerde Hint dinleri var. Bunların da asıl temel kitaplarının vahiy eseri olduğu kanaati hâkim olmuş. Dolayısıyla büyük dinlerin hemen hemen tamamı bu Ehl-i kitabın içinde mütaala edilmiştir. Bizim tatbikat kitaplarında var. Devletler hukuku, burada öteki devletlerin, İslâm devletiyle olan ilişkisini ve bir devletin içinde yaşayan ama farklı inanan insanların hukukunu inceler. Devletler umumi hukuku açısından durum şudur: Öncelikle İslâm Devleti, başka bağımsız devletlerin varlığını tanır. Bu çok önemlidir, bunun altım çizmek lazım. Bu konuda Muhammed Hamidullah Hoca'nın -yanlış bir adla Türkçeye tercüme edilen- İslâm'da Devlet İdaresi adlı eserini tavsiye ederim. Ayrıca benim Anahatlarıyla İslâm Hukuku adlı eserimde de konunun ayrıntısı var. İslâm devleti, emperyalist bir devlet değildir. "Bütün dünyayı tek bir bayrak altında toplamayı, bağımsız bir tek İslâm devleti olsun, başka hiçbir devlet olmasın" diye bir vazife öngörmüyor. Bizden istediği sadece şudur; "güvenlik içinde olun, başkaları sizin hak ve hukukunuzu çiğnemesin diye en güçlü siz olun!" Yani en güçlü olmak hedeflenmiştir. Bu, güçlü olup diğerlerini ortadan kaldırmak demek değildir. Güvende olun demektir. Bunların Kur'an'dan ayetlerini göstermek mümkün. İslâm ülkesinde gayrimüslim vatandaşların, Ehl-i zımme'nin durumu ayetlerden ve hadislerden hareketle ortaya konmuştur. Ehl-i zimmenin farklı oldukları, Müslümanlarla eşit oldukları noktalar nelerdir? Bunlar yüzyıllardan beri kitaplarda yazılı.
A. Bulaç : Hocam buna geçmeden bir şey sorabilir miyim? Cizye ayeti Hicret'in 9. yılında nazil oluyor. Halbuki Yahudilerle ve diğer kavimlerle Peygamberimiz'in imzaladığı sözleşme Hicret'in daha 1. yılında. Yani 7-8 sene kadar zımmilik statüsü yok.
H.Karaman : Orada başka statü var. Fakat o statü, tarih şahittir ki ahde vefasızlık yüzünden bitmiştir.
A. Bulaç: Kasdım o değil. Bu noktada önemli olan Müslümanlarla gayrimüslimler iktidar ortağı olarak bir siyasi birlik kurabilmişler.
H. Karaman: Evet, kurulmuş ve denenmiş, tabii güven esassa. Güven esas olduğundan da, bu güveni ihlal edeni cezalandıracak, onu yola getirecek ve sizin varlığınızı ortadan kaldırmasını engelleyecek bir sistem kurulabilir.
Y. Altıntaş: O zaman soruyu şöyle sorabilir miyiz? Hicretin ilk yıllarında henüz bir devlet yok. Kurumlaşmış değil. Hicretin birinci yılından bahsediyoruz. Devlet anlayışı henüz yok. Yani müesseseleşmiş bir yapı yok.
A. Bulaç: Aslında devlet var. Bir siyasi birlik var. Yani bir siyasi birlik kuruluyor ve hissediliyor.
H. Karaman : O gün bilinen devletlere 'site devleti' deniyor.
Y. Altıntaş : Yesrib'den bahsediyoruz.
H. Karaman: Evet, Yesrib. Merhum Hamidullah Hoca -zatıâliniz de bilirsiniz- diyor ki: Atina’da benzer bir iki yerde daha hocalar talebeye ders okutmak için Anayasa üzerinde düşünmüşlerdir. Anayasa olmalıdır, içinde şunlar olmalıdır ve bu devlet başkanlığını da bağlamalıdır vs. Ancak bir devlette uygulanmak üzere hazırlanan ilk Anayasa işte bu Yesrib'de, adına sonradan Medine Vesikası denilen metindir." Uygulanmak üzere yazılmış bir metin. Herkes buna tâbi, Hz. Peygamber kendisini de dahil ediyor. İslâm hukuku, İslâm ülkesi vatandaşı da olsalar gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında fark bulur. Birçok önemli hususda vardı muamele yapıldığını kabul etmiştir. Bugün "farkımız yok, eşitiz" deniyor. Bu gerçeğe aykırıdır. Sen farklısın kardeşim. Zaten sana göre de ben farklıyım. Beni içinden biri gibi, yani bir Salamon gibi mi gürüyorsun desem, karşıdaki de "Evet" dese, bu sadece koca bir yalandır. Asla bir Salamon gibi göremez. Bu doğru değildir, yalandır. İşte şimdi Müslüman da "Seni kendime eşit görüyorum, biz eşitiz" derse bu da sadece laftır.
Y. Altıntaş: Doğru söylüyorsunuz hocam, değiliz. Aramızda elbette fark var.
H. Karaman: Bir fark var. Bu farkı inkâr etmek yanlıştır. Doğru olan, farklıların bir arada insanca yaşamasıdır. Dünya bu iki ifrat yüzünden çok ıstıraba uğradı; çok kan kaybetti. Bu olmaz, tutmaz. Bu işin iktisadi ve siyasi boyutunu, ya da komünizm boyutunu da düşünelim. Malum komünizm tutmadı, tutamazdı da zaten. Şimdi bu farkların daima gayrimüslimler aleyhinde olduğunu söylemek doğru olmaz. Fark var ama bu farkların hepsi aleyhimizde de denilemez. Tabiî ki farkın bulunduğu bir gerçek. Şimdi izninizle kendi kitabımdan nakledeyim: "Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekât ve fıtır sadakası gibi ibadet vergilerinden, gayrimüslim teba muaftır. Onlar bu vergilerle yükümlü değillerdir. Onlardan cizye alınır." Ortada bir devlet var, devletin liderleri var ve savunma giderleri var. Savunulan sadece Müslümanlar değil, Ehl-i zımme dediğimiz diğer din mensupları da var. Onların da savunması üstleniliyor. Peki şimdi bakalım; onlar asker olursa ne olur?
A. Bulaç: Olabilir mi?
C. Uşak: Bence olabilir.
H. Karaman: Şimdi söyleyeceğim. Burada iki durum söz konusudur: Birincisi, onlar ancak gönüllü olarak askere alınabilirler. Zorla askere alınamazlar. Alındıkları takdirde ise cizye düşer. İkincisine gelince, kendilerinden cizye alman, antlaşmalı bazı topluluklar, ihtiyaç duyduklarında onları koruyamayan devlet başkanları, cizyelerini iade eder. Bence cizyenin en önemli sebebi, savunmadır.
Y. Altıntaş : Hocam acaba "cizye"nin kelime anlamını lütfeder misiniz?
H. Karaman: Aslında "cizye", "ceza" kelimesiyle aynı köktendir. Yani bir nevi cezadır.
A. Bulaç: Ama karşılık anlamında bir ceza.
H. Karaman: Evet doğru, ceza da bir karşılık vardır. Ceza, burada bir statünün karşılığıdır.
A. Bulaç : Tam olarak bugünkü paralı askerliğe tekabül ediyor aslında.
H. Karaman: Burada unutmamak gerekir ki Müslümanlığın da cizyesi vardır. Yani bir karşılığı vardır ancak buna cizye demiyoruz. Zekât diyoruz. Zekât vermeyenle savaşıyor, yani müeyyidesi var.
A. Bulaç: Ama hem zekât veriyor, hem de askere gidiyor.
H. Karaman: Burada sorumuz, "zekât vermeyen Müslümanları kendi hallerine bırakıyorlar mı?’’ -Hayır o zaman savaş açarım- diyor. Yani eğer bir topluluk, "zekât vermiyorum" derse bunun sonu savaştır.
Müslüman toplumda;
1) Cihad vazifesinin gereği olarak bütün Müslümanlar askerlik yapmak zorunda oldukları halde, gayrimüslimler bundan muaf tutulur.
2) Birçok mevzu ve meselelerde onların davaları, kendi kanunlarına göre hükme bağlanır. Bu çok önemlidir. Şimdi arkadaşlar, tarih boyunca da bu böyle devam etmiştir. Efendimiz'in zamanında da bu böyle olmuştur. Eğer onlar, biz İslâm kanununun uygulanmasını istiyoruz derlerse, haklarında İslâm kanunu uygulanır. Hayır biz bunu istemiyoruz, kendi kanunumuzun uygulanmasını istiyoruz derlerse, o zaman iki yol vardır: Bir; onların kanunlarını, İslâm hâkimi veya kadısı uygular. Bu, daha soğuk bakılan bir yoldur. İki; zaten onlar için tayin edilmiş hakimler vardır, yani mahkemeler vardır. Mahkemelerine gider, adalet ararlar.
Ehl-i İncil kimdir?
İ. Üzüm: İzninizle sormak istiyorum. Ayette geçen ‘’felyahküm ehlü’l-üncili bima enzelallahu…’’ Ehl-i İncil tabiri Yahudileri de kapsıyor mu? Bu ayete göre Ehl-i İncil, Hıristiyanlar, Yahudiler, kendilerine indirilenle, yani muharref olmamış şekliyle muamele ettikleri takdirde Ehl-i necat olmaz mı?
Y. Altıntaş: Kendi dinlerine göre amel etsinler talimatı var.
H. Karaman : Bu konuyu doğru anlamak için ilgili âyetleri birlikte değerlendirmek gerekir. Şimdi Mâide süresindeki bu âyetlere bakalım:
42. Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında âdaletle hükmet.Şüphesiz Allah adil olanları sever.
43. İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem tayin ediyorlar; bunun ardın da yüz çevirip gidiyorlar. Onlar asla inanmış değildirler.
44. Kendilerini Allah’a vermiş olan Peygamberlerin ve -Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- Rab’lerine teslim olmuş zahidlerin, bilginlerin Yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
45. Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, "Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamalara da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir" diye yazdık.
Bazı noktaları açıklayalım:
"Küfürde yarışanlar", Yahudiler ve gerçekte inanmadıkları halde ağızlarıyla iman ettiklerini söyleyen münafıklardır. Âyetin işaretinden ve rivayetlerden anlaşıldığına göre Yahudilerden bir grup Hz. Peygamber'e götürmek istedikleri bir dava hakkında münafıklarla istişare etmişler. Hz. Peygamber onların isteklerine uygun bir şekilde hüküm verirse kabul edilmesini, aksine hüküm verdiği takdirde reddedilmesini kararlaştırmışlardı (Müsned, I, 246).
Ehl-i kitap, Hz. Peygamber'i hâkim ve hakem olarak seçip seçmemekte serbest oldukları gibi, Hz. Peygamber de bunu kabul edip etmemekte serbest bırakılmıştır. Nitekim âyetin "Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir" mealindeki bölümü bunu ifade eder. "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma" mealindeki 49. âyetin bu âyeti neshettiği ileri sürülmüşse de neshe gitmeden âyetlerin uzlaştırılması mümkündür ve muhayyerlik devam etmektedir. Zira Hz. Peygamber Ehl-i kitap arasında hüküm vermeyi tercih ederse şu yollardan biri ile de Allah'ın indirdiğine göre hüküm vermiş olur:
a) Kur'an'la,
Bir Müslümanla zimmî olan bir kimse, aralarındaki davayı Müslüman hâkime götürürlerse hâkimin davaya bakmak mecburiyetinde olduğuna dair icmâ vardır (Şevkânî, II, 50). Ehl-i kitabın kendi aralarındaki davalar hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bazıları Müslüman hâkimin gayrimüslimlerin davasına bakıp bakmamakta serbest olduğunu, bazıları da Müslüman hâkimin bu davalara bakmak mecburiyetinde olduğunu savunmuşlardır.(bk. Elmalılı, II,1688). Şafii’ye göre Müslümanların hakimiyetleri altında yaşayan Ehl-i Kitap, davalarını Müslüman hakime getirirlerse bu davaya bakmak hakimin üzerine farzdır. Ancak Müslümanlarla antlaşmalı olan Ehl-i kitabın davalarına bakmakta Müslüman hakim serbesttir.(Razi, XI,235;geniş bilgi için bk. İbn Aşur, VI, 202-206).
İslam, din ve vicdan özgürlüğüne önem verdiği için hiç kimseyi hak dini kabul etmeye zorlamadığı gibi gayrimüslim tebaayı da İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur etmemiştir. Onların kendilerine ait özel mahkemeler kurarak davalarını kendi dinlerinin hükümlerine göre çözmelerine müsaade etmiştir.
Kur'an'ın açıklamalarından, Tevrat'ın Allah tarafından insanlar için gönderilmiş bir ışık ve bir kılavuz olduğu, Hz. Musa'dan itibaren Hz. Peygamber'in zamanına kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin Yahudilerin davaları hakkında onunla hüküm verdiği ve onun şeriatıyla amel ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Kur'an'da İslâm kelimesinin bütün ilâhî dinleri kapsadığı ve peygamberlerin hepsinin Müslüman olduğu bildirilmiş (krş. Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/19; Yûsuf 12/101); peygamberlerden hangisi olursa olsun Yahudiler hakkında hüküm verecekse -onlar Yahudi olarak kaldıkları müddetçe- kendi dinleri ve şeriatlarıyla hükmedeceği ifade edilmiştir.
Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyerek ilâhî emir ve yasakları çiğneyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiş olup işledikleri kusur ve günahın cinsine göre nitelendirilmişlerdir:
Birincisi (44. âyet), Allah'ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir.
İkincisi (45. âyet), Allah'ın indirdiğine inandığı halde onunla hükmetmeyenlerdir. Allah'ın hükmü adaleti, onun zıddı zulmü temsil ettiğinden onunla hükmetmeyenler zalimlerdir.
Üçüncüsü (47. âyet), Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, O'nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.
Bazı müfessirler bu âyetleri şöyle yorumlamışlardır: "Eğer bir kişi ilâhî hükmü yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, buna göre hüküm verirse bu kişi kâfir, zalim ve fâsıktır. Eğer bir kişi ilâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse İslâm'ın dışına çıkmış olmazsa da imanına zulüm ve fıskı karıştırmış olur. Eğer bir kişi hayatın her alanında Allah'ın hükmünü inkâr ve reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse iman ve İslâm'ını küfür, zulüm ve fıskla karıştırmış olur" (Elmalılı, III, 1696; Mevdûdî, I, 429).
44 ve 45. âyetler Yahudiler, 47. âyet ise Hıristiyanlar hakkında inmiş olmakla birlikte bu hükümler bütün insanlar için geçerli genel kurallar niteliğindedir.
Âyetleri okumaya devam edelim:
46. Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici, takva sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik.
47. İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların kendileridir.
48. (Resulüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.
Önceki âyetlerde Tevrat'ın bir ışık ve bir hidayet kaynağı olduğu bildirilmişti. Burada da İncil'de bir nur, bir hidayet, takva sahipleri için bir öğüt bulunduğu ifade buyurulmuştur. Ayrıca hem Hz. İsâ'nın hem de İncil'in Tevrat'ı tasdik edici olduğu belirtilmektedir. Hz. İsâ'nın Tevrat'ı tasdikinden maksat ona iman etmesi, emir ve yasaklarını yaşaması ve yaşatmaya çalışmasıdır. İncil'in Tevrat'ı tasdiki ise onun tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet gibi ana ilkeleriyle nesh edilmemiş birçok hükmünü içermesi demektir. Ancak Allah'ın gönderdiği bir peygamberin Tevrat'ta yapılmış olan tahrif ve katmaları tasdik etmesi söz konusu değildir. Bu sebeple "Tevrat'ı tasdik edici olarak" diye tercüme edilen kısmı "Tevrat'ın bir kısmını tasdik edici olarak" şeklinde tercüme edenler de olmuştur.
Semavî kitaplar genel itikadî esaslarda aynı olmakla birlikte şeriatlarında değişiklikler olmuş ve sonra gelen öncekinin bazı hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. 46 ve 47. âyetlerden anlaşıldığına göre Hz. İsâ genel ilkelerde önceki peygamberlerin izine tâbi olmakla beraber bağımsız bir şeriata sahiptir. Kur'an gelinceye kadar Hıristiyanlar İncil'le mutlak olarak, Tevrat'la da İncil'in tasdik ettiği çerçevede amel etmek ve bu çerçevede verilen hükümleri kayıtsız şartsız kabullenmek mecburiyetindedirler. Allah'ın indirdiği ile hükmetmedikleri takdirde itikadî durumlarına göre kâfirler, zalimler veya fâsıklar zümresine dahil olurlar; yani Allah'ın hükmüne iman etmekle beraber onunla amel etmeyen kimse isyankâr fâsık olur; Allah'ın hükmüne inanmadığı veya onu küçümsediği için onunla amel etmeyen kimse ise kâfir ve fâsık olur (Elmalılı, III, 1695). Ancak Kur'an geldikten sonra müminler onunla amel etmekle yükümlüdürler. Çünkü "... aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet..." buyurulmaktadır ve Kur'an en son ve en mükemmel kitaptır, kendinden önceki kitapların büyük bir bölümünü yürürlükten kaldırmıştır.
"Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik" diye çevirdiğimiz kısımda geçen "şir’a" kelimesi "şeriat" ile eş anlamlı olup sözlükte "bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su almak veya içmek maksadıyla girilen yol" anlamına gelir. Terim olarak "şir'a" (şeriat), "Allah tarafından peygamberi vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsini kapsayan ilâhî kanun" demektir. Şeriat, bir yoruma göre itikad (inanç), ahlâk ve amelle ilgili bütün hükümleri kapsadığı için dinle eş anlamlıdır. Ancak şeriat kelimesinin "sırf amelî hükümleri yani fıkhı müeyyidesi olan Allah'a karşı vecîbelerle (ibadet) kişiler arası ilişkileri (muamelât) düzenleyen kurallar" anlamında kullanımı da yaygındır.
Rivayete göre Yahudilerin ilen gelenlerinden bir grup Hz. Peygamber'i yanıltmak ve O’na yanlış hüküm verdirmek maksadıyla şöyle demişlerdi: "Ey Muhammed! Bilirsin ki biz Yahudilerin bilginleri ve eşrafıyız. Biz sana tâbi olursak bütün Yahudiler sana tâbi olur. Şimdi bizimle hasımlarımız arasında bir dava var, davayı sana getirelim, sen de bizim lehimize hüküm ver. Böyle yaparsan sana iman eder ve seni tasdik ederiz." Hz. Peygamber ahlâka aykırı olan bu teklifi reddetmiş, olay üzerine bu âyet inmiştir (İbn Kesir, III, 122; Şevkâni, II, 58). Yüce Allah, Yahudilerin ve başkalarının tuzağına düşmemeleri için Hz. Peygamber'in şahsında müminleri de uyarmakta, kendisine dava getirdikleri takdirde onların isteklerine göre değil, Allah'ın indirdiğine göre hükmetmesini, onların şaşırtmalarına aldanıp da Allah'ın indirdiği hükümlerden herhangi birini ihmal etmemesini emretmektedir.
Dikkat edilirse âyet "İncil ehli, Allah'ın gerçekten onlara inzal ettiği ile amel etsin" demiş oluyor. Etmezlerse; "Kim Allah'ın inzal ettiği ile hükmetmezse zalimlerdendir" ayetinin kapsamındadırlar. Bunu söyleyen Allah-u Teala, öyleyse Allah, bir şeyi varsayıyor. Bir şeyle mükellef kılıyor. O da nedir? Ellerindeki kitap, bir kısmı değişmiş olsa bile eldeki İncillerde bulunan ve Allah'ın inzal ettiği gibi duran âyetler. Nitekim Peygamberimiz de "Eldeki Tevrat ve İncil'den bir şey nakledildiği zaman bunu ne inkar edin, ne de tasdik edin; Allah'ın indirdiğine (hangi kısmını O indirmiş ise, indirdiği gibi duruyorsa) inandık deyin" buyurmuştur. Öyle değil de bundan maksat "Ey İncil ehli! Kur'an'la amel edin, etmezseniz kafirsiniz" şeklinde olsaydı, öyle kulağı taa öteden tutmaya ne lüzum vardı? Üstelik bunun ifade edildiği yerde arka arkaya üç tane ayet var; "zalimlerdir, fasıklardır ve kafirlerdir" diye.
C.Uşak: Hz. Muhammed'e indirilenle hükmedin demek varken...
H. Karaman: Niçin "Ehl-i İncil Allah'ın inzal ettiğiyle amel etsin" diyor? Niçin "Tevrat ehli Allah'ın inzal ettiği ile amel etsin," diyor? Siz de "Allah'ın inzal ettiği ile amel edin" diyor. Yani bize de hitap ediyor. Üçümüze niçin ayrı ayrı cümle kullanıyor, oysa bir tane yeterdi. Kur'an-ı Kerim muciz bir kitap biliyorsunuz. Böyle ayetler var; "Ey iman edenler veya kendilerine Nasara diyenler, kendilerine Yahudi diyenler, hep birden Allah'ın inzal ettiği Kur'an'la amel edin" denebilirdi bu iş için. Ama bununla biter mi? Yani bu söylediğime bu cihetle itiraz edilebilir.
A. Bulaç: O zaman herkes kendi kitabına göre anlayacak.
C. Uşak: İsa'ya verilen, Musa'ya verilen, Davud'a verilen...
H. Karaman: Öyle inanıyorsa öyle inanıyor. Sen öyleyse onunla amel et. Yani sen fikrini onunla aldın. Ben diyorum ki "ondan maksat Kur'an'dır" sözünün doğru olmadığını "sana geldiklerinde istersen onların hükümleriyle hareket et, istersen..." diyerek muhayyer bırakıyor. Bir de uygulamaya bakalım. Bazılarının mahkemelik işleri oluyor. Peygamber Efendimize başvuruluyor. Peygamberimiz diyor ki: "Kendi kitabınızla mı hüküm istiyorsunuz?" "Evet" diyorlar. O zaman bu işin hükmü şudur diyor. Sonra tarih boyunca, zamanımıza kadar fıkıhta kuram haline gelmiş bu uygulamayı esas kural olarak sayıyorum. Cumhur tarafından böyle teşhis edilmiş. Kural şöyle olmuş: Mevzu ve meseleleri, davaları kendi kanunlarına göre hükme bağlamak.. Osmanlı, 1917'de bu prensiplere uygun Hukuk ve Aile Kararnamesi çıkarmıştır. Bu kararname 1917-1919 arası uygulanmıştır. O sırada sadrazam da Said Halim Paşa'dır.
N. Oktem: Kadınlara da çok haklar veriyordu bu kanun.
H. Karaman : Fındıkoğlu Hoca bunu çok metheder. Onun Hukuk Sosyoloji kitabı var. Büyük bir inkılâp olduğunu söyler. Enteresandır, Osmanlı mehakim-i şer'ıyesi elde kanun; her gün nikâh, talak, nafaka, nesebin sübutu bir sürü meseleyi ele alıyor. Müslümanlar için ayrı ele alıyor, Museviler için ayrı, neviler için de ayrı ele alıyor. Dikkatinizi çekerim, Museviler için Tevrat'ta, İsevîler için de İncil'den bakılıyor. Yani Kur'an'dan değil. Öyle olsa ikinciye, üçüncüye niye bir fasıl açsın ki. Bir de onların uyguladıkları dini mahkeme neyse Osmanlı onu da soruyor. Çok enteresandır, Osmanlı şudur demiyor. Sizde nedir diye soruyor. Altına da mührünü basıyor, kanun oluyor. Yorum hâkime kalıyor.
C. Uşak: Osmanlı kanunu, bütün Osmanlı tebaası içindir diyerek gerçekleştirebilirdi.
H. Karaman: Tebaası için deyip sadece İslâmi kanunları yazsaydı, o zaman dayatıyor olurdu. Şimdi konuya (gayrimüslimlerin hukukî durumlarını açıklamaya devam edelim. Evet zimmîler, kazançlarına göre, her sene adam başına cizye adında bir vergi veriyorlar. Ancak mabedinde ibadetiyle meşgul papaz, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaf tutuluyorlar. Ayrıca bir şey daha var; Hristiyanlar ve Yahudiler kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklit edemezler. Şimdi bu, pozitif bir şey midir, yoksa negatif mi? Bazıları buna negatif diye bakıyor, ancak meseleye bir kültür adamı olarak bakın. Yani bugün dünyada asimilasyon diye bir şey var değil mi? İnsanlar buna karşı savaşıyorlar. Osmanlı bu noktada onlara İslâm'a geç demiyor, Ne diyor peki? Sen, sen olarak kal diyor.
A. Bulaç: Hocam, Almanya ve Hollanda, orada yaşayan Türklerin bir arada olmasını istemiyor, hemen dağıtıyor. Onlar biz burada yaşamaya geldik, zaten birbirimizle görüşemiyoruz, konuşamıyoruz, biraz sohbet edelim falan diyorlar ama hayır, entegre olmanız için diğerinin arasına karışın diyorlar. Halbuki Osmanlı bunu böyle yapmamış, her cemaat kendi içinde olmuş, mahkemesi ile kılık kıyafeti ile... Kendini bu şekilde korumuş.
H. Karaman: Kilisesi var, havrası var, mektebi var, örf ve âdetine göre eğlencesi, ayinleri, düğünü, derneği, dili, dini. Hiçbir zaman asimile etmeye uğraşmamış.
C. Uşak: Hocam çok özür dilerim, Fatih Beyannamesi'nde de bu kılık kıyafet vesairle ilgili şeyler var...
H. Karaman : Ben izninizle şu mahkeme konusunu bütünlük bakımından bir bitireyim. Farklılıkları ifade ettik, şimdi de farklı olmadıkları, hatta daha da ayrıcalıklı oldukları hususlara gelelim:
1) Gayrimüslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Mal, can, namus ve şerefleri...
2) Gayrimüslimler içinde muhtaç durumda olup bakacak kimsesi bulunmayanların her türlü ihtiyacını devlet sağlar. Yani onların geçimini devlet sağlar. Tıpkı Müslümanlar gibi; bir nevi sosyal sigorta kanunu. Bundan neden bahsediyorum, bunu açabilirim. Burada Müslüman-gayrimüslim farkı yoktur. Bu konuda Hz. Ömer zamanına kadar gidebiliriz. Hz. Ömer bir yaşlı zımmîyi dilenirken görüyor ve fevkalâde müteessir oluyor. "Bunun bu hale düşmesine niçin sebep olunmuş, göz yumulmuş, ilgilenilmemiş" diyor. "Ömrü boyunca bu insan içimizde yaşadı ve cizye verdi, şimdi aciz hale geldi. Ona bakmak bizim vazifemiz" deyip derhal bakılmasını emrediyor.
3) Gönüllü askerlik yapanlar cizyeden muaf olurlar.
4) Yüksek seviyedeki sorumluluklarda, Müslümanların kontrolünde kalmak üzere, devlet hizmetinde görev alırlar. Bu nereye kadar böyledir biliyor musunuz efendim biliyor musunuz? Sultanın iki tane veziri vardır; başvezirin aşağısındaki vezirler. Bunların bir tanesine "tenfiz", diğerine "tefviz" veziri denir. Bugünkü tabiriyle biri padişahı temsil eder, dolayısıyla gerektiğinde onun adına hüküm verir, kural koyar. Diğeri de icra. İşte gayrimüslimler icra veziri de olurlardı. Yani oraya kadar gelmeleri açıktır. Yürütme alanında çalışabilirler. Hatta Ebu Hanefi ve Şafi gibi müçtehidlere göre; Kur'an, Hadis ve İslâm hukuku gibi İslâm ilimleri hakkında tahsil yapmak isteyen gayrimüslimler bundan men edilmezler.
5) Esir düşenleri de, Müslüman esirleri gibi, devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır. Yani o bakımdan da bir farkı yoktur. Bütün bunlar Anahatlarıyla İslâm Hukuku kitabında ayrıntılı olarak görebilirsiniz.
Şimdi aslında başka yerleri geçin, devletler umumi hukuku açısından başlı başına dikkate değerdir. Size sadece şu kadarını söyleyeyim: Sulh halini bırakın, savaş hukuku açısından bile bu böyledir. Bugün bazı Müslümanlar, rehine öldürüyorlar. Peki kimi öldürüyorlar? Savaşırken rehin alınmış birini değil, masum, savaşa katılmayan birini öldürüyorlar. Meselâ ticaret yapan birini yakalıyor ve öldürüyorlar. İşte bu bakımdan İslam hukuku, kötüye kullanılır diye, savaş halinde yasak koyuyor. Rehineler öldürülemez. İşkence yasaktır; "Öldürülecek olan mahkûma dahi işkence edilemez." Yani idam mahkûmuna da işkence edemezsiniz. Hatta en kolay, en acısız şeklini seçmek zorundasınız. En acısız hangisiyse o. Zulüm ve işkence bütün şekilleriyle yasaklanmıştır.
A. Bulaç: Çünkü İslam, intikamcı değildir...
H. Karaman: Evet değildir. Harpte savaşçı olmayanların öldürülmesi de yasaktır. Tekrarlıyorum, savaş halinden söz ediyorum. Savaşçı, fizikî bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında kalanlar, kasten veya doğrudan öldürülemezler. Bu cümleden olarak; kadınlar, çocuklar, sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, köylüler, akıl hastaları, veremli, hastalar, kötürümler, dünyadan el etek çekmiş din adamları... bunlar öldürülemez. (Yalnız burada küçük bir açılım yapalım; dünyadan el etek çekmiş derken, eşeğine binmiş ve arkasına da on binleri takmış Kudüs'e giden biri, dünyadan el etek çekmiş değildir. Bunun eteği de dünyada eli de dünyadadır. Aslında bu insanları ayırt etmek çok da güçtür.) İnsan ve hayvanların uzuvları kesilemez. Verilmiş sözlere ve yapılmış antlaşmalara aykırı hareket edilemez. Savaş sorumlusu bulunmadıkça, zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması yasaktır. Namus ve şerefe tecavüz, zina ve gayri-meşru münasebetler yasaktır. Hür olan düşman kadınla zina eden Müslüman, zina cezası çeker. Bu düşman, kadındır diye onunla zina ederse Müslüman bir kadınla zina etmiş gibi muamele görür.
A. Bulaç: Bu, savaşta ırza tecavüzdür.
H. Karaman: Aynen öyle. Ama savaş öldürmek içindir. Düşmandan alman rehineleri öldürmek yasaktır. Şimdi günümüze bakalım, adam düşmandan değil, Türkiye'den gelen şoförü de alıyor ve öldürüyor. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez. Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek yasaktır. Katliam da aynı şekilde yasaktır. Hz. Peygamber ve Raşit Halifeler zamanında savaştan sonra esirler veya zapt olunan yerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir tek örnek yoktur. Mekke Fethini müteakip Rasulullah bazı harp suçluları veya hainler dışında kalan suçluları da affetmiştir. Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek de yasaktır. Ancak diyelim ki akrabanız karşı tarafta, yani düşman, onun sizi öldüreceğini hissettiniz ve ateş ettiniz; bu müstesna, Aksi takdirde, adam duruyor mesela, akraba olduğu için öldüremezsiniz. Akrabalık, düşman dahi olsa geçerli bir haktır. Düşman saflarında dahi olsa öldürülemez. Çiftçi, tacir, esnaf ve işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgisi olmayan kimseler öldürülemez. Harp esirlerini kalkan yapmak, onların arkasından düşmana doğru ilerlemek, yani canlı kalkan olarak kullanılması yasaktır. Bazı İslâm hukukçularının açık ifadelerine göre, (mesela Mâlikilerden Halil): "Zehirli ok kullanmak yasaktır." Yani harp ediyorsun, ama kural koyuyor. Sen de müminsen, buna uymak mecburiyetindesin. Bu yasakların yanında ABD gibi bir ülkenin Japonya'nın iki şehrine atom bombası attığını ve binlerce masum sivili öldürdüğünü düşünürseniz kitle imha silahlarından öncelikle kimlerin arındırılması gerektiği konusunda daha sağlıklı bir hükme varırsınız.
Devam edecek...