Selamın en güzeli, Allah’ın selamı, rahmeti ve rahmetinden verdiği bereketi hepimizin üzerine olsun…
Sanırım hepimiz duymuşuzdur ve biliriz; Fatih – Allah rahmetini üzerinden esirgemesin – İstanbul’u fethedecekken, bununla uğraşıyor ve ilgileniyorken, Bizans kiliselerinde rahiplerin üzerinde durduğu konu “melekler kadın mıdır, erkek midir?” konusuydu – ki içinde, bugünkü ve geçmişteki İslam ile alakalı çok manidar latifeler bulunmaktadır. Bu yazıda, Hakk nasip ederse sizlerle bunlar hakkında düşündüklerimi paylaşmak, belki bir iki doğru görüşü sizlere göstermek arzusundayım. Daha doğru gördüğünüz yorumları, fikirleri, olayları paylaşmanız, bu fakir kardeşiniz tarafından sizlerden ricamdır ki bu sayede ben de sizlerden nasiplenmiş, sayenizde biraz daha “insan”a yaklaşmış olayım.
Geçmişin âlimlerini okuduğum zaman bir nokta hep dikkatimi çekti ki bu yazı da buna kendi aciz yorumlarımı yaparak belki birilerinin daha doğrularını sunmasını sağlamak amacı ile yazıldı. O nokta da şuydu ki; eskinin ve bugünün nice kişilerinin anlatımlarını dinlediğimiz zaman, insanın içinde bulunduğu çevreden uzaklaşıp da tek başına yaşamak isteği, sadece Hakk’a secde edip başka hiçbir şey yapmamak isteği oluşuyor. Maksadım devamlı secdede olmanın kötü veya yanlış olduğunu söylemek değil ve bu manayı sözümden tenzih ederim. Benim demek istediğim şu ki, şu gün hem insanlar için, hem din-i İslam için en tehlikeli addedilebilen Amerika, Rusya, İsrail gibi devletler hem teknolojik, hem iktisadi, hem siyasi alanlarda devamlı gelişirken bizler tekkelere kapanmayı istersek ve hatta bunu gerçekleştirirsek, son ve mükemmel dine göre doğru olanı yapmış olur muyuz ki?
İmam Gazali – Allah rahmetini üzerine kılsın – “öldükten sonra bana yaramayan ilmi bıraktım” der, buna teşvik eder. Bunu, özellikle İslam’ın son altın çağı olan Osmanlı Devleti’nin zirve zamanından sonra insanların çok yanlış yorumladığına inanmaktayım. Misal olarak, bu yazının yazıldığı 20 Mayıs 2008 günü itibariyle, İsviçre’de bilim adamları atomları çarpıştırarak bugün “bing bang” adı verilen teorinin, evrenin ilk oluşumunun bir tekrarını yapma arzusundalar. Veya ABD bilim adamları, birçok diğer memleket ile uzayda bulunan araştırma istasyonunda çeşitli araştırmalar yapmaktalar. Bir diğer misal olarak, Rus bilim adamları hücre yapmaya çalışmaktalar. Lâkin Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın oğlunun gemisini, Baykal’ın muhalefetini, Çağla Şikel’in son sevgilisini, oruçluyken diş fırçalamanın caiz olup olmadığını, kadının saçının telinin görünmesini konuşuyoruz… Belki Bizans fetihten önce bizden daha ilerideydi…
Fatih Terim’den duyduğum güzel bir sözdü, “en iyi defans, ofanstır”. Futbolla çok da ilgili olmayanlar için maksadımı açayım: Bu sözde, bugün milli takımlar teknik direktörlüğü yapan Fatih Terim, yatmanın değil koşmanın – oturmanın değil çalışmanın önemini söylemiştir. İşte, geçmişin âlimlerini okuduğum zaman dikkatimi çeken, eksik bulduğum noktayı burada biraz açmak, farklı misallerle “hangisi doğru?” sorusuna cevap arayacağım. Tabi ki en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Mesela Hacet namazını sanırım hepimiz duymuşuzdur. Maksadı, Hakk Teâlâ’dan bir arzusu, isteği olanın, Hakk’tan bu namaz ile bu arzusunu dilemesidir. Güzel bir ibadettir, en kötü ihtimalle bu dünyada duasına karşılık bulur, en güzeli olarak da ahirette karşılığı veya misli ile kişinin ödüllenmesidir. Hazret-i Allah, bizlere, Bakara suresi 186. Ayette mealen “Kullarım Ben'i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” Buyurmuştur – ki bu da cümle dünya hazinesinden bin kat daha efdaldır. Lâkin bir nokta vardır ki arada atlanan – belki bilerek, belki bilmeyerek anlatılmayan, konuyu çok yanlış bir noktaya çekebilmektedir. O da şudur ki, en güzel hacet namazı çalışmanın ta kendisidir. Yüce Allah herkesin rızkını vermiştir, Lâkin bizlere de çalışmamızı söylemiştir. Kuşlar dahi uçmayınca ellerine gelmiyor günlük azıkları. Biz ise neredeyse sadece taat ile iştigal edip geri kalanı bırakmak dahi isteyebiliriz. Ben şahsen istedim, ihtimaldir ki siz de istemişsinizdir… Ben burada, bunun yanlış olduğunu söylemiyorum, bunu tekrar belirtmek isterim, ben bunun eksik olduğunu düşündüğümü paylaşıyorum sizinle. Hacet namazı kılarak çalışmak aliyyül âlâ olandır, sadece hacet namazı gaflettir, sadece çalışmak ise eksiktir demekteyim. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Âl-i İmran suresi 191. Ayette yüce Allah buyuruyor ki “onlar ki, otururken, ayaktayken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler”. Mesela bu ayet-i kerimenin, benim kalbimce ve anlayışımca en güzel tefsirini Cenab-ı Pir Hazret-i Mevlana yapmıştır. O da şudur ki, “onlar, namazı dosdoğru kılan ve namazdan geriye kalanlarda da namazda gibi davrananlardır. Namazdaki tefekkürü namaz dışında da devam ettirenlerdir”. Yani, namaz dairesi dâhilinde içimizdeki huzuru, korkuyu, güveni, güzelliği namazın dışında da korumak, her an hal ve dil ile sanki namazda gibi dosdoğru olmaktır. Lâkin benim daha evvelce anladığım ve çok insanın da böyle anladığını gördüğüm şey, her an Hakk’ı zikredip başka şey ile meşgul olmamaktır. Evet, ikincisi çok daha güzeldir, hele bir de ilkini de kapsar ise aliyyül âlâ olur. Lâkin yaşadığımız şu çağ ve şartlarda sosyal hayatı ziyadesiyle etkileyeceğini sanırım hepimiz az çok kestirebiliriz. Bu yüzden, Mevlana’nın açıklaması dâhilinde davranma kısmının, sosyal hayatın içerisinde bizlere daha yardımcı olduğunu unutmamamız gereklidir diye düşünüyorum. Sakın bundan zikretmeyi bırakın dediğim gibi bir anlam çıkarılmasın lütfen, benim tüm demeye çalıştığım, keşke yalnızca ibadet ile meşgul olabilecek halde olsak, lâkin buna pek de imkânımız olmadığından, üzülmek veya sosyal hayatımızı kesintiye uğratmak yerine, Hazret-i Hakk’ın bizlere tanımladığı örnek insan edebi ve şahsiyetince davranınca da ayete uygun davrandığımızı Hazret-i Pir’in bizlere açıkladığını söylemektir. Ki zaten, çok bilinen kutsi hadiste yüce Allah “kulum önce farzlarla bana yaklaşır, sonra nafileler ile daha yakınlaşır. Sonra öyle bir zaman gelir ki kulum ile hemhâl oluruz, ben onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili olurum” diyerek bize bunu anlatmaktadır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Bir hikâye vardır; iki kardeşin biri köyde, biri şehirde yaşamaktadır, köydeki odunculuk ile, şehirdeki ise ayakkabıcılık ile geçimini sürdürür ve ikisi de keramet ehli, örnek insanlardır. Bir gün köydeki kardeş şehre gelir ve kardeşi ile konuşurlarken kimin daha takva ehli olduğu konusunda sohbette bulunurlar. Köyden gelen kardeş dışarıdan bir parça kar alır ve mendiline koyarak ateşin üzerine asar, lâkin ne mendil yanar, ne kar erir. Diğer kardeş de aynısını yapar ve Hakk’ın bir cilvesi ile onun da durumu aynı olur. Derken bir kadın dükkâna girer, ayakkabı alacağını söyler. Şehirli kardeş ayakkabıyı kadının denemesi için kadının ayağına uzanır, ayakkabısını çıkarır. İşte o anda, kadının bileği görüldüğü zaman bakarlar ki köyden gelen kardeşin karı erimiş, mendili yanmış. Ve sonunda yorum olarak denilir ki, köyde evliya olmak, şehirde evliya olmaktan kolaydır.
Bu hikâyenin bizlere verdiği çeşitli manalar içerisinde, burada anlatmama sebep olan mana şudur ki, gerçekten de şehirde evliya olmak, köyde evliya olmaktan çok çok daha zordur, lâkin bir kere olunca da – doğrusunu Âlim olan Allah bilir, köydeki evliyadan daha da üstün olur. Bin bir zorlukla, günahla yüzleşen bizler, hele ki şu günde, eğer ki Hakk’ın rızasına uygun davranıyor isek, eğer ki her an Allah bizler ileyse – ki öyle – ve bunun farkındaysak, inziva hâli bizlere daha fazla tefekkür imkânı sunar, lâkin eğer ki bu inziva bizler için pek de kolay değilse – manevi yönden değil maddi yönden, yani işimiz, okulumuz, eşimiz, çocuğumuz, yapacak işlerimiz yönünden – bunun için üzülmek, dertlenmek, durumumuzdan şikâyet etmek yerine, Hakk’ın rızasını şehirde yaşayarak kazanmaya çalışmalı ve bunun bizler için çok daha hayırlı, ecrinin çok daha fazla olabileceğini düşünmeli ve bilmeliyiz. Burada maksat, köydeki evliyayı küçültmek değil şehirdeki evliyayı yüceltmektir, lütfen yanlış anlaşılmasın. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Bir diğer mevzu, aslında kendisi ilmin en yücesi ve sonsuzu olan Kur’an ilminin bizlere tek öğrenilmesi gereken olduğu şeklinde gelen anlatımlar, rivayetlerdir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir, lâkin İlmullah’ın öğreniminin zorunluluğu – ki kesinlikle zorunluluktur, müslümanım diyen her kişinin Hakk’ın dininin ilmini öğrenmesi kişiye farzdır – diğer ilimleri bırakmak manasına gelmekte değildir. Mesela hepimizin az çok matematik bildiğini düşünüyorum, çarpım tablosunu öğrenmek acaba herhangi bir kişide ihlâs suresinin öğrenilmesine mani olmuş mudur? Ben ihtimal vermiyorum. Elbette ki kişinin bir Hazret-i Resul-i Ekrem efendimiz gibi, Ali-yyul Murteza gibi dini ilme vakıflığının en üst mertebelerde olması en en güzel olandır, lâkin çağımız teknoloji çağıyken, bu ilme vakıf olmak ile beraber, kendi alanlarımızda da yenilikler yapacak, diğer milletlerin, dinlerin de önüne geçecek buluşlar ortaya koymamız, İslam’ı İbn-i Sina gibi, Farabi gibi yüceltecek çalışmalarda bulunmamız gerektiğinin elzem olduğuna inanıyorum. İslam, iki cihanı da düzenleyen son ve en üstün dindir. Bu cihanı düzenleyen, bu cihanla alakalı kısımlarını bırakmanın yanlış olduğuna inanmaktayım. Destekçim ise, yardım dileneceklerin en güzeli olan Allah’ın en üstün kelamında, mealen “İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur. Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru" diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (Bakara , 2/201-203) sözlerindedir. Buradaki mana, her iki cihanda rahmete ve rızka sahip olmak, iki cihanda maddi manevi huzura ulaşmak ile beraber, o yolda çalışmak manasına da gelir. Yoksa “bize vereceğini bu dünyada ver” diye hiçbir akıllı mümin söylemez, yalnız akılsız, inançsız kişiler söyler. Onların söylemesi de Hakk’a dua ile olamaz. Buradaki maksat, kimileri sadece dünya için çalışır demek ile beraber, kimileri de iki cihan için de çalışır ki güzeli budur diye Hazret-i Allah bizlere buyurmaktadır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
“Belinde kılıcı ile namaza durana 700 namaz sevabı yazılır” demiş Resul-i Ekrem Efendimiz. Anlamı, cihat yapan, mücahit ve müçtehit olanların namazlarının çok kat daha fazla sevap kaynağı olduğudur. Geçen zaman, cihadı da farklılaştırdı. Elimizde kılıç, altımızda at ile sefere çıkmak çağı geçmiş artık. Bunu, Esat Coşan şu şekilde anlatmakta; “artık elde kılıçla, silahla değil televizyonla, radyoyla cihat devridir”. İslam bugün bu şekilde cihada daha yatkındır kısmına ben de katılmaktayım. Elde silah ile cihat devrinin kapısı kapandı demiyorum, lakin bundan bin kat daha etkili bir silahımız var bugün. Uzayda uydular dört dönmekte – Türklerin ise tahmin ediniz kaç uydusu var? Benim bildiğim tek… İslam devletlerinin kaç tane? Belki toplam 10 tane değil. Lâkin hâl bu iken bizler hala aklı ve fenni reddedeceğiz neredeyse. Bir teknoloji bugün cihadın en güzelini yapmamıza vesile olabilmekte. Böyle bir devirde, hem İslam’ı yüceltmek, hem cihat etmek için akla ve teknolojiye de yatırım yapmalı, kendimizi Cebrail’in kanat sayısını bilecek kadar eğitebiliyorken teknoloji ve bilimde de en önde olmalı değil miyiz? İnanıyorum ki, yüce Allah, böyle bir amaçla yapılan çalışmalarımızda, aklımızdaki formülleri de belimizdeki kılıç gibi sayacak ve bizlere daha üstün namazlar ihsan edecektir inşallah. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
21. yüzyıl, beraberinde bin bir güzellik ve kötülükle geldi ve bizler de, Hakk’ın takdirinin en güzeli olduğuna inançla, bizler için var olan devirde yaşıyoruz. Etrafımızda türlü sevap kaynakları, türlü iyilikler, güzelliklerle beraber bunların kat be kat fazlası kadar günahlar, çirkinlikler de var. O ki asrımızı değiştiremiyoruz, o ki insanlığın halini değiştiremiyoruz, mecburuz ki bu asırda ve bu insanlarla kendimize yollar, iyilikler bulalım. Allah, bu zor yolda yardım ettiklerinden kılsın bizi inşallah…