Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: İki Sınıf Müşrik
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ TASAVVUF ]·.
Sayfa: 1, 2, 3
süleyman recep
Allah ve Resulünün müşriklikle nitelendirdiği kimseler iki sınıfa ayrılır: Hz. Nûh'un kavmi ve Hz. İbrahim'in kavmi

Hz. Nuh kavminin şirklerinin temeli, salihlerin kabirlerine bağlanmaları, sonra heykellerini yapmaları ve giderek onlara tapmalarıdır.

Hz. İbrahim'in kavminin şirklerinin temeli ise yıldızlara, güneşe ve ay'a tapmalarıdır.

Bunlardan her biri ayrıca cinlere tapıyorlardı. Çünkü şeytanlar onlarla konuşuyor ve bazı hususlarda onlara yardımcı oluyorlardı. Hakikatte cinlere taptıkları halde, kendilerinin meleklere tapan insanlar olduklarına inanırlardı. Aslında onlara yardımcı olan ve şirk koşmalarından hoşnut bulunan cinlerin kendileriydi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

«O gün, onların hepsini mahşere toplar, sonra meleklere: 'Bunlar size mi tapıyorlardı?' der. (Melekler) derler ki: 'Sen yücesin, bizim velimiz onlar değil, sensin' . Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı» (34 Sebe' 40-41) .

Melekler ne hayatta, ne de öldükten sonra şirk konusunda onlara hiçbir zaman yardım etmezler ve böyle bir durumdan hoşnut da olmazlar. Fakat bu konuda onlara şeytanlar yardım eder ve insan biçiminde görünürler. Onlar da gözleriyle şeytanları görürler. İnsan suretine girenler onlara: Ben İbrahim'im, ben Mesih'im, ben Muhammed'im, ben Hızır'ım, ben Ebû Bekir'im, ben Ömer'im, ben Osman'ım, ben Ali'yim, ben falan şeyhim, der. Onlar da bazen biribirlerine: Bu, falan peygamberdir, bu Hızır'dır, derler. Oysa onların hepsi cindir; birbirlerine şahidlik etmektedirler. Cinlerin de insanlar gibi kâfirleri, fâsıkları, âsîleri ve cahil âbidleri vardır. Onlardan kimi, bir şeyhi sever ve onun suretinde görünüp «ben falanım» der. Bu, çöl ve tenha bir yerde olabilir. O cin bir insana yemek yedirir, bir şey içirir veya ona gideceği yolu gösterir. Yahut meydana gelmiş kimi gaib haberleri söyler. O şahıs da, bu işi ölmüş veya diri olan şeyhin yaptığını sanır. Hattâ bazen şöyle bir kanaate da varır: «Bu, şeyhin sırrıdır. Şu onun hayâli, ve bu da hakikati». Ya da şöyle düşünür: «Bu şeyhin suretine bürünmüş bir melektir». Oysa o, bir cinden başkası değildir. Çünkü melekler şirke, iftiraya, günah ve haksızlığa yardımcı olmazlar.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«De ki: 'Allah'tan başka (kendilerinde bir şeyler var sandıklarınızı çağırın ,onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de onu başka bir yana çevirebilirler. O yalvardıklarınızın (Allah'a) en yakın olanları bile Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar; O'nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Rabbinin azabı, cidden korkunçtur» (17 İsrâ 56-57).

Seleften bir cemaat diyor ki: Meleklere ve Üzeyr, Mesih gibi peygamberlere dua eden cemaatler vardı. Yüce Allah bu âyetleriyle, melek ve peygamberlerin de kendisinin kulu olduklarını, bizzat kendilerinin de rahmetini umduklarını, azabından korktuklarını, diğer salih kullar gibi kendisine yaklaşma çabası içerisinde bulunduklarını haber vermektedir.

Bu müşriklerden bazıları şöyle der: Biz, onlarla şefaat diliyoruz; yani melek ve peygamberlerden bize şefaat etmelerini istiyoruz. Onlardan birinin kabrine gittiğimiz zaman, bize şefaat etmesini istiyoruz. Onlardan birinin heykelini ya da - hıristiyanların kiliselerinde olduğu gibi - resimlerini çiziyorsak, bundan amacımız, onları ve tavırlarını bize hatırlatmalarıdır. Bu heykel (veya resimlere) hitap ederken, asıl maksadımız o kimin heykeli ise Allah'ın yanında bize şefaat etsin diye o kimseye hitap etmektir. Onlardan her biri, o heykellerin veya resimlerin karşısında durur ve: Ey falan efendim! Ey Cercis efendim! Ey Batrus Efendim! Ey kutsal Meryem Ana! Ey İbrahim Halil Efendim! Ey Musa b. İmrân Efendim! vs... Rabbin katında bana şefaat et, der.

Bazen de mezarı başında ölüye hitap ederek: Rabbinden benim için şunu iste, der. Ya da hayatta olan birine hitap ederler ama o hitap ettikleri orada hazır bulunmadığı halde, oradaymış gibi davranırlar.Şayet hazır ise, kasideler söyler ve: Ey falan efendim! Sana sığındım, himayene girdim. Allah katında bana şefaat et. Allah'tan düşmana üstün gelmemizi iste. Allah'tan şu sıkıntımızı gidermesini dile. Halimi sana arzediyorum, sen de Allah'tan belâları benden uzaklaştırması dileğinde bulun. Ya da Allah'tan, beni bağışlamasını iste vs. derler.

Onlardan kimileri de Nisa süresindeki:

«Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı» (4 Nisa 64)âyetini te'vil ederek: Ölümünden sonra ondan mağfiret dileyecek olsa, mağfiret dileyen sahabe durumunda oluruz, derler. Böylece sahabe ve hakkıyla onlara tâbi olanlarla sair müslümanların icmaına muhalefet ediyorlar. Çünkü hiçbir sahabe, Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra, ondan şefaat dilememiş ve ondan herhangi bir istekte bulunmamıştır. Müslüman imamların hiçbirinin kitabında sahabenin, ölümünden sonra böyle bir istekte bulunduğuna dair bir kayıt yoktur. Zikreden varsa, o da müteahhir fukahadandır. Nitekim İmam Malik (r.a.) hakkında uydurma bir hikâye naklediyorlar ki, inşâallahu Teâlâ bu hikâyeyi ele alacak ve ondan etraflıca söz edeceğiz.

Meleklere, ölümlerinden sonra mezarları başında veya gıyaplarında ya da heykellerinin önünde peygamberlere ve salih kimselere bu şekilde bir hitap, müşriklerde ve Allah'ın izin vermediği şirk ve ibadet şekilleri uyduran Kitab Ehlinde ve müslümanlar içindeki bid'atçılar arasında var olan şirk türlerinin en büyüğüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Yoksa onların, kendilerine Allah'ın izin vermediği dini koyan ortaklan mı var?» (42 Sûra 21).
M.Yazıcı
ALINTI(süleyman recep @ Jun 25 2008, 01:33 AM) *

Bazen de mezarı başında ölüye hitap ederek: Rabbinden benim için şunu iste, der. Ya da hayatta olan birine hitap ederler ama o hitap ettikleri orada hazır bulunmadığı halde, oradaymış gibi davranırlar.Şayet hazır ise, kasideler söyler ve: Ey falan efendim! Sana sığındım, himayene girdim. Allah katında bana şefaat et. Allah'tan düşmana üstün gelmemizi iste. Allah'tan şu sıkıntımızı gidermesini dile. Halimi sana arzediyorum, sen de Allah'tan belâları benden uzaklaştırması dileğinde bulun. Ya da Allah'tan, beni bağışlamasını iste vs. derler.

Onlardan kimileri de Nisa süresindeki:

«Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı» (4 Nisa 64)âyetini te'vil ederek: Ölümünden sonra ondan mağfiret dileyecek olsa, mağfiret dileyen sahabe durumunda oluruz, derler. Böylece sahabe ve hakkıyla onlara tâbi olanlarla sair müslümanların icmaına muhalefet ediyorlar. Çünkü hiçbir sahabe, Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra, ondan şefaat dilememiş ve ondan herhangi bir istekte bulunmamıştır. Müslüman imamların hiçbirinin kitabında sahabenin, ölümünden sonra böyle bir istekte bulunduğuna dair bir kayıt yoktur. Zikreden varsa, o da müteahhir fukahadandır. Nitekim İmam Malik (r.a.) hakkında uydurma bir hikâye naklediyorlar ki, inşâallahu Teâlâ bu hikâyeyi ele alacak ve ondan etraflıca söz edeceğiz.



Burada yanlış bilgiler var. Birkaç iktibas yapalım:

Zehebi'nin naklettiği bir hadiseyi hatırlayalım:

İmam et-Tebarânî ile –kendisi gibi birer Hadis imam olan– Ebû Bekr b. Mukrî ve Ebu'ş-Şeyh, Medine'de bulundukları zamanlardan birinde yiyecekleri tükenmiş, aç kalmışlardı. Açlık dayanılmaz bir hal alınca Ebû Bekr b. Mukrî, "kabr-i saadet"e giderek, "Ey Ellah'ın Resulü! Açlık bizi perişan etti!" diye serzenişte bulunur. Medine'de oturanlardan birisi aynı günün akşamı kapılarını çalar ve "Bizi Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şikâyet etmişsiniz. Rüyama geldi ve size yardım etmemi emir buyurdu" diyerek elindeki yiyecek dolu sepeti kendilerine verir... (Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, XVI, 400-1; Dr. E. Sifil'den naklen)

Bu davranış bid'at veya şirk olsaydı, adı geçen büyük hadis imamları böyle yaparlar mıydı? Zehebi de bu hadiseyi -tenkid etmeden-böylece nakleder miydi? Elbette hayır.

Suudi Arabistan'da gittiğim her kitapçıda İbni Kesir'in tefsirini gördüm. İsmâ’îl bin Ömer İbni Kesir, Şâfi’î hadîs alimidir. İbni Teymiyye'nin öğrencisidir. 774 [m. 1372] de Şam'da vefat etdi. Vehhabîler İbni Kesir'i büyük alim olarak tanıtıyor, tefsirine sıkça atıfda bulunuyorlar. Bakınız, İbni Kesir ne diyor:

İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ'ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ'dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, AllahüTeâlâ'nın : «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamberleri de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah'ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.
Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü'yâmda Hz. Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi'ye var ve Allah'ın kendisini bağışladığını ona müjdele.


İbni Kesir, Nisa/64 tefsiri.

İmam-ı Kurtubi'nin tefsirindeki şu rivayet de konuyla alakalıdır:

Ebû Sadık, Hz. Ali'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah'u (sallallahü aleyhi ve sellem) defnettiğimizden üç gün sonra bir bedevi Arap yanımıza çıkıp geldi. Kendisini Rasûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri üzerine attı. Toprağından başının üzerine saçmaya koyuldu. Şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, sen söyledin biz de senin söylediğini dinledik. Sen Allah'tan belledin biz de senden belledik. Allah'ın sana indirdiği buyruklar arasında da: ''Şayet kendilerine zulmettiklerinde..." âyeti de vardır. Ben kendime zulmettim. İşte sana, bana mağfiret dilemen için gelmiş bulunuyorum. Kabirden ona: Sana mağfiret olundu, diye seslenildi.

Kaynak: Kurtubi Tefsiri, Nisa/64.

İbni Kesir'in Nisa/64 tefsirinde naklettiği rivayet başka kaynaklarda da mevcuttur. Mesela, Recep Yıldız şunları yazmış:

Huzur-u Nebi’de el-Utbi’nin tanık olup naklettiği şu manzaraya muvafık nice haller var... el- Utbi naklediyor: Kabr-i Şerif’in yanında oturuyordum, bir bedevi geldi, kabre yönelip “Es-selamu aleyke ya Resulallah! İşittim ki Allahü Teala şöyle diyor: ‘Eğer müminler kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.’[30] ben de huzuruna, günahına istiğfar eden, Rabbine karşı, şefaatini bekleyen bir halde geldim.” diye yalvarır. Samimi duygularla Allah Resülü’nden (sallallahu aleyhi vesellem) şefaat talebinde bulunan bedevi şöyle bir şiir inşad eder:Ey kemikleri bu vadiye defnedilenlerin en hayırlısı olan Resul!Kemiklerinin kokusundan ova ve tepeler güzel olmuştur.İçinde bulunduğun kabre canım fedadır.İffet, cûd ve kerem o kabrin içinde metfundur. Bedevinin haline tanıklık eden el-Utbi hemen orada uykuya dalar. Rüyada Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) görür. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki; “Utbi! Bedeviye yetiş ve ona, Allah’ın kendisini affettiğini müjdele.”[31]

[30] Nisa(5): 64. [31] İbn Kudame, el-Muğni, Beyrut, 1994, III, 394.

Kaynak: Recep Yıldız, Harameyn Notları, İnkişaf Dergisi, No: 7.

Prof. Dr. Zekeriya Güler ise İmam-ı Nevevî'nin sözlerini şöyle nakletmiş:

Nevevî (v. 676/1277), “Ziyaretçi kerem sahibi olan kabre/ravza-i mutahhereye gelir; sırtını kıbleye, yüzünü de kabrin duvarına çevirir... Kendisi hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tevessülde bulunur ve onunla Allah Teâlâ’dan istişfâ’ eder” dedikten sonra şunu kaydetmektedir: “Bu konuda Mâverdî, el-Kâdî Ebu’t-Tayyib ve diğer ashabımızın müstahsen görerek el-Utbî’den naklettikleri en güzel söz şudur: “Ey şu kutlu toprakta yatanların en hayırlısı! Bu kabrin varlığından dolayı, yeryüzünün tüm dağları ve ovaları ne kadar da hoştur. (Peygamberim!) Senin sâkini bulunduğun bir kabre canım feda olsun! İffet ve nezâhet, kerem ve sehâvet hep bu kabrin içindedir”.

Kaynak: Prof. Dr. Zekeriya Güler (Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi).

Şimdi, Vehhabi veya Necdi olarak bilinen sapıklar diyor ki, bu rivayetlerde anlatılan hareket küfürdür. Yine diyorlar ki, bunlara (yani, bu rivayetlerdeki gibi davrananlara) kafir demeyen de kafirdir. Mesela, Vehhabi A. ibni Baz'ın bir yazısından böyle anlaşılıyor. Halbuki bu alimler (ve pekçok başka alim) bu tür rivayetleri yazmıştır. Anlatmak istediğim, bu alimler anlatılan davranışı (Peygamberimize aleyhisselam hitab ederek şefaat istemeyi) reddetmemişler, bilakis benimsemişlerdir. Nitekim, Prof. Dr. Zekeriya Güler, İbni Kesir'in naklettiği rivayet hakkında şöyle diyor:

"Bir tenkit yöneltmeksizin hadiseyi nakletmesinden onun [İbni Kesir'in], “ma’riz-i hâcette sükût beyân-ı zarûrettir” kaidesi gereğince bunu tasvip ettiği anlaşılmaktadır....İfade etmek gerekir ki, hadisenin ehl-i tahkik bazı âlimlerin tasvibinden geçmesi, bunun şirke müncer bid’at bir uygulama olmadığı mesajını vermesi bakımından önem arzetmektedir."

Vehhabilerin sevdiği alimlerden olan Şevkani'den de iki iktibas yapalım:

İmam-ı Buhari, Hafız ibni Teymiyye ve Kadı Şevkani hepsi aynı soruyu sordular: “Birisinin ayağı uyuşursa, ne yapmalı?” Hepsinin tavsiyesi aynı idi ve cevapları ile beraber aşağıdaki hadis yazılı idi: Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından bir süre sonra, Abdullah İbni Ömer Necd’de idi ve birgün ayağı uyuştu. Acısının geçmesi için birisi ona “En çok sevdiğini an!” dedi. Bunu duyan İbn Ömer “Ya Muhammed” deyince, ayağının uyuşukluğu hemen geçti.

[İmam Buhari, İbni Teymiyye, Kadı Şevkani, ve ayrıca İmam-ı Nevevi]

Kadı Şevkani der ki: Birisinin başı dertte ise veya sıkıntıda ise, iki rekat nafile namaz kılmalı ve sonra gönülden yalvarmalı [Allahü teâlâya dua etmeli]. “Ya Muhammed” diye nida etmeliler ve Allahü teâlâ isteklerini verecektir ve problemleri çözülecektir. Muhaddisler bu hadisin sahih olduğunu bildirmişlerdir ve Tirmizi, Hakim, Nesai, İbni Mace ve Taberani onu kaydetmiştir.

[Kadı Şevkani, Tuhfetuzzakirin]

Kaynak: Traditional Scholarship and Modern Misunderstandings: Understanding The Ahl al-Sunna, by Abu Ammar. (Yukarıda naklettiğim son iki pasajı bu kitapdan tercüme ettim.)

Şevkani'nin tevessül konusundaki yaklaşımı hakkında daha fazla bilgi için bkz.

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=625

Müslümana kafir diyen kendisi kafir olur. Vehhabilerin küfre girmelerinin sebeplerinden biri de müslümanları tekfir etmeleridir.





zahid89
murat yazıcı abicim ellerine sağlık ALLAH yardımcın olsun bu vehhabilerede akıl fikir versin inşallah
süleyman recep
ALINTI(zahid89 @ Jun 26 2008, 12:36 PM) *

murat yazıcı abicim ellerine sağlık ALLAH yardımcın olsun bu vehhabilerede akıl fikir versin inşallah


önce sana bi cevap verelim.. ALLAH c.c. senin gibi densizlere ve kendi dinini yaşayamayan ahmaklara akıl ve fikrini kullanmayı nasip etsin İNŞAALLAH...

SEN VEHHABİ KİMDİR BİLİRMİSİN ?

NEREDE DOĞMUŞTUR?

NASIL BİR HAYAT SÜRMÜŞTÜR ?

İNSANLARA VEHHABİ DEMEK NE DEMEKTİR?

DAHA DOĞRUSU SEN KENDİNİ BİLİYORMUSUN?

KARDEŞİM ALLAH AŞKINA BİLMEDİĞİN ŞEYLERLE DOLMA KULAK BİLGİLERLE AHKAM KESME.....

zahid89
sen ilk önce biraz edp ahlak dersi al ondan sonra gel konuş süleyman efendi vehhabi değilsen niye gocundun ki.
süleyman recep
ALINTI(M.Yazıcı @ Jun 26 2008, 10:32 AM) *


Burada yanlış bilgiler var. Birkaç iktibas yapalım:

Zehebi'nin naklettiği bir hadiseyi hatırlayalım:

İmam et-Tebarânî ile –kendisi gibi birer Hadis imam olan– Ebû Bekr b. Mukrî ve Ebu'ş-Şeyh, Medine'de bulundukları zamanlardan birinde yiyecekleri tükenmiş, aç kalmışlardı. Açlık dayanılmaz bir hal alınca Ebû Bekr b. Mukrî, "kabr-i saadet"e giderek, "Ey Ellah'ın Resulü! Açlık bizi perişan etti!" diye serzenişte bulunur. Medine'de oturanlardan birisi aynı günün akşamı kapılarını çalar ve "Bizi Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şikâyet etmişsiniz. Rüyama geldi ve size yardım etmemi emir buyurdu" diyerek elindeki yiyecek dolu sepeti kendilerine verir... (Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, XVI, 400-1; Dr. E. Sifil'den naklen)

Bu davranış bid'at veya şirk olsaydı, adı geçen büyük hadis imamları böyle yaparlar mıydı? Zehebi de bu hadiseyi -tenkid etmeden-böylece nakleder miydi? Elbette hayır.

Suudi Arabistan'da gittiğim her kitapçıda İbni Kesir'in tefsirini gördüm. İsmâ’îl bin Ömer İbni Kesir, Şâfi’î hadîs alimidir. İbni Teymiyye'nin öğrencisidir. 774 [m. 1372] de Şam'da vefat etdi. Vehhabîler İbni Kesir'i büyük alim olarak tanıtıyor, tefsirine sıkça atıfda bulunuyorlar. Bakınız, İbni Kesir ne diyor:

İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ'ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ'dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, AllahüTeâlâ'nın : «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamberleri de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah'ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.
Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü'yâmda Hz. Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi'ye var ve Allah'ın kendisini bağışladığını ona müjdele.


İbni Kesir, Nisa/64 tefsiri.

İmam-ı Kurtubi'nin tefsirindeki şu rivayet de konuyla alakalıdır:

Ebû Sadık, Hz. Ali'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah'u (sallallahü aleyhi ve sellem) defnettiğimizden üç gün sonra bir bedevi Arap yanımıza çıkıp geldi. Kendisini Rasûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri üzerine attı. Toprağından başının üzerine saçmaya koyuldu. Şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, sen söyledin biz de senin söylediğini dinledik. Sen Allah'tan belledin biz de senden belledik. Allah'ın sana indirdiği buyruklar arasında da: ''Şayet kendilerine zulmettiklerinde..." âyeti de vardır. Ben kendime zulmettim. İşte sana, bana mağfiret dilemen için gelmiş bulunuyorum. Kabirden ona: Sana mağfiret olundu, diye seslenildi.

Kaynak: Kurtubi Tefsiri, Nisa/64.

İbni Kesir'in Nisa/64 tefsirinde naklettiği rivayet başka kaynaklarda da mevcuttur. Mesela, Recep Yıldız şunları yazmış:

Huzur-u Nebi’de el-Utbi’nin tanık olup naklettiği şu manzaraya muvafık nice haller var... el- Utbi naklediyor: Kabr-i Şerif’in yanında oturuyordum, bir bedevi geldi, kabre yönelip “Es-selamu aleyke ya Resulallah! İşittim ki Allahü Teala şöyle diyor: ‘Eğer müminler kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.’[30] ben de huzuruna, günahına istiğfar eden, Rabbine karşı, şefaatini bekleyen bir halde geldim.” diye yalvarır. Samimi duygularla Allah Resülü’nden (sallallahu aleyhi vesellem) şefaat talebinde bulunan bedevi şöyle bir şiir inşad eder:Ey kemikleri bu vadiye defnedilenlerin en hayırlısı olan Resul!Kemiklerinin kokusundan ova ve tepeler güzel olmuştur.İçinde bulunduğun kabre canım fedadır.İffet, cûd ve kerem o kabrin içinde metfundur. Bedevinin haline tanıklık eden el-Utbi hemen orada uykuya dalar. Rüyada Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) görür. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki; “Utbi! Bedeviye yetiş ve ona, Allah’ın kendisini affettiğini müjdele.”[31]

[30] Nisa(5): 64. [31] İbn Kudame, el-Muğni, Beyrut, 1994, III, 394.

Kaynak: Recep Yıldız, Harameyn Notları, İnkişaf Dergisi, No: 7.

Prof. Dr. Zekeriya Güler ise İmam-ı Nevevî'nin sözlerini şöyle nakletmiş:

Nevevî (v. 676/1277), “Ziyaretçi kerem sahibi olan kabre/ravza-i mutahhereye gelir; sırtını kıbleye, yüzünü de kabrin duvarına çevirir... Kendisi hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tevessülde bulunur ve onunla Allah Teâlâ’dan istişfâ’ eder” dedikten sonra şunu kaydetmektedir: “Bu konuda Mâverdî, el-Kâdî Ebu’t-Tayyib ve diğer ashabımızın müstahsen görerek el-Utbî’den naklettikleri en güzel söz şudur: “Ey şu kutlu toprakta yatanların en hayırlısı! Bu kabrin varlığından dolayı, yeryüzünün tüm dağları ve ovaları ne kadar da hoştur. (Peygamberim!) Senin sâkini bulunduğun bir kabre canım feda olsun! İffet ve nezâhet, kerem ve sehâvet hep bu kabrin içindedir”.

Kaynak: Prof. Dr. Zekeriya Güler (Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi).

Şimdi, Vehhabi veya Necdi olarak bilinen sapıklar diyor ki, bu rivayetlerde anlatılan hareket küfürdür. Yine diyorlar ki, bunlara (yani, bu rivayetlerdeki gibi davrananlara) kafir demeyen de kafirdir. Mesela, Vehhabi A. ibni Baz'ın bir yazısından böyle anlaşılıyor. Halbuki bu alimler (ve pekçok başka alim) bu tür rivayetleri yazmıştır. Anlatmak istediğim, bu alimler anlatılan davranışı (Peygamberimize aleyhisselam hitab ederek şefaat istemeyi) reddetmemişler, bilakis benimsemişlerdir. Nitekim, Prof. Dr. Zekeriya Güler, İbni Kesir'in naklettiği rivayet hakkında şöyle diyor:

"Bir tenkit yöneltmeksizin hadiseyi nakletmesinden onun [İbni Kesir'in], “ma’riz-i hâcette sükût beyân-ı zarûrettir” kaidesi gereğince bunu tasvip ettiği anlaşılmaktadır....İfade etmek gerekir ki, hadisenin ehl-i tahkik bazı âlimlerin tasvibinden geçmesi, bunun şirke müncer bid’at bir uygulama olmadığı mesajını vermesi bakımından önem arzetmektedir."

Vehhabilerin sevdiği alimlerden olan Şevkani'den de iki iktibas yapalım:

İmam-ı Buhari, Hafız ibni Teymiyye ve Kadı Şevkani hepsi aynı soruyu sordular: “Birisinin ayağı uyuşursa, ne yapmalı?” Hepsinin tavsiyesi aynı idi ve cevapları ile beraber aşağıdaki hadis yazılı idi: Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından bir süre sonra, Abdullah İbni Ömer Necd’de idi ve birgün ayağı uyuştu. Acısının geçmesi için birisi ona “En çok sevdiğini an!” dedi. Bunu duyan İbn Ömer “Ya Muhammed” deyince, ayağının uyuşukluğu hemen geçti.

[İmam Buhari, İbni Teymiyye, Kadı Şevkani, ve ayrıca İmam-ı Nevevi]

Kadı Şevkani der ki: Birisinin başı dertte ise veya sıkıntıda ise, iki rekat nafile namaz kılmalı ve sonra gönülden yalvarmalı [Allahü teâlâya dua etmeli]. “Ya Muhammed” diye nida etmeliler ve Allahü teâlâ isteklerini verecektir ve problemleri çözülecektir. Muhaddisler bu hadisin sahih olduğunu bildirmişlerdir ve Tirmizi, Hakim, Nesai, İbni Mace ve Taberani onu kaydetmiştir.

[Kadı Şevkani, Tuhfetuzzakirin]

Kaynak: Traditional Scholarship and Modern Misunderstandings: Understanding The Ahl al-Sunna, by Abu Ammar. (Yukarıda naklettiğim son iki pasajı bu kitapdan tercüme ettim.)

Şevkani'nin tevessül konusundaki yaklaşımı hakkında daha fazla bilgi için bkz.

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=625

Müslümana kafir diyen kendisi kafir olur. Vehhabilerin küfre girmelerinin sebeplerinden biri de müslümanları tekfir etmeleridir.




BAK KARDEŞİM ADAM GİBİ KONUŞACAKSAN BUYUR, YOK EĞER İSLAM ALİMLERİNE SAPIK VEYA KÜFRE GİRENLER DEME CÜRETİNDE BULUNACAKSAN SUS..HEM DİYECEKSİN,MÜSLÜMAN'A KAFİR DİYENLER'İN KENDİLERİ KAFİR OLUR,HEMDE AKIBET'İNİN NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİN ZÜMREYİ, KÜFÜRLE İTHAM EDECEKSİN.SENİN ANLAYIŞIN BUMU? BİLGİ İSTERSEN O DEDİ BU DEDİ YOK!!!!!!!BİZ DERKEN KUR'AN VE SÜNNET SEN DİYOSUN WWW.BİLMEMNE NOKTA NET...

22- Diriler ile ölüler de bir değildir. Allah dilediğine ses işittirir. Fakat sen mezarlıktakilere sesini işittiremezsin.FATIR 22...

ALLAH C.C. RESULÜNE BÖYLE HİTAB EDERKEN, ANLAŞILAN SENİN SESİN DAHA GÜR,(haşa) YADA İŞİTTİRME ÖZELLİĞİN VAR...

4- Ey Muhammed! De ki: "Allah'ı bırakıp taptığınız şeyleri gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa göklerin yaratılışında onların bir ortağımı var? Eğer doğru iseniz bundan önce inmiş olan bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısını getirin."

5- Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların yalvardıklarından habersizdirler.ahkaf 4-5

Aişe (r.ah.) şöyle anlatır:
Ümmü Habibe ile Ümmü Seleme, Habeşistan'da gördükleri, içinde resimler bulunan bir kiliseden Allah Resulü'ne bahsettiler. Allah Resulü (a.s.): "Onlar içlerinde iyi bir kimse zuhur edip vefat ettiğinde onun kabri üzerine bir mescit bina ederler ve bu resimleri yaparlar. İşte onlar Kıyamet gününde Allah katında yaratılmışların en şerlileridirler" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 822

Aişe (r.ah.) şöyle anlatır:
Allah Resulü (a.s.) bir daha kalkamadığı (vefat ettiği) hastalığında: "Allah, Yahudi ve Hıristiyanları rahmetinden uzak kılsın! Bunlar Peygamberlerinin kabirlerini birer mescit edindiler" buyurdu. Hz. Aişe der ki: Bu endişe olmasaydı Allah Resulü'nün kabri açık bulundurulurdu. Fakat onun da bir mescit edinilmesinden korkulmuştur.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 823

Ebu Hureyre'nin (r.a.) naklettiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurdu: "Allah Yahudileri helak etsin. Çünkü onlar Peygamberlerinin kabirlerini birer mescit edinmişlerdir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 824


16— Mezarlarla İlgili Yasakları:


Kabirleri yüksek yapmak; yapımında tuğla, taş ve kerpiç kullanmak, Çamur vs. ile sıvamak, üzerlerine kubbeler yapmak, Hz. Peygamber'in (s.a.) Sünneti değildi. Bunların hepsi bid'attir. Mekruhtur; Hz. Peygamber'in (s.a.) sünnetine aykırıdır. Allah Rasûlü (s.a.), Ali b. Ebî Tâlib'i (r.a.) Yemen'e hiçbir put bırakmadan hepsini yok etmek ve yüksek olan her kabri yerle bir etmek için göndermişti.[1305] O halde şu yüksek kabirlerin hepsinin yerle bir edilmesi Hz. Peygamber'in (s.a.) sünneti demektir. Kabrin kireçle ya­pılmasını, üzerine bina kondurulmasını ve yazı yazılmasını yasaklamıştır.[1306]

Ashabının kabirleri ne yüksek, ne de yere yapışık (yayvan) idi. Onun ve iki arkadaşının (Hz. Ebu Bekir ile Hz.Ömer) kabirleri de bu şekilde idi. Hz. Peygamber'in (s.a.) kabri deve hörgücü gibi tümsek ve kızıl arazi çakılları ile kaplanmıştı; yapılı değildi. Aynı zamanda çamurla sıvanmış da değildi, İki arkadaşının kabri de böyleydi.[1307]

Kabrini belli etmek istediği kimsenin kabrine! alâmet olarak bir taş dikerdi.[1308]

Allah Rasûlü (s.a.) mezarların mescid edinilmesini, üzerlerinde kandil­ler yakılmasını yasaklamiş[1309] ve bunları yapanları lanetleyerek bu konu­daki yasağın şiddetini ortaya koymuştur. Mezarlara doğru namaz kılmayı yasaklamıştır. Ümmetine, kendi kabrini bayram yerine çevirmemelerini emretmiş, kabir ziyaretlerini alışkanlık haline getiren kadınları lânetlemiştir.[1310]

Kabirlere karşı saygısızca davranmamak, onları çiğnememek, üzerleri ne oturmamak ve yaslanmamak[1311] saygı göstermek amacıyla kabirleri mes cid haline çevirip yanlarında ve yakınlarında onlara doğru namaz kılma mak, onları bayram ve put edinmemek Hz. Peygamber'in (s.a.) sünneti idi[1312]


17— Hz. Peygamber'in (s.a.) Mezar Ziyareti:


Hz. Peygamber (s.a.), ashabının mezarlarını onlara dua etmek, rân met okumak ve onlar için bağışlanma dilemek amacıyla ziyaret ederdi. Üm metine meşru kılıp onlar için sünnet yaptığı ziyaret şekli işte budur. Kabir leri ziyaret ettiklerinde şöyle demelerini emretmişti:

"Ey bu diyarda yatan iman ehli müsiümanlarl Es-Selâmü aleyküm! Biz de -inşaallah sizin aranıza katılacağız. Allah'tan hem bizim, hem sizin için afiyet dileriz. "[1313]

Hz. Peygamber (s.a.), kabirleri ziyaretinde Ölünün cenaze namazını kıldırırken okuduğu dua gibi dua eder; Allah'tan rahmet ve af dileklerinde bulunur; cenaze kılarken yaptığını yapardı. Müşrikler ise ille de dayatıp Hz. Peygamber'in (s.a.) tavrının aksine ölüye dua eder, onu Allah'a ortak tutar, onun adına Allah üzerine yemin eder, ihtiyaçlarını ondan ister, on­dan yardım diler ve ona yönelirler. Hz. Peygamber'in (s.a.) tavrı, yalnızca tevhidden, ölüye iyilikte bulunmaktan ibarettir. Bu müşriklerin tutumları ise hem kendilerine hem de ölüye karşı kötülükte bulunmak ve şirkten iba­rettir. Bunlar üç kısımdır. Ya ölüye dua ederler, ya onun adıyla ya da onun yanında dua ederler. Öte yandan ölünün yanında yapılan duanın mes-cidlerde yapılan duaya göre daha çok kabule şayan olduğuna inanırlar. Kim Allah Rasûlü (s.a.) ve onun ashabının tutumlarını iyice düşünürse iki durum arasındaki fark ortaya çıkar. Başarı yalnız Allah'tandır.


Ahmed, 2/50, 92. Senedi hasendir. İbn Teymiye, el-fktizâ'da. {s.39), hadisin senedinin ceyyid; Hafız el-Irâkî, İhya'da sahih olduğunu söylemiş ve Hafız îbn Hacer ise senedi .Fethu'l-Bârt'de (10/230) hasen saymıştır. Hadisin son cümlesini Ebu Davud (4031) rivayet etmiş ve Buharî, Sahih'inde bir bölümünü muallak olarak kaydetmiştir. Ayrıca bu konuda hasen bîr senedle mürsel bir hadis de İbn Ebî Şeybe tarafından rivayet edilmiştir.


[20] Buharı", 2/8; Müslim, 44; Nesâî, 8/114, 115; İbn Mâce, 67; Ahmed, Müsned, 3/207. tbn Battal, Kadı Iyaz gibi bazı âlimler diyorlar ki: Sevgi (muhabbet) üç türlüdür: 1- Saygı gösterme ve büyük sayma sevgisi. Meselâ, baba sevgisi. 2- Şefkat ve merha­met sevgisi Meselâ, evlat sevgisi. 3- Hoş ve uygun bulma sevgisi. Meselâ, diğer İnsan­ları sevmek gibi. Hz. Peygamber (s.a.) kendi sevgisi konusunda bütün bu sevgi sınıfla­rını bir arada kasdetmiştir. Hadiste geçen "iman etmiş olmaz- " sözü, kâmil ( = olgun) bir imana ulaşmış olmaz anlamındadır. Yoksa imanın aslı bu sıfatı elde etmemiş kim­sede de mevcut olur.

[21] Yazarın dikkat çektiği âyet şudur: "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çekiş­tikleri şeylerde seni hakem tutup sonra senin verdiğin hükmü —içlerinde bir sıkıntı duymadan— tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar," (Nisa, 4/64).



[32] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/29-38.

[33] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/39.

[34] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/39.





M.Yazıcı
ALINTI(süleyman recep @ Jun 27 2008, 12:29 AM) *

BAK KARDEŞİM ADAM GİBİ KONUŞACAKSAN BUYUR, YOK EĞER İSLAM ALİMLERİNE SAPIK VEYA KÜFRE GİRENLER DEME CÜRETİNDE BULUNACAKSAN SUS...HEM DİYECEKSİN,MÜSLÜMAN'A KAFİR DİYENLER'İN KENDİLERİ KAFİR OLUR,HEMDE AKIBET'İNİN NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİN ZÜMREYİ, KÜFÜRLE İTHAM EDECEKSİN.SENİN ANLAYIŞIN BUMU? BİLGİ İSTERSEN O DEDİ BU DEDİ YOK!!!!!!!BİZ DERKEN KUR'AN VE SÜNNET SEN DİYOSUN WWW.BİLMEMNE NOKTA NET...

22- Diriler ile ölüler de bir değildir. Allah dilediğine ses işittirir. Fakat sen mezarlıktakilere sesini işittiremezsin.FATIR 22...

ALLAH C.C. RESULÜNE BÖYLE HİTAB EDERKEN, ANLAŞILAN SENİN SESİN DAHA GÜR,(haşa) YADA İŞİTTİRME ÖZELLİĞİN VAR...
(...)

[32] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/29-38.

[33] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/39.

[34] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 1/39.


Evet, Vehhabiler "meyyitler işitmez" derler. Ancak, şeyhleri ibni Teymiyye ve İbni Kayyım tam zıddını söylüyor.

Okuyalım:

Vehhabîlerin Allâme ismini verdiği ve yazılarını kendilerine sened olarak kullandığı İbni Kayyım-ı Cevziyye 751 [m. 1350] de vefât etdi. Bu Kitâb-ür-rûh kitabında diyor ki:

“Bir kimse, bir kabri ziyâret edince, kabirde bulunan meyyit, ziyâret edeni bilir. Onun sesini işitir. Onunla ferâhlanır. Onun selâmına cevab verir. Bu hâl, yalnız şehîdlere mahsûs değildir. Başkaları için de böyledir. Belli bir zamana mahsûs da değildir. Her zaman böyledir.”

Bu kitabın İz Yayıncılık tarafından basılmış tercümesinin değişik yerlerinden iki pasaj:

Rasûlullah, ümmetinin ölülere: "Ey mü'minler topluluğu! Allah'ın selamı üzerinize olsun (Es-selamü aleyküm dâre kavmin mü'minin)" şeklinde selamlarını alıyormuş gibi selam vermelerini önermiştir. Haddizatında bu şekilde selam, duyan düşünen insanlara verilir. Ölüler kendilerine verilen selamı duymamış olsalardı (ki, yokluk ve cansıza hitap olacağından) bu abes olurdu. Ölünün ziyaretçilerini tanıması tevatüren sabit olduğu gibi selef alimleri de bu konuda müttefiktirler.

[Ölülerin] bedenleri dağılsa da söylenenleri duyacakları bildirilmiştir. Bu durumda ölülere hitaptan maksat, bedenlere bağlı sözkonusu ruhlara hitaptır."Kabirde olanlara sözlerini duyuramazsın" âyeti celîlesinin siyakından kâfir bir kimsenin faydasına olacak bir biçimde hayatta olanın sözünü duyamaması anlaşılmaktadır. Nitekim kabirde bulunanlar söylenenleri işlerine yarayacak biçimde duyamazlar. Ancak Yüce Allah ölülerin hiçbir şey duyamayacaklarını ifade etmemiştir. Bilakis Ölülerin ziyaretçilerinin ayak seslerini duyduklarını; Bedir ölülerinin Rasûlullah'ın konuşmasını duyduğunu bildirmekte ve de yaşayan birine hitap ediyormuşcasına onlara da hitap edilmesini meşru saymıştır. Bu nedenle de mü'min kardeşine selam verenin selamının alınacağı da haber verilmiştir. Bu âyetin bir benzeri de şudur: "Sen, ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönmüş kaçarken sağırlara da davetini işittiremezsin" ölülerle birlikte sağırların da daveti duyamaması her ikisinin de davete ehil kimseler olmadığına delildir. Bu iki kısım insan ölü ve sağır olunca, bunlara birşey duyurmak, anlatabilmek mümtenîdir demektir. Bu görüş doğrudur ama, ölümden sonra bir Ölçüde bedenle alakasını kesmemiş ruhlara kötü durumlarını, alçaklıklarını duyurmanın imkânsızlığını ifade etmemektedir.

Daha başka bilgiler de nakledebilirim. Ama, muarızımızın iddialarının yanlış olduğunu ortaya koymak için bunlar yeter.
süleyman recep
ALINTI(zahid89 @ Jun 27 2008, 12:20 AM) *

sen ilk önce biraz edp ahlak dersi al ondan sonra gel konuş süleyman efendi vehhabi değilsen niye gocundun ki.


senin aldığın ahlak, büyüğüne hakaret ederek nefsini tatmin etmekmidir?

kardeşim ALLAH aşkına, bilgilerin varsa paylaş. eğer yoksa git akranlarınla oyna.

mezardaki ölülerden istemenin ne olduğunu ALLAH c.c. ayetinde, rasulullah s.a.v.'in hadislerinde, alimlerimiz'in de yorumları ile ortadır...

sen mezardaki ölülerden istemiyorsan, ne diye gocundun?

seni diğer forumdan da hatırladım,bak edepsizliğini ortaya koyan sensin. daha fazla ileri gitmeden bırak beni.

benim yazdıklarıma varsa itiraz'ın getir delil'ini okuyalım, o dedi bu dedi diye birilerinin görüşlerini ortaya koyarak zamanımı harcama....
süleyman recep
ALINTI(M.Yazıcı @ Jun 27 2008, 12:44 AM) *

Evet, Vehhabiler "meyyitler işitmez" derler. Ancak, şeyhleri ibni Teymiyye ve İbni Kayyım tam zıddını söylüyor.

Okuyalım:

Vehhabîlerin Allâme ismini verdiği ve yazılarını kendilerine sened olarak kullandığı İbni Kayyım-ı Cevziyye 751 [m. 1350] de vefât etdi. Bu Kitâb-ür-rûh kitabında diyor ki:

“Bir kimse, bir kabri ziyâret edince, kabirde bulunan meyyit, ziyâret edeni bilir. Onun sesini işitir. Onunla ferâhlanır. Onun selâmına cevab verir. Bu hâl, yalnız şehîdlere mahsûs değildir. Başkaları için de böyledir. Belli bir zamana mahsûs da değildir. Her zaman böyledir.”

Bu kitabın İz Yayıncılık tarafından basılmış tercümesinin değişik yerlerinden iki pasaj:

Rasûlullah, ümmetinin ölülere: "Ey mü'minler topluluğu! Allah'ın selamı üzerinize olsun (Es-selamü aleyküm dâre kavmin mü'minin)" şeklinde selamlarını alıyormuş gibi selam vermelerini önermiştir. Haddizatında bu şekilde selam, duyan düşünen insanlara verilir. Ölüler kendilerine verilen selamı duymamış olsalardı (ki, yokluk ve cansıza hitap olacağından) bu abes olurdu. Ölünün ziyaretçilerini tanıması tevatüren sabit olduğu gibi selef alimleri de bu konuda müttefiktirler.

[Ölülerin] bedenleri dağılsa da söylenenleri duyacakları bildirilmiştir. Bu durumda ölülere hitaptan maksat, bedenlere bağlı sözkonusu ruhlara hitaptır."Kabirde olanlara sözlerini duyuramazsın" âyeti celîlesinin siyakından kâfir bir kimsenin faydasına olacak bir biçimde hayatta olanın sözünü duyamaması anlaşılmaktadır. Nitekim kabirde bulunanlar söylenenleri işlerine yarayacak biçimde duyamazlar. Ancak Yüce Allah ölülerin hiçbir şey duyamayacaklarını ifade etmemiştir. Bilakis Ölülerin ziyaretçilerinin ayak seslerini duyduklarını; Bedir ölülerinin Rasûlullah'ın konuşmasını duyduğunu bildirmekte ve de yaşayan birine hitap ediyormuşcasına onlara da hitap edilmesini meşru saymıştır. Bu nedenle de mü'min kardeşine selam verenin selamının alınacağı da haber verilmiştir. Bu âyetin bir benzeri de şudur: "Sen, ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönmüş kaçarken sağırlara da davetini işittiremezsin" ölülerle birlikte sağırların da daveti duyamaması her ikisinin de davete ehil kimseler olmadığına delildir. Bu iki kısım insan ölü ve sağır olunca, bunlara birşey duyurmak, anlatabilmek mümtenîdir demektir. Bu görüş doğrudur ama, ölümden sonra bir Ölçüde bedenle alakasını kesmemiş ruhlara kötü durumlarını, alçaklıklarını duyurmanın imkânsızlığını ifade etmemektedir.

Daha başka bilgiler de nakledebilirim. Ama, muarızımızın iddialarının yanlış olduğunu ortaya koymak için bunlar yeter.



bakınız kardeşim, şimdi böyle bir yazışmanın içinde olmakdan zevk alırım.ancak bana müsade ederseniz 1 gün sonra nasipse buradayım.. yola çıkıyorum geldiğimde size yazmakdan zevk alacağım..selametle
M.Yazıcı
Tartışmak için değil de, bilgi vermek maksadıyla birkaç ilave yapayım:

ALINTI(Murat Yazıcı)
İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ'ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ'dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, AllahüTeâlâ'nın : «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamberleri de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah'ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.
Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü'yâmda Hz. Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi'ye var ve Allah'ın kendisini bağışladığını ona müjdele.

İbni Kesir, Nisa/64 tefsiri.


İbni Kesir'in tefsirindeki bu rivayeti ve İmam-ı Kurtubi'nin yazdığı diğer (aşağıdaki) rivayeti bir sene kadar önce başka bir forumda yazmıştım. Bundan birkaç ay önce de, Mefahim isimli eser elime geçti. Hoş bir sürpriz olarak gördüm ki, bu rivayetler orada da yazılıdır.


ALINTI(Murat Yazıcı)
Ebû Sadık, Hz. Ali'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah'u (sallallahü aleyhi ve sellem) defnettiğimizden üç gün sonra bir bedevi Arap yanımıza çıkıp geldi. Kendisini Rasûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri üzerine attı. Toprağından başının üzerine saçmaya koyuldu. Şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, sen söyledin biz de senin söylediğini dinledik. Sen Allah'tan belledin biz de senden belledik. Allah'ın sana indirdiği buyruklar arasında da: ''Şayet kendilerine zulmettiklerinde..." âyeti de vardır. Ben kendime zulmettim. İşte sana, bana mağfiret dilemen için gelmiş bulunuyorum. Kabirden ona: Sana mağfiret olundu, diye seslenildi.

Kaynak: Kurtubi Tefsiri, Nisa/64.


Müellif Muhammed bin Alevi el-Maliki el-Haseni şu bilgileri eklemiş:

İbni Kesir'in yazdığı rivayeti aynı zamanda İmam-ı Nevevi el-İzah adlı eserinin 498. sayfasında, Şeyh Muhammed İbni Kudame Mugni isimli meşhur eserinde (el-Mugni, 3/556), Şeyh Ebu'l Ferec Şerhü'l-Kebir adlı eserinde (Şerhü'l-Kebir, 3/495), Şeyh Mansur bin Yunus el-Buhuti de Hanbeli mezhebinin en meşhur kitaplarından biri olan Keşşafu'l-Kına adlı eserinde (Keşşafu'l-Kına, 5/30) nakletmişlerdir...

Bize göre, bu büyük alimlerin naklettiği bu kıssanın zayıf ya da sahih kabul edilip edilmemesi herhangi bir önem arz etmemektedir. Zira önemli olan şudur ki, bu alimlerin hiç birisi bu kıssayı şirk, sapkınlık, kabirlere tapmak ve putperestlik olarak görmemişlerdir. Rivayette geçenleri onayladıkları içindir ki kıssayı aynen nakletmişlerdir.

Buna rağmen onların sözlerine güvenmeyecek ve delil kabul etmeyecekler varsa şundan başka diyecek bir şeyimiz kalmıyor: "Allah'ım bu ne büyük bir iftiradır."

Mefahim'in müellifi Suudi Arabistan'lı bir alim idi. Şu bilgileri de vermiş:

Utbi'nin kabr-i şerif başında okuduğu şiiri, şu anda Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hücreyi seadetlerinin karşısındaki sütunların üstünde yazılıdır. Yüzyıllardır onu herkes görmektedir. Hatta Kral Abdülaziz, Kral Suud, Kral Faysal ve Kral Halid zamanında da oradaydı. Şimdi de Kral Fahd zamanındayız [şimdi de Kral Abdullah var- mütercim] ve bu şiir orada muhafaza edilmektedir.

Kaynak: Mefahim tercümesi, s.158-159.
a.zade
selamun aleykum
sevgili m.yazıcı kardeş delillerinize bakıyorum da hiç asıl yok. hep söylentiler (rivayet)..... bu dinin asılları ayetlerdir. bu konuda varsa ayet onları delil getirin yoksa boş işlerle uğraşmayın. çünkü bu din Allahın dinidir. ulemanın dini değildir. alimlerin görüşleri kendilerini bağlar. Kurana uygun olan ilimlerinden mutlaka faydalanılmalıdır. Kurana uymayan teori ve düşünceleri bizi ilgilendirmemeli. çünkü biz hesabı alimlere değil Allah tealaya vereceğiz.

Hadisler Kurana tabidir. Kuran hadislere tabi değildir. bunu belirtmemin sebebi muhtemel itirazınız içindir. siz bu tavırlarınızla Kuranı hadislere tabi kılıyorsunuz. Kuranın apaçık hükümlerini bırakıp hadis diye söylenen sözlerle delil getiriyorsunuz. piyasada binlerce uydurma hadis olduğunda binlerce alim müttefikken uydurma ayet olduğunu ulemadan kimse söylememiştir. muradımı anladınız sanırım sayın m. yazıcı kardeş.

o halde delillerimiz ayetlerden olsun lütfen...

Allah tealaya emanet olunuz.
mmustafa
Bazı zahiri mezhepler Hz. Peygamber öldü diyorlar.. Ölmüş birinden de yardım ve şefaat istenmez diyerekte sapık bir yorum yapmaktalar.
Bu Allah'a ve Peygamberine Haşa Hakarettir. Ölen Bendendir Ruh Ölmez. Cenabı Allah'ın Hz. Muhammedi Alemlere Rahmet Olarak yollaması sadece o deviri ve yaşayanları kapsıyorsa biizm bunda suçumuz nedir? Diye soru sorar insan.. Evrensel olan bir Dini bu düşünce küçültür ve daraltır.

İnsan Ruh ve Bendenden ibarettir. Beden ölür ama Ruh ölmez.
Şefaatten Kasıt Peygamberin Ümmeti için Mağfiret dilemesi midir ?
ErKaMReaL
Menkıbelere ve söylenegelen hikayeleri huccet kabul etmiş olanlarla "TEVHID" 'i konuşmak çok zor oluyor.İki yada tarafların hepsi ALLAH (CC) diyor ama kafalarındaki ALLAH(CC) ile Kur'andaki ALLAH(CC) aynı mı acaba diye düşünmek gerek ...Düşünmek isteyenlere ;


Zümer 36 - Allah, kuluna kâfi değil midir?


Kuluna yeterli olmayınca ne oluyor peki ? Şirk çıkıyor ortaya ... 5 vakit namaz kılsada mı şirke düşebilir ? Evet ... Her yıl hac yapsada mı ? Evet... Sakal bıraksa , gece namazı kılsada mı ? Evet...

Bilmezse hakkıyla herşeye düşer ...

Duâda Şirk

Hastalıktan şifa, musibetten afiyet, rızık genişliği vb. gibi ancak Allah’ın kâdir olduğu hususlarda ister Peygamber veya alim olsun, ister salih bir kul olsun mahluklardan medet ummak ya da Allah’a yapılan duâda onlara seslenip aracılar kılmak bu kabildendir. Zira onlar da duâyı yapan gibi yaratan değil amellerini kesbeden kullardır.

Fiilî Şirk

Bazı şeyleri uğurlu yahut uğursuz saymak gibi inanışlardır. Bazı hayvanları, kuşları veya günleri uğursuz saymak; uğursuz olduğu inancıyla bazı şeyleri terk etmek, kahinlere gitmek onları tasdik etmek, kayıp şeyleri bulmak üzere onlardan yardım istemek, fal bakmak veya baktırmak, niyet çekmek, türbelere para atmak, ip bağlamak (itîkad edilmemesi koşuluyla!) böyledir.

Gizli Şirk

İbn Abbâs Radıyallahu anhümâ, “Allah ve sen dilersen” gibi bir sözün “Allah ve falanca dilerse” anlamında olduğunu söylemiş ve bunun gizli şirk olduğunu belirtmiştir. Bu ifadenin yerine “önce Allah, sonra da falanca dilerse” kullanılması gerekir. “Önce Allah, sonra da senin sayende” demeli Allah’a hiçbir varlık denk tutulmamalıdır. Buna düşen Yine “Allah’a ve sana güveniyorum” değil, “önce Allah’a, sonra da sana güveniyorum” denmelidir. Zira “ve” edatı eşitliği gerektirir. “Sonra” kullanarak derece farkını ispat etmek şarttır.

Hulûl Şirki

Birleşme anlamına gelen ittihâd sözcüğü ile de dile getirilen hulûl inancı (Allah’ın -hâşâ!- kulda çözülmesi), tasavvufa sonraları İran ve Hrıstiyan kültürleri ile yeniplatoncu felsefenin de etkileriyle ve özellikle şii tarikatlar kanalıyla girdi. Aşırı şiiler, Allah’ın önce Ali Radıyallahu anh’a sonra da imamlara ve öteki şiâ ulularına hulûl ettiğini öne sürerler. Bu akımın önemli temsilcilerinden olan (Ben İlâhım) sözünden dolayı idam edilen Hallâc-ı Mansûr, tutkularına hakim olarak nefsini eğiten kimsenin insâni niteliklerden sıyrılarak arınıp saflaşacağını, böylece Allah’ın o kula hulûl edeceğini savunur.

Kalbî Şirk

Riyâ, şöhret sevgisi, bazı amelleriyle dünya ve dünyalığı ahirete tercih edercesine arzu etmek gibi hususlar kalbî şirktir.

Kavlî Şirk

Allah’tan başkasına yemin etmek gibi kişinin lisanıyla işleyebileceği şirk türüdür. “..senin sayende”, “-Allah’tan başkası için- hâkimler hâkimi” gibi sözler ve de kişiyi Abdu’n-nebî, Abdu’l-hüseyin gibi isimlerle Allah’tan başkasının kulluğuna nisbet etmek bu kabildendir. “Kur’an evliya çarpsın!”, “ekmek mushaf çarpsın!” vb. sözler de bu sınıftandır. Bunların tümünden sakınmalıdır.

Korkuda Şirk

Allah’a ve ahirete olan iman zayıflığının veya batıl inancın bir neticesi olarak kişinin; Allah’tan başkasının fayda ya da zarar verebileceğine inanması, korkuda başkalarını Allah’a denk tutmasıdır. Beşeri sistemlerin baskısından korkarak farzları terketmek de böyledir. Doğrusu insan Allah’tan korkmalı ve bu korkusu onu daha fazla itaâta sevketmelidir.

Niyet ve Gâyede Şirk

Genellikle amellerde ortaya çıkan ve kişinin tümden Allah’a itaattan yüzçevirmesi, uzaklaşması şeklindeki şirktir. Amelini dünyevî çıkarlar için yapan Allah’ın rızasını gözetmeyen kişi bu şirke düşmüş olur, ki bu itikadî bir şirktir.

Sevmede Şirk

Başkasını Allah’ı sever gibi ya da O’ndan daha fazla sevmekledir. Bu da şirktir. Sevgi ihlasla boyun eğmenin bir göstergesidir.

Tasarrufta Şirk

Allah’ın Rububiyeti gereği O’na mahsus olan kâinattaki tasarruf ve tedbiri bir takım salih kimselere nisbet etmek, onların da bu hususta güç sahibi olduğuna inanmaktır. Bu salih insanların elbette diğer insanlardan faziletli yanları olabilir ancak bu Allah’a mahsus olan vasıflara nisbet edilmelerine varacak şekilde değildir. Peygamber de olsa bu böyledir.

Tevekkülde Şirk

Tevekkül, sebepleri yerine getiren insanın, Allah’ı vekil kılması, O’ndan işinde muvaffakiyet vermesini istemesi ve yalnız O’na güvenmesidir,
“Sen, ölümsüz ve dâima diri olan Allah’a tevekkül et…” (Furkân,25/ 58).

İtaâtta Şirk

Allah’ın hükmünden başkasını kabul etmek, meşrû görmek veya onun Allah’ın hükmünden üstün yönleri olduğuna inanmaktır. Hüküm ve hakimiyet yalnızca Allah’a has bir haktır. (Hiçbir mahlûkun hükme ehliyeti yoktur. İnsan yalnızca Allah’ın hükümlerini uygulamakla memurdur),

“Hüküm yalnız Allah’ındır” (Yûsuf, 12/40).
a.zade
selamun aleykum
yanlış anlaşılan bir ayet ile ilgili kısa bir açıklama;
"biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik"
ayette gönderdik buyuruluyor.
ama millet bunu "yarattık" formatında anlıyor.yani rahmet olmayı gönderilen şeyde değil peygamberimizin şahsında arıyor. sonra biz onu göremedik bizim suçumuz neydi deniyor. bir sonraki aşama o ölmüş olamaz, eğer o ölmüş dersek bu ayet boşa çıkar deniyor. kimisi diyor ki o hem ruhuyla hem bedeniyle hayatta. kimiside diyor ki onun ruhu hayatta. (Kuranı kerimden anladığımıza göre sadece peygamberimizin değil tüm ölenlerin ruhları sağdır, bedenleri ise ölmüştür.)
halbuki Allah teala "biz seni alemlere rahmet olarak yarattık" demiyor ki
"biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik" buyuruyor.
peygamberimiz neyle gönderildi?
Kuranla
demekki alemlere rahmet olan peygamberimizin şahsı değil getirdiği Kurandır. ve aynen o günkü şekliyle elimizdedir.

ölmüş kişiden yardım istenmeyeceği ise en temel Kuran prensiplerindendir. merak eden ahkaf suresinin 4-5-6. ayetlerine bakabilir. Allah teala bu ayetlerde en sapık kişilerin ölülerden yardım isteyenler olduğuna işaret ediyor.
mmustafa
ALINTI(ErKaMReaL @ Jun 27 2008, 02:26 AM) *
Duâda Şirk [/b]

Hastalıktan şifa, musibetten afiyet, rızık genişliği vb. gibi ancak Allah’ın kâdir olduğu hususlarda ister Peygamber veya alim olsun, ister salih bir kul olsun mahluklardan medet ummak ya da Allah’a yapılan duâda onlara seslenip aracılar kılmak bu kabildendir. Zira onlar da duâyı yapan gibi yaratan değil amellerini kesbeden kullardır.


Sayın ErKaMReaL; Benim kafama takılan bir konu :


“(Yakub’un oğulları) : ‘Ey babamız, bizim için, günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz, günah işledik’ dediler’.
“Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim, dedi. Şüphesiz 0, çok bağışlayan, esirgeyendir”. (Yusuf: 97,98) .

Burada Ayette de anlatıldığı gibi Hz.Yakub ve oğulları Şirke mi girmiştir.??
Hz. Yakubun oğulları neden kendileri dua etmemişte Hz. YAKUBU Aracı olarak kullanmışlar ve Hz Yakub da aracı olmuş??
karuban
Bu din alimlerin dini değil... Peh.

Alimleri yani bilenleri ve bildiklerini uygulayanları dinlemiyecek, onları izlemiyecek, forumlarda çala kalem yazan, "bu din alimlerin değildir" diyenleri dinleyip izleyeceksin!

Sevsinler.

Ayet getireceksin, cihanda Ayetleri en iyi anlayanlar olduklarından Ayet şunu diyor bunu diyor diye ahkam kesecekler. Yani tefsire soyunacaklar. Size dininizi anlatan birer "alim" kesilecekler!

Bu din alimlerin değilse senin hiç değil! Neden seni dinleyelim ki? Ayrıcalığın, özelliğin nedir?

Arkadaşlar yolunuz yol değil. Aklınız akıl fikriniz fikir değil! Azıcık fikir ve anlayışı olan bir yeni yetme dahi anlar ki insan hiçbir şeyde kendi başına mükemmeli bulamaz. Asla. Deneme yanılma yoluyla dahi olsa bulamaz. Aslına bir nebze yaklaşır belki, o kadar.

Her işi ustasından öğrenmek gerekir. Ehlinden.

Ehil bir tabip olmazsa insan bıçak altına yatar mı mesela? Ama ne yapıyor ehil olduğunu idrak etti mi canını dahi teslim ediyor.

Bu canıdır. Dini canından daha az mı önemsiz yani?

Mantıksızlığınızı hastalığınızı size göstereyim:

Siz, "alın elinize bıçak makas; misal olsun mesela kendi kalbinizi ameliyat edin" diyorsunuz! Ne gerek var bu işin bilgisine uzmanına diyorsunuz! Hatta diyorsunuz, bu işe yıllarını vermiş olanlar, bilgisini uygulayıp tecrübe edenler ne anlar?!! Alın bir tıb kitabı, orada yazılanları siz daha iyi anlar ve daha ustaca tatbik edersiniz diyorsunuz hatta.

E vallahi, ben bu işin bilgisini öğrenmeden, tatbikatında bulunmadan bıçak makas haydi oramı buramı kurcalamam! Deli miyim?

Sen, bu din alimlerin değil diyen, elinde makas bıçak gel seni ameliyat edeyim desen vallahi güvenip sana teslim olmam! Canımı yerde mi buldum?

Canımı yerde bulmadım da dinimi de yerde bulmadım!

Siz ya gözü kara birer delisiniz ya da Müslümanları ifsad etmek için özel olarak uğraşıyorsunuz!

Başka türlü bir izah bulamıyorum.
doh.gif
mmustafa
ALINTI(karuban @ Jun 27 2008, 02:59 AM) *

Bu din alimlerin dini değil... Peh.

Alimleri yani bilenleri ve bildiklerini uygulayanları dinlemiyecek, onları izlemiyecek, forumlarda çala kalem yazan, "bu din alimlerin değildir" diyenleri dinleyip izleyeceksin!

Sevsinler.

Ayet getireceksin, cihanda Ayetleri en iyi anlayanlar olduklarından Ayet şunu diyor bunu diyor diye ahkam kesecekler. Yani tefsire soyunacaklar. Size dininizi anlatan birer "alim" kesilecekler!

Bu din alimlerin değilse senin hiç değil! Neden seni dinleyelim ki? Ayrıcalığın, özelliğin nedir?

Arkadaşlar yolunuz yol değil. Aklınız akıl fikriniz fikir değil! Azıcık fikir ve anlayışı olan bir yeni yetme dahi anlar ki insan hiçbir şeyde kendi başına mükemmeli bulamaz. Asla. Deneme yanılma yoluyla dahi olsa bulamaz. Aslına bir nebze yaklaşır belki, o kadar.

Her işi ustasından öğrenmek gerekir. Ehlinden.

Ehil bir tabip olmazsa insan bıçak altına yatar mı mesela? Ama ne yapıyor ehil olduğunu idrak etti mi canını dahi teslim ediyor.

Bu canıdır. Dini canından daha az mı önemsiz yani?

Mantıksızlığınızı hastalığınızı size göstereyim:

Siz, "alın elinize bıçak makas; misal olsun mesela kendi kalbinizi ameliyat edin" diyorsunuz! Ne gerek var bu işin bilgisine uzmanına diyorsunuz! Hatta diyorsunuz, bu işe yıllarını vermiş olanlar, bilgisini uygulayıp tecrübe edenler ne anlar?!! Alın bir tıb kitabı, orada yazılanları siz daha iyi anlar ve daha ustaca tatbik edersiniz diyorsunuz hatta.

E vallahi, ben bu işin bilgisini öğrenmeden, tatbikatında bulunmadan bıçak makas haydi oramı buramı kurcalamam! Deli miyim?

Sen, bu din alimlerin değil diyen, elinde makas bıçak gel seni ameliyat edeyim desen vallahi güvenip sana teslim olmam! Canımı yerde mi buldum?

Canımı yerde bulmadım da dinimi de yerde bulmadım!

Siz ya gözü kara birer delisiniz ya da Müslümanları ifsad etmek için özel olarak uğraşıyorsunuz!

Başka türlü bir izah bulamıyorum.
doh.gif


Eline koluna sağlık yazının her satırına katılıyorum ve onaylıyorum.. Teşekkürler..

a.zade
selamun aleykum
sevgilikardeşler aramızdaki fark şu;
temel referans olarak Kur'anı almak
temel referans olarak alimlerin yorumlarını ve söylentileri almak
sözün özü bu.

ben hiç bir zaman ve hiç bir yerde "at alimleri gitsin Kuranı kendin yorumla" gibi bir pespayelik sergilemedim. ama siz ısrarla sözlerimi böyle anlamak istiyorsunuz. benim dediğim şu; önce Kuranı kendin oku düşün, alimlerin ayetler hakkındaki düşüncelerini de oku doğru bulduğunu al, gerisini bırak. yani temel referans olarak Kuranı alın, alimleri değil.

ama siz bu sözlerimden ısrarla şunu anlamak istiyorsunuz: "alimleri boşverin, atın tarihin çöp sepetine gitsinler"

ve bu çarpıtılmış anlayışınızın üzerine karalama kampanyaları kuruyorsunuz, ithamlarda bulunuyorsunuz...

eğer sözlerimi gerçekten bu şekilde anlıyorsanız diyecek ve yapacak bir şey yok, ama anladığınız halde çarpıtıyorsanız sevgili kardeşlerim sizce bu durumda vebal olmaz mı?

Allah tealaya emanet olunuz.
ErKaMReaL
"medet ummak" kelimesine dikkat buyurunuz...

Kişi dua edecek olan kişiyi duanın kabul mercisi yada "felan dua ederse kesin olur" şeklinde ve benzer anlayışlardan bahsediyor.Yoksa müminlerin birbirlerine dua etmelerinden bahsetmiyor.Ok'un yönünün sapmasından kaynaklı şirk çeşidi idi duada şirk.
ErKaMReaL
Alimlerimizi elbette görüşlerini okuyacağız.Onları sollamak gibi bir düşünceyle değil , istifade maksatlı okuyacağız.Tabi bu işi yaparken evvela apaçık ve anlaşılsın diye gönderilen kitabımızı da okumak zorundayız.

Bugun üzüntüyle görüyoruz ki bir takım kimseler "Biz bilmeyiz şeyhimiz bilir " yada "Yahu felanca hocaefendi bizim yerimizede düşündü ve karar verdi.Hocaefendi bizim yerimize Kuranı okudu ve anladığını bize anlatti.Ne gerek var canım bizim okumamıza ?" gibi komik hatta trajikomik konularla neredeyse içli dışlı olduk . Bu anlayış özellikle tasavuf adı altında "iş götüren" gruplar arasında ne yazıkki tavan yaptı.

a.zade'nin bahsetmeye çalıştığı konuda bu . Bunda anlaşılması zor olan bir nokta göremiyorum ben şahsen...

M.Yazıcı
ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 02:33 AM) *

ölmüş kişiden yardım istenmeyeceği ise en temel Kuran prensiplerindendir.


Uydur uydur yaz.

İşin doğrusu, diri veya ölü, uzakta veya yakında, Allahü teâlâdan başka kimseden hakiki mânâda yardım istenmez. "Diriden istenir, ölüden istenmez" sözü şirk olur. Çünkü diriyi yaratıcı bilmiş olur.

Mecazi mânâda ise mahluklardan yardım istemek caizdir. Bu hususları daha evvel uzun açıklamıştım.


ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 02:33 AM) *
merak eden ahkaf suresinin 4-5-6. ayetlerine bakabilir. Allah teala bu ayetlerde en sapık kişilerin ölülerden yardım isteyenler olduğuna işaret ediyor.


Bu da uyduruk bir yorum. Bahis konusu ayet-i kerimelerde böyle bir mânâ yok elbette.
a.zade
selamun aleykum
sevgili m.yazıcı kardeş
aşağıda kısa cevaplar vereceğim

cevaplara geçelim efendim.

ALINTI
Uydur uydur yaz.

İşin doğrusu, diri veya ölü, uzakta veya yakında, Allahü teâlâdan başka kimseden hakiki mânâda yardım istenmez. "Diriden istenir, ölüden istenmez" sözü şirk olur. Çünkü diriyi yaratıcı bilmiş olur.

Mecazi mânâda ise mahluklardan yardım istemek caizdir. Bu hususları daha evvel uzun açıklamıştım.


sevgili kardeşim yaşayan ve gücü yeten insandan yardım istemekte o kişiye olağan üstü ilahi güçler nisbet etmek yoktur ve kimse bunu aklının ucundan bile geçirmez. Allah teala zaten sistemi bu şekilde koymuş ve yardımlaşmayı emretmiştir. ve bu yardımlaşma sırasında kimse yardım istediği kişiye onda olmayan (ilahi) özellikler yakıştırmaz. onda olan özelliklerle ondan yardım ister. örneğin o kişi duyabildiği için seslenir, yürüyebildiği, konuşabildiği..... vs. için ondan yardım ister.

fakat ölen kişiden yardım istediğimizde onda olmayan özellikleri ona yakıştırmış oluruz. hatta ona ilahi özellikler yakıştırmış oluruz. mesela gavsı azam denilen abdulkadir geylaniden örneğin istanbulda yaşayan bir kişi türkçe olarak yardım istese otomatik olarak şunları kabul etmiş olur: abdulkadir geylani hayattayken bile türkçe bilmediği halde onun türkçe bildiğini, onun kendisini tanıdığını, kendisini duyduğunu, kendisini gördüğünü, kendisinin yardımına gücünün yettiğini......vs. gibi tamamen ilahi özellikleri ona yakıştırmış olur. halbuki Abdulkadir geylani hayattayken bile bunları yapacak güç kendisinde yoktu. halbuki o şimdi ölmüştür ve duymaz, konuşmaz, yürümez, gücü yoktur, ihtiyarı yoktur.... vs. (bu sözlerimden sakın Abdulkadir geylani hakkında menfi düşündüğümü anlamayın sadece örnek verdim. benim prensibim insanların imanları ve Allah katındaki durumlarıyla ilgilenmemektir. bu abesle iştiğaldir. ancak fikirleriyle ve sistemleriyle ilgilenirim, eğer Abdulkadir geylani salih bir kulsa biz ne dersek diyelim ödülünü mutlaka alır ve bu bizi ilgilendirmez, ve onu şirke alet edenlerden onun hiç bir kabahati olmaz, durum bunun tersiyse hüküm de zıddı olur)

bu konunun özeti; yardım istediğimiz kişide yardım etme özelliği varsa (yani diriyse) bu caizdir, bu özellik onda yoksa (yani ölüyse) haliyle caiz olmaz.


Ahkaf suresinin mezkur ayetleriyle ilgili aşağıya sn. Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır'ın "duada evliyayı aracı koyma ve şirk" isimli kitabından çok güzel ve ilmi bir alıntı yapacağım. ayetlere verilen meal konusunda bir eleştiriniz olursa lütfen yazın. zannedersem güzel bir arapçanız var. Abdulaziz bayındır bey ısrarla ilmi çalışmalarının yine ilmi eleştirilerini bekliyor. gerekirse eleştirilerinizi kendisine iletebiliriz. hepimizin amacı tarafgirlik yapmadan Allah tealanın kitabını doğru anlamaya çalışmak olmalıdır. doğru görürsek almalı yanlış görürsek bırakmalıyız.

Hocanın çalışmasını dikkatle okumanızı isterim.

Allah tealaya emanet olunuz.




İstanbul’da, Oruç Baba adıyla anılan bir türbe vardır. Ramazan’da ilk iftarı orada yapmak isteyen yüzlerce kişi, büyük bir kalabalık oluşturur, sokaklar kapanır.

9.12.2000 tarihine rastlayan Cumartesi gecesi, Kanal 7 Televizyonunda, İskele-Sancak programına bir kısım ilim adamıyla birlikte ben de katıldım . Programda, Oruç Baba hatırlatılarak kabirde yatan bir veliyi, vesile ve aracı olması için yardıma çağırma konusu tartışıldı. Ben orada sadece Ahkaf Suresi’nin 4 ve 5. Ayetlerini okudum. Ayetlere verdiğim anlam, hem o tartışmaya katılan bazı ilim adamlarını, hem de halkın bir kesimini rahatsız etti. Hatta Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ ayetlerin putlarla ilgili olduğunu, anlamı yanlış verdiğimi söyledi. Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek tepki gösterdi. Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ da ayetlere böyle anlam verilirse şimdiye kadar gelmiş bütün tarikat mensuplarını ve İran’daki Şiileri müşrik saymak gerekeceğini, dolayısıyla o anlamı vermenin uygun olmayacağını söyledi. Konuşmamı, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ dışında destekleyen olmadı.
Ayetlere şu meâli vermiştim. (Bütünlük açısından 6. Ayeti de katıyorum.)


“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.
Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.
O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/4,5,6)


Bundan üç gün sonra, Hayrettin KARAMAN, Yeni Şafak Gazetesi’nde, “Ramazanda Türbe Ziyaretleri” başlığı ile bir yazı yayınladı. Yazıdaki şu cümleler dikkatimi çekmişti:
“... Evet halkın, hem bu türbelerde yatan kimselerin özellikleri, hem onlarla kurdukları ilişki, hem de onlardan veya onlar vasıtasıyla bir şeyler istemeleri konularında önemli yanlışlar oluyor, ancak bunların büyük çoğunluğu şöyle inanarak bunları yapıyor: Allah bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkanlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar şefaatçilerimizdir, bizler günahkar olduğumuz için doğrudan Allah’tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sayesinde Allah dileklerimizi kabul eder... ”

Oruç Baba’nın kabri gibi kabirleri ziyaret edenlerin çoğu, isteklerinin Allah’a ulaştırılması için onları aracı ve şefaatçi olmaya çağırdıklarından bizim verdiğimiz anlama göre yukarıdaki ayetler, bunu yapanların en sapık durumda olduğunu göstermiş olur.

Daha sonra, bir kısım meâllerde ayetlere farklı anlamlar verildiğini gördüm. Hayrettin KARAMAN’ın da aralarında bulunduğu altı kişilik heyet tarafından hazırlanmış Kur’an meâlini ele alarak konuyu değerlendirmek istedim. Böylece hem KARAMAN Hocanın canlı yayında; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek bana gösterdiği tepkinin sebebi anlaşılmış, hem de programı seyredenlerin zihinlerinde oluşan sorulara cevap verilmiş olur.

O meâlde ayetlere, şu şekilde anlam verilmiştir:
“De ki: Söylesenize, Allah’ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göstersenize bana. Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.
Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.
İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müşrikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkar ederler. (Ahkaf 46/4,5,6) ”
Bu meâl oldukça önemlidir. Çünkü bunu hazırlayanlar, saygın ilim adamlarıdır. Türkçe meâller içinde en yaygın olanıdır. Suudiarabistan bundan, yüz binlerce nüsha basmış ve Türk hacılarına, yıllarca hediye etmiştir. Mekke’de Harem-i Şerif’te, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yalnızca bu meâller bulunmaktadır. Bunu, Türkiye’de de Türkiye Diyanet Vakfı basmıştır. Diyanetin kabul ettiği meâl olması açısından halkın güvenini kazanmıştır.

Bu meâlde iki temel fark vardır: Biri, “çağırma” diye Türkçe’ye çevirdiğimiz dua kelimesine “ibadet” anlamı verilmesidir. Büyüklerin kabrini ziyaret eden hiç kimse, onlara ibadet etmediği için, onları, aracı ve şefaatçi olmaya çağırmak ayetin kapsamı dışına çıkmaktadır.
İkincisi, “kimseler” diye çevirdiğimiz “men” kelimesine “şeyler” anlamı verilmesidir. Bu da ayeti, putlara has hale getirmekte ve büyüklerin ruhunun aracı kılınması ile ilgisini kesmektedir.
Bize göre yukarıdaki meâl, bir çok yönden uygun değildir.


1. Dua kelimesine ibadet anlamı verilmesi

Yukarıdaki ayetlerde, dua kökünden; ted’ûne, yed’û ve dua kelimeleri vardır. O meâlde bunlara “ibadet” anlamı verilmiştir. Dua kelimesi ile ilgili olarak Muhammed Hamdi YAZIR şöyle der:
“Dua esasen davet gibi çağırmak manasına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan taleb ü niyaz manasına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki, dua dinledim, dua okudum denilir. Duanın hakikati, kulun rabbı celle celalühudan istimdad ve inayet ü meunet istid’a etmesidir .
Bu ifade, şöyle sadeleştirilebilir.
“Dua temelde, davet gibi çağırma anlamınadır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya iletilen istek ve niyaz anlamına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır. “Dua dinledim”, “Dua okudum” denmesi bundandır. Duanın doğru olanı, kulun, şanı yüce olan Rabb’ından ikram, yardım ve destek istemesidir.”
İbadet ise sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok, emre uymak ve izinden gitmek, anlamında kullanılır . Türkçe’de buna kulluk denir. İslamî terim olarak ibadet, Allah’ın emrini yerine getirmek için samimi niyetle namaz kılma ve oruç tutma gibi eylemlere verilen addır.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: “Dua ibadettir . Dua ibadetin iliğidir, özüdür .” Çünkü ibadette asıl hedef, Allah’ı razı etmeye çalışarak onun yardımını ve desteğini sağlamaktır. Kişi, Allah’tan istekte bulunduğu zaman ona kul olma gayreti içine girer. Bu sebeple ibadet kabuk, dua öz gibidir. Ama dua yerine ibadet kelimesi kullanılınca bu ilişki kaybolur.
İsteklerini bir veli, bir ruhani aracılığı ile Allah’a sunan kişi de önce o aracıyı razı etmek ister. Ona, kendince hediyeler, adaklar sunar, manevi huzurunda saygıyla eğilir. Birini bu şekilde aracı koymak ona ibadet sayılmıştır. Çünkü bu, kıyâmet gününe kadar cevap veremeyecek kimseyi yardıma çağırmaktır. Bunun ibadet olduğu yukarıdaki ayetlerin sonuncusunda ifade edilmiştir:
“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk (ibadet) ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/6)
Evliyayı aracı olmaya çağıranlar bu çağrının ibadet sayılmayacağını iddia ederler. Demek ki, bu iddiayı öbür dünyada da sürdüreceklerdir.
Allah Teâlâ, peş peşe gelen bu ayetlerde ibadet ve dua kelimelerini ayrı yerlerde kullandığına göre Kur’an’ın Türkçe çevirisini yapanların buna uyması gerekir. Yoksa aşağıda görüleceği gibi bunun çok yanlış sonuçları ortaya çıkar.


2- “Men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi

Arapça’da “men” kimse veya kimseler, “mâ” da şey veya şeyler anlamına gelir. Ahkaf Suresi’nin 5. Ayetinde üç kere “men” kelimesi geçmektedir. Bu kelime Arapça’da akıllı varlıklar için kullanılır. Cümle içinde akıllı varlıklarla birlikte başka varlıklar da geçerse, akıllı olmayanlar için de kullanılabilir . Buna şu ayet örnek verilir:
“Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür.” (Nur 24/45)
Bu ayette “kimi” diye tercüme edilen “men” kelimesidir. İki ayak üstünde yürüyen insanların, canlılar kapsamında olduğu kesin olduğu için diğer canlılara da “men” denmesi uygun düşmüştür. Ahkaf Suresi’nin 5. Ayetinde böyle bir şey yoktur. Ama o meâlde bunlardan ikisine “kimse” diye “men” anlamı, üçüncüsüne de “şeyler” diye “mâ” anlamı verilmiştir. Bu, ayetin anlamının değişmesine yol açmıştır. Çünkü “şeyler” deyince yardıma çağrılanların taş, ağaç ve diğer şeylerden yapılmış putlar olduğu akla gelir. Ama “kimseler” deyince, ruhaniyetinden yardım istenen büyükler anlaşılır. Bu hata, aşağıdaki hataları doğurmuştur.


3- “Hum” zamirinin ve cem’i müzekker salimin akılsız varlıklar için kullanılmış gösterilmesi

“Bunlar” diye tercüme edilen hum zamiri, Arapça’da akıllı erkek varlıkları gösterir. “Men”e “şeyler” anlamı verilince hum zamirine de ya “men”in lafzını gösteren “huve” ya da manasını gösteren “hiye” anlamı verilmiş olur. Bunun hata olduğu açıktır.
“Habersizdirler” diye tercüme edilen “gâfilûn” kelimesi cem’i müzekker salimdir ve akıllı erkek varlıklar için kullanılır. “Men”e “şeyler” anlamı verilmesi bu anlamı da yok etmiştir. Bu da önemli bir hatadır.
Denebilir ki, “Müşrikler bir ruhâni varlığı tanrı edinirler. O, bir ölünün, ya da başka bir şeyin ruhu olur. Bunlar akıllı varlık gibi görülür. Put da o ruhaniyi temsil etsin diye dikilir. Ayetlerde o kelimelerin seçilmesi bundandır.” Bu doğrudur. Öyleyse kelimelerin anlamını değiştirmek büsbütün yanlış olur.


4- Ahkaf Suresinin 6. Ayetine dikkat edilmemesi

Surenin 6. Ayeti, “şeyler” diye tercüme edilen “men” kelimesinin “kimseler” diye tercüme edilmesini zorunlu hale getirmektedir. Ayet şöyledir:
“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”
Putların ahirette, canlı birer varlık haline dönüşüp insanlarla bir araya getirilmeyeceği kesindir. Taşın, madenin veya odunun vereceği bir hesap olmaz ki, buna ihtiyaç olsun. Ayette sözü edilenler, hesaba çekilen akıllı varlıklardır. Bunlar da ruhlarından medet umulan büyüklerdir.


5- “Dûn” kelimesine “bırakıp” şeklinde anlam verilmesi

Ayet metninde geçen “min dûn’illah = Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da...” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme yanlış olmamakla birlikte Allah’tan başkasını çağıranların Allah’ı devre dışı bıraktıkları hissini vermektedir. Halbuki hiç bir müşrik, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmez. Onun farkı, Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir aracının varlığına inanması, onu Allah’a yakın sayıp yardımını ve şefaatini beklemesidir. Bu konu üzerinde daha sonra durulacaktır.
Dûn kelimesi sözlükte, üstün zıddı, en üst mertebeden beri, ondan aşağıca anlamlarına gelir. Kelimeye “başka” anlamı da verilir. “Akreb yani en yakın” anlamına da olur; ona çok yakın anlamına “Haza dûnehu” denir. Dûne, önce manasına da gelir .” Türkçe’de buna, çoğu defa yakın, bazen beri , bazen önce bazen de başka kelimesi karşılık olabilir.
Devlet başkanına ulaşmak isteyenler, nasıl onun bir yakınını aracı koyarlarsa Allah’a ulaşmak isteyen kimi insanlar da kendilerince ona yakın gördükleri birini aracı koyarlar. Bu sebeple “min dûn’illah”ı, “Allah’ın yakınından” diye tercüme etmek, çoğu zaman daha uygun düşer.
Daha sonra okuyacağımız ayetlerde açıkça görüleceği gibi müşrikler de bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu bilirler. Bunu bilen bir kişi, Allah’a yakın gördüğünü en fazla aracılık konumunda düşünebilir. Allah’tan istemesi gerekeni o aracıdan değil, ama onun aracılığı ile isteyebilir. Bu sebeple Hayrettin KARAMAN Hocanın türbe ziyaretleri ile ilgili yazısında, ölmüş büyükleri aracı koyanlarla ilgili şu sözüne katılmak mümkün olmamaktadır:
“... yeter ki müminler, Allah’tan istemeleri gerekeni kuldan istemesinler, Allah’a yapmaları gerekeni kula yapmasınlar! ”
Bu gibi sözler sebebiyle, bir ölüye, dirilerde bile olamayacak hayali yetkiler verip, Allah’a onun aracılığı ile ulaşmak, İslam aleminin en temel hastalıklarından olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Doğru sözlü kimseler iseniz. (Ahkaf 46/4)Ayette geçen “Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da...” şeklinde tercüme edilince, Allah’ın devre dışı kaldığı hissi ortaya çıkar ve yukarıdaki anlamları koyacak yer kalmaz.Bu tenkitler, yukarıdaki üç ayet esas alınarak yapılmıştır. Aynı hatalar, içinde dua kökünden kelimeler bulunan bir çok ayetin Türkçe’ye çevrilmesinde de görülmektedir. Daha garibi, birkaçı dışında bütün Türkçe meallerde aynı tür hataların tekrarlanmış olmasıdır.
M.Yazıcı
ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 10:07 PM) *

sevgili kardeşim yaşayan ve gücü yeten insandan yardım istemekte o kişiye olağan üstü ilahi güçler nisbet etmek yoktur ve kimse bunu aklının ucundan bile geçirmez. Allah teala zaten sistemi bu şekilde koymuş ve yardımlaşmayı emretmiştir. ve bu yardımlaşma sırasında kimse yardım istediği kişiye onda olmayan (ilahi) özellikler yakıştırmaz. onda olan özelliklerle ondan yardım ister. örneğin o kişi duyabildiği için seslenir, yürüyebildiği, konuşabildiği..... vs. için ondan yardım ister.


Burada birçok hata var.

Fatiha suresinde mealen "yalnız senden yardım dileriz" buyruluyor. Haşa "hem senden hem de yanımızdaki dirilerden isteriz" denmiyor.

Her şeyi yaratan, her hareketi, her varlığı, canlı cansız tüm mahlukatı her an varlıkta tutan Allahü tealadır. Dirilerin herhangi bir şeyi (kendi kendilerine) yapabileceklerini sanan, şirke girer.

Şöyle bir misal vereyim:

Hasta olan bir kişi, hekime gitse ve yardım istese, eğer niyeti ve akidesi düzgün değilse şirke girebilir. Eğer Allahü teâlânın kudreti haricinde, hekimin kendi gücü ile yardım ettiğini düşünürse, işte bu şirk olur. Yakınında bulunan bir diriden yardım istedi ve şirke girdi.

İslam alimleri diyorlar ki, hasta olunca hekime müracaat etmeli, ilaç kullanmalıdır. Ancak, şifayı hekimden ve ilaçtan değil Allahü teâlâdan beklemelidir: (İmanınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!) [Maide 23]

İkinci misali yine İbni Kesir'in yazdığı (yukarıda da naklettiğim) rivayetle vereyim:

İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ'ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ'dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in kabri yanında oturuyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, AllahüTeâlâ'nın : «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamberleri de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah'ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işittim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkımda şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiştir.
Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, orada cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü'yâmda Hz. Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi'ye var ve Allah'ın kendisini bağışladığını ona müjdele.
(İbni Kesir, Nisa/64 tefsiri.)

Buradaki zat, vefat etmiş olan Hazret-i Peygamberden (aleyhisselam) dua istedi, yani duası ile yardım etmesini istedi. Bu davranışın şirkle hiç bir alâkası yoktur.

Görülüyor ki, yardım istenen kişinin diri veya ölü olması değil, yardım isteyenin niyeti ve akidesi mühimdir.


ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 10:07 PM) *
fakat ölen kişiden yardım istediğimizde onda olmayan özellikleri ona yakıştırmış oluruz.


Hayır, bu senin (daha doğrusu, taklid ettiğin kişilerin) -en hafif tabiriyle- kuruntusudur.

ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 10:07 PM) *
hatta ona ilahi özellikler yakıştırmış oluruz.


Hayır, yok öyle bir şey. Bu da uydurulmuş bir görüş.

Akidesi düzgün bir kişi için, diriden veya ölüden istemek arasında fark yoktur. Her iki durumda da, hakiki manada yardım istenilen yalnız Allahü tealadır. Diri veya ölü hiç bir şey yaratamazlar, yapamazlar. Diri veya ölü herhangi bir kimseden yardım istemek, ancak mecazidir. Sebeplere yapışılır, ancak tesiri yaratan Allahü tealadır.


ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 10:07 PM) *
mesela gavsı azam denilen abdulkadir geylaniden örneğin istanbulda yaşayan bir kişi türkçe olarak yardım istese otomatik olarak şunları kabul etmiş olur: abdulkadir geylani hayattayken bile türkçe bilmediği halde onun türkçe bildiğini, onun kendisini tanıdığını, kendisini duyduğunu, kendisini gördüğünü, kendisinin yardımına gücünün yettiğini......vs. gibi tamamen ilahi özellikleri ona yakıştırmış olur.


Buradaki isnadlar da oldukça temelsiz. Bunlara su-i zan dersek, yanlış konuşmuş olmayız. Çünkü, uzaktaki ve/veya vefat etmiş salih zatlara seslenerek dualarını taleb eden kişi böyle düşünmüyor.

Bunu ayrı bir yazı ile uzun açıklarım.


ALINTI(a.zade @ Jun 27 2008, 10:07 PM) *

bu konunun özeti; yardım istediğimiz kişide yardım etme özelliği varsa (yani diriyse) bu caizdir, bu özellik onda yoksa (yani ölüyse) haliyle caiz olmaz.

Bu senin şahsi felsefen olabilir, ama bu görüşün İslam dini ile bir alakası yok.

Vehhabiler, kendi şeyhleri İbni Teymiyye ve İbni Kayyım'dan daha aşırı görüşlere sahiplerdir.

A. Bayındır ve S. Ateş gibiler ise Vehhabilerden bile daha sapık ve anormal görüşler yazıyorlar.

İbni Kayyım'dan bir iktibas:

Bedenin esaretinden, ilgisinden, meşguliyyetinden kurtulan ruhun tasarrufu, kuvveti, nüfuzu, himmeti .. bedenin ilgi ve meşguliyyetleri altında ezilmiş, esir ruhtan çok daha ileri seviyededir. Hakikatte ruh; yüce, temiz, büyük ve yüksek himmetli bir ruh olduğu halde, bedene mahbus iken böyle oluyorsa acaba bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olabilir? O halde ruh, bedenden ayrılınca ayrı bir hale, ayrı bir fiile dönüşür. Bedenden ayrılan ruhların, rüyalarda bedene tekrar dönerek bir kişinin, iki kişinin yahut çok az sayıda insanın oldukça kalabalık bir topluluğu hezimete uğratmasıyla ilgili insanların gördükleri rüyalar, tevatür derecesinde çoktur. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr ve Ömer'in “radıyallahü anhümâ” ruhlarının, mü'minlerin sayısının azlığı ve güçsüzlüklerine rağmen, kendilerinden sayıları ve hazırlıkları çok olan küfür ve zulüm ordusunu yendikleri, nice rüyalarda görülmüştür.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 140-141.
M.Yazıcı
Bu meseleyi biraz açmak için, daha evvel bu forumda da yayınladığım bir yazıyı burada tekrar vereceğim.

Şimdi şöyle bir misal düşünelim:

Gurbetteyiz, gayrı müslim bir ülkedeyiz. Hasta olduk. Önümüzde iki seçenek var:

1. Uzman bir hekim var. Bu hekim puta tapan bir müşriktir, kafirdir, pistir. Şarap içer, domuz yer, zina eder. Başka türlüsünü de bulamadık. Tedavi için bu hekimden yardım isteriz. (Ayrıca da şifa için dua ederiz.)

2. Hekimden yardım istemeyip (doktora, hastaneye gitmeyip, "Allah bana yeter" deyip), dua ederek direkt Allahü teâlâdan yardım ve şifa isteriz.

Hangisini yaparız?

Sanırım hemen herkes, yukarıdaki 1. tercihe göre davranacağını, veya en azından bu şekilde davranmanın dinimize aykırı olmadığını söyleyecektir. Yani, hekimden yardım istemenin tevhide aykırı olmadığını herkes kabul eder.

Herhangi bir konuda bir sıkıntımız olduğu zaman, bize yardım edebilecek insanlardan yardım isteriz.

Arabamız bozulunca, tamirciden yardım isteriz.

Hasta olunca hekimden, eczacıdan yardım isteriz.

İlim öğrenmek için, hocadan yardım isteriz.

Çeşitli günlük işlerimizde mesai arkadaşlarımızdan, yakınlarımızdan yardım isteriz.

Başka misaller de verilebilir...

Halbuki "yalnız senden yardım dileriz..." mealinde ayet-i kerime var.

Bu ayet-i kerimede "yanımızdaki dirilerden de yardım isteriz" diye bir kayıt yok. Yardım sadece Allahü teâlâdan istenir.

Ehl-i sünnet itikadı şöyledir: Hakiki mânâda yardım sadece Allahü teâlâdan istenir. Bu mânâda, ölü veya diri, yakında veya uzakta kimseden yardım istenmez. Çünkü her şeyi yaratan, her varlığı her an varlıkta tutan Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın izni olmadan bir yaprak kıpırdamaz, bir toz zerresi hareket edemez. Bu çerçevede, iyice anlaşılmalı ki, mesela "vefat etmiş Enbiyadan (aleyhimüsselam) yardım istenmez, dirilerden yardım istenir" demek şirk olur. Çünkü diriyi yaratıcı, ilah bilmek olur.

Öte yandan, mecazi olarak, insanlardan yardım istemek caizdir. Bu şekilde mecazi ifadeler ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde de vardır. Mesela, Yunus suresinde 56. ayette ve Zümer suresinin 42. ayetinde mealen "insanı Allahü teâlâ öldürüyor" buyruluyor. Öte yandan, mecaz olarak, Secde suresinin 11. ayetinde (Öldürmek için vekil yapılmış olan melek sizi öldürüyor) buyruluyor. Maide suresi 30. ayetinde (Adem aleyhisselamın oğlu kardeşini öldürdü) buyruluyor.

Bir kişi, Allahü teâlânın izni ve yaratması olmadan, hekimin tedavi edebileceğine inanarak hekimden yardım isterse, meazallah, şirke girer. Ancak, hekimi ve ilacı ve bunların faydalarını yaratanın Allahü teâlâ olduğunu bilerek, canlı bir insan olan hekimden veya cansız bir cisim olan (konuşmayan, duymayan, işitmeyen) ilaçdan yardım ve fayda beklemek tevhide aykırı değildir. Faydalı olacağını sanarak, faydasız bir ilaç kullanan da (eğer faydayı yaratanın yalnız Allahü teâlâ olduğunun idrakinde ise, ki müslümanların en cahili bile bunu bilir) müşrik olmaz. İnsanlardan, kullardan, canlı veya cansız mahluklardan mecazi mânâda yardım ve medet ummak, sebeplere yapışmak olur, caizdir. Her durumda, sebeplere yapışarak, sebeplerin ve tesirlerinin yaratıcısının Allahü teâlâ olduğunu düşünerek, Allahü teâlâdan yardım istenmektedir. "Hekimden yardım istemek" mecazi bir ifadedir; hekim, hastane, ilaç vs. vesile yapılarak Allahü teâlâdan yardım (şifa) istenmektedir. Bunun gibi, "vefat etmiş enbiyadan (aleyhimüsselam) veya evliyadan (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmain) yardım istemek", yani "kabirdekilerden yardım istemek" mecazi bir ifadedir; o yüksek ve mübarek zatlar vesile yapılarak Allahü teâlâdan yardım istenmektedir.

Bu açıklamalarım şahsi düşüncelerime değil, İslam alimlerinin yazılarına dayanmaktadır. Konuyla alakalı bazı sahih rivayetleri ise yukarıda ve bu forumda başka yazılarımda vermiştim.
TEVHİDci
Bismillahirrahmanirrahim

''Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da farketmez; onlar iman etmezler. Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözlerinde perde vardır. Onları büyük bir azap beklemektedir.''(Bakara/6-7)
a.zade
selamun aleykum
sevgli kardeşim öncelikle şunu belirteyim
dünyada hiçbir kimse ben müşrikim demez
benim niyetim şirk koşmaktır demez
herkes kendini doğru yolun en ortasında görür
hesap günü müşrikler yeminle müşrik olduklarını inkar edeceklerdir.
bunu bize Kuran haber veriyor

vallahi rabbina ma künna müşrikin diyecekler


fakat önemli olan kişinin kendini nasıl gördüğüdeğil Allah tealanın kitabına uygun inanıp inanmadığı veya uygun davranıp davranmadığıdır.
kişinin yaptığı işi Allah teala şirk olarak niteliyorsa o kişinin niyeti sonucu değiştirmez
kişi istanbula giden otobüse binerse istediği kadar van'a gitmeye niyet etsin varacağı yer istanbuldur
vana gitmesi niyetle değil davranışla olur.
yani hem niyet hem davranış güzel olursa sonuç güzel olur. malumunuz günümüzde pek çok insan çok halis ve iyi niyetlerle!!! namazlarını kılmıyorlar, tesettüre riayet etmiyorlar....vs.

yani şirk fiilini işleyenin iyi niyeti onu kurtarmaz
malumunuz zümer suresi 3. ayette anlatılan müşriklerin niyeti Allaha yaklaşmaktır ama tuttukları yol yanlıştır


fatiha suresindeki ayetten bahsediyorsunuz sonra kabirlerden yardım dilenmeyi savunuyorsunuz
yani Allahın meşru kıldığı yardımlaşma hakkında mecazi-hakiki ayrımı yaparak -delilsiz- felsefe yürütüyorsunuz.
Allahın açıkça yasakladığı (ahkaf suresi 4-5-6) ölülerden yardım dilemeyi iyi niyet şartıyla meşru görüyorsunuz.

insanları yanıltan şudur; ölmüş birinden yardım isteyen şöyle düşünürse şirke girmez derler; "Allahın izniyle bana yardım et" o yardımı ölüden değil aslında Allahtan istiyor. lafı dolambaca getirmek için bir de araya manayı ismi manayı harfi kavramları sıkıştırırlar. kardeşim sana Allah yerdım etmek için yetmiyor mu. niçin araya başkalarını sokuyorsunuz. Allaha tevekkülünüz yok mu? Allah size yetmiyor mu? Allah sadece bana dua edin demiyor mu? ben size şah damarınızdan daha yakınım demiyor mu? bu yapılanlar Allaha karşı edepsizlik değil mi? sizin mantığınıza göre hıristiyanların hiç bir kabahatı kalmıyor. çünkü onlarda Allah rızası için araya isayı koyuyorlar. onlar isaya Allahın oğlu diyorlar, mekkeliler meleklere Allahın kızı diyorlardı, ölülerden yardım dilenenler de onlara Allahın ehli, dostu diyorlar. (ehlullah, evliyaullah) sadece isimler değişiyor
sanki hristiyanların niyeti kötü mü
mekeli müşriklerin niyeti de çok iyiydi
ama sonuç değişmiyor
insanın dünyada en çok korkması gereken güneh şirk günahıdır
bundan şiddetle kaçınmamız lazımdır.

sevgili kardeşim sanırım kırılma noktası şurası: tabiiyyet metbuiyyet meselesi
Kuran metbu olmalıdır
hadisler tabi olmalıdır
hadisler metbu Kuran tabi olursa o zaman işler sarpa sarar
çünkü ortada binlerce mevzu hadis varken bir tane mevzu ayet yoktur
yani subuti zanni rivayetler önde subuti kati ayetler arkada gelirse o işin sonu hakikate çıkmaz
ortada şirkle alakalı yüzlerce apaçık ayetler varken onları (müşrikler hakkında inmiştir bize hitap etmiyor) diye bırakıp o ayetlere taban tabana zıt söylentilerin ardına düşersek sonuç hak çıkmaz.

ama temel referans Kuran olur ve hadisler Kuranı anlamak için okunursa işte o zaman sahih hadisler kendiliğinden ortaya çıkar , mevzular da ortada sırıtır kalır...




Alah tealaya emanet olunuz.
a.zade
selamun aleykum
(yukarıdaki yazınıza çok kısa bir cevap)
sevgili m.yazıcı kardeşim
Kuranı bir bütün olarak anlamazsak ortaya yukarıdaki mantık çıkar
fatiha suresinde o ayetten önce Allah tealanın rablığından ve hesap günündeki hükümranlığından ve ona ibadetten bahsedildikten sonra istiane konusu geliyor. demek bu istiane sizin yorumladığınız tarzda değil. yani tamirciden istenen yardım buna girmez. çünkü orada tamirciye rablik sıfatları vermek kimsenin aklından bile geçmez. onun hesap gününde bize bir kıyağı olur diye kimse düşünmez. ona karşı kul vaziyeti (ibadet) almayı ise en aklı kıt bile düşünmez. fatiha suresindeki istiane manevi istianedir. yani kişilere ilahi sıfatlar yakıştırarak ve ahirette onlardan beklenti içinde bulunarak ve ona karşı kul gibi davranılarak yapılan istianedir. istianeden bahsedildikten sonrada adeta bir örnek verilir. "......bizi sapıkların yolundan koru" diye buradaki sapıkların ise hristiyanlar olduğunu peygamberimiz bildirmiştir. (onlar da İsa aleyhisselamdan istianede bulundukları için) bu sadece fatiha içindeki bütünlük..
(Ahkaf suresinde de en sapıkl kişilerin, kıyamet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek olanları (yani ölüleri) çağıranlar olduğu bildirilmiştir.)


bir de olayın Kuran içindeki bütünlük boyutu vardır ki meseleyi tamamen çözer. Allah teala Kuranın her yerinde yardımlaşmayı,işi ehline vermeyi, sosyal davranışları .......uzun uzun açıklar.

tevil edilemeyecek kadar açıktır ki fatiha suresindeki istiane içinde rabliği, manevi yardımı ve kulluk vaziyetini barındıran bir istianedir. (zaten bu gün istiane terimi de manevi yardım için kullanılır. istiane denince herkes manevi yardımı anlar. tamirciye gitmeye istiane denmez, ölüden yardım dilenmeye istiane denir. -sözlük anlamını değil terim anlamını kasdediyorum- fatiha suresinde bahsedilen de budur zaten) bu apaçık hakikatı felsefi ve hayali izahlarla bulandırmak yanlıştır.

Allah tealaya emanet olunuz.
a.zade
selamun aleykum
sevgili tevhidçi kardeşim
müzakere, mübahase, musahabe, mübayene için yazacaksanız hoş geldiniz.
ama itham, baskı ve şiddet için yazacaksanız lütfen yazmayın

Allah tealaya emanet olunuz
M.Yazıcı
ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *

Allahın açıkça yasakladığı (ahkaf suresi 4-5-6) ölülerden yardım dilemeyi iyi niyet şartıyla meşru görüyorsunuz.


Bahis konusu ayet-i kerimelerde öyle bir mana yok. Bunu Vehhabiler ve onların fikirlerini benimsemiş olanlar uyduruyor. Kur'an-ı kerime kendi kafasına göre mana veren kafir olur. Müslümanlara kafir, müşrik diyen de kafir olur.

ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
insanları yanıltan şudur; ölmüş birinden yardım isteyen şöyle düşünürse şirke girmez derler; "Allahın izniyle bana yardım et" o yardımı ölüden değil aslında Allahtan istiyor.


Nasıl ki ilaç kullanan bir kişi, eğer şifayı ilaçtan değil de Allahü tealadan beklerse, müşrik olmuyorsa, ölü veya diri birisinden (sebebe yapışmak manasında, yani mecazi manada) yardım isteyen de neticeyi sadece Allah'tan beklediği, sadece Allah'a güvendiği, sebeplere güvenmediği için müşrik olmaz.

İlaç kullanan kişi de, şifayı Allahü tealadan değil de ilaçtan beklerse, Allahü tealaya değil de ilaca ve hekime güvenirse, bu şirk olur.


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
kardeşim sana Allah yerdım etmek için yetmiyor mu. niçin araya başkalarını sokuyorsunuz.


Yukarıda verdiğim örneği unuttun mu? Hasta oldun, Allah sana yetmiyor mu, niçin araya hekimi, ilacı vs. koyuyorsun?


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
Allaha tevekkülünüz yok mu?


Hatta, zorda kalınca utanmadan kafir bir doktora bile başvuruyorsun. Senin Allah'a tevekkülün yok mu?

ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
Allah size yetmiyor mu?


Koşa koşa hekime gittin. Feryad figan ettin, "aman derdime çare" dedin.

Allah sana yetmiyor mu?


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
Allah sadece bana dua edin demiyor mu? ben size şah damarınızdan daha yakınım demiyor mu?


Evet, dua sadece Allahü tealaya edilir.

Hekimden (mecazi manada) yardım isteyen, haşa hekime dua etmiş veya hekime tapmış olmaz.

Kabirdeki Peygamberden (aleyhisselam) dua isteyen, haşa Peygambere dua etmiş veya Peygambere tapmış olmaz. Nasıl ki, hayatta olan bir din kardeşinden, salih bir zattan dua taleb eden müşrik olmuyorsa. Peygamberler (aleyhimüsselam) kabirlerinde bilmediğimiz bir hayatla diridir. Söyleneni işitirler, anlarlar. Dua taleb etmek niçin şirk olsun? Bu ne uyduruk ve mantıksız bir düşünce böyle?

Yukarıda İbni Kesir'den bir iktibas yapmıştım. İmam-ı Kurtubi'nin tefsirindeki şu rivayet de konuyla alakalıdır:

Ebû Sadık, Hz. Ali'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah'u (sallallahü aleyhi ve sellem) defnettiğimizden üç gün sonra bir bedevi Arap yanımıza çıkıp geldi. Kendisini Rasûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri üzerine attı. Toprağından başının üzerine saçmaya koyuldu. Şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, sen söyledin biz de senin söylediğini dinledik. Sen Allah'tan belledin biz de senden belledik. Allah'ın sana indirdiği buyruklar arasında da: ''Şayet kendilerine zulmettiklerinde..." âyeti de vardır. Ben kendime zulmettim. İşte sana, bana mağfiret dilemen için gelmiş bulunuyorum. Kabirden ona: Sana mağfiret olundu, diye seslenildi.

Kaynak: Kurtubi Tefsiri, Nisa/64.


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
bu yapılanlar Allaha karşı edepsizlik değil mi?


Kur'an-ı kerime iftira etmek, onda olmayan hükümleri ona atfetmek Allah'a karşı en büyük edepsizlik değil midir?

ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
sizin mantığınıza göre hıristiyanların hiç bir kabahatı kalmıyor. çünkü onlarda Allah rızası için araya isayı koyuyorlar.


Uydur uydur yaz.

Kur'an-ı kerimde olmayanı Kur'an-ı kerime atfet.

Benim söylemediğimi bana atfet.

Yalancılık Müslümana yakışır mı?

Hıristiyanlar İsa aleyhisselama tapıyorlar.

Müslümanlar Muhammed aleyhisselama tapmazlar.

Hıristiyanlar İsa aleyhisselama -haşa- Allah'ın oğlu diyorlar.

Müslümanlar, Muhammed aleyhisselamın Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın eşi benzeri bulunmadığını, bir olduğunu, doğmadığını ve doğurmadığını söylüyorlar.

Bu ne müstehcen ve çirkin bir iftiradır.

Senin hiç utanman yok mu da Müslümanları Hırisiyanlara benzetiyorsun?


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
onlar isaya Allahın oğlu diyorlar, mekkeliler meleklere Allahın kızı diyorlardı, ölülerden yardım dilenenler de onlara Allahın ehli, dostu diyorlar. (ehlullah, evliyaullah) sadece isimler değişiyor


Mantıksızlığın böylesine ne denir? "La havle ..." demekten başka...

Allah'ın oğlu yoktur (haşa).

Allah'ın kızı da yoktur (haşa).

Ama, Allah'ın dostları vardır. Bunu öbürlerine benzetmek aşırı derecede tuhaf bir tavırdır.

Hani bir söz var: Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı!

Haşa, oğul veya kız isnadının, evliyanın varlığına inanmakla ne alakası var?


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *
sanki hristiyanların niyeti kötü mü
mekeli müşriklerin niyeti de çok iyiydi


Hıristiyanların ve müşriklerin niyetleri de fiilleri de sözleri de kötüdür. "İyi" diyen, eğer mü'min ise, kafir olur. Bu ne biçim söz böyle?

Ölü veya diri hiç kimse bir şey yaratamaz, yapamaz. Sebeplere yapışmak manasında dirilerden veya ölülerden yardım istemeye şirk dedirtecek hiç bir akli veya nakli delil yoktur. Bu, senin taklid ettiğin sapıkların uydurduğu bir fikirdir.


ALINTI(a.zade @ Jun 28 2008, 12:45 AM) *

ama sonuç değişmiyor
insanın dünyada en çok korkması gereken güneh şirk günahıdır
bundan şiddetle kaçınmamız lazımdır.
.


Tekrar edeyim ki, Müslümanlara kafir, müşrik diyen kendisi kafir olur.

On dört asırdır gelmiş binlerce, onbinlerce İslam aliminin yolunu bırakıp, şazz fikirleriyle meşhur olmuş birkaç kişinin görüşleriyle, son asırda türemiş olan zındıkların bozuk fikirlerini benimsemek aşırı bir sağduyusuzluk alametidir.

İbni Teymiyye ve İbni Kayyım Ehl-i sünneten ayrılmış, şazz görüşleri Vehhabiliğe kaynak teşkil etmiş kişilerdir. Ancak, Vehhabiler daha aşırı ve daha sapık görüşlere sahiptir. Günümüzde sayıları artan bazı mülhidler ise, Vehhabileri bile geride bıraktı. Bunların görüşlerine göre, İslam tarihinde şirk ile karalanmayacak bir alim, sağa sola savurdukları şirk çamurlarının bulaşmayacağı ilim ehli bir zat bulmakta çok zorlanırsınız. Yazılarımı takip edenler, İbni Kayyım'dan, İbni Kesir'den, Zehebi'den, Şevkani'den ve hatta İbni Teymiyye'den yaptığım nakilleri hatırlarlar. Mezkur mülhidlerin dedikleri doğru olsaydı, Vehhabilerin büyük bildiği bu alimleri dahi müşrik ilan etmemiz gerekecekti. Hüseyin Avni Kansızoğlu'nun şu sözleri akla geliyor:

Bir yanda, devletler gücü ile, Müslümanlar arasında “selefîlik” zarfında “teşbîh” ve “tecsîm” inancı yerleştirildi, geliştirildi ve kollandı. Öte yanda da, çağdaş nebbâşlarca mezarından çıkarılan “Mu’tezile” düşünceleriyle Müslümanların, kafası iyiden iyiye karıştırıldı. Biri “aklı kullanmayan veya kullanamayan akılsızlar”, diğeri de “rasyonalist/akılcı akılsızlar” olan şu iki zümreye, Ümmet’in boğazı sıktırıldı. Aslında biribirine taban tabana zıt gibi görünen şu iki anlayış sahiblerinin ortak yanları, “Ehl-i Sünnet” inancındaki bütün bir Ümmet’e karşı olmak ve onun vahdetini yok etmektır. Şu “akılcı akılsızlar”ın zaman zaman İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyımlerin arkalarına sığınmaları, onları beğendikleri ve kabûllendiklerinden değil, Ehl-i Sünnet muarızlarını tepelemek maksadıyladır. Sonra da onları da tepelerler, olur biter.
a.zade
selamun aleykum

sevgili m.yazıcı kardeş
sizi ehl ilm olarak görmüş ve ilim alış verişinde bulunmak istemiştim.
ama malesef havada yine ithamlar uçuşmaya başladı.
benim yazılarımı incelerseniz hiç kimseyi itham etmediğimi görürsünüz. sadece küfür ve şirk fiil ve inançlarını işlemeye çalışırım.
kişiler beni ilgilendirmez. onlar hakkında sapık, müşrik, kafir gibi ithamlarda bulunmam. bu yıllardır benimsediğim ve çok güzel bulduğum bir prensibimdir. çünkü kimsenin imanını, kalbini, niyetini okuma ve ölçme gücüm yok.

Kuranı kerime kafasına göre mana veren kafir olur demişsiniz.
Kuranı kerime, arapça kelimelerin elden geldiğince doğru anlamlarını vererek mana vermek gerekir.

yukarıya ahkaf suresinin ilgili ayetine verilen meali açıklamalarıyla bereber eklemiştim.
bu meal bana oldukça doğru geliyor. verilen mevcut diğer meallerin hataları zaten çok açık. Arapçayı bilen biri olarak bunu anlamanız ilk önce sizden beklenir.
isterseniz (açıklamalarıyla beraber) bu ayetlere bir de siz meal verin. yukarıda açıklamalarıyla birlikte verilen mealde gördüğünüz hataları da belirtin lütfen.

fatiha suresindeki istiane ile ilgili gerekli açıklamaları yukarıda zaten kısaca yapmıştım. şimdilik onlara ekleyeceğim bir şey yok.

ayrıca son olarak şunu belirtmek isterim;
benim herhengi bir kişinin görüşlerine bağlılığım falan yoktur. zannettiğiniz gibi birilerinin bayraktarlığını yapmıyorum. (şimdiye kadar bu yanlışı yeterince yaptım zaten, nurculuğun bayraktarlığını 14 yıl yaptım.) Kuranı kerimi okurum. ilim ehlinin ilmi de ortadadır. Allah tealaya hamdolsun doğruyu yanlıştan ayıran akıl nimeti de vardır. (bunu kendim için demiyorum. herkeste olan bir nimete işaret ediyorum) Kuranı kerimin maksadını anlamak için uğraşırım ve doğruyu göstermesi için Allah tealadan yardım isterim. Kurana iman ederim. (malumunuz iman etmek demek güvenmek demektir.) Kuran dışında hiç bir alimin sözlerine %100 doğrudur önkabulüyle yaklaşmam. Kurana uyanları -söyleyen kim olursa olsun- alırım. ve o kişiyi hocam kabul ederim. Ama temel referansım o hocam değil Kurandır. o hocamın Kurana uymayan bir görüşünü görürsem -onun inancını itham etmeden, imanı ve Allah katındaki durumu hakkında hüküm vermeden- onun görüşünü kabul etmem. çünkü ben sadece kendimden sorumluyum. Alimlerimizin çokluğu da benim için bir zenginlik ve şanstır.



Allah tealaya emanet olunuz.
a.zade
selamun aleykum
bir kaç kısa cevap;

sevgili m.yazıcı demiş ki:

ALINTI