Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Tasavvufun Güzellikleri
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ TASAVVUF ]·.
Sayfa: 1, 2
telpako
TASAVVUFUN GÜZELLİKLERİ - YADA SEVDİĞİM YÖNLERİ

1- Tasavvuef içerisindeki insanların hemen hepsi mütevazidir.

2- Tasavvuf şeyhi de çoğunlukla dahil olmak üzere neredeyse bütün büyükleri , hocaları ileri derecede fedakar ve mütevazidir. Mutalak istisnalar var.

3- tasavvuf içinde toplumun her kesiminden insanlar var. ve bu insanlar bir araya geliyor.

4- şiddete kesinlikle neredeyse hepsi karşıdır şiddet dövüşmek kavgaya gelmiyorlar.

5- sohbetlerinde , genelde kötü şeyler konuşmazlar.

6- Yardımseverler .

7- Dışarıdan katılacak birine büyük bir hüsnü muhabbet gösterirler.

8- cemaat içi yardımlaşma üst seviyededir.

9- diğer müslümanları da kurtarmak için çoğu faaliyet içinde

10- kuran fıkıh hadis gibi ilimlerle belli kalıplar altında olmak üzere uğraşiyorlar.

11- Büyük derhahları var güzel ortamları var. büyük merkezlerinde de toplantlar v.s. gzel olur namazı cemaatlae kılarla haramdan kaçınırlar içki saan yerden alış veriş yapmazlar . Allah korkusu olur. alışverişlerinde de az çok dikkat ederler.

12- birbirleine sırtlarını dayarlar ve arka çıkarlar.

13- sürekli tevbe ederler.

BEĞENMEDİĞİM YÖNLERİ

1- Putlaştırma , şeyhleri hatasız görme , rabıta , hatmelerde aşırı yüceltme , islamda olamayan şeylere dikkat etmek , kuranın ruhunu incelememek , çok kapalı yaşamak kendi fikirlerine uymayan kitap sohbet v.s. hiç bir şeye dikkat etmemek , sohbetlerde sürekli kerametlerden bahsetmek . Yaptıkları şeylerde dikkat ettikleri hususun kuran değil de kendi büyükleri olması.

sükût-u vaveyla
smile.gif sevgili telpako ellerinize sağlık...

o bir tane beğenmediğiniz özellik ...

diğer özellikleri süpürdü,çöpe attı... smile.gif yani hiç bir anlamı kalmadı... smile.gif
talebe27
ALINTI(telpako @ Jun 24 2008, 10:56 AM) *

BEĞENMEDİĞİM YÖNLERİ

1- Putlaştırma , şeyhleri hatasız görme , rabıta , hatmelerde aşırı yüceltme , islamda olamayan şeylere dikkat etmek , kuranın ruhunu incelememek , çok kapalı yaşamak kendi fikirlerine uymayan kitap sohbet v.s. hiç bir şeye dikkat etmemek , sohbetlerde sürekli kerametlerden bahsetmek . Yaptıkları şeylerde dikkat ettikleri hususun kuran değil de kendi büyükleri olması.


1. Putlaştırma (HAŞA)

Siz hiç ŞEYHİNE TAPAN mürid gördünüz mü? BEN GÖRMEDİM

2. Şeyhleri Hatasız görme

Bundan birkaç ay önce TAMAMINA YAKINI TASAVVUF EHLİ olan bir forumda ŞEYHLER LAYUHTİ (HATASIZ) DEĞİLDİR konulu başlık açıldı.O kadar insan içinden biri de çıkıp BU YANLIŞTIR. ŞEYHLER HATASIZDIR demedi kardeşim

Tasavvuf ehli aptal değildir. Hepsinin kafası çalışır. Peygamber bile hata yapmışken hangi aptal bunu söyleyebilir?

3. Rabıta

Şeyhler derki Sırtınıza Brheybe alın işinize geleniöne gelmeyeni arkaya atın

Siz de Beğenmiyorsanız yapmayın kardeşim.

4. islamda olamayan şeylere dikkat etmek

Mesela??

5. kuranın ruhunu incelememek

Siz gelin Kuranı bir mürşidden dinleyin.

6. çok kapalı yaşamak kitap sohbet v.s. hiç bir şeye dikkat etmemek ,

Kardeşim Alın size bu forum.Yeni başlayan buraya düşse ömrü billah tasavvufa yan gözle bile bakmaz.

7. Sürekli Kerametten Bahsetmek

Salihlerin anıldığı yere Allah CC rahmet indirir

Ha ismini demişsin ha kerametini demişsin. De de nasıl dersen de

8. Yaptıkları şeylerde dikkat ettikleri hususun kuran değil de kendi büyükleri olması.

Bakın bu forumda bir konu var. NARTKAN açmış.Kabe Putt mu diye galiba.

İnsanın kendi kafasından yorum yapmasının hazin sonu

Siz bir büyük birşey söylediğinde kendinden mi söylüyor sanıyorsunuz

Kurana sünnete uymayan hangi mürşid var?

Hangisi Kurana muhalif olmuş...


Bunlarınhepsi sizin kendi HAYAL DÜNYANIZDA oluişturduğunuz şeyler

HAK Olan tarikat için uzaktan yakından alakası bile yok

BATIL olanı zaten HAK ta kabul etmiyor


nasreddinhoca
Tasavvuf "komşusu açken tok yatan bizden değildir" prensibince hareket edip, aç yatmayı öğretir...
Tasavvufta lider, müridi açlıktan karnına bir taş bağlarken, o karnına iki taş bağlayandır...Müridi açlıktan geberirken saraylarda düğün yapanlarla tasavvufun alakası yoktur, mercedese binenlere karışmam, villa da oturacağına, gecekonduda otursun!!!
talebe27
Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu.

http://biriz.biz/evliyalar/ea0109.htm

süleyman recep
ALINTI(talebe27 @ Jun 24 2008, 02:26 PM) *

Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu.

http://biriz.biz/evliyalar/ea0109.htm


bakınız kardeşim,geylaniye iftira etmeden öteye gidemez bu hikayeler...

insaf yahu, el insaf... ne demek kemiklerin üzerine elini koymuşda kalk demiş?haşa binler haşa

yalvarıyorum size, kur'an okuyalım,hadis okuyalım işte hakem bunlar, bu kıyaslara baş vuralım..

alimler öğreticidirler,haşa öldüren veya dirilten değil..bazıların heva ve heveslerine kapılıp imanımızdan olmayalım,RABBİMİZ muhafaza etsin...

168- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin; sakın Şeytan`a ayak uydurmayın, onun izinden gitmeyin. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.bakara 168..


talebe27
ALINTI(süleyman recep @ Jul 11 2008, 02:18 AM) *

bakınız kardeşim,geylaniye iftira etmeden öteye gidemez bu hikayeler...

insaf yahu, el insaf... ne demek kemiklerin üzerine elini koymuşda kalk demiş?haşa binler haşa

yalvarıyorum size, kur'an okuyalım,hadis okuyalım işte hakem bunlar, bu kıyaslara baş vuralım..

alimler öğreticidirler,haşa öldüren veya dirilten değil..bazıların heva ve heveslerine kapılıp imanımızdan olmayalım,RABBİMİZ muhafaza etsin...

168- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin; sakın Şeytan`a ayak uydurmayın, onun izinden gitmeyin. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.bakara 168..


Hoca

Sen olayı iyice okudun mu?

Kemiğin üzerine elini koyup kalk dememiş

Kemiğin üzerine elini koyup KUM Bİ İZNİLLAH (ALLAH CC IN İZNİ İLE KALK) demiş

Aradaki farkı İDRAK edebildin mi?

süleyman recep
ALINTI(talebe27 @ Jul 11 2008, 09:50 AM) *

Hoca

Sen olayı iyice okudun mu?

Kemiğin üzerine elini koyup kalk dememiş

Kemiğin üzerine elini koyup KUM Bİ İZNİLLAH (ALLAH CC IN İZNİ İLE KALK) demiş

Aradaki farkı İDRAK edebildin mi?


talebe

sen ne dediğini iyice biliyormusun?

gel olayı hakeme götürelim..hadi bizlere,kur'an ve sünnet çerçevesinde bu hadisenin nasıl olabileceğinin delil'ini göster ki bizlerde bu olayı iyice anlayalım..

kur'an ve sünnet KAVRAYABİLDİN değilmi?
nasreddinhoca
ALINTI
Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu.


Rasulullah (sav)'ın sünnetine, ahlakına aykırı bu tip olayları evliyaya yakıştırmaktan hicab ederim...Ki o evliya Abdulkadir Geylani gibi bir sufi...
Rasulullah (sav) tavuk yiyecek de sahabesi açlıktan kuruyacak öyle mi, siz Allah Rasulü (sav)'ni tanımaktan en uzak kişilersiniz, siz ancak Şeyhi tavuk yerken müridi açlıktan gebermeyi hakk edenlersiniz!!!
karuban
ÂLİMLERİN GÖRÜŞÜYLE TASAVVUF

Abdulgadir Geylani Hazretleri, Fethu’r Rabbani’de buyurur ki: "İlim, kâmil âlimlerin ağzından öğrenilir. Âlimlerin meclislerinde hüsn-i edeple oturunuz. Ta ki, ilimlerine siz de nail olasınız. İlim ve irfanlarının bereketi size de gelsin. Faydaları, size de şamil olsun. Ariflerin yanında, sükût ederek oturunuz.

Kim ki İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı bilenlerle haşır neşir olmayı arttırırsa, o, nefsini bilir. Rabbine karşı da daha çok mütevazı olur. "


--------------------------------------------------------------------

Hüccetu’l İslam İmam Gazali (r.a) Tarikatleri inceleyip neticeyi anladıktan ve meyvelerinin zevkine vardıktan sonra, sufiler arasına girmenin “farz-ı ayn” olduğunu söylemiştir. “Çünkü Peygamberlerden başka kusursuz insan olamaz. Tasavvuf insanı temizler.” demiştir. (En-Nusretu’n-Nebeiyye Serhurraye s. 26, İhya, c. 3 s. 53)

Gazali (r.a): ‘El-Munkızu mine’d-delal’ adlı eserinde sufilerden, onların seyr-i sulükünden, Allah’a ulaştıran gerçek Tarikatlerden bahsederken şöyle der:

“Kesin olarak bildim ki özellikle Allah yolunda olanlar gerçek sufilerdir. Onların sireti (iç alemi), siretlerin en güzeli; tuttukları yol, yolların en doğrusudur. Ahlakları ise en güzel huydur.”

Böylece bir müddet devam ettikten sonra, tasavvufu inkâr edip onlara hücum edenleri red etmek üzere der ki:

“Hülasa; önce Tarikatın temizliğini ele alalım, bakalım buna ne derler? Mesela Tarikatın ilk şartı, kalbi masivatının (yabancı duygu ve arzuların) taharet olması (temizlik ibadeti) gibidir. Namazın ilk rüknü tahrime tekbiri olduğu gibi, tarikatın ilk rüknü de kalbi, tamamen Allah zikri ile doldurmaktır. Buna da kim ne diyebilir? Sonu ise Allah’ta yok olmaktır’’
(El Munkız-ı Mine’d-delal s. 131)

--------------------------------------------------------------------

İmam Mâlik Hazretleri radıyallahu anh buyurmuş ki:

Kim fıkıh ilmini anlamadan tasavvufu izhar ederse, gerçekte zındıklaşır. Ve kim tasavvuf ilmini anlamadan, fıkıh ilmini izhar ederse, gerçekte fâsık olur.” (İmam Malik Hazretlerinin bu sözünü, Abdulhak Dehlevî, Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk’dan alarak nakletmiştir)

İmam Malik Rh.A: “Kim tasavvufun öğrettiği ahlâk ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlâk ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir Müslüman olur.”
(Aliyyu’l-Kâri, Şerhu Ayni’l-İlim)

--------------------------------------------------------------------

Abdulhakim El-Hüseyni Hazretleri buyuruyor ki:

Binaenaleyh Ârif Sühreverdî ve Beyazıd-ı Bestâmî gibi zevat şöyle dediler: “Men teşerra’ ve lem yetesavvaf fekad tefesseka ve men tesavvaf ve lem yeteşerra’ fekad tezendeka” “Kim şeriatı tutup tarîkatı bırakırsa fâsık, kim de tarîkatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.

Ve men cemaa beynehumâ fekad tehakkaka”:

Kim ki şeriat ve tarîkatı birleştirdi ise şüphesiz o hakîkate kavuşmuştur.


(Kaynak: Edeble Varış Lütufla Dönüş Dilara Yayınları)

--------------------------------------------------------------------

İmam Kuşeyrî rahimehullah diyor ki:

İslam devam ettiği müddetçe asırlardan hiçbir asır şu sûfiyye tâifesinin şeyhlerinden boş kalmaz; mutlaka her asırda Tevhid ilmini güzel bilen, kavmin imamlarından bir şeyh bulunur. Elbette o vakitte yaşayan ulemâ kendilerine teslim olurlar, ona boyun eğerler, onunla bereketlenirler. Onlarda bir meziyet olmasaydı, bunca ulemâ kendilerine teslim olmazlardı, bilakis onlar ulemaya teslim olacaklardı.

(Er-Risale’t-ul Kuşeyriyye s.198, Netâic-ul-Efkâr’ın kenarında Ahkâm-ud-Delâle alâ Tahrîr-ir-Risâle c. 4 s. 206)

--------------------------------------------------------------------

2658. [4:326, Hadîs No: 5473]

Hz. Ali (r.a.) rivayet ediyor: “İlm-i ledün aziz ve celil olan Allah’ın sırlarından bir sır, hükmünden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır” (Deylemî’nin Müsnedü’l-Firdevs’inden)

--------------------------------------------------------------------

İmam Şafii Hazretleri Divanı’nda buyurmuştur ki: “Ne mücerred sufi ol, ne de fıkıhçı; Ol ikisi birden..”

--------------------------------------------------------------------

Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik” (Mâide Sûresi, Ayet 48)

Fahri Râzi Tefsir-i Kebîrinde “Şir’adan murad şeriattır. Minhac’dan maksat nurlu bir yoldur; o da Tarikattır” der.

--------------------------------------------------------------------

İmam Ahmed b. Hanbel, önceleri pek tanımadığı için ilgilenmediği hatta bazen tenkit ettiği sufileri yakından tanıyınca, etrafındakileri sufilerle oturmaya teşvik etmeye bağladı. Şöyle derdi: “Onlar bildikleriyle amel ederek bize (alimlere) üstünlük sağladılar. (Şaranî, Envaru’l-Kudsiyye)

--------------------------------------------------------------------

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasına: “Maruf el-Kerhi’nin yanına hadis almak için mi gidiyorsun?” Diye sorunca, İmam Ahmed b. Hanbel: “Hayır, hadis almak için gitmiyorum. Fakat işin başı olan Allah korkusu ve marifetullah ondadır. İstifade etmek için gidiyorum” cevabını verdi. (Ebu Talib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulub)

--------------------------------------------------------------------

Tabiun’un büyük müçtehitlerinden Süfyan es-Sevrî K.S.: “Eğer sufi Ebu Haşim’i tanımasaydım, kalple ilgili halleri ve riyanın inceliklerini bilemezdim.” der. (Sühreverdî, Avarif)

--------------------------------------------------------------------

Sultanu’l-ulema Şeyh İzzuddin b. Abdüsselam Rh.A. de şöyle der: “Ben gerçek İslâm’ı ancak Şeyh Ebu’l-Hasen eş-Şazelî’ye intisaptan sonra anladım.” (Şaranî, Letaifu’l-Minen)

--------------------------------------------------------------------

Büyük fakih ve arif İmam Şaranî Rh.A: “İslâm’ın ilk asırlarında manevi ve kalbî hastalıklar çok az olduğu için, insanlar bir kâmil mürşide ihtiyaç duymuyorlardı. Onlar bildikleri ile amel ediyor, bir bütün olarak takva ve edebi koruyorlardı. O nesil gidip de ortalığı manevi hastalıklar kaplayınca, cahiller bir tarafa, alimler bile amelden geri kaldılar. Bu nedenle bildiği ile amel edebilmesi için, alimlerin bir kâmil mürşide intisapları zaruri oldu.” (Envaru’l-Kudsiyye)

--------------------------------------------------------------------

Aliyyu’l-Havass da şeriatin kemâli açısından mürşide bağlılığın gereğini şöyle belirtir: “İlim talibi, bir mürşide bağlanmadıkça kemale eremez. Çünkü ilim onu mağrur eder. Mürşid ise onu nefsin tuzağından kurtarır.”

İmam Şaranî de bu hususta: “Ehl-i tarik, insanı Allah’ın huzuruna kalp huzuruyla çıkmaktan meneden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşad edecek bir müşid-i kamile intisabın zarurî olduğunda icma etmiştir. ” der. Ancak mürşidin âlim, kâmil ve mükemmil olması gerekir. Bu terbiyeye girmeyen kişi kin, hased, ucb, kibr, dünya sevgisi, nifak gibi hallerden (tam anlamıyla) kurtulamaz.

Şeyhu'l İslam Zekeriyya el-Ensari de der ki: “Ehlullah ile bir araya gelmeyen fakih, katıksız kuru ekmek gibidir.”


(Muhammed b. Abdullah Hânî, Adâb, Mukaddime, Erkam Yayınları)
--------------------------------------------------------------

Tasavvuf bid’attır veya şirktir diyenlere Ebu'l Fadl İbni Kayserani, “Safvetu’l Tasavvuf” adlı eserinde şöyle cevap veriyor. İbni Kayserani, “Safvetu'l Tasavvuf” adlı eserini ne için yazdığını açıklarken:

”Tasavvuf ehlinin yolunu inkar edenlerin halini uzun uzun düşündüm. Ve anladım ki Sufilerin Tasavvuf yolunu inkar edenler iki gurupta toplanmış.

Birincisi; cahillerdir. Cahile verilecek cevap duadan başka bir şey değildir.

Diğer gurup ise ilim ehli olup da dinin sünnetleri ve adapları hakkında bilgileri az olanlar ve bu bilgileri asıllarını araştırmaya usullerini öğrenmeye ihtiyaç duymayanlardır. Bu gibi yarım alimler, din ilimlerinden Fıkıh ve Kelam’a, rey kıyas ve tefekküre ait bilgileri öğrenmeye ihtiyaç duymama cahilliğini gösterenlerdir.

Selef-i Salihin (Ashab ve sonraki iki nesil) bu ilimleri öğrendiler. Ve kendilerinden sonrakilere bildirdiler. Onlardan da bizlerden öncekiler aldılar. Bunların bütün maksadı, Resulullah Efendimiz’in sünneti, ahlakı, ef'ali (işleri) ve adabı (edepleri) ile Ehl-i Suffa’ya benzemek idi. Şayet Tasavvuf ehlini inkar edenler bunları bilselerdi, onların maksadının Selef-i Salihin’in maksadı olduğunu anlarlar idi. Böylece o mübarek insanlara dil uzatmaktan sakınırlardı.

Ehl-i Tasavvufa dil uzatanların uygunsuz hal ve sözlerini gördükten sonra sufilerin hal hareket ve edeplerine Hadis-i Şerif’lerden, Ayet-i Kerime’lerden delil göstererek bu kitaba yazdık. Bu güne kadar Ehl-i Tasavvuf üzerine, Abdurrahman Sülemi’nin ‘Hılyet'ul Evliya’sı gibi kitaplar yazılmıştır.”

--------------------------------------------------------------------

Aklı, vicdanı ve insafı olana alimlerin görüşleri yol gösterir.

Kendi aklına ve bilgisine dayananları Allah kurtarsın.




süleyman recep
48— Sana da (Ey Muhammed) önündeki kitabı (Tevrat, Zebur ve İncil'i) doğrulayan, onları gözetip denetliyerek tashîh eden kitabı hak ile indirdik. Artık onlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet; sana gelen hak-dan sonra onların heveslerine uyma. Her biriniz için bir şeriat ve açık bir yol meydana getirdik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek bîr ümmet yapar-

dı; ama size verdiğiyle sizi denemek için (böyle yapmadı),

O halde hayırlara koşuşun; hepinizin dönüşü ancak Allah'adır. Hak­kında ayrılığa düştüğünüz şeylerden sîze O haber verecektir.

49— ve artık aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet; onların arzu ve heveslerine uyma; Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmında seni şaşırtma­larından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bilmiş ol ki, Allah bazı günahlarından dolayı onları musibete uğratmak istiyor ve hem insanların çoğu gerçek­ten ilâhî sınırlan aşanlardır.

50— Onlar cahiliyye devrine ait hüküm mü arzu ediyorlar? Şüp­heden uzak bir bilgiyle inanan bir millet için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?maide 48 -49- 50

Abdulhakim El-Hüseyni Hazretleri buyuruyor ki:

Binaenaleyh Ârif Sühreverdî ve Beyazıd-ı Bestâmî gibi zevat şöyle dediler: “Men teşerra’ ve lem yetesavvaf fekad tefesseka ve men tesavvaf ve lem yeteşerra’ fekad tezendeka” “Kim şeriatı tutup tarîkatı bırakırsa fâsık, kim de tarîkatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.”
bunu anlamadım açarmısın..?
karuban
Kim şeriatı tutup tarîkatı bırakırsa fâsık, kim de tarîkatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.”

Yukarıdaki uzun yazıda başka alimlerden bu konuda açıklamalar da var idi. Hepsini okur iseniz o kelamın açıklaması yazı içindedir.

Kuşeyri Risalesinden:

Sûfî kardeşlerim -Allah sizi rahmet ve merhametine nâil kılsın- iyi biliniz ki Müslümanların en faziletli şahısları, Resûlallah (s.a.v.)'in vefâtından sonraki çağda: ''Resûlallah (s.a.v.)'in Ashabı'' unvanından başka bir isim almamışlardı. Hazreti Peygamber'in sohbetinden daha faziletli birşey bulunmadığından bu sohbette bulunanlara Sahabe adı verilmişti. Sahabenin yaşadığı çağdan sonraki asırlarda yaşayanlardan Sahabe ile sohbet edenlere Tâbiûn ismi verilmişti. Tâbbiûndan olan zevat bu ismi en şerefli bir unvan olarak görmüşlerdi. Tâbiûndan sonra gelenlere ise Etbâu't-tâbiûn adı verilmişti.

Bunlardan sonra halk ihtilâfa düştü, derecelerini birbirinden farklı ve yekdiğerine zıt tipler ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak dinin hükümlerine büyük bir dikkat ve hassasiyetle riâyet eden insanlara zühhâd ve ubbâd (zâhid ve âbidler) adı verildi.

Daha sonra bid'at mezhepleri ortaya çıktı. Her mezhep öbürü ile çekişmeye ve halkı kendisine davet etmeye başladı. Böylece her mezhep zâhitler zümresinin kendi içinde bulunduğunu iddia etti durdu.

Bunun neticesi olarak, ''her nefeste Allah Teâlâ ile olma'' hâlini koruyan ve kendilerine ârız olan gaflet musibetlerinden sakınmaya çalışan ehl-i sünnetin ileri gelenleri mutasavvıf (ve uğraşları için de tasavvuf) adını alarak öbürlerinden ayrılmışlardır.

Bu zümrenin büyükleri hicrî ikiyüz (200) senesinden evvel bu isimle meşhur olmuşlardır. Biz bu bölümde ilk tabakadan, son zamandaki tabakaya varıncaya kadar tasavvuf yolunun şeyhlerinden bir cemaatin adını zikrederek, Allah Teâlâ'nın izni ile sûfîliğin esaslarını ve âdâbını belirtecek şekilde mutasavvıfların hâl, hareket ve sözlerinden bahsedeceğiz.


(Kuşeyrî bu bölümde 83 kadar sûfîden bahsederek, bunların ne derece dinî hükümlere saygılı ve hürmetkâr olduklarını, şeriata ne kadar tazim ettiklerini ifâde eden hâl, hareket ve sözleri üzerinde durmaktadır. Ricâl-i Risâle veya Ricâl-i Kuşeyrîye adı verilen bu 83 sûfî hemen hemen bütün tarikat mensuplarınca makbul sayılan kimselerdir. Bu bakımdan bahis konusu sûfîler hakkında Kuşeyrî'nin verdiği malumat ayrı bir önem taşımaktadır. Kuşeyrî'nin zühd devrinin 200/815 senesinden evvel sona erdiği ve tasavvuf hareketinin bu tarihten önce zuhur ettiği konusunda ileri sürdüğü görüş çok önemli ve isabetli bir tesbittir. Sonraki araştırıcılar bu noktada Kuşeyrî'ye dayanmışlardır. Sûfî ve tasavvuf terimleri hicrî 2. asrın yarısında ortaya çıkmış ve sûfîlik bu asrın sonunda bir hareket hâlini almıştır.)


--------------------------------------------


Ayrıca Sühreverdi Hazretleri, yazdığı meşhur eseri Avarif'te Tasavvufun yaşantı olarak Asr-ı Sadetten beri var olduğunu, ancak "Tasavvuf" ve "Sufi" isimlendirmesinin sonradan yapıldığını; Asr-ı Saadette, Sufi zümresi için Kur'an-ı Kerimde geçen "Mukarrebun" ve "Sabıkun" denildiğini bildirir. Bunların hal ve uygulamalarının Sünnet-i Seniyye ve Tatbikat-ı Sahabeye dayandığını vurgular. Sözümüze itimad edemeyenler Avarif'i okusun ki bu eser Asr-ı Saddete yakın zamanların eserlerindendir.
talebe27
Keramet bir veliden ALLAH CC ın izni ile hasıl olan olağanüstü durumdur

Kerameti velinin kendisinden değil bağlı olduğu peygamberin bir mucizesinin devamı olarak kabul ederler

Kuranı Azimüşşanda, Hadisi şeriflerde peygamber olmayan kişilerin hatırına Allah'ın CC bir takım olağan dışı şeyleri yarattığnı söyler

Veli kabul edilen zatların istisnasız hepsinin söylemi ile gelmiş geçmiş veliler arasında Ençok keramet zuhur eden Hz. Pir Abdulkadir Geylani KS dır

Buna göre

Ne mucize, ne irhasat, ne meunet, ne keramet, ne istidrac ne ihanet hiçbirisi KULUN KENDİ İRADESİ İLE OLAN ŞEYLER DEĞİLDİR

FAİL ALLAH CC dır

Allah CC O Kulunun hatırına o şeyi yaratır

Aynen yukarıda olduğu gibi

Hz.Pir ne demiş

KUM BİİZNİLLAH (ALLAH CC IN İZNİİLE KALK)

Ben emrediyormm kalk dememiş, Allah CC ın izniile demiş

Tıpkı Hz. İsa AS ın ölüleri diriltmesi gibi

O da KUM Bİ İZNİLLAH dememiş mi?

Yaratan Allah CC ise, keramet peygamber mucizesinin devamı ise PROBLEM NEDİR?

talebe27
ALINTI(süleyman recep @ Jul 11 2008, 09:08 PM) *

talebe

sen ne dediğini iyice biliyormusun?

gel olayı hakeme götürelim..hadi bizlere,kur'an ve sünnet çerçevesinde bu hadisenin nasıl olabileceğinin delil'ini göster ki bizlerde bu olayı iyice anlayalım..

kur'an ve sünnet KAVRAYABİLDİN değilmi?



Kurandan deliller
Hazret-i Süleyman�ın veziri Asaf, iki aylık mesafedeki Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar getirdi. Hazret-i Süleyman, (Bu Rabbimin bir lütfudur) dedi. (Neml 40) [Hazret-i Süleyman'ın veziri peygamber olmadığı halde, bu kerameti göstermiştir.]

Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur'an-ı kerimde bu olay için, (İşte bu, Allah�ın âyetlerinden [kudretini gösteren delillerden biri]dir) buyuruldu. (Kehf 17)

Hazret-i Hızır'ın harikası, sepetteki pişmiş ölü balık canlandı. (Kehf 86) [Bazı âlimlere göre Hazret-i Hızır, nebi değil velidir. Veli ise, gösterdiği harikalar mucize değil keramettir.]

Ali İmran 37.
Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.

Hadislerden deliller
(Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimden ise Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]

Sahabeden Deliller
Hazret-i Ömer, Medine'de hutbe okurken, İran'a gönderdiği ordu mağlup olmak üzere iken, bu hali görüp, kumandana, (Ya Sariye, arkanı dağa ver) buyurdu. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. (Cami-ul-keramat, Kısas-ı enbiya, Şevahid, İrşad-üt-talibin)

Hazret-i Ebu Bekir, vefat edeceği zaman, (Ya Âişe, bir oğlum ile iki kızım sana emanettir) dedi. (Babacığım benim bir kız kardeşim var. Öteki nerede?) diye sorunca, (Hanımım hamiledir) dedi. Vefatından sonra bir kızı doğdu. (Şevahid)

Hazret-i Ali, vefat edeceği zaman, (Tabutumu Arneyn�e götürün, orada ışık saçan bir kaya görürsünüz. Beni oraya defnedin!) buyurdu. Öyle yaptılar, buyurduğu gibi buldular. (Şevahid)

Hazret-i Osman, yanına gelen birine, (Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın) buyurdu. O kimse, (Nereden bildin?) dedi. Hazret-i Osman da, (Müminin firasetinden korkun, o, Allah�ın nuru ile bakar) hadis-i şerifini bildirdi. (Buhari) (Cami-ul-keramat)

Hazret-i Ömer�in oğlu Abdullah, insanların yolunu kesen aslana, (Derhal uzaklaş) diye kızınca, aslan kuyruğunu sallayarak uzaklaştı. İbni Ömer hazretleri, �Resulullah elbette doğru söyler� diyerek, (Allah�tan korkandan her şey korkar) hadis-i şerifini bildirdi. (Hakim)

Hazret-i Hubeyb, esir edilince, yanına gelenler, onun önünde taze üzüm görürlerdi. (Buhari)

Avn bin Abdullah güneşte uyurken, bir bulut ona gölge ederdi. (Ebu Nuaym)

Evliyanın kerameti, enbiyanın mucizelerinin devamıdır. Bu ümmetin evliyasından hasıl olan kerametler de Peygamber efendimizin mucizesidir. (Huccetullahi alel âlemin)

Abdülgani Nablüsi hazretleri buyurdu ki:
(Evliyalığı inkâr etmek, dinin bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. Evliya ve Peygamber, ne kadar yüksek olursa olsun kuldur. Hârika, keramet hasıl olmasında, kulların hiç tesiri yoktur. Her şeyi yalnız Allahü teâlâ yaratmaktadır. Ancak Allahü teâlâ, Peygamberlerini ve evliyasını başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği keramet ve mucize gibi harikaları, nimetleri bu zatlara ihsan etmiştir.) (Hadika)
karuban
Kerameti inkar eden Cemaatten ayrılmıştır. Naci değildir.


İmam Kurtubi, Kehf Suresinin Tefsirinde buyurmuştur:

4. Hayır ve Salâh Sahibi Kimseleri Sevmenin Bereketi:

İbn Atiyye dedi ki, Babam -Allah ondan razı olsun- bana şunu anlatmıştı:

"Ben, Mısır camiinde, Ebu'l-Fadl el-Cevheri'yi, 469 yılında vaaz kürsüsünde şunları söylerken dinledim:

'Hayır ehli kimseleri seven kimse, onların bereketinden bir şeylere nail olur. Bir köpek, fazilet ehli kimseleri sevdi ve onlarla birlikte arkadaşlık etti, Allah da indirdiği muhkem Kitabında ondan söz etti.' "

Derim ki:

Bir köpek, salih ve veli kimselerle arkadaşlık edip bunlarla birlikte bulunduğundan dolayı bu üstün dereceye nail olup yüce Allah Kitabında söz konusu ettiğine göre, mü'min ve muvahhid olup Evliyayı ve Salih kimseleri seven kimselerle birlikte oturup kalkanlar hakkındaki kanaatimiz ne olabilir!

Hatta bu, Peygamber Efendimize sevgi besleyen, bununla birlikte kemal derecelerine kusurları sebebiyle ulaşamayan mü'min kimselere bir tesellidir.

Sahih-i Buhârî ve Müslim, Enes b. Malik'den şöyle dediğini rivayet etmektedir(ler):

"Ben, Allah Rasûlü (sav) ile birlikte mescidden çıkıyorken, Mescid'in kapısında bir adam bizimle karşı karşıya geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasûlü' dedi, 'Kıyamet ne zaman kopacak?' Rasûlullah (sav): 'Kıyamet için ne hazırladın?' diye sordu. Adam, boyun eğer gibi oldu, sonra da 'Ey Allah'ın Rasûlü ben, kıyamete çokça namaz, oruç ve sadaka hazırlamış değilim. Ancak Allah'ı ve Rasûlünü seviyorum.' Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Sen, sevdiklerinle berabersin."

Bir rivayette de Enes b. Malik şöyle demiştir:

İslâm'a girdikten sonra Peygamber'in:

"Sen, sevdiklerinle berabersin"

buyruğundan daha çok hiç bir şeye sevinmiş değiliz. Enes dedi ki: "Ben, Allah'ı, Rasûlü'nü, Ebu Bekir ve Ömer'i seviyorum. Her ne kadar onların amelleriyle amel etmediysem de onlarla birlikte olacağımı ümid ediyorum."

Derim ki:

Enes'in sözünü ettiği bu husus, nefis sahibi her bir Müslümanı da kapsar. Her ne kadar biz de kusurlu kimseler isek de bunu ümid ediyoruz. Ehil kimseler olmasak dahi rahmet-i rahmanı umarız. İşte bir köpek, bazı kimseleri sevdiği için Allah da onu o kimselerle birlikte zikretti.


Fahruddin Razi, Ashab-ı Kehf Ayetlerinin tefsirinde buyurmuştur:

Sufi ulemanın, ‘keramet’ görüşünün doğruluğuna, bu ayetle istidlal etmişlerdir ki bu apaçık bir istidlaldir.”

İstidlâl (Arapça): delil ile hüküm çıkarma, akıl yürütme, delillerin ışığında

... Salih ve veli kulların, kerameti … Alimlerimiz bunun caiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna, Kur'ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur'ân'a gelince, bu hususta bize göre delil olabilecek pek çok ayet bulunmaktadır..



Kerametin caiz ve Hak olduğunda Alimlerimiz ittifak etmişlerdir. Tekrar yazalım ki gözden kaçmasın! Bakınız: Hemen üstte altı çizili yer...

Bu iletideki diğer kısımlar ise Tasavvuf ile sorunu olanlaradır. Allah, (afedersiniz) "bir köpekten" ibret almayı bu gibi kimselere nasip eylesin! E "köpek" deyip geçmeyin Kur'an ile sabittir. "Kur'an İslamcılarının" kulakları çınlasın...
süleyman recep
ALLAH c.c insanı eşref'i mahluk olarak tabir eder...köpeklerden ibret alanlardan değil,ALLAH c.c. tüm insanlığa indirdiği kur'andan ve alemlere RAHMET PEYGAMBERİ MUHAMMED MUSTAFA s.a.v. den ibret ve öğüt almaya çalışan bir kul olarak,kelamların en güzeli ve en doğrusu olan sözlerle başlamak istiyorum...

21- Ey Muhammed! Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin.

22- Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.

23- Ancak kim yüz çevirir, inkar ederse,

24- Allah onu en büyük azaba uğratır.

25- Dönüşleri bizedir.

26- Sonra onların hesabını görmek bize düşer.ğaşiye 21-22-23-24-25-26..
..........................................................................................................

44- Eğer Muhammed, bize karşı ona bazı sözler katmış olsaydı.

45- Biz onu kuvvetle yakalardık,

46- Sonra onun şah damarını koparırdık.

47- Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.

48- Doğrusu Kur'an Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.hakka 44-45-46-47-48..
.................................................................................................

17- Biz Kur'an'dan öğüt alınabilsin diye onu kolay anlaşılır kıldık. Yok mu öğüt alan? kamer-17..
........................................................................................................................................

168- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin; sakın Şeytan`a ayak uydurmayın, onun izinden gitmeyin. Çünkü o sizin açık düşmanınızdır.

169- O size her zaman kötülük ve çirkin davranışlar yapmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyi uydurmanızı emreder.bakara 167-168..
..............................................................................................................................................

170- Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilince; "Hayır, biz atalarımızdan gördüklerimize uyarız" derler. - Peki, ya onların ataları hiçbir şeyi düşünemeyen, doğru yolu bulamamış kimseler idiyse de mi öyle yapacaklar?
.....................................................................................................................................................

bu ayetlerin tefsirini okuyalım İNŞAALLAH...

......................................................................

İnsanlar Kitap ve Sünnetle hüküm vermekten ve onlarla muhakeme olmaktan yüz çevirip, sadece bunların yeterli gelmeyeceğine inandıkları ve bunların dışında görüşlere, kıyaslara baş vurdukları, bunları ve şeyhlerin görüşlerini güzel saydıkları zaman;

Bu kimselerin fıtratlarında bir değişme baş gösterir.

Kalplerinde zulüm oluşuverir ve anlayışlarında bir sakatlık ve akıllarında bir ahmaklık meydana gelir.

İşte bu tip insanları bu hasletler kuşatıverir ve ona galip gelir.

Hatta küçükleri bunlarla eğitmekte, yaşlıları ise buna sevk etmektedirler. Bunu kötü bir iş olarak da görmezler.

Bu öyle bir hâl alır ki;

- Artık doğrunun yerini bid'at,

- Aklın yerini cehalet,

- Rüşdün yerini heva,

- Hidâyetin yerini sapıklık,

- İyiliğin yerini kötülük,

- İlmin yerini cahillik,

- İhlasın yerini riya,

- Hakkın yerini bâtıl,

- Doğrunun yerini yalan,

- Nasihatin yerini vurdumduymazlık ve

- Adaletin yerini de zulüm alır.ibn kayyım.. (insan sözüdür)
..........................................................................................


Kul ile Allah ve cennet arasında iki adımlık bir köprü vardır:

1. Kişinin, nefsine karşı adımı,

2. Mahlukata karşı adımı.

Kendisi ile insanlar arasında oluşan şeylerde nefsini dizginler. Kendisiyle Allah (c.c.) arasında oluşan şeylerde de insanları dizginler. İşte böylece ancak Allah'a delalet edene ve O'nun yoluna ulaştırana iltifat eder.

Sahabe de çok etkilenip bağırmışlar, nida etmişlerdir...

Şu ayete bakarak sen de öğüt al:

"İnsanların hesab (görme) zamanı yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde, yan çizip aldırmıyorlar." (Enbiya, 1)

Sahabenin de bu âyetten dolayı kalpleri korkuyla titremiş ve gözleri korku sebebiyle yaşlar boşaltmıştı:ibn kayyım..(insan sözü)
.....................................................................................................................................................

İlim talep ederken hedeflerin en yücesi, Kur'an ve Sünnettir, Allah ve Resûlün'den anlaşılanlardır. Bizzat maksatlardır ve bilinmesi gereken şeyleri bilmektir.

İlim talep edenlerin hedeflerindeki en bayağı durum ise, önemsiz ve meydana gelmeyecek meseleleri hedef edinmeleridir ya da ihtilaflı konuları bilmeyi ya da insanların asılsız sözlerine uymayı hedeflemesidir.

Dolayısıyla hedefleri arasında, doğru olan meselelere ve konulara ait çaba bulunmamaktadır. İşte herhangi bir kimse, kuşkusuz bu gibi kimselerin ilminden de oldukça az istifade eder.

İrade kapısında bulunan hedeflerin en yücesi şüphesiz ki, Allah'ı sevmeye ve O'nun (c.c.) muradı olan emrinde durmaya bağlıdır.

En düşüğü ise, Allahu Teâlâ'dan istemesi, hedef sahibi kimsenin muradı ile beraber hedefinde o kimsenin durmasıdır.

Dolayısıyla o kul ancak bu muradından ötürü O'na kulluk etmektedir. Allah'ın muradından dolayı değil.

Buna göre ilki, Allah'ın istediği ve o kimsenin istediğidir.

İkincisi ise, Allah'tan istediğidir ki, bu da iradesi dışında olmaktadır.ibn kayyım (insan sözü)
....................................................................................................................................

tasavvuf, tarikat,keramet , bunlar vardır. inkarı kim yaparda kalkıp ahkam kesersiniz....birilerinin sözlerini alıntı yaparak değil,inandığınız değerleri kendi kaleminizden anlatın.

alimlerin asırlar önce yazdıkları menkıbeleri,ALLAH'ın c.c. kelamımıymış gibi (haşa) göstermenin mantığı nedir yahu..

İslam, insanın mükerrem ve Yüce Allah'ın verdiği emaneti yüklenebilecek bir varlık olarak yaratıldığını belirtir. En güzel yaratılışla yaratıldığını ve diğer yaratıklar arasından emir ve yasakları gözeterek yaşamaya elverişli, yeryüzünde halife olarak yaratıldığını söyler. Yüce Allah'ın buyrukları çerçevesinde hareket ettiği taktirde en yüce makamlara layık olduğu halde, Allah'ı bırakıp başka varlıkların isteği doğrultusunda yaşadığı taktirde esfeli safiline gideceğini söyler.

İnsan ne lanetlenmiş ve asla ıslah olmayacak bir şeytan, ne de masum bir melektir. Hayra ve şerre müsait olarak yaratılmıştır. Yetenekleri sınırlı ve yaptıklarından sorumludur. Toplumun en büyüğü, en meşhuru ve üst düzeyde olanı böyle olduğu gibi sıradan insanları da böyledir. Aralarındaki üstünlük sadece takva, yani İslam'ın hükümlerini gözetme derecelerine göre olur. İnsanın İslam'daki konumu ana hatlarıyla bu şekildedir.

tasavvuf:

Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek, herkese lütûf ve ihsânda bulunmak, hastalık ve musîbetleri herkese izhâr etmemek, düşmanlarını affetmek, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine kavuşmayı usûl ittihaz etmektir. (Ahmed Şirbâhî)

Tasavvuf, güzel ahlâktırTasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)

Tasavvuf, edebe riâyettir. ( Ebû Muhammed Cevîrî)

Tasavvuf, i'tirâzı bırakıp, emredilene peki demektir. (Ebû Sehl Sa'lûkî). (İ. Kettânî)

Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir. (Ebû Hüseyn Nûrî)

Tasavvuf, faydasız işleri terk etmektir. (Ebû Saîd İbni Arabî)

Tasavvuf, vakti değerlendirmek ve vaktin kıymetini bilmektir. (İbni OsmanMekkî)

Tasavvuf, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. (Cüneyd-i Bağdâdî)
................................................................................................................................................

keramet ve tarikat hakkında devam edceğim İNŞAALLAH..













karuban
Hanefi alimlerinden Sahibid-dûr Haskefi şöyle nakletmiştir:

"Ebu Aliyyid Dekkak bu tarikati Ebu'l Kasım Nesrabazi'den, o Şibli'den, o Sirri Sakati'den, o Maruf-u Kerhi'den, o Davut et-Tai'den, o da ilmi ve tarikatın her ikisi de İmam-ı Azam Ebu Hanife 'den almıştır. Böyle olduğu halde Saadat-ı Kiramlara (Mürşid-i Kamillere) iktida etmek (uymak) güzel bir şey ve dahi gerekli değil midir?"

(İmam-ı Zerkani, Haşiyetül Allame Alel Adevi Ala Şerhi, Allametil izziyeti fi-Fıkhıl Maliki; 3/195)

---------------------------------------------------------------------

Niyazi Mısri Hazretleri, El-Es'iletu Ve'l Ecube isimli eserinde buyurmuştur:

"Bir kimse, bir kamil mürşide biat eylerse muhasebe ehli olur. Ve bu alemde her ne varsa; cümlesini görür geçer .. İster iyi, ister kötü … Önce yaramaz sıfatlarını görmeye başlar .. Bağlı olduğu zatın telkin ettiği şekilde ismi celali okuyunca, o kötü sıfatlar yok olur.

Öyle bir mertebeye erişir ki artık rüyada gördüğü, Enbiya ve Evliya vb. kamil zatlar olur.. Çok kere bu şekilde görülen bir rüya, insanın 'insan siretini' bulduğuna (hakikaten insan olduğuna) işaret sayılır."


---------------------------------------------------------------------

Sühreverdi, Avarif’te buyurmuştur:

İhlas ilmi farzdır. Denilmiştir ki ihlas ilmi, Mukarrebun, yakin uleması ve Salih kişilerle bir arada olmak ve onlarla sohbet etmek suretiyle elde edilen ilimdir.”

Sufiler, diğer ilim erbabıyla aynı malumata sahip oldukları halde, ‘veraset ilmini’ de fazladan bildikleri için diğer ilim erbabından daha üstün ve daha alim oldular.. Veraset ilmi, dini en ince noktalarına kadar bilmektir..” “Sufilerin kalbleri, temiz tıynetle yakın münasebet içinde olduğundan, ilimde de en büyük nasibi onlar almışlardır”



süleyman recep
İnsanlardan kimilerini peygamberlerin ötesinde ve kainatın kaderinde tasarruf edenler kabul ederken, kimilerini de kapıkulu, şeyhin hizmetçisi ve eşiğinde kölesi haline getirmiştir.

Gavsı azam, kutbu'l-aktam, gavsı samadani, kaderlerde ve kalpler üzerinde tasarrufu olan, Allah ve peygamberle görüşüp onlardan talimat alan, yazdığı ve konuştukları Allah'ın ilhamı ve peygamberin telkini olan, hayat çarkını ve kişilerin geleceğini parmağıyla idare eden, hayatta olduğu kadar öldükten sonra da hayatta tasarrufu olan, hayır ve şer sağlayan, imdada koşan, bağlılarını ahirette destekleyip kurtaran ve Allah ile insanlar arasında aracılık yapan bir konuma getirirken, kimilerini de kapının eşiğinde köle, nefsini öldürmesi için tuvalet kapısında bekçi yahut halk pazarında palyaço, şeyhin elinde oyuncak ve geleceği onun himmetine kalmış bir zavallı yapmaktadır.

Zavallının yaptığı ibadet ve iyiliklerin kabul olması için Allah ile kendisi arasında şeyhi aracı yapmak zorundadır. Şeyhin odasında oturamaz, eşyasını kullanamaz, yokluğunda hakkında bir şeyi aklına getiremez, boşayacak olursa onun hanımı ile evlenemez, seccadesinde oturamaz, gece gündüz varlığını ve murakebesini aklından çıkaramaz, izni olmadan çalışıp kazanamaz, bir yere gidemez, evlenemez, boşanamaz, kısaca bağımsız ve sorumlu bir insanın yapması gereken işleri yapma hak ve hürriyetine sahip olamaz.

Şeyhin konumu ve şeyh-mürid ilişkileri incelendiği zaman bu tablo gözümüzün önünde şekillenir. Şeyh-mürid ilişkilerini, kutuplar, evliya, abdal, evtad, nukeba, nuceba, urefa ve benzeri tasavvuf ülkesinin hayali kurmaylarının konumları incelendiği zaman bu söylenenler müşahade edilir. Bunları müşahade etmek için bazı örnekler verelim:

Muhammed Emin el-Kurdi yazıyor:

„Mürid, şeyhine tazim göstermeli, açık ve gizli bütün durumlarda onu büyük tanımalıdır. Maksudunun ancak onun elinde gerçekleşebileceğine inanmalıdır. Gözü başka bir şeyhe meyledecek olursa, şeyhinden mahrum olur ve feyiz ona kapanır. Şeyhin bütün tasarruflarına razı olması, ona itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekir. Mal ve beden ile ona hizmet etmelidir. Çünkü irade ve muhabbetin cevheri ancak bu yolla belli olur. Doğruluk ve samimiyet ölçüsü ancak bu ölçü ile bilinir. İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhinin yaptığına itiraz etmemelidir. Ona Niçin böyle yaptın? dememelidir. Çünkü şeyhine Niçin? diyen kişi asla felah bulamaz. Zahirde şeyhten kötü bir durum sadır olabilir, fakat batını itibariyle o durum güzeldir. Külli ve cüzi, ibadet ve adet olsun, bütün işlerde iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine Şu fırına gir derse, girmesidir. Şeyhin durumlarını hiç bir şekilde araştırmamalıdır. Zira böyle bir şey çok kişi için meydana geldiği gibi, helakine sebep olabilir. Bütün durumlarda şeyhi hakkında hüsnü zanda bulunmalıdır...

Bereketini kazanması için ikamette ve yolculukta, bütün işlerinde şeyhini kalbinden çıkarmamalıdır. Dünya ve ahiretle ilgili elde ettiği bütün bereketlerin kendisine şeyhinden geldiğine inanmalıdır. Testerelerle bile kesilse, şeyhinin bir sırrını açmamalıdır. Şeyhinin gönlünün meylettiğini sezdiği bir kadınla evlenmemeli ve şeyhinin boşadığı yahut ondan dul kalan bir kadınla asla evlenmemelidir. Şeyhin sevdiği kişilerle oturmalı, sevmediği kişilerle oturup kalkmamalıdır. Kendisine iltifat etmemesine ve kendisinden yüz çevirmesine sabretmeli, falan için şöyle böyle yaptığı halde bana niçin böyle yapmıyor, dememelidir. Şeyh için hazırlanmış olan yere oturmamalı, izni olmadan herhangi bir konuda ona ısrar etmemeli, yolculuğa çıkmamalı, evlenmemeli ve önemli bir iş yapmamalıdır...“ [1]

Şeyhin elinde müridin gassalin elindeki cenaze gibi olması gerektiği, her nimeti ve feyzi ondan bilmesi, ona itiraz etmemesi ve kul kölesi olması gerektiği inancı adab kitaplarının hemen hepsinde mevcuttur.

Mesela bugün kimi tasavvufçuların adab olarak okuttukları ve din kitabı gibi belledikleri Muhammed İbn Abdullah Hani'nin Ali Hüsrevoğlu tarafından tercüme edilen ve İstanbul'da 1980 tarihinde basılan Adab kitabından 152-166 sayfalarına bakılabilir. Şeyh mürid ilişkileri konusunda tasavvufçuların delisi bu şekilde düşündüğü gibi velisi de bu şekilde düşünmektedir. Mesela hatemu'l-evliya olarak bilinen İbn Arabi bunu şöyle ifade etmektedir:

„Bu itaat üstünkörü ve ihlasla olması lazımdır. Şartsız ve tam olmalıdır. Mürid, tevilsiz, cevapsız, özürsüz ve tepkisiz şeyhin emirlerine harfiyyen bağlı kalır. Şeyhin emri akıldışı, hatta haram işlemeyi de emretse, harfiyyen bu emirlere itaat etmesi lazımdır. Şeriata muhalefet ettiğini görsen bile, ona itiraz etmeyi aklına bile getirmemelisin. Çünkü insan masum değildir. „[2]

Avarifu'l-Maarif sahibi es-Suhreverdi de şöyle demektedir:

„Şeyhin sözü Hak ile, Hak'tan ve Hak içindir. Cebrail, vahiy konusunda emin olduğu gibi, şeyh de ilhamı müridlere aktarmada emindir. Cebrail vahiyde hiyanet etmediği gibi, şeyh de ilhamda hiyanet etmez. Rasulullah heva ile konuşmadığı gibi, şeyh de ona uyarak zahir ve batında hevasından konuşmaz. „[3]

Müridin şeyhe karşı en güzel edebi, sessizlik, donukluk ve hareketsizlik (sukut, humud ve cumud)dur. Şeyhin izni olmadan çok konuşmamalı, çok gülmemeli ve sesini yükseltmemelidir. Şeyhin durumundan kendisine kapalı bir şey olursa, Musa ile Hızır kıssasını hatırlamalı ve itiraz etmemelidir. Üstadına hayır diyen asla felah bulamaz. Şeyh varken, mürid sadece farz namazı kılmalıdır. Çünkü onun görevi hizmettir. Şeyhine bütün durumlarını açmalı ve gizlememelidir. [4]

Tasavvuf kültüründe ve şeyh-mürid sisteminde müridin şahsiyeti olabildiği kadar yok edilmesine karşın, şeyh yüceltilmekte, kutsallaştırılmakta ve kendisine bir nevi tanrısal özellikler verilmektedir. Bunun bir örneğini Menakıbu'l-Arifin kitabında görüyoruz. Ahmed Eflaki anlatıyor:

Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada „Gerçek mürid, kendi şeyhinin herkesten büyük olduğuna inanan kimsedir“ dedi. Öyle ki bir adam Bayezid'in müridlerinden birine Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi? diye sordu. O yine, şeyhim dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu. O yine, şeyhim, diye cevap verdi. (Nihayet) o, birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük senin şeyhin mi? dedi. Yine, şeyhim büyüktür, dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Mürid: Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım ! dedi.

Başka bir müridden de Tanrı mı büyük, yoksa senin şeyhin mi? diye sordular. O da Bu iki büyük arasında hiç fark yoktur, dedi. Ariflerden biri de: Bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki bu farkı ortaya koysun demiştir. [5]

Tasavvuf, şeyh denilen kişinin insanüstü niteliklere sahip olduğunu mürid kişilerin zihinlerine işleyerek onsuz hidayet ve saadetin olamayacağını anlatmakta, onların kulluğunu yapmayan kişilerin şeytanın kulu kölesi olacağını telkin etmektedir. Bu konudaki sloganları meşhurdur: Ebu Yezid el-Bistami bunu şöyle dile getiriyor: Üstadı (şeyhi) olmayanın imamı şeytandır. [6]

Letaifu'l-Minen sahibi Şarani de şöyle ifade etmektedir:

Şeyhlerin silsilesine kendisini ulaştıracak ve kalbinden perdeyi kaldıracak üstadı olmayan kimse, sahipsiz bir sokak çocuğu ve nesebi belirsiz bir kişidir. [7]

Şeyhe karşı müridin adabını belirlemeye çalışan Muhammed Osman da şöyle diyor:

Geçtiğin her halde şeyhini görmen ve bunun onun vasıtasıyla olduğunu bilmen gerekir. Adabın bini de, namazda oturur gibi huzurunda oturman, onda fena bulman, seccadesinde oturmaman, ibriği ile abdest almaman ve bastonuna dayanmamandır. Ermişlerin birinin şu sözünü dinle: Şeyhine 'niçin' diye soran kimse felah bulmaz. Suretini kalbinden ve hayalinden sakın çıkarma. Bir an olsun ondan gafil olursan, bil ki bu senin bedbahtlığındandır. Onda fena makamına erişmeye çalış, böylece onda beka makamına erişirsin. [8]

eş-Şarani diliyle, şeyhine başka bir şeyhi ortak koşmanın Allah'a ortak koşmak gibi olduğunu telkin ederler.[10]

Şeyhin tarikatından başka tarikat seçen veya onun gösterdiği yoldan başka bir yolda giden kişinin dinden çıkmış gibi olacağını bile söylerler. [11]

Bu felsefe eski sufilerde olduğu gibi yenilerde de devam etmiştir. Bunlardan da bir iki örnek vermek istiyoruz. Bilindiği gibi tasavvuf anlayışında mürid şeyhin elinde gassalin elindeki cenaze gibidir. Müridin zikirden namazına kadar, uykusundan çilesine kadar hemen bütün davranış ve ibadet şekli şeyh tarafından belirlenmektedir. Bunun ifadesini bazılarında görüyoruz.

Mürid şeyhinin terbiyesinde gassalin elindeki ölü gibi olmalıdır, ki o şeyh müride istediği gibi hareket edebilsin.
Kalbinde şeyhin efali üzerine itiraz etmemelidir. Şeyhe itiraz çok çirkindir. Muteriz (itiraz eden) mazur olamaz. [12]

Şeyhin efalinden birine zahiren veya batınen itiraz ve inkar etmemek lazımdır. Olabilir ki şeyh o fiilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmıştır. [13]

Şeyhin ihtiyar ve tercih ettiği miktardan fazla veya başka zikirlerle meşgul olmamalıdır. [14]

Babası, oğlu ve bütün insanlardan kendisine daha sevimli olmadıkça hiç biriniz iman etmiş olmaz. buyurduğu gibi, Peygamber efendimiz, mürşidi hakiki peygamber efendimizin varisi olduğundan, onun makamında oturduğundan o zamanın o mümini de onu o tarzda sevmesi lazımdır. O tarzda sevmezse, hava alır. Rasulullah'ı sevmeyenin amelleri heba olduğu gibi, o mürşide Allah'ın rızası için bağlanmayan da kendisi bilir. Onun için bu sevgi bağını, saygı bağını, o ruhani irtibatı güzelce yapın. [15]

Onlar bilmelidirler ki bu taifeyi (mürşidleri) inkar, öldürücü bir zehirdir. Onların yaptıklarına ve sözlerine itiraz da engerek yılanı zehridir. Bu şekilde davranmak, ebedi ölüme ve helake götürür. [16]

Tassavufun insan şahsiyetini öldürdüğü ve köpekten, hatta kafirlerden daha aşağı durma düşürdüğünü mutasavvıfların kendi sözlerinden okuyalım.

Veliler serdarı Şah Bahaaddin Nakşibend hazretleri bir gün yolda giderken bir köpeğin ayak çukurunda biriken suya bakarak Ben şu sudan daha kirliyim derler. Yanındakilerin şaşırdıkları, hayret ettiklerini görünce ilave eder: Hatta ben kafirden daha adi ve kirliyim. İşte denge noktasında olmak budur. [17]

Dünyada bulunan her insan, hatta Frenk kafirlerini ve sapıkları, zındıkları her bakımdan kendimden daha iyi görüyorum. Bunların en kötüsü olarak kendimi görüyorum. [18]

Tasavvufun insan şahsiyetini öldürmesi için mensupları her yola başvurmuşlardır. İnsanı en tiksindirici işlerde bile çalıştırmışlardır. Yola giren padişaha dilencilik yaptırılmıştır, intisap etmek isteyen vezire sokaklarda sakatat sattırılmış, devrin en büyük ilim otoritelerine tekkenin helaları temizlettirilmiştir... [19]

Hemen her ilimde söz sahibi olan Gazali gibi bir alim bu felsefe ile hayattan uzaklaşıp minareye kapanmamış mıydı? Hayatta insanların problemlerini çözerek alim ve ilim şerefini taşımaya devam edeceği yerde, tasavvufi çile doldurmaya ve insanların ruhlarla konuşmasının felsefesini yapmaya dalmamış mıydı?

yazılanların kaynakları:

Muhammed Emin el-Kurdi, Tenvim'l-Kulub fi Muameleti Allami'l-Guyub, 528-531, hicri 1384, Mısır, Kitabın adında bulunan Allamu'l-Guyub niteliği bu durumda herhalde şeyhin kendisine ait olacaktır.

[2] Muhyiddin İbn Arabi, Tedbirat, 226-227'den naklen A. Palacios, İbn Arabi Hayatuhu ve Mezhebuh, 140-141, tere. Abdurrahman Bedevi, Beyrut, 1979.

[3] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 203-206, İhyau Ulumiddin kitabı sonunda, el-Mektebetu't-Ticariyye, Kahire.

[4] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 197-203, İhya sonunda.

[5] Ahmed Eflaki, Menakıbu'l-Arifin, 1/310-311

[6] el-Kuşeyri, er-Risaletu'l-Kuşeyriyye, 2/735, Matbaatu Dari't-Telif, Mısır 1966, eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 147, basım 1913, Mısır.



[7] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.44. eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.

[8] Muhammed Osman, el-Hibetu'l-Muktebese, 113, basım 1939, Mısır.

[9] eş-Şarani, Kavaidu's-Sufiyye, 131, Mısır

[10] eş-Şarani, a. g. e., 154.

[11] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 2/103

[12] Mehmed Zahid Kotku, Tasavvufi Ahlak, 2/218, 263, Seha Neşriyat, İstanbul, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musahabe, 6/18, Erkam Yayınları, İstanbul, 1982.

[13] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239.

[14] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239. Tam teslimiyet için yine bkz.: 2/263.

[15] Prof. Dr. M. Esad Coşan, Tasavvufa Giriş, 21, Gümüş Kitabevi, Konya, 1990.

[16] İslam Dergisi, 24, Sayı 82, Haziran 1990 ve 54, sayı 86, Ekim 1990, İmam Rabbani'nin 113. mektubundan tercüme, Mehmet C. Kartalca.

[17] Yaşar Nuri Öztürk, Kur'anı Kerim ve Sünnet Göre Tasavvuf, 483, istanbul, 1989.

[18] Mektubat Tercümesi, 1/22, Mektup, 11, Tercüme, Hüseyin Hilmi Işık

[19] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., 120.

karuban
Allah'a, İsmail AS'ın ibrahim AS'a teslim olmasında olduğu gibi teslim olmayı öğrenmek ile "zavallılığı" ve "şahsiyetsizliği" dahi ayıramayacak kadar bilgi ve şuur fakiri bir kimsenin yazısını almış gelmişsiniz. Allah'a teslim olmak kölelik ve zavallılık değil! Hürriyettir. Adamlıktır.

İnsan, Tasavvufun yöntemleriyle Allah'a nasıl teslim olunacağını, nasıl edep sahibi olacağını öğrenir. Bilmediğiniz için size yanlış geliyor.

Ashabın Peygamber Efendimize nasıl teslim olduklarını, Onu nasıl takip ettiklerini, ona nasıl bağlandıklarını ya bilmiyorlar bu yazıları yazanlar beğenenler ya da biliyorlar ve bile bile gizliyorlar!

Ashab Efendilerimiz def-i hacet ederken dahi Resulullah Efendimize tabi ve teslim olmuşlar, ne derse yapmışlar, ondan ne gördülerse işlemişlerdir. İtirazsız, şüphesiz teslim olmuşlardır.

Yazıda dikkatimi çekti: Alimlerden nakiller var, ama karşısına o nakillere hangi alim ne demiş, tenkid etmişse nasıl tenkid etmiş, yok tasdik etmişse nasıl tasdik etmiş, gösterilmemiş. Yazı bir ilmi değerlendirme içermiyor! İndi (şahsi) görüşlerle alim sözleri tenkid ediliyor!

İndi görüşler ise Hakikat karşısında hiç bir değer ifade etmez. İslam dini şahsi görüşlerin ön plana alındığı, "bana bu ters", "bana bu uymuyor", "bana anlamsız geliyor" "bana yanlış geliyor" dini değildir; her şeyden önce nakil ve alim dinidir. Biz aklımızdan önce nakledilene bakarız. Akıl vahyin ve sahih naklin peşi sıra gider. Aksi halde çamura saplanmaktan kurtulamaz!

Bir Mürşid'e teslim olmayı kendi şahsi görüşlerine göre kabul edemeyenlere, Kehf Suresindeki Musa AS. ve Allah katından ilim sahibi bir kulun maceralarını okumayı ve anlamayı tavsiye ediyorum. Tabi mealle yetinmesinler Tefsirler ve Alimler o konularda neler demişler, bir zahmet incelesinler.


Şimdi Teslimiyet nasıl olur görün bakalım:

Meryem 54. (Resûlüm!) Kitap’ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, resûl ve nebî idi.

------------------------------------

37- SÂFFÂT

101. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.
102. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: “Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?" dedi. O da cevaben: “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi.
103. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca,
104. Biz ona: “Ey İbrahim!” diye seslendik.
105. Rüyayı gerçekleştirdin.Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
106. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır.
107. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.
108. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.


Okuyun da öğrenin. Oğlu, babasının kendisini kurban edeceğini öğrendikten sonra ne yapıyor? "Hayır Baba, cana kıymak günahtır", "beni zavallı haline getirme", "şahsiyete, insanlığa aykırı" gibi bir karşılık mı veriyor?

Yoksa babasına itirazsız "teslim" mi oluyor?

Peki Babasına "teslim" olmakla esasen kime teslim olmuş oluyor? Allah'ın emrine.

Allah'a teslim olabilmek için babasına da teslim oluyor.

İşte Tasavvufta da böyledir. Ehil bir Mürşid-i Kamil'e teslim olur ki netice Allah'a teslim olabilsin. Teslim olmayı öğrensin.

İfadeyi gözden kaçırmayınız: Her ikisi de teslim olup

Kendinizi İsmail AS.'ın yerine koyun bakalım. Babanız rüya gördüm, Allah emretti diyecek ve elinde bıçak sizi boğazlayacak... Ne hissedersiniz, ne yaparsınız, ne dersiniz?

Allahu alem.

-EBRAR-
ALINTI
Kendinizi İsmail AS.'ın yerine koyun bakalım. Babanız rüya gördüm, Allah emretti diyecek ve elinde bıçak sizi boğazlayacak... Ne hissedersiniz, ne yaparsınız, ne dersiniz?


Ne babam Hanif olan Hz.İbrahim (a.s.), ne de ben Hz. İsmail(a.s.) değilim. Ayrıca vahiy de gelmiyor babama ne rüyasında ne de uyanıklık halinde. confused1.gif smile.gif

süleyman recep
Allah'a, İsmail AS'ın ibrahim AS'a teslim olmasında olduğu gibi teslim olmayı öğrenmek ile "zavallılığı" ve "şahsiyetsizliği" dahi ayıramayacak kadar bilgi ve şuur fakiri bir kimsenin yazısını almış gelmişsiniz. Allah'a teslim olmak kölelik ve zavallılık değil! Hürriyettir. Adamlıktır.
.......................................................................................................................................................

Tasavvuf, güzel ahlâktırTasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)

Tasavvuf, edebe riâyettir. ( Ebû Muhammed Cevîrî)

ehli diller arasında, aradım kıldım hep talep..

her hüner makbul imiş, İLLA EDEP İLLA EDEP...

tasavvuf ehli olduğunu iddia ediyorsun,peki sen bunların ve adamlığın ne olduğunu bilirmisin veya neresindesin...?
.........................................................................................................
İnsan, Tasavvufun yöntemleriyle Allah'a nasıl teslim olunacağını, nasıl edep sahibi olacağını öğrenir. Bilmediğiniz için size yanlış geliyor.
...........................................................................
burda kendini iyice tarif etmişsin...
...............................................
Ashabın Peygamber Efendimize nasıl teslim olduklarını, Onu nasıl takip ettiklerini, ona nasıl bağlandıklarını ya bilmiyorlar bu yazıları yazanlar beğenenler ya da biliyorlar ve bile bile gizliyorlar!........................................................................................................................................................
ey çok bilen kardeşim...bak bunlar sana lazım iyi belle...ashab'ı güzinden bir kaç'ı hurma ağacı aşısı ile uğraşırken, tevafuk oradan geçmekte olan güzeller güzeli rasulullah s.a.v. ashabına ne yaptıklarını sormuş,ashab da hurma ağacı aşısı ve dikimi ile uğraştıklarını söylemiş,efendimiz s.a.v. kendine göre aşı ve dikim meselesini tarif etmiş, daha sonra ağaçlar kurumuş,ashabı güzin efendimiz s.av. yanına gelerek , ya rasulullah s.a.v. bize tarif ettiğiniz gibi yaptık ancak ağaçlar zarar gördü,rasulullah s.a.v. tebessüm ederek bu işi bilen sizsiniz ben sadece fikrimi söyledim,ben anlamamki diye cevap vermiş,olay geniştir bakarsan.. gazi iyat.... şifai şerif.....yine bir mevzu üzerinde konuşurlarken ashabdan biri rasulullah s.a.v.'e şunu sorar, fikrinizmidir vahiymidir ya rasulullah..bu 2. yazdığımın kaynağını tam hatırlamıyorum ama şu olsa gerek .... siyer kitaplarının çoğunda vardır,peygamberimiz s.a.v.'in sahabeye karşı tavrı olsa gerek,ama bulup onuda yazarım...
........................................................................................................................................................
Yazıda dikkatimi çekti: Alimlerden nakiller var, ama karşısına o nakillere hangi alim ne demiş, tenkid etmişse nasıl tenkid etmiş, yok tasdik etmişse nasıl tasdik etmiş, gösterilmemiş. Yazı bir ilmi değerlendirme içermiyor! İndi (şahsi) görüşlerle alim sözleri tenkid ediliyor!
.......................................................................................................................................................

yazılanların kaynakları:

Muhammed Emin el-Kurdi, Tenvim'l-Kulub fi Muameleti Allami'l-Guyub, 528-531, hicri 1384, Mısır, Kitabın adında bulunan Allamu'l-Guyub niteliği bu durumda herhalde şeyhin kendisine ait olacaktır.

[2] Muhyiddin İbn Arabi, Tedbirat, 226-227'den naklen A. Palacios, İbn Arabi Hayatuhu ve Mezhebuh, 140-141, tere. Abdurrahman Bedevi, Beyrut, 1979.

[3] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 203-206, İhyau Ulumiddin kitabı sonunda, el-Mektebetu't-Ticariyye, Kahire.

[4] Suhreverdi, Avarifu'l-Maarif, 197-203, İhya sonunda.

[5] Ahmed Eflaki, Menakıbu'l-Arifin, 1/310-311

[6] el-Kuşeyri, er-Risaletu'l-Kuşeyriyye, 2/735, Matbaatu Dari't-Telif, Mısır 1966, eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 147, basım 1913, Mısır.



[7] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.44. eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 146.

[8] Muhammed Osman, el-Hibetu'l-Muktebese, 113, basım 1939, Mısır.

[9] eş-Şarani, Kavaidu's-Sufiyye, 131, Mısır

[10] eş-Şarani, a. g. e., 154.

[11] eş-Şarani, Letaifu'l-Minen, 2/103

[12] Mehmed Zahid Kotku, Tasavvufi Ahlak, 2/218, 263, Seha Neşriyat, İstanbul, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musahabe, 6/18, Erkam Yayınları, İstanbul, 1982.

[13] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239.

[14] Mehmed Zahid Kotku, a. g. e., 2/239. Tam teslimiyet için yine bkz.: 2/263.

[15] Prof. Dr. M. Esad Coşan, Tasavvufa Giriş, 21, Gümüş Kitabevi, Konya, 1990.

[16] İslam Dergisi, 24, Sayı 82, Haziran 1990 ve 54, sayı 86, Ekim 1990, İmam Rabbani'nin 113. mektubundan tercüme, Mehmet C. Kartalca.

[17] Yaşar Nuri Öztürk, Kur'anı Kerim ve Sünnet Göre Tasavvuf, 483, istanbul, 1989.

[18] Mektubat Tercümesi, 1/22, Mektup, 11, Tercüme, Hüseyin Hilmi Işık

[19] Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e., 120.
bu kaynaklardan bakarsan yorumlarınıda görürsün.....
..................................................................................................................................

İndi görüşler ise Hakikat karşısında hiç bir değer ifade etmez. İslam dini şahsi görüşlerin ön plana alındığı, "bana bu ters", "bana bu uymuyor", "bana anlamsız geliyor" "bana yanlış geliyor" dini değildir; her şeyden önce nakil ve alim dinidir. Biz aklımızdan önce nakledilene bakarız. Akıl vahyin ve sahih naklin peşi sıra gider. Aksi halde çamura saplanmaktan kurtulamaz!
............................................................................................................................................................
evet evet işte bu,bizde bunu söylüyoruz...ayetleri yorumundan uzaklaştırmadan , tevil etmeden olduğu gibi kabullenmektir asıl olan...nakil evet........ işte burada tevil'in ise, alim dini...böyle bir din yok kardeşim.. bidaha sor iyice öğren kaynaklara bak,ya yazamadın yada maksadını aşan kelimeyi anlamadan yazdın..
.........................................................................................................................................................
Bir Mürşid'e teslim olmayı kendi şahsi görüşlerine göre kabul edemeyenlere, Kehf Suresindeki Musa AS. ve Allah katından ilim sahibi bir kulun maceralarını okumayı ve anlamayı tavsiye ediyorum. Tabi mealle yetinmesinler Tefsirler ve Alimler o konularda neler demişler, bir zahmet incelesinler.
............................................................................................................................................................
bak yine olmadı..yine bilmediğin bir konu hakkında ahkam kesmişsin,bunlar macera değildir...en iyisi sen, ya seyirciye sor, yada telefon hakkını kullan....o iki kişiden bahsen kur'an'ı yorumlayanlar,ya hızır a.s.veya melek,yada,

54- Biz bu Kur'an'da insanlara her türlü örneği verdik. Fakat insan, tartışmaya son derece düşkün bir varlıktır.


60- Hani Musa, genç arkadaşına "Hiçbir güç beni durduramaz, ya iki denizin birleştiği yere varırım, ya da yıllarca yol yürürüm " demişti.

61- İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular, o da bir yeraltı deliğinden kayarak denize kaçtı.

62- İki denizin birleştiği yeri geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına, "Azığımızı getir bakalım, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük" dedi.

63- Genç arkadaşı Musa'ya "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum, bana onu hatırlatmayı unutturan mutlaka şeytandır, balık şaşırtıcı bir şekilde canlanarak denize kaçtı" dedi.

64- Musa; `Bizim aradığımız da buydu zaten " dedi. Hemen geldikleri yoldan kendi izlerini sürerek geri döndüler.

65- Orada kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımızdan dolaysız biçimde ilim öğrettiğimiz bir kulumuzu buldular.

66- Musa, ona "Sana öğretilen bilginin birazını bana öğreterek olgunlaşmamı sağlaman amacı ile peşinden gelebilir miyim?" dedi.

67- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Sen benimle beraber olmaya katlanamazsın. "

68- "Sebeplerini kavrayamayacağın olaylar karşısında nasıl sabrédeceksin. "

69- Musa "İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim. "

70- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Eğer benimle birlikte geleceksen yapacağım hiçbir iş hakkında bana soru sorma, benim sana o konuda açıklama yapmamı bekle. "




71- Böylece yola koyuldular. Bir süre sonra bir gemiye bindiler. O kulumuz bu gemide bir delik açtı. Musa ona, "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın " dedi.

72- O kulumuz Musa'ya "Ben sana, benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?" dedi.

73- Musa; ' `Unutkanlığım yüzünden beni azarlama ve bilginden yararlanma konusunda bana zorluk çıkarma" dedi.

74- Yine yola koyuldular. Bir .süre sonra bir genç ile karşılaştılar. O kulumuz, delikanlıyı öldürdü. Musa; "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın " dedi.

75- O kulumuz Musa`ya; "Ben sana benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?' dedi.

76- Musa; "Eğer sana bir daha bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme, o zaman seni mazur görürüm " dedi.

77- Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir köye vardılar. Köylüden yemek istediler, fakat ağırlanma istekleri reddedildi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, eğri duvarı doğrulttu. Musa ona `Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin' dedi.

78- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Bu olay, birbirimizden ayrılmamızın sebebidir. Şimdi sana sabırla karşılayamadığın olayların nedenlerini açıklayacağım.

79- O gemi var ya, yoksul deniz işçilerinin malı idi. Onda bir kusur meydana getirmek istedim. Çünkü bu denizcileri, rastladığı her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar kovalıyordu.
80- O delikanlıya gelince, onun ana-babası mü'min kimselerdi. Onları azgınlığa ve kâfirliğe sürüklemesinden çekindik.

81- İstedik ki, Rabb'leri onlara o delikanlıdan daha temiz ve daha iyiliksever bir evlat bağışlasın.

82- O duvar var ya, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları iyi bir insandı. Rabb'in istedi ki, o yetimler, erginlik çağına erdikten sonra Rabb'lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleri ile duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım. İşte sabırla karşılayamadığın olaylara ilişkin açıklamam budur.

Ortaya çıkan sırrın ve açılan perdenin dehşetinden o adam ayetlerin akışı içinde ilk kez göründüğü gibi gözlerden kayboluyor. Meçhulden geldiği gibi tekrar meçhule doğru yol alıyor. Hikâye evrende yeralan en büyük hikmeti temsil ediyor. Bu hikmet, ancak belli oranlarda ortaya çıkar. Gerisi yüce Allah'ın bilgisi kapsamında, perdelerin ötesinde bir gayb olarak varlığını sürdürür.

bana 1,5 saat müsade edermisin yolcum var, döndüğümde geri kalanı yazarım..senden ricam ben bitirmeden yazma..yukarıdaki latifeleri ise abi alatifesi olarak gör...selametle.











talip023
Hadiste Rüya


Peygamber efendimizden rüya hakkında nakledilenler;

Rüya ve yorumu ile ilgili rivayetler, muteber kabul edilen kaynaklarda üç binden fazladır. Mükerrerler çıkarıldığında 100 (yüz) civarında rüya olayından bahseden hadislerden bahsedilir.

Hadis kaynaklarında “rüya yorumu” konusundaki rivayetlerin bir kısmı, ayrı bölüm ve başlık altında, bir kısmı da, diğer konuların içinde uygun yerlerde kaydedilmiştir. Bazı kaynaklarda ise, tespit edebildiğimiz kadarıyla bu konu ile ilgili rivayetlere hiç değinilmemiştir.

Peygamber Efendimizin Rüyalar İle İlgili Değerlendirmeleri

Hz. Peygamber, rüyaların önemini, ne olduğunu, nasıl görüldüğünü, çeşitlerini ve nasıl yorumlanacağını anlatmış; bunlar da muhaddisler tarafından kayıt altına alınarak günümüze kadar hadis kaynakları aracılığıyla ulaşmıştır. Hz. Peygamber’in bu değerlendirmeleri, hadis ilimleri ışığında bu bölümde değerlendirilecektir.

1- Rüyanın Nübüvvetten Cüz Olması

Enes İbn-i Mâlik radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem: "Sâlih bir kişi (veyâ sâliha bir kadın) tarafından görülen güzel rü'yâ, nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüz'üdür" buyurmuştur. Hadis kaynaklarında bu konuda birçok rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerin bir kısmında rüya kelimesine sâlih, sâdık, hasen kelimeleri eklenmiştir.

Bazı rivayetlerde “kırk altı” yerine “kırkbeş, yetmiş, elli, kırk dört, kırk, kırk dokuz ve yirmi altı” sayıları bulunmaktadır.

Ayrıca, Ebû Hüreyre radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Zaman yaklaşınca (ve kâinat son günlerini yaşamağa başlayınca) mü'minin rü'yâsı yalan çıkmaz; çünkü mü'minin rü'yâsı nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüz'üdür. Nübüvvetten cüz'ü olan şey ise yalan olamaz." buyurmuştur.
karuban
Yazıda geçen sözlerin kaynağını sormadım. Varsa o sözleri tenkid eden başka alimlerden tek bir nakil yok demiştim. İyi anlayınız.

Alim nakil bahislerini bir kez de öyle değerlendiriniz.

Alıntıladığınız (18. iletideki) o kaynaklı yazı sizin mi?

Değilse neden alıntıladınız?

Bir de Hz. Musa kıssasını yazmışsınız ama ordaki "teslimiyeti" fark edebildiniz mi?

(Mecra ve macera kelimelerinin sözlük ve ıstılahi anlamlarını bir inceleyiniz. Ne demek istediğimiz o zaman anlaşılacaktır inşallah. Allah katından ilim sahibi kula "melek" diyenler olmuşsa da bu görüşün batıl olduğu bildirilmişitr. Kurtubi ve Razi Tefsirlerine bakınız.)

Son olarak bilmekten Allah'a sığınırım. Bildiğimi söylemedim. Bize verilenden başka bilgimiz yoktur.

Bir sözümüz de Ebrar'a:

Peygamber kıssaları, babası Peygamber olanlar için mi anlatılmıştır? Bunlardan alacağımız dersler yok mudur?

Varsa biz de alınması gereken bir dersi söylemiştik. Farz edin ki haşa babanız Peygamber. Ve sizi kurban edecek. Kolay mı, teslim olmak! Yoksa zor mu? Zorsa, İsmail AS. gibi teslim olmayı nerden öğreneceğiz? Ya da İbrahim AS. gibi...
süleyman recep
ALINTI(karuban @ Jul 15 2008, 01:28 AM) *

Yazıda geçen sözlerin kaynağını sormadım. Varsa o sözleri tenkid eden başka alimlerden tek bir nakil yok demiştim. İyi anlayınız.

Alim nakil bahislerini bir kez de öyle değerlendiriniz.

Alıntıladığınız (18. iletideki) o kaynaklı yazı sizin mi?

Değilse neden alıntıladınız?

Bir de Hz. Musa kıssasını yazmışsınız ama ordaki "teslimiyeti" fark edebildiniz mi?

(Mecra ve macera kelimelerinin sözlük ve ıstılahi anlamlarını bir inceleyiniz. Ne demek istediğimiz o zaman anlaşılacaktır inşallah. Allah katından ilim sahibi kula "melek" diyenler olmuşsa da bu görüşün batıl olduğu bildirilmişitr. Kurtubi ve Razi Tefsirlerine bakınız.)

Son olarak bilmekten Allah'a sığınırım. Bildiğimi söylemedim. Bize verilenden başka bilgimiz yoktur.

Bir sözümüz de Ebrar'a:

Peygamber kıssaları, babası Peygamber olanlar için mi anlatılmıştır? Bunlardan alacağımız dersler yok mudur?

Varsa biz de alınması gereken bir dersi söylemiştik. Farz edin ki haşa babanız Peygamber. Ve sizi kurban edecek. Kolay mı, teslim olmak! Yoksa zor mu? Zorsa, İsmail AS. gibi teslim olmayı nerden öğreneceğiz? Ya da İbrahim AS. gibi...



evet ben geç kaldım,sende sabır gösteremedin ricamı kırdın...konuyu dağıtmamak adına rica etmiştim..

anlamadığını sana anlatayım.. o yazılan maddeler, tasavvuf ehli alimlerinin görüşleridir.kaynakları mevcut..
eleştirileri ise, bu ilki olsun Prof.Dr.Süleyman Uludağ yapmıştır. ancak bu eleştireleri yapan sonuçda bir insandır,insan üstü şahsiyet değil..daha istersen yani şöyle,önceki alimlerimizden eleştiriler, onlarıda yazarım..bu eleştiriyi alıntı yapmamdan neden rahatsız oldun?böyle şey olmaz diyemem şimdi diyemi? yoksa, yanlışların ortaya çıkmasınamı? sorun ne? ha anladım prof. şeyh değil görüşü muteber sayılmaz...

bak kardeşim biri peygamber, yani hz.musa a.s. diğeri ise, melek diyen var, elbette bu yanlış olabilir, itiraz yok..o bir kuldur bilge alimdir veya adına hızır diyenler de var, ama alimlerimizin şu görüşlerini ne yapalım .....

Rahmetli Mehmed Zahid KOTKU, Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabında, bir kimseyi kâfir eden sözleri ve halleri belirtirken şunları yazı­yor:

"Gaybı biliyorum" iddiasında bulunanı tas­dik eyleyen.

Ben çalınan malları bilirim, diyen.

Bana cinler haber verir diyen ve onun bu sö­zünü tasdik eyleyenler (kâfir olurlar). Zira gaybı ne ins (insan) bilir, ne cin bilir. Bilâkis yalnız Cenab-ı Hakk bilir"[81].

Şimdi siz varın "Evliyaullahın insanın kal­bin­den geçeni bilmesi haktır ve vakidir." diyen kişinin yerini tayin edin.[82].

peki, bilge alim diye bilinen o insan, eğer allah c.c. katından görevlendirelen biri değilse, musa a.s.'a tabi olması gerekmiyormuydu? ki musa a.s. bir daha kendisini görmediğini söylüyor alimlerimiz... bakalım tefsirlere ne diyor ....

Öyle anlaşılıyor ki, bu buluşma Hz. Musa ile Rabbi arasında bir sırdı ve Musa buluşma gerçekleşene kadar genç arkadaşını bundan haberdar etmemişti. Bu yüzden hikâyenin az sonra sunulacak sahnelerinde Hz. Musa'nın, bilge kulla başbaşa kaldığını görüyoruz!

Bir peygambere yakışan bir edep tavrı ile peşinden gelip gelmeyeceğini soruyor. Ve işi oldu bittiye getirmeye kalkışmıyor. Bir peygamber olarak bilge bir kuldan olgunlaştırıcı gerçek bilgiyi öğretmesini istiyor.

Fakat adamın sahip olduğu bilgi sebepleri belli, sonuçları bilinen beşeri bilgilere benzemiyor. Bu gayba ilişkin dolaysız bilginin bir türüdür. Yüce Allah öngördüğü bir hikmetten dolayı ve dilediği oranda ona bu bilgiden öğretmiştir. Bu yüzden bir peygamber, bir resul olmasına rağmen, Hz. Musa bu adama ve uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü bu uygulamalar dış görünüşleri itibariyle akıl ve mantıkla, eşyanın tabiatına ilişkin hükümlerle çelişiyorlar. Bu yüzden bu uygulamaların gerisindeki gizli hikmeti kavramak zorunludur. Aksi taktirde şaşkınlık uyandıracak, hoşnutsuzluğa neden olacaklardır. Bunun için kendisine dolaysız bilgi öğretilen bu kul da Musa'nın, arkadaşlığına ve uygulamalarına karşı sabredemeyeceğinden, bunlara katlanamayacağından korkuyor:
Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya kalkışmamasıdır.

Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya kalkışmamasıdır.

Musa kabul ediyor... Ve biz onların yaşadığı ilk sahnenin karşısında buluyoruz kendimizi.

Buraya kadar Hz. Musa ve surenin akışı içinde hikâyeyi izleyen bizler, kendimizi izleyen ve sırrını bilmediğimiz sürpriz gelişmeler karşısında buluyoruz. Hikâyeyi izleyen bizlerin durumu tıpkı Hz. Musa'nın durumu gibidir. Üstelik biz bu tür garip davranışlarda bulunan adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bizi saran kapalı havayı tamamlamak için Kur'an-ı Kerim adamın ismini açıklamıyor. Hem ismin ne önemi var ki. Bu adamın yüce ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden adamın adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir. Daha baştan itibaren görünmez, gaybi güçler hikâyede etkin rol oynuyorlar. Örneğin Hz. Musa kendisi ile görüştürüleceği vadedilen bu adamla buluşmak amacı ile yoluna devam ediyor. Ama genç arkadaşı azıklarını kayalıklı yerde unutuyor. Sanki geri dönmeleri için unutmuş gibi. Geri döndüklerinde sözü edilen adamla karşılaşıyorlar. Şayet yollarına devam etselerdi; eğer ilahi takdir tekrar geri dönmelerini öngörmeseydi adamla karşılaşamayacaklardı. Görüldüğü gibi hikâyeye egemen olan hava bütünüyle kapalı ve bilinmezliklerle dolu bir havadır. Bu yüzden ayetlerin akışı içinde adamın adı da gizli ve kapalı kalıyor.
seyyid kutub...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
derken salih kullarımızdan birini buldular ki biz nezdimizde ona bir rahmet vermiştik. Yani vahiy ve peygamberlik nimeti ile nimetlendirmiş ve tarafımızdan kendisine ilim öğretmiştik. Bazıları bu zatın kim olduğu hakkında ihtilaf etmişlerse d e tefsir bilginlerinin çoğu Hızır olduğunu nakletmişler ve açıklamışlardır. Tasavvufçular, hadis bilginlerince sahih olarak kabul edilmeyen bazı haberlerle Hızır'ın hiç vefat etmediğini ve arasıra görüldüğünü söylemişlerdir. Onun için buradaki rahmeti, uzun süre yaşamak ile tefsir edenler olmuştur. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin "Futuhât-ı Mekkiyye" sinde Hızır'ın hayatına dair birtakım bahisler ve hikayeler görülür. İbnü Salâh ve Nevevî gibi bazı yüce zatlar, Hızır'ın yaşadığı hakkında büyük âlimleri n görüş birliğini nakletmişler, fakat takip olunmuşlardır. (eleştiriye uğramışlardır.) Buna karşılık bir çok âlimler de bazı hadislerle "Ey Muhammed! Biz senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik..." (Enbiyâ, 21/34) âyetiyle akla ve nakle dayanan bazı deliller getirerek vefat etmiş olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hayyân, bunun cumhur sözü olduğunu kaydetmiştir. Gerçekten tefsir bilginlerinin çoğu, birçok yerlerde olduğu gibi buradaki rahmeti de vahiy ve peygamberlik ile tefsir etmişlerdir.elmalılı hamdi yazır... böylece devam eder...

Derken orada katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği bilgilerinden bazısını açtığı bu kul, güvenilir tüm hadis kitaplarında Allah’ın kendisine katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bil-gilerinden bazılarını öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. Alimlerimizin ekseriyeti bu kulun Hızır (a.s) olduğunu ve kendisinin bir peygamber veya bir melek olduğunu söylemişlerdir. Bunun münakaşasına da burada girmiyorum, ileride inşallah değineceğim.



O da görevli bir kul. Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir kul. Yaptığı, gösterdiği her şeyi Allah emretti, Allah görevlendirdi, Allah bildirdi diye yapan bir kul. Zaten eğer o yaptıklarını kendi kendine yapmış olsaydı, elbette Musa (a.s) onun canına okurdu. Allah kullarından bir kul. Rasûlullah efendimize de kitabımız kul der.



Buradaki “ledün” ifadesine kafayı takıp Allah’ın muradının dışında akıllarına estiğince çok yanlış mânâlara çekenler olmuştur. Bu konuyla alâkalı sadece birkaç söz söyleyip esas diyeceklerimi daha sonraya bırakacağım. Dikkat ederseniz azap konusunda da “min le-dün” denmişti. Azap Allah’tan, ilim Allah’tan, hayat Allah’tan, ölüm Allah’tandır, rahmet Allah’tan, her şey O’ndandır. Öyleyse söylesenize hangi peygamber sahip olduğu ilmi Allah’tan almamıştır? Ledünnî olmayan bir ilim, ledünnî olmayan bir hayat, ledünnî olmayan bir mal bir varlık, bir eşya var mı? Yâni Allah’tan olmayan, Allah kaynaklı ol-mayan bir şey var mı? Allah kaynaklı olmayan bir iman, bir tavır, bir hareket var mı? Her şey Allah’tan değil mi?



Hattâ bir zamanlar Mekke kâfirleri; “Biz şu anda canımız istemediği için inanmayacağız, biz iman etmeyeceğiz, canımız istediği zaman iman ederiz” dediler de, Rabbimiz buyurdu ki; “Ben size izin vermeden iman bile edemezsiniz.” Yâni ne zaman iman edeceğiniz konusunda da bize bağımlısınız buyurdu. İşte gördük bu sûrede Ra-sûlullah Efendimiz kendisine gaybî konularda sorular soran Mekke müşriklerine; “Yarın gelin de size bu konularda bilgi vereyim” buyurmuştu, inşallah demeyi unuttuğu için Rabbimiz bir süre kendisine vahyi kesivermişti de peygamber efendimiz hiçbir şey bilememiş, hiç bir şey söyleyememişti.



Peki birinde “min indina”, ötekisinde ise “min ledünna” dendi. Yâni rahmet kelimesi “min indina” şeklinde ifade edilirken, ilim kelimesi ise “min ledünna” şeklinde kullanılmış. Bu ikisinin arasında bir fark mı var ki böyle buyurdu Rabbimiz diye tartışmaya girmenin anlamsızlığını düşünüyorum. Öyleyse Allah’ın kendisine ait rahmeti ve ilmiyle donattığı bir kul olarak Musa (a.s)’ın karşısına çıkarılmış bir kul olarak anlıyoruz onu. Buluştular. Bizler de şu anda onların arkasında yerimizi aldık. Biz orada, o ortamda öğrenme makamındayız. Tıpkı ondan sonra kendisine düşen hiçbir görevden söz edilmeyen o genç durumundayız. Ben orada Hızır’ın Musa’ya dediklerini öğrenme, Musa’nın Hızır’dan öğrendiklerini anlama makamındayım. Adım adım, kulağımı dört açarak, gözümü bir ân bile üzerlerinden ayırmadan olayı takip etmek makamındayım.



Bir yere Allah rızası için din anlatmaya, yahut da Allah hatırına iki küs insanı barıştırmaya, bir problemi çözmeye gidersiniz de, orada bin yıl düşünseniz aklınıza gelmeyen nice sözler, nice formüller aklınıza gelir değil mi? İşte bunlar da ledünnî bilgilerdir. Allah’ın size lütfudur bunlar. Ama buradaki ledünnî bilgi ile bu söylediklerimiz arasında belirgin bir fark olduğunu unutmamalıyız. O da şudur: Bu tür bize gelen bilgiler konusunda kesinlikle bu Allah’tandır demeye kimse cesaret etmemeli, bu bilgileri hak yolda, doğru yolda, cennet yolunda, kulluk yolunda kullanmakla görevli olduğunu unutmamalıdır. Burada bu kadarla iktifa ediyorum, ileride biraz daha söz edeceğim bu konuda inşallah. Evet Hz. Mûsâ orada böyle bir kul buldu ve ona dedi ki:

66. “Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra gö-türen bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim? " dedi.”

Kıssanın başında arz ettiğim hadisin ifadesine göre Hz. Mûsâ aradığı bu kulu bulunca ona: "selâmun aleyküm" dedi. O da: "Ve aleykesselâm ey İsrâil oğullarının peygamberi!" dedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s): "Sen bunu nereden bildin?" Dedi. O da: "Seni bana gönderen" dedi. Hz. Mûsâ dedi ki: "Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için kendimi sana tabi kılabilir miyim?" Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için peşinden gelebilir miyim? Yâni sana öğretilen o ilim vasıtasıyla dinimde doğruluk bulabilmek için onu senden öğrenme adına sana uyabilir miyim? Mümkün mü? Ben sana ittiba etsem. Hak nedir, rüşt nedir, doğru yol nedir, doğru yolda olmak nedir, cennet yolunda olmak nedir ben bunu senden öğrenmek istiyorum. Şu kâinattaki olayların perde arkasını öğrenmek istiyorum. Senin öğrendiğin bu bilgileri bana da öğretmen şartıyla



Evet görüyoruz ki Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ, Hızır’a ittiba edeceğini söylüyor. Kişi kendisinden ilim öğreneceği kimseye karşı alçak gönüllü davranmak zorundadır ve bu konuda ondan izin almak zorundadır. Yine Hz. Mûsâ’nın ilmi hocasına, cehaleti de kendisine izafe ettiğini görüyoruz. "Sana verilen bu ilimden bana da öğretebilir misin?" diyor. Ama hocasındaki bu ilmin de Allah’tan olduğunu ifade etmek için de: "Sana öğretilen bu ilimden" diyor. Yâni Allah’ın sana lütufta bulunup bu ilmi öğrettiği gibi, sen de Rabbinin sana yaptığı gibi onu bana öğretebilir misin? diyerek işi Allah’a raci kılıveriyor.



Mûsâ (a.s)'ın kendisinde olmayan bir ilmi öğrenebilmek için her türlü fedâkarlığı göze aldığını, bu ilmi öğretecek kimseye teslim olduğunu, ona tabi olmanın karşılığında ondan her hangi bir şey talep de etmediğini görüyoruz.



Hızır önce ona işin önemini anlattı. Hakkında bilgin olmadığı şey konusunda nasıl sabredeceksin? Yâni Musa (a.s)’ın mazeretini baştan Hızır (a.s) da kabul ediyor. Çünkü Allah Musa (a.s)’a bu hayatı düzenlemenin bilgisini vermişti. Adam öldürmenin suç olduğunu, gemi delmenin, insanların mallarına zarar vermenin yasak olduğunu bildirmişti. Şimdi perde arkasına ait bilgilere nasıl sabredecekti? Öyleyse oğlu ölen birisi, hattâ bu peygamber bile olsa, perde arkasını bilemediği için, hikmetini anlayamadığı için ağlayabilecektir. Yine bunun tam tersi olarak yarın büyüyünce kâfir olacak bir çocuğu doğduğunda da yarınını bilemediği için sevinecektir. Bilmedikleri konularda insanların böyle davranmalarına Allah izin vermiştir. İşte Hızır (a.s) karşısında da Musa (a.s)’ın durumu da buydu. Onun için Hızır aleyhisselâm ona dedi ki;



67,68. “O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana-bilirsin? " dedi.”



Hızır (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen benim yanımda asla sabredemezsin! Anlayamadığın kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Benden senin şeriatine muhalif gibi görülebilecek bir takım şeyler görebileceğinden benimle beraber olmaya dayanabilecek misin? Ben Allah’ın sana öğretmediği bir bilgiye, sen de Allah’ın bana öğretmediği bir bilgiye sahipken, her ikimiz de farklı emirlerle görevli iken, benden mahiyetini anlayamadığın bir takım şeylerin zuhuruna nasıl dayanacaksın? Sen buna asla tahammül edemezsin. Çünkü sâlih bir insan, sahih bir insan künhünü anlayamadığı aslını kavrayamadığı ve kendince dış görünüşüyle münker bildiği bir olay karşısında mutlaka sabırsızlık göstermek zorundadır. Yâni sen senin bilmeyip de benim bildiğim bir takım işlere tepki göstereceksin. Çünkü sen bu konuda mazursun. Benim yaptıklarıma dayanamayıp mutlaka tepki göstereceksin.



Gerçekten de meselâ şu anda Rabbimiz yaşadığımız şu hayatta bizim gözümüzün önündeki gayb perdesini kaldırıverse bu hayata kim tahammül edebilecek de? Gözümüzün önündeki gayp perdelerini aralayıp geleceklerle bizi yüz yüze getiriverse, yaşanır mı bu hayat? Düşünün şu anda on yıllık veya yüz yıllık hayatımızın geleceği gözümüzün önüne geliverse ne yaparız biz? Yakında bizim başımıza gelecekler, yakınlarımızın başına gelecekler, ölümler, zulümler, haksızlıklar, acılar, kederler, hastalıklar, hapisler... Yâni kendi kaderimiz, yakınlarımızın kaderi, babalarımızın, analarımızın kaderi, hanımlarımızın çocuklarımızın kaderi, sevdiklerimizin kaderleri. Bir anda onların ve bizim başımıza gelecekleri biliversek yaşayabilir misiniz? Yaşanır mı bu hayat?

İçimizden kimi beyinsizler varsınlar gaybı bildiklerini filan iddia ede dursunlar Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki bundan do-layı gaybını kimseye muttali kılmıyor. Peygamberler de dahil gaybını kimseye ezdirip bozdurmuyor Rabbimiz. İhtiyaçları kadar bir bölümünü peygamberlere bildiriyor, da altından kalkamayacakları bölümü onlara da bildirmiyor.

İşte burada biraz sonra göreceğiz ki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ da bunları bilmiyordu ve Hz. Mûsâ da bu tür gaybi bilgilere muttali olunca tahammül edemiyordu.

Ama burada Hızır vasıtasıyla Rabbimiz Hz. Mûsâ’ya ve onun şahsında hepimize künhünü anlayamadığımız, bizim içim kapalı olan gaypdan bir kaç perde aralayacak. Bize bir kaç gayp penceresi açacak ve bize bir kaç konuda bilgi verecek. Bir kaç olayın arka planını bize arz ederek hayatın mânâsını anlatacak bize ve sonunda diyecek ki kullarım işte hayat budur. Yaşadığınız hayatta mânâsını anlayamadığınız bu tür olaylarla karşılaştığınız zaman sakın yanlışa düşmeyin ve hayatı böylece kabul edin diyecek.

Evet diyor ki Hızır, Mûsâ (as)'a kavrayamadığın, anlayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Hazmedemediğin bir şeye nasıl tahammül edeceksin? Hz. Mûsâ dedi ki:

69. “Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte baş kaldırmayacağım" dedi.”

İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Ve de senin işine karışmayacağım. Hiçbir zaman senin işine karışıp müdahalede ya da muhalefette bulunmayacağım. Yâni Allah benim sabırlı olmamı dilerse, Allah bana sabır verirse sen beni sabırlı bulacaksın dedi.
Evirip çevirip bu sûre bu konuyu anlatıyor. Yarın birşey yapa-cağınızda inşallah deyin. Bağınıza, bahçenize girerken maşallah deyin. Allah kontrolünde bir hayat yaşadığınızı unutmayın. Allah’la beraberliğinizi unutmadan bir hayat yaşayın. Bakın Musa (a.s) diyor ki; inşallah beni sabredenlerden bulursun.” Ben diyor, kendi kendime bu sabır işini beceremem. Kendi kendime söz veremem. Bir insan olarak bu konuda kendime güvenemem. Ama inşallah diyorum. Allah izin verirse diyorum.
Evet, söz verdi ama yaptıkları isyan değildi. Ben hiçbir konuda sana isyan etmeyeceğim demişti, ama karşı gelişi ona isyan mânâsına gelmiyordu. Meselâ bir iş yerinde çalışmak üzere mesai saatlerinin altına imza atan bir müslümanın, namaz saatlerinde mola vererek namaz kılması, asla o attığı imzaya isyan değildir. Çünkü namaz emri büyük yerden geliyor, yapmak zorundadır müslüman. İşte Musa (a.s)’ın da Hızır karşısındaki durumu bundan ibaretti. Söz verdi, sana hiçbir konuda isyan edip karşı gelmeyeceğim dedi, ama Hızır çocuğu öldürünce hemen itiraz ediverdi. Çünkü emir büyük yerden geliyordu, nasıl tepkisiz kalsın ki? Allah’tan kendisine gelen bilgiye göre, vahye göre bu yasaktı. Bunun üzerine Hz. Hızır dedi ki:

70. “O da: "O halde, bana uyacAksân, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.”

Eğer bana tabi olmak ve benimle beraber olmak istiyorsan bunun şartı; her hangi bir konuda ben sana bilgi verinceye kadar bana o konuda hiçbir şey sormamandır. Ben sana bir şey dememişsem o konuda bana soru sormayacaksın. Sen bana soru sormayacak ve benim o konuda sana bilgi vermemi bekleyecek ve sabredeceksin. Yâni benden mahiyetini kavrayamadığın bir şey sadır olduğunu görürsen o zaman sen sormadan, ben sana onu anlatacağım. Bu şartlarda anlaştılar. Hz. Mûsâ soru sormayacak ve işine karışmayacaktı. Yürüdüler.
Ancak bundan ve sonraki ifadelerden anlaşılıyor ki yanlarında o genç yok. Sadece bu yolculukta o Abd ve Mûsâ var.
Artık bu seninle benim aramı ayıran şeydir. İşte bu ayrılışımızın sebebidir. Artık yolun sonuna geldik. Şimdi artık sana bu senin dayanamadığın, sabredemediğin olayların yorumunu, arka planını anlatacağım dedi.

Üç olay yaşanmıştı. Rabbimiz üç olayla üç perde açmıştı bizim gözümüzün önünden ve bu üç olayın bizim anlayamadığımız perde arkasını bize sunmuştu. Bu olayların üçü de gaybi olaylardı. Allah’a havale etmeden bu ve benzeri cereyan eden olayları hiç kimsenin bilmesi ve anlaması mümkün değildi. Gemi deliniyor, çocuk öldürülüyor ve duvar düzeltiliyor. Durup dururken bütün bunlar neyin nesiydi acaba? Bu sene iki defa hastalık geçirdim bu neyin nesiydi?
Geçenlerde bir arkadaşım hanımıyla beraber trafik kazasında hayatlarını kaybederken dört çocuklarının burnu bile kanamamıştı bu neyin nesiydi? Yaşamak isteyenler ölüyor, ölmek isteyenler yaşıyor, bu neyin nesi? Varlık bitiyor, yokluk geliyor bu neyin nesi? Yokluk bir anda varlığa dönüşüyor, varlık bir anda yokluğa dönüşüyor bu neyin nesi? Başımıza gelen tüm bu olaylar neyin nesi? Çok sevdiğimiz ço-cuğumuz bizden ayrılıp gidiyor bu neyin nesi? Kimileri evini kaybediyor, kimilerinin başına sıkıntılar geliyor, kimileri gülüyor kimileri ağlı-yor bu neyin nesi? Kimileri kız beklerken hep erkek veriliyor, kimilerinin şansı hep kızdan açılıyor bu neyin nesi?
Kâfirler servet içinde, zevk ü sefa içinde yüzerken müslüman-lar sıkıntı içinde kıvranıyor bu neyin nesi? Bu hayat neyin nesi? Yeryüzünde yaşadığımız hayatta bütün bu cereyan eden olayları yorumlayabilmek için, bütün bu olayların arka planını anlayabilmek için bu üç olayda Rabbimizin bize açtığı üç pencereden çok iyi bakmak ve bu üç olayı çok iyi anlamak zorundayız. Bu anlatılan üç konuyu çok iyi anlamalıyız ki; tüm hayatı bunlarla yorumlama imkânını elde etmiş olabilelim. Rabbimize hamd edelim ki onu bize bu sûrede bu kıssasında öğretiyor...:besairul kur'an ali küçük..
...............................................................................................................................................

yahu bu nasıl bir izan? ben bir kul babamda kul.... peki şimdiki binlerce şeyh hagi a.s. da böylesine bir teslimiyet göstereceğiz? yapma ALLAH AŞKINA...ALLAH c.c. hepimizden istedikleri, delilleri ile ortadadır başka söze ne hacet...

Vahiy, fısıldama ve gizli konuşma anlamlarına gelir. Allah insanlardan kendi elçi­lerini seçer ve sözlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. O sözleri Cebrâil aleyhis­selâm getirir. Onun gelişini o elçiden başkası gör­mez ve ko­nuşmasını ondan başkası duymaz. Bu konuşma insan­lardan gizli olduğu için adına va­hiy denir.

Vahiy ilham anlamına da gelir. Çünkü ilham, Allah'ın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir.

Kur'an-ı Kerim'de vahiy kelimesi her iki an­lamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince hemen an­laşılan, Allah'ın emirlerinin elçilerine ulaşmasıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile elçi­lik sona erdiğinden artık vahiy kapısı kapanmıştır.

Elçilik, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırma gö­revi olduğu için va­hiy Müslümanları bağlar. Ama ilham kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman kâfir herkes il­ham alabilir.

MUCİZE
Elçilerin mucizeleri vardır. Mucize bir şahsın Allah'ın elçisi ol­duğunun ispat belgesidir.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesi Kur­‘an-ı Ke­rim’dir. Kur’an ile tanışan herkes onu ge­tirenin elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, in­sanın yazabile­ceği bir kitap değildir. Bu, tıpkı Hz. İsa aleyhisselâ­mın Allah’ın izniyle ölü­leri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfü­rünce canlı hale gelmesi; Hz. Salih aley­hisse­lâmın Allah’ın izniyle kaya­dan bir deve çıkarması gibi hiç bir insanın benzerini yapamayacağı bir muci­zedir. Ama o kuş uçup gider, dirilen kişi tekrar ölür ve deve kesilirse, bunlar ondan sonra ge­lenler için mucize olma özelliğini yitirmiş olur.

Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği süreklidir. Onu dün­ya­nın neresinde, kim ne zaman okur ve manasını anlarsa onun bir mucize olduğunu ve onu geti­ren kişinin Allah'ın elçisi ol­ması gerek­tiğini kavrar. Al­lah Teâlâ Kur’an'ı koru­mayı bizzat üst­lendiği için onun mucizeliği kıya­mete kadar devam edecektir. Kur’an var oldukça Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna inanma mecburi­yeti de var olacak ve yeni bir elçiye ihtiyaç kal­mayacaktır.

Hz. Muhammed'e varis ola­cak alimin yapacağı şey, insanları Kur’an'a çağırmak­tır. Eğer Kur’an’ın dışında başka bir şeye çağırırsa onun, elçiye varis olma kim­liği kaybolur.

vesselam,selametle..













karuban
İlk paragrafı okudum bıraktım.

Siz, Prof Süleyman Uludağ'ı izlemeye devam ediniz. Kişi sevdiğiyle beraberdir. Dünyada da ahirette de.

O kaynaklı yazıda Süleyman Uludağ'ın diye kaynak vermemiştiniz. Yazının kaynağı kim diye sormadım ama olsun, bunu da manidar buluyorum.

Yazı Süleyman Uludağ'ın şahsi görüşleridir. İslam'ı ve Müslümanları bağlamaz.
talebe27
Bakara 269.
Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.
-EBRAR-
ALINTI
Peygamber kıssaları, babası Peygamber olanlar için mi anlatılmıştır? Bunlardan alacağımız dersler yok mudur?

Varsa biz de alınması gereken bir dersi söylemiştik. Farz edin ki haşa babanız Peygamber. Ve sizi kurban edecek. Kolay mı, teslim olmak! Yoksa zor mu? Zorsa, İsmail AS. gibi teslim olmayı nerden öğreneceğiz? Ya da İbrahim AS. gibi...


Peygamber kıssalarından elbet dersler alınacaktır ve onlar bize model teşkil edecektir. Fakat tarikat ehillerinin köşeye sıkışınca mürşidi peygamber konumuna haşa getirip, kayıtsız şartsız teslimiyet ile bağdaştırmasına anlam veremiyor, akıl da erdiremiyorum.

Çok isabetli bir alıntı yapmışsınız peygamber hayatlarından... Söylermisiniz peki, her gönderilen peygamber kendinden bir önceki peygamberi doğrulayacı ve indirdiğini tasdik edici olarak gönderildiği halde, ne Hz.İbrahim (a.s.)'in ne de O(a.s.)'na tabi olanların hayatında Allah'a ulaşmak için kendinden öncekileri rabıta adı altında vesile yaptıklarını okudunuz mu?


''İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir'' (4,125)

Rab'bim İbrahim gibi, hanif olarak Allah'ın dinine tabi olanlarlar eylesin hepimizi...
süleyman recep
ALINTI(karuban @ Jul 16 2008, 05:32 PM) *

İlk paragrafı okudum bıraktım.

Siz, Prof Süleyman Uludağ'ı izlemeye devam ediniz. Kişi sevdiğiyle beraberdir. Dünyada da ahirette de.

O kaynaklı yazıda Süleyman Uludağ'ın diye kaynak vermemiştiniz. Yazının kaynağı kim diye sormadım ama olsun, bunu da manidar buluyorum.

Yazı Süleyman Uludağ'ın şahsi görüşleridir. İslam'ı ve Müslümanları bağlamaz.




anlamadığını sana anlatayım.. o yazılan maddeler, tasavvuf ehli alimlerinin görüşleridir.kaynakları mevcut..
eleştirileri ise, bu ilki olsun Prof.Dr.Süleyman Uludağ yapmıştır. ancak bu eleştireleri yapan sonuçda bir insandır,insan üstü şahsiyet değil..daha istersen yani şöyle,önceki alimlerimizden eleştiriler, onlarıda yazarım..bu eleştiriyi alıntı yapmamdan neden rahatsız oldun?böyle şey olmaz diyemem şimdi diyemi? yoksa, yanlışların ortaya çıkmasınamı? sorun ne? ha anladım prof. şeyh değil görüşü muteber sayılmaz...

bende kendi kendime diyorumki neden anlamıyo, şimdi anlaşıldı....bak ben yaşlı bi adamım bırak beni...
karuban
Ebrar kardeş,

Tamam, anladım, bizim söylediğimiz dersi kabul etmediniz. Sizin bileceğiniz iştir; söylemek var, zorlamak yok.

"Peygamber kıssalarından elbet dersler alınacaktır ve onlar bize model teşkil edecektir."

İbrahim As. ve İsmail AS. arasında yaşanan bu "kurban" kıssasından aldığınız dersi ve edindiğiniz modeli yazın da biz de müstefid olalım.

Hep tenkid olmuyor. Tenkid ettiğinizin yerine bir şeyler önermek lazım değil mi? wink.gif
medineli üveys
ALINTI(karuban @ Jul 14 2008, 10:41 AM) *

Allah'a, İsmail AS'ın ibrahim AS'a teslim olmasında olduğu gibi teslim olmayı öğrenmek ile "zavallılığı" ve "şahsiyetsizliği" dahi ayıramayacak kadar bilgi ve şuur fakiri bir kimsenin yazısını almış gelmişsiniz. Allah'a teslim olmak kölelik ve zavallılık değil! Hürriyettir. Adamlıktır.

İnsan, Tasavvufun yöntemleriyle Allah'a nasıl teslim olunacağını, nasıl edep sahibi olacağını öğrenir. Bilmediğiniz için size yanlış geliyor.

Ashabın Peygamber Efendimize nasıl teslim olduklarını, Onu nasıl takip ettiklerini, ona nasıl bağlandıklarını ya bilmiyorlar bu yazıları yazanlar beğenenler ya da biliyorlar ve bile bile gizliyorlar!

Ashab Efendilerimiz def-i hacet ederken dahi Resulullah Efendimize tabi ve teslim olmuşlar, ne derse yapmışlar, ondan ne gördülerse işlemişlerdir. İtirazsız, şüphesiz teslim olmuşlardır.

Yazıda dikkatimi çekti: Alimlerden nakiller var, ama karşısına o nakillere hangi alim ne demiş, tenkid etmişse nasıl tenkid etmiş, yok tasdik etmişse nasıl tasdik etmiş, gösterilmemiş. Yazı bir ilmi değerlendirme içermiyor! İndi (şahsi) görüşlerle alim sözleri tenkid ediliyor!

İndi görüşler ise Hakikat karşısında hiç bir değer ifade etmez. İslam dini şahsi görüşlerin ön plana alındığı, "bana bu ters", "bana bu uymuyor", "bana anlamsız geliyor" "bana yanlış geliyor" dini değildir; her şeyden önce nakil ve alim dinidir. Biz aklımızdan önce nakledilene bakarız. Akıl vahyin ve sahih naklin peşi sıra gider. Aksi halde çamura saplanmaktan kurtulamaz!

Bir Mürşid'e teslim olmayı kendi şahsi görüşlerine göre kabul edemeyenlere, Kehf Suresindeki Musa AS. ve Allah katından ilim sahibi bir kulun maceralarını okumayı ve anlamayı tavsiye ediyorum. Tabi mealle yetinmesinler Tefsirler ve Alimler o konularda neler demişler, bir zahmet incelesinler.


Şimdi Teslimiyet nasıl olur görün bakalım:

Meryem 54. (Resûlüm!) Kitap’ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, resûl ve nebî idi.

------------------------------------

37- SÂFFÂT

101. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.
102. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: “Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?" dedi. O da cevaben: “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi.
103. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca,
104. Biz ona: “Ey İbrahim!” diye seslendik.
105. Rüyayı gerçekleştirdin.Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
106. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır.
107. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.
108. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.


Okuyun da öğrenin. Oğlu, babasının kendisini kurban edeceğini öğrendikten sonra ne yapıyor? "Hayır Baba, cana kıymak günahtır", "beni zavallı haline getirme", "şahsiyete, insanlığa aykırı" gibi bir karşılık mı veriyor?

Yoksa babasına itirazsız "teslim" mi oluyor?

Peki Babasına "teslim" olmakla esasen kime teslim olmuş oluyor? Allah'ın emrine.

Allah'a teslim olabilmek için babasına da teslim oluyor.

İşte Tasavvufta da böyledir. Ehil bir Mürşid-i Kamil'e teslim olur ki netice Allah'a teslim olabilsin. Teslim olmayı öğrensin.

İfadeyi gözden kaçırmayınız: Her ikisi de teslim olup

Kendinizi İsmail AS.'ın yerine koyun bakalım. Babanız rüya gördüm, Allah emretti diyecek ve elinde bıçak sizi boğazlayacak... Ne hissedersiniz, ne yaparsınız, ne dersiniz?

Allahu alem.




İBARHİM A.S KISSASINDAN BEN ŞUNU ANLIYORUM...
ALLAH BİRŞEY İSTERSE , ALMAK İÇİN İSTEMEZ , VERMEK İÇİN İSTER.....
İSMAİLİ ALMADI,BİRDE ÜSTÜNE İSHAKLA YAKUBU VERDİ(A.S.ECMAİN)

MUHABBETLE..
karuban
Tasavvuf ile ilgili alimlerden nakillere devam edelim inşallah:

İbn Luyûn, et-Tücîbî el-İnâletü'l-Ümiyye'sinde şöyle der:

"Tasavvuf ilimleri konusunda ilk söz söyleyen kimse Hz. Âli'dir"

Salih alim Ebu'l Kasım Ali b. Muhammed b. Haccû Ziyâü'n-Nehâr'da şöyle der:

"Ashabın bilgisi ALLAH ve ahirete dairdi. Kendileri havf (korku), hüzün, mücâhede, murakabe, kanaat, sabır, tevekkül, rıza, Allah’tan başka şeylerden kopup yalnız ona bağlanma, derin ve tüm kapsayıcı bir ihlas ehli idiler.

Cihad, nefisle mücâhede, ikram, güzel ahlakı elde etmeye çalışmak,