ALINTI(karuban @ Jul 15 2008, 01:28 AM)

Yazıda geçen sözlerin kaynağını sormadım. Varsa o sözleri tenkid eden başka alimlerden tek bir nakil yok demiştim. İyi anlayınız.
Alim nakil bahislerini bir kez de öyle değerlendiriniz.
Alıntıladığınız (18. iletideki) o kaynaklı yazı sizin mi?
Değilse neden alıntıladınız?
Bir de Hz. Musa kıssasını yazmışsınız ama ordaki "teslimiyeti" fark edebildiniz mi?
(Mecra ve macera kelimelerinin sözlük ve ıstılahi anlamlarını bir inceleyiniz. Ne demek istediğimiz o zaman anlaşılacaktır inşallah. Allah katından ilim sahibi kula "melek" diyenler olmuşsa da bu görüşün batıl olduğu bildirilmişitr. Kurtubi ve Razi Tefsirlerine bakınız.)
Son olarak bilmekten Allah'a sığınırım. Bildiğimi söylemedim. Bize verilenden başka bilgimiz yoktur.
Bir sözümüz de Ebrar'a:
Peygamber kıssaları, babası Peygamber olanlar için mi anlatılmıştır? Bunlardan alacağımız dersler yok mudur?
Varsa biz de alınması gereken bir dersi söylemiştik. Farz edin ki haşa babanız Peygamber. Ve sizi kurban edecek. Kolay mı, teslim olmak! Yoksa zor mu? Zorsa, İsmail AS. gibi teslim olmayı nerden öğreneceğiz? Ya da İbrahim AS. gibi...
evet ben geç kaldım,sende sabır gösteremedin ricamı kırdın...konuyu dağıtmamak adına rica etmiştim..
anlamadığını sana anlatayım.. o yazılan maddeler, tasavvuf ehli alimlerinin görüşleridir.kaynakları mevcut..
eleştirileri ise, bu ilki olsun Prof.Dr.Süleyman Uludağ yapmıştır. ancak bu eleştireleri yapan sonuçda bir insandır,insan üstü şahsiyet değil..daha istersen yani şöyle,önceki alimlerimizden eleştiriler, onlarıda yazarım..bu eleştiriyi alıntı yapmamdan neden rahatsız oldun?böyle şey olmaz diyemem şimdi diyemi? yoksa, yanlışların ortaya çıkmasınamı? sorun ne? ha anladım prof. şeyh değil görüşü muteber sayılmaz...
bak kardeşim biri peygamber, yani hz.musa a.s. diğeri ise, melek diyen var, elbette bu yanlış olabilir, itiraz yok..o bir kuldur bilge alimdir veya adına hızır diyenler de var, ama alimlerimizin şu görüşlerini ne yapalım .....
Rahmetli Mehmed Zahid KOTKU, Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabında, bir kimseyi kâfir eden sözleri ve halleri belirtirken şunları yazıyor:
"Gaybı biliyorum" iddiasında bulunanı tasdik eyleyen.
Ben çalınan malları bilirim, diyen.
Bana cinler haber verir diyen ve onun bu sözünü tasdik eyleyenler (kâfir olurlar). Zira gaybı ne ins (insan) bilir, ne cin bilir. Bilâkis yalnız Cenab-ı Hakk bilir"[81].
Şimdi siz varın "Evliyaullahın insanın kalbinden geçeni bilmesi haktır ve vakidir." diyen kişinin yerini tayin edin.[82].
peki, bilge alim diye bilinen o insan, eğer allah c.c. katından görevlendirelen biri değilse, musa a.s.'a tabi olması gerekmiyormuydu? ki musa a.s. bir daha kendisini görmediğini söylüyor alimlerimiz... bakalım tefsirlere ne diyor ....
Öyle anlaşılıyor ki, bu buluşma Hz. Musa ile Rabbi arasında bir sırdı ve Musa buluşma gerçekleşene kadar genç arkadaşını bundan haberdar etmemişti. Bu yüzden hikâyenin az sonra sunulacak sahnelerinde Hz. Musa'nın, bilge kulla başbaşa kaldığını görüyoruz!
Bir peygambere yakışan bir edep tavrı ile peşinden gelip gelmeyeceğini soruyor. Ve işi oldu bittiye getirmeye kalkışmıyor. Bir peygamber olarak bilge bir kuldan olgunlaştırıcı gerçek bilgiyi öğretmesini istiyor.
Fakat adamın sahip olduğu bilgi sebepleri belli, sonuçları bilinen beşeri bilgilere benzemiyor. Bu gayba ilişkin dolaysız bilginin bir türüdür. Yüce Allah öngördüğü bir hikmetten dolayı ve dilediği oranda ona bu bilgiden öğretmiştir. Bu yüzden bir peygamber, bir resul olmasına rağmen, Hz. Musa bu adama ve uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü bu uygulamalar dış görünüşleri itibariyle akıl ve mantıkla, eşyanın tabiatına ilişkin hükümlerle çelişiyorlar. Bu yüzden bu uygulamaların gerisindeki gizli hikmeti kavramak zorunludur. Aksi taktirde şaşkınlık uyandıracak, hoşnutsuzluğa neden olacaklardır. Bunun için kendisine dolaysız bilgi öğretilen bu kul da Musa'nın, arkadaşlığına ve uygulamalarına karşı sabredemeyeceğinden, bunlara katlanamayacağından korkuyor:
Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya kalkışmamasıdır.
Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya kalkışmamasıdır.
Musa kabul ediyor... Ve biz onların yaşadığı ilk sahnenin karşısında buluyoruz kendimizi.
Buraya kadar Hz. Musa ve surenin akışı içinde hikâyeyi izleyen bizler, kendimizi izleyen ve sırrını bilmediğimiz sürpriz gelişmeler karşısında buluyoruz. Hikâyeyi izleyen bizlerin durumu tıpkı Hz. Musa'nın durumu gibidir. Üstelik biz bu tür garip davranışlarda bulunan adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bizi saran kapalı havayı tamamlamak için Kur'an-ı Kerim adamın ismini açıklamıyor. Hem ismin ne önemi var ki. Bu adamın yüce ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden adamın adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir. Daha baştan itibaren görünmez, gaybi güçler hikâyede etkin rol oynuyorlar. Örneğin Hz. Musa kendisi ile görüştürüleceği vadedilen bu adamla buluşmak amacı ile yoluna devam ediyor. Ama genç arkadaşı azıklarını kayalıklı yerde unutuyor. Sanki geri dönmeleri için unutmuş gibi. Geri döndüklerinde sözü edilen adamla karşılaşıyorlar. Şayet yollarına devam etselerdi; eğer ilahi takdir tekrar geri dönmelerini öngörmeseydi adamla karşılaşamayacaklardı. Görüldüğü gibi hikâyeye egemen olan hava bütünüyle kapalı ve bilinmezliklerle dolu bir havadır. Bu yüzden ayetlerin akışı içinde adamın adı da gizli ve kapalı kalıyor.
seyyid kutub...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
derken salih kullarımızdan birini buldular ki biz nezdimizde ona bir rahmet vermiştik. Yani vahiy ve peygamberlik nimeti ile nimetlendirmiş ve tarafımızdan kendisine ilim öğretmiştik. Bazıları bu zatın kim olduğu hakkında ihtilaf etmişlerse d e tefsir bilginlerinin çoğu Hızır olduğunu nakletmişler ve açıklamışlardır. Tasavvufçular, hadis bilginlerince sahih olarak kabul edilmeyen bazı haberlerle Hızır'ın hiç vefat etmediğini ve arasıra görüldüğünü söylemişlerdir. Onun için buradaki rahmeti, uzun süre yaşamak ile tefsir edenler olmuştur. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin "Futuhât-ı Mekkiyye" sinde Hızır'ın hayatına dair birtakım bahisler ve hikayeler görülür. İbnü Salâh ve Nevevî gibi bazı yüce zatlar, Hızır'ın yaşadığı hakkında büyük âlimleri n görüş birliğini nakletmişler, fakat takip olunmuşlardır. (eleştiriye uğramışlardır.) Buna karşılık bir çok âlimler de bazı hadislerle "Ey Muhammed! Biz senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik..." (Enbiyâ, 21/34) âyetiyle akla ve nakle dayanan bazı deliller getirerek vefat etmiş olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hayyân, bunun cumhur sözü olduğunu kaydetmiştir. Gerçekten tefsir bilginlerinin çoğu, birçok yerlerde olduğu gibi buradaki rahmeti de vahiy ve peygamberlik ile tefsir etmişlerdir.elmalılı hamdi yazır... böylece devam eder...
Derken orada katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve kendisine bilgilerimizden bazılarını öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve kendisine kimseye öğretmediği bilgilerinden bazısını açtığı bu kul, güvenilir tüm hadis kitaplarında Allah’ın kendisine katından bir rahmet verdiği ve kendisine kendi bil-gilerinden bazılarını öğrettiği bu zatın adından Hızır olarak söz edilir. Alimlerimizin ekseriyeti bu kulun Hızır (a.s) olduğunu ve kendisinin bir peygamber veya bir melek olduğunu söylemişlerdir. Bunun münakaşasına da burada girmiyorum, ileride inşallah değineceğim.
O da görevli bir kul. Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir kul. Yaptığı, gösterdiği her şeyi Allah emretti, Allah görevlendirdi, Allah bildirdi diye yapan bir kul. Zaten eğer o yaptıklarını kendi kendine yapmış olsaydı, elbette Musa (a.s) onun canına okurdu. Allah kullarından bir kul. Rasûlullah efendimize de kitabımız kul der.
Buradaki “ledün” ifadesine kafayı takıp Allah’ın muradının dışında akıllarına estiğince çok yanlış mânâlara çekenler olmuştur. Bu konuyla alâkalı sadece birkaç söz söyleyip esas diyeceklerimi daha sonraya bırakacağım. Dikkat ederseniz azap konusunda da “min le-dün” denmişti. Azap Allah’tan, ilim Allah’tan, hayat Allah’tan, ölüm Allah’tandır, rahmet Allah’tan, her şey O’ndandır. Öyleyse söylesenize hangi peygamber sahip olduğu ilmi Allah’tan almamıştır? Ledünnî olmayan bir ilim, ledünnî olmayan bir hayat, ledünnî olmayan bir mal bir varlık, bir eşya var mı? Yâni Allah’tan olmayan, Allah kaynaklı ol-mayan bir şey var mı? Allah kaynaklı olmayan bir iman, bir tavır, bir hareket var mı? Her şey Allah’tan değil mi?
Hattâ bir zamanlar Mekke kâfirleri; “Biz şu anda canımız istemediği için inanmayacağız, biz iman etmeyeceğiz, canımız istediği zaman iman ederiz” dediler de, Rabbimiz buyurdu ki; “Ben size izin vermeden iman bile edemezsiniz.” Yâni ne zaman iman edeceğiniz konusunda da bize bağımlısınız buyurdu. İşte gördük bu sûrede Ra-sûlullah Efendimiz kendisine gaybî konularda sorular soran Mekke müşriklerine; “Yarın gelin de size bu konularda bilgi vereyim” buyurmuştu, inşallah demeyi unuttuğu için Rabbimiz bir süre kendisine vahyi kesivermişti de peygamber efendimiz hiçbir şey bilememiş, hiç bir şey söyleyememişti.
Peki birinde “min indina”, ötekisinde ise “min ledünna” dendi. Yâni rahmet kelimesi “min indina” şeklinde ifade edilirken, ilim kelimesi ise “min ledünna” şeklinde kullanılmış. Bu ikisinin arasında bir fark mı var ki böyle buyurdu Rabbimiz diye tartışmaya girmenin anlamsızlığını düşünüyorum. Öyleyse Allah’ın kendisine ait rahmeti ve ilmiyle donattığı bir kul olarak Musa (a.s)’ın karşısına çıkarılmış bir kul olarak anlıyoruz onu. Buluştular. Bizler de şu anda onların arkasında yerimizi aldık. Biz orada, o ortamda öğrenme makamındayız. Tıpkı ondan sonra kendisine düşen hiçbir görevden söz edilmeyen o genç durumundayız. Ben orada Hızır’ın Musa’ya dediklerini öğrenme, Musa’nın Hızır’dan öğrendiklerini anlama makamındayım. Adım adım, kulağımı dört açarak, gözümü bir ân bile üzerlerinden ayırmadan olayı takip etmek makamındayım.
Bir yere Allah rızası için din anlatmaya, yahut da Allah hatırına iki küs insanı barıştırmaya, bir problemi çözmeye gidersiniz de, orada bin yıl düşünseniz aklınıza gelmeyen nice sözler, nice formüller aklınıza gelir değil mi? İşte bunlar da ledünnî bilgilerdir. Allah’ın size lütfudur bunlar. Ama buradaki ledünnî bilgi ile bu söylediklerimiz arasında belirgin bir fark olduğunu unutmamalıyız. O da şudur: Bu tür bize gelen bilgiler konusunda kesinlikle bu Allah’tandır demeye kimse cesaret etmemeli, bu bilgileri hak yolda, doğru yolda, cennet yolunda, kulluk yolunda kullanmakla görevli olduğunu unutmamalıdır. Burada bu kadarla iktifa ediyorum, ileride biraz daha söz edeceğim bu konuda inşallah. Evet Hz. Mûsâ orada böyle bir kul buldu ve ona dedi ki:
66. “Mûsâ ona: "Sana öğretileni bana hayra gö-türen bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim? " dedi.”
Kıssanın başında arz ettiğim hadisin ifadesine göre Hz. Mûsâ aradığı bu kulu bulunca ona: "selâmun aleyküm" dedi. O da: "Ve aleykesselâm ey İsrâil oğullarının peygamberi!" dedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s): "Sen bunu nereden bildin?" Dedi. O da: "Seni bana gönderen" dedi. Hz. Mûsâ dedi ki: "Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için kendimi sana tabi kılabilir miyim?" Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen için peşinden gelebilir miyim? Yâni sana öğretilen o ilim vasıtasıyla dinimde doğruluk bulabilmek için onu senden öğrenme adına sana uyabilir miyim? Mümkün mü? Ben sana ittiba etsem. Hak nedir, rüşt nedir, doğru yol nedir, doğru yolda olmak nedir, cennet yolunda olmak nedir ben bunu senden öğrenmek istiyorum. Şu kâinattaki olayların perde arkasını öğrenmek istiyorum. Senin öğrendiğin bu bilgileri bana da öğretmen şartıyla
Evet görüyoruz ki Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ, Hızır’a ittiba edeceğini söylüyor. Kişi kendisinden ilim öğreneceği kimseye karşı alçak gönüllü davranmak zorundadır ve bu konuda ondan izin almak zorundadır. Yine Hz. Mûsâ’nın ilmi hocasına, cehaleti de kendisine izafe ettiğini görüyoruz. "Sana verilen bu ilimden bana da öğretebilir misin?" diyor. Ama hocasındaki bu ilmin de Allah’tan olduğunu ifade etmek için de: "Sana öğretilen bu ilimden" diyor. Yâni Allah’ın sana lütufta bulunup bu ilmi öğrettiği gibi, sen de Rabbinin sana yaptığı gibi onu bana öğretebilir misin? diyerek işi Allah’a raci kılıveriyor.
Mûsâ (a.s)'ın kendisinde olmayan bir ilmi öğrenebilmek için her türlü fedâkarlığı göze aldığını, bu ilmi öğretecek kimseye teslim olduğunu, ona tabi olmanın karşılığında ondan her hangi bir şey talep de etmediğini görüyoruz.
Hızır önce ona işin önemini anlattı. Hakkında bilgin olmadığı şey konusunda nasıl sabredeceksin? Yâni Musa (a.s)’ın mazeretini baştan Hızır (a.s) da kabul ediyor. Çünkü Allah Musa (a.s)’a bu hayatı düzenlemenin bilgisini vermişti. Adam öldürmenin suç olduğunu, gemi delmenin, insanların mallarına zarar vermenin yasak olduğunu bildirmişti. Şimdi perde arkasına ait bilgilere nasıl sabredecekti? Öyleyse oğlu ölen birisi, hattâ bu peygamber bile olsa, perde arkasını bilemediği için, hikmetini anlayamadığı için ağlayabilecektir. Yine bunun tam tersi olarak yarın büyüyünce kâfir olacak bir çocuğu doğduğunda da yarınını bilemediği için sevinecektir. Bilmedikleri konularda insanların böyle davranmalarına Allah izin vermiştir. İşte Hızır (a.s) karşısında da Musa (a.s)’ın durumu da buydu. Onun için Hızır aleyhisselâm ona dedi ki;
67,68. “O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana-bilirsin? " dedi.”
Hızır (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen benim yanımda asla sabredemezsin! Anlayamadığın kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Benden senin şeriatine muhalif gibi görülebilecek bir takım şeyler görebileceğinden benimle beraber olmaya dayanabilecek misin? Ben Allah’ın sana öğretmediği bir bilgiye, sen de Allah’ın bana öğretmediği bir bilgiye sahipken, her ikimiz de farklı emirlerle görevli iken, benden mahiyetini anlayamadığın bir takım şeylerin zuhuruna nasıl dayanacaksın? Sen buna asla tahammül edemezsin. Çünkü sâlih bir insan, sahih bir insan künhünü anlayamadığı aslını kavrayamadığı ve kendince dış görünüşüyle münker bildiği bir olay karşısında mutlaka sabırsızlık göstermek zorundadır. Yâni sen senin bilmeyip de benim bildiğim bir takım işlere tepki göstereceksin. Çünkü sen bu konuda mazursun. Benim yaptıklarıma dayanamayıp mutlaka tepki göstereceksin.
Gerçekten de meselâ şu anda Rabbimiz yaşadığımız şu hayatta bizim gözümüzün önündeki gayb perdesini kaldırıverse bu hayata kim tahammül edebilecek de? Gözümüzün önündeki gayp perdelerini aralayıp geleceklerle bizi yüz yüze getiriverse, yaşanır mı bu hayat? Düşünün şu anda on yıllık veya yüz yıllık hayatımızın geleceği gözümüzün önüne geliverse ne yaparız biz? Yakında bizim başımıza gelecekler, yakınlarımızın başına gelecekler, ölümler, zulümler, haksızlıklar, acılar, kederler, hastalıklar, hapisler... Yâni kendi kaderimiz, yakınlarımızın kaderi, babalarımızın, analarımızın kaderi, hanımlarımızın çocuklarımızın kaderi, sevdiklerimizin kaderleri. Bir anda onların ve bizim başımıza gelecekleri biliversek yaşayabilir misiniz? Yaşanır mı bu hayat?
İçimizden kimi beyinsizler varsınlar gaybı bildiklerini filan iddia ede dursunlar Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki bundan do-layı gaybını kimseye muttali kılmıyor. Peygamberler de dahil gaybını kimseye ezdirip bozdurmuyor Rabbimiz. İhtiyaçları kadar bir bölümünü peygamberlere bildiriyor, da altından kalkamayacakları bölümü onlara da bildirmiyor.
İşte burada biraz sonra göreceğiz ki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ da bunları bilmiyordu ve Hz. Mûsâ da bu tür gaybi bilgilere muttali olunca tahammül edemiyordu.
Ama burada Hızır vasıtasıyla Rabbimiz Hz. Mûsâ’ya ve onun şahsında hepimize künhünü anlayamadığımız, bizim içim kapalı olan gaypdan bir kaç perde aralayacak. Bize bir kaç gayp penceresi açacak ve bize bir kaç konuda bilgi verecek. Bir kaç olayın arka planını bize arz ederek hayatın mânâsını anlatacak bize ve sonunda diyecek ki kullarım işte hayat budur. Yaşadığınız hayatta mânâsını anlayamadığınız bu tür olaylarla karşılaştığınız zaman sakın yanlışa düşmeyin ve hayatı böylece kabul edin diyecek.
Evet diyor ki Hızır, Mûsâ (as)'a kavrayamadığın, anlayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin? Hazmedemediğin bir şeye nasıl tahammül edeceksin? Hz. Mûsâ dedi ki:
69. “Mûsâ: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte baş kaldırmayacağım" dedi.”
İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Ve de senin işine karışmayacağım. Hiçbir zaman senin işine karışıp müdahalede ya da muhalefette bulunmayacağım. Yâni Allah benim sabırlı olmamı dilerse, Allah bana sabır verirse sen beni sabırlı bulacaksın dedi.
Evirip çevirip bu sûre bu konuyu anlatıyor. Yarın birşey yapa-cağınızda inşallah deyin. Bağınıza, bahçenize girerken maşallah deyin. Allah kontrolünde bir hayat yaşadığınızı unutmayın. Allah’la beraberliğinizi unutmadan bir hayat yaşayın. Bakın Musa (a.s) diyor ki; inşallah beni sabredenlerden bulursun.” Ben diyor, kendi kendime bu sabır işini beceremem. Kendi kendime söz veremem. Bir insan olarak bu konuda kendime güvenemem. Ama inşallah diyorum. Allah izin verirse diyorum.
Evet, söz verdi ama yaptıkları isyan değildi. Ben hiçbir konuda sana isyan etmeyeceğim demişti, ama karşı gelişi ona isyan mânâsına gelmiyordu. Meselâ bir iş yerinde çalışmak üzere mesai saatlerinin altına imza atan bir müslümanın, namaz saatlerinde mola vererek namaz kılması, asla o attığı imzaya isyan değildir. Çünkü namaz emri büyük yerden geliyor, yapmak zorundadır müslüman. İşte Musa (a.s)’ın da Hızır karşısındaki durumu bundan ibaretti. Söz verdi, sana hiçbir konuda isyan edip karşı gelmeyeceğim dedi, ama Hızır çocuğu öldürünce hemen itiraz ediverdi. Çünkü emir büyük yerden geliyordu, nasıl tepkisiz kalsın ki? Allah’tan kendisine gelen bilgiye göre, vahye göre bu yasaktı. Bunun üzerine Hz. Hızır dedi ki:
70. “O da: "O halde, bana uyacAksân, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.”
Eğer bana tabi olmak ve benimle beraber olmak istiyorsan bunun şartı; her hangi bir konuda ben sana bilgi verinceye kadar bana o konuda hiçbir şey sormamandır. Ben sana bir şey dememişsem o konuda bana soru sormayacaksın. Sen bana soru sormayacak ve benim o konuda sana bilgi vermemi bekleyecek ve sabredeceksin. Yâni benden mahiyetini kavrayamadığın bir şey sadır olduğunu görürsen o zaman sen sormadan, ben sana onu anlatacağım. Bu şartlarda anlaştılar. Hz. Mûsâ soru sormayacak ve işine karışmayacaktı. Yürüdüler.
Ancak bundan ve sonraki ifadelerden anlaşılıyor ki yanlarında o genç yok. Sadece bu yolculukta o Abd ve Mûsâ var.
Artık bu seninle benim aramı ayıran şeydir. İşte bu ayrılışımızın sebebidir. Artık yolun sonuna geldik. Şimdi artık sana bu senin dayanamadığın, sabredemediğin olayların yorumunu, arka planını anlatacağım dedi.
Üç olay yaşanmıştı. Rabbimiz üç olayla üç perde açmıştı bizim gözümüzün önünden ve bu üç olayın bizim anlayamadığımız perde arkasını bize sunmuştu. Bu olayların üçü de gaybi olaylardı. Allah’a havale etmeden bu ve benzeri cereyan eden olayları hiç kimsenin bilmesi ve anlaması mümkün değildi. Gemi deliniyor, çocuk öldürülüyor ve duvar düzeltiliyor. Durup dururken bütün bunlar neyin nesiydi acaba? Bu sene iki defa hastalık geçirdim bu neyin nesiydi?
Geçenlerde bir arkadaşım hanımıyla beraber trafik kazasında hayatlarını kaybederken dört çocuklarının burnu bile kanamamıştı bu neyin nesiydi? Yaşamak isteyenler ölüyor, ölmek isteyenler yaşıyor, bu neyin nesi? Varlık bitiyor, yokluk geliyor bu neyin nesi? Yokluk bir anda varlığa dönüşüyor, varlık bir anda yokluğa dönüşüyor bu neyin nesi? Başımıza gelen tüm bu olaylar neyin nesi? Çok sevdiğimiz ço-cuğumuz bizden ayrılıp gidiyor bu neyin nesi? Kimileri evini kaybediyor, kimilerinin başına sıkıntılar geliyor, kimileri gülüyor kimileri ağlı-yor bu neyin nesi? Kimileri kız beklerken hep erkek veriliyor, kimilerinin şansı hep kızdan açılıyor bu neyin nesi?
Kâfirler servet içinde, zevk ü sefa içinde yüzerken müslüman-lar sıkıntı içinde kıvranıyor bu neyin nesi? Bu hayat neyin nesi? Yeryüzünde yaşadığımız hayatta bütün bu cereyan eden olayları yorumlayabilmek için, bütün bu olayların arka planını anlayabilmek için bu üç olayda Rabbimizin bize açtığı üç pencereden çok iyi bakmak ve bu üç olayı çok iyi anlamak zorundayız. Bu anlatılan üç konuyu çok iyi anlamalıyız ki; tüm hayatı bunlarla yorumlama imkânını elde etmiş olabilelim. Rabbimize hamd edelim ki onu bize bu sûrede bu kıssasında öğretiyor...:besairul kur'an ali küçük..
...............................................................................................................................................
yahu bu nasıl bir izan? ben bir kul babamda kul.... peki şimdiki binlerce şeyh hagi a.s. da böylesine bir teslimiyet göstereceğiz? yapma ALLAH AŞKINA...ALLAH c.c. hepimizden istedikleri, delilleri ile ortadadır başka söze ne hacet...
Vahiy, fısıldama ve gizli konuşma anlamlarına gelir. Allah insanlardan kendi elçilerini seçer ve sözlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. O sözleri Cebrâil aleyhisselâm getirir. Onun gelişini o elçiden başkası görmez ve konuşmasını ondan başkası duymaz. Bu konuşma insanlardan gizli olduğu için adına vahiy denir.
Vahiy ilham anlamına da gelir. Çünkü ilham, Allah'ın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir.
Kur'an-ı Kerim'de vahiy kelimesi her iki anlamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince hemen anlaşılan, Allah'ın emirlerinin elçilerine ulaşmasıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile elçilik sona erdiğinden artık vahiy kapısı kapanmıştır.
Elçilik, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırma görevi olduğu için vahiy Müslümanları bağlar. Ama ilham kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman kâfir herkes ilham alabilir.
MUCİZE
Elçilerin mucizeleri vardır. Mucize bir şahsın Allah'ın elçisi olduğunun ispat belgesidir.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesi Kur‘an-ı Kerim’dir. Kur’an ile tanışan herkes onu getirenin elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, insanın yazabileceği bir kitap değildir. Bu, tıpkı Hz. İsa aleyhisselâmın Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfürünce canlı hale gelmesi; Hz. Salih aleyhisselâmın Allah’ın izniyle kayadan bir deve çıkarması gibi hiç bir insanın benzerini yapamayacağı bir mucizedir. Ama o kuş uçup gider, dirilen kişi tekrar ölür ve deve kesilirse, bunlar ondan sonra gelenler için mucize olma özelliğini yitirmiş olur.
Kur’an-ı Kerim’in mucizeliği süreklidir. Onu dünyanın neresinde, kim ne zaman okur ve manasını anlarsa onun bir mucize olduğunu ve onu getiren kişinin Allah'ın elçisi olması gerektiğini kavrar. Allah Teâlâ Kur’an'ı korumayı bizzat üstlendiği için onun mucizeliği kıyamete kadar devam edecektir. Kur’an var oldukça Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna inanma mecburiyeti de var olacak ve yeni bir elçiye ihtiyaç kalmayacaktır.
Hz. Muhammed'e varis olacak alimin yapacağı şey, insanları Kur’an'a çağırmaktır. Eğer Kur’an’ın dışında başka bir şeye çağırırsa onun, elçiye varis olma kimliği kaybolur.
vesselam,selametle..