Copy-pastelerden mümkün mertebe uzak durmaya çalışsam da, bu konu Kur'an'ı doğru anlama hususunda çok önemli tespitler içeriyor. Sonuna kadar gitmenizi tavsiye ederim.
V. KUR’AN-KERİM’İN ÇEVİRİLERİNDE DİKKATE ALINMAYAN ÖNEMLİ BİR ÜSLUP ÖZELLLİĞİ:
Kur’an-ı Kerim öncelikle sözlü bir metindir. Bu bakımdan ifadelerinde konuşma dilinin özelliklerine ağırlık vermesi son derece doğaldır; çünkü karşısında, hayatlarını değiştirmeyi amaçladığı muhatapları bulunmaktadır. Bu muhataplar da, Kur’an’ı kendilerine bildiren Peygambere karşılık vermektedirler. Bu muhataplar bazen kendi aralarında da konuşmaktadırlar. Muhatapların kendi aralarında konuşmaları, Kur’an bağlamında, Arap dili dışında diller bakımından farklılık arz etmektedir. Muhatapların, kendi aralarındaki konuşmaları, genelde bütün dillerde, “biz”li olarak yapıldığı halde, Kur’an’da “siz”li olarak yapılmaktadır.. Bu özellik, Kur’an’ın inmiş olduğu dönemin bir özelliğidir; çünkü kişilerin kendi aralarındaki konuşmalar, bu günkü Arapça’da da “biz”li olarak ifade edilmektedir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, bir istisna dışında Kur’an’ı Kerim’de “gidelim” şeklinde birinci çoğul şahıs emir kipi kullanılmamaktadır. Şimdi öncelikle, istisnai durumu inceleyelim. Söz konusu istisna el-Ankebût suresinin 12. ayetinde yer almaktadır:
[وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُم ]
[Kafirler, inananlara:”bizim yolumuza uyun ki, biz de sizin günahlarınızı yüklenelim” demektedirler.]
Kur’an’ı-Kerim’de bir kez geçen bu ifade, Kur’an’ın genel üslubuna bir çeşit aykırılık oluşturmaktadır. Her ne kadar ayette geçen “وَلْنَحْمِلْ” ibaresi emir kipinde kullanılmış olsa da hemen bütün müfessirler ve nahivciler, onun anlamının haber olduğunu söylemişlerdir. Örneğin büyük nahivcilerden biri olan el-Ferrâ, bu ibare ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu ibare lafız olarak emirdir; anlam bakımında ise haber konumundadır. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: “Eğer yolumuza uyacak olursanız, biz de sizin günahlarınızı yükleniriz.[36] Şu halde Kur’an günlük dilde sıkça kullandığımız “gidelim” şeklindeki emir kipini nasıl ifade etmektedir? Birazdan vereceğimiz örneklerde göreceğimiz üzere Kur’an bunu “siz”li emir kipinde gerçekleştirmektedir:
إ ِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِين. اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوْ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنتُمْ فَاعِلِينَ[
Birkaç istisna dışında[37] hemen bütün dünya dillerinde bu ayet-i kerimeler, ayetlerin metnine sadık kalınarak şu şekilde çevrilmektedirler:
[(Kardeşleri) demişlerdi: “Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemaatiz. Babamız, açık bir yanlışlık içindedir!” “Yusuf’u öldürün ya da onu bir yere bırakın da babanızın yüzü size kalsın. Ondan sonra iyi bir topluluk olursunuz!” İçlerinden bir sözcü: “Yusuf’u öldürmeyin, onu kuyunun dibine atın, kervanlardan biri onu görüp alsın; eğer yapacaksanız (böyle yapın)” dedi.] [12Yusuf: 8-10, S. Ateş]
Ayet-i kerimeleri, dikkatle okuyacak olursak, Yusuf’un kardeşlerinin, kendi aralarında Yusuf ve küçük kardeşi Bünyamin hakkında konuştuklarını hemen anlarız. İşte bu tür bağlamlarda, Kur’an’da geçen “ قَا لُوا” yada “قَا لَ “ gibi fiilleri “dediler” yada “dedi” şeklinde çevirmek yerine, duruma göre “birbirlerine, biri diğerine, birileri diğerlerine vs…dediler.” şeklinde daha uygun olacaktır. Şimdi söz konusu ayetleri, biz İşlevselci yaklaşıma göre, yani Kur’an okurunun kolayca anlayabileceği şekilde çevirelim:
[Hani bir gün kardeşleri (aralarında konuşurlarken birbirlerine): “Yusuf ile kardeşi, bizler daha çok olduğumuz halde, babamızın nazarında bizden daha değerlidirler ve önemlidirler. Gerçek şudur ki, babamız, (onlara bu kadar değer ve önem vermekle) açık bir yanılgı içinde bulunmaktadır. O halde, (gelin) onu ya öldürelim ya da (uzak) bir yere atalım ki, (bundan böyle) babamız sadece bizimle ilgilensin ve ondan sonra da biz yine iyi insanlar olalım!” demişlerdi. Bunun üzerine içlerinden biri diğerlerine: “Hayır Yusuf’u öldürmeyelim; ama onunla ilgili olarak illa da bir şey yapacak isek, o taktirde, onu, bir kuyunun dibine atalım ki, (oradan geçen) kervanlardan biri onu oradan alabilsin!” diyerek karşılık vermişti.]
Çevirmenlerin ayetleri bu şekilde çevirmelerinin temelinde kaynak dile olan sadakat duygusu yatmaktadır. Bu duyguyu, ayetlerin anlamını çarpıtmamak koşuluyla, saygıyla karşılarız. Burada hemen akla şöyle bir soru gelebilir: Kaynak dile sadık kalmak niçin ayetlerin anlamını çarpıtsın ki?. Şimdi vereceğimiz örnek, kaynak dile sadık kalmanın ayetlerin anlamını çarpıttığını açıkça gözler önüne serecektir:
فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّا قَالَ كَبِيرُهُمْ أَلَمْ تَعْلَمُوا أَنَّ أَبَاكُمْ قَدْ أَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنْ اللَّهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطتُمْ فِي يُوسُف فَلَنْ أَبْرَحَ الْأَرْضَ حَتَّى يَأْذَنَ لِي أَبِي أَوْ يَحْكُمَ اللَّهُ لِي وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ ارْجِعُوا إِلَى أَبِيكُمْ فَقُولُوا يَاأَبَانَا إِنَّ ابْنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدْنَا إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حافِظِينَ وَاسْأَلْ الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا وَالْعِيرَ الَّتِي أَقْبَلْنَا فِيهَا وَإِنَّا لَصَادِقُون
Söz konusu ayetlerin çevirisini D.İ.B’ lığının 2001 yılının sonlarına doğru Türk okuruna sunduğu en son çeviriden vermek istiyoruz:
“Ondan ümitlerini kesince, kendi aralarında konuşmak üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın Allah adına sizden söz aldığını , daha önce de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Artık babam bana izin verinceye veya Allah hakkımda hükmedinceye kadar buradan asla ayrılmayacağım. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” “Siz babanıza dönün ve deyin ki: “Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti, biz ancak bildiğimize şahitlik ettik. (Sana söz verdiğimiz zaman) gaybı (oğlunun hırsızlık edeceğini) bilemezdik. “Bulunduğumuz kent halkına ve aralarında olduğumuz kervana da sor. Kuşkusuz biz doğru söyleyenlerdeniz.” [12 Yusuf: 80-82]
Söz konusu ettiğimiz anlam çarpıklıklarını görebilmek için, bizim yaptığımız çeviriyi sunuyoruz:
“Onlar ondan umutlarını kesince, aralarında görüşmek üzere bir kenara çekilmişlerdi. İçlerinden büyük olanı (diğerlerine): “Babamızın bizden Allah adına söz aldığını ve daha önceleri de Yusuf konusunda da hatalı davrandığımızı bilmiyor musunuz? Bu yüzden ben, babam bana izin verene ya da Allah benimle ilgili bir karar verene dek ben asla ülkeden ayrılmayacağım; gerçekten de O, karar verenlerin en hayırlısıdır. (Size gelince); siz babamıza dönün ve (ona): “Ey babamız! Oğlun hırsızlık yaptı. Biz ancak bildiklerimizi anlatıyoruz. (Her ne kadar biz sana onu koruyacağımız konusunda söz vermiş isek de), onu bizim bilmediğimiz tehlikelere karşı koruyamazdık. İstersen bulunduğumuz kentin halkına ve birlikte yolculuk yaptığımız kervandaki insanlara sor; çünkü biz gerçekten de doğruyu söylüyoruz” demişti.”
Yukarıdaki ayetleri, D.İ.B.’ ığının çevirisine göre okuyan biri, içlerinden en büyük olanın, Yakubun oğlu olmadığı, babaları Yakub’a söz vermediği ve Yusuf konusunda hatalı davranmadığı sonucuna ulaşabilir. Oysa durum tamamen farklıdır.
Bu üslup özelliğine, bildiğimiz kadarıyla ilk kez dikkat çeken çok değerli bilim adamı ve araştırmacı Muhammed Hamidullah olmuştur. M. Hamidullah, Türkçe’ye de çevrilen Kur’an çevirisinde, bu üslubun ilk kez geçtiği yerde yani, Al-i İmrân suresinin 72. ayetinde geçen “inanın” emri ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “İnanın.” Biz, (bu gibi durumlarda) “inanalım” derdik; çünkü burada kendi aralarında konuşan Kitap ehli söz konusudur.” Ancak son derece dikkat çekicidir ki, değerli araştırmacı M. Hamidullah, genellikle[38], bu üslubun geçtiği yerlerde, okurun dikkatini çekmeye özen göstermişse de, bu özelliği, kaynak metne sadık kalma endişesinden olsa gerek, çevirisine uygulamamıştır.
Bu üslup özelliğini, her zaman olmasa da fark ettiği zaman uygulayamaya özen gösterenlerden biri de Kur’an’ı yıllar süren uzun çabalardan sonra Fransızca’ya çevirmiş olan Régis Blachère, olmuştur. Blachère, Yusuf suresinin 8-12. ayetlerini başarılı bir biçimde şöyle çevirmektedir:
“quand [ses freres] dirent: “Assurément, Joseph et son frere [Benjamin] sont, plus que nous, aimés de Notre père. Nous sommes cependant plusieurs. En verité, Notre père est certes dans un égarement évident. Tuons donc Joseph ou éloignons-le en quelque terre! La face de notre père ne brillera que pour nous et, après la disparition de Joseph, nous paraîtrons des gens sans tache.” L’un d’eux dit: “Ne tuons pas Joseph, mais jetons-le dans les profondeurs de tel puits! Quelques voyageurs le recueilleront si vous faites cela.”
Blachère, burada üslup özelliğini görebildiği için ayeti başarılı bir biçimde çevirebilmiştir. Ancak, Yusuf suresinin 80-82. ayetlerinde bu üslubu göremediği için başarısız bir çeviri yapmaktan kurtulamamıştır:
“Désespérant de le fléchir, ils se consultèrent. L’aîné dit: “Ne savez-vous point que votre père a requis sur vous un engagement [au nom ] d’Allah? [Ne savez-vous point] ce qu’ antérieurement vous avez commis envers Joseph?....”
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, söz konusu üslüp özelliği, hemen dünya dillerinin hiçbirinde yer almamıştır. Bu nedenle, bu üslup özelliğinin, çevirilerde yer almamasına şaşmamak gerekir. Biz, şahsen, Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca[39], İspanyolca[40], Portekizce[41], Romence[42], Yunanca[43], Boşnakça (Sırpça-Hırvatça)[44], Rusça[45], İbranice[46], Endenozyaca-Malayca[47] dillerinde yapılmış olan Kur’an çevirilerine başvurma imkanı bulmuş bulunuyoruz. İnternet ortamı aslında, bu sayıyı kolayca, arttırmamıza olanak tanımaktadır. Örneğin, şimdi, Yusuf suresiyle ilgili biraz önce incelediğimiz ayetlerin Yusuf Ali, Marmaduke Pickhall ve Shakir tarafından yapılmış olan İngilizce çevirilerini internet ortamından yararlanarak sunuyoruz:
012.009
YUSUFALI: "Slay ye Joseph or cast him out to some (unknown) land, that so the favour of your father may be given to you alone: (there will be time enough) for you to be righteous after that!"
PICKTHAL: (One said): Kill Joseph or cast him to some (other) land, so that your father's favour may be all for you, and (that) ye may afterward be righteous folk.
SHAKIR: Slay Yusuf or cast him (forth) into some land, so that your father's regard may be exclusively for you, and after that you may be a righteous people.
012.010
YUSUFALI: Said one of them: "Slay not Joseph, but if ye must do something, throw him down to the bottom of the well: he will be picked up by some caravan of travellers."
PICKTHAL: One among them said: Kill not Joseph but, if ye must be doing, fling him into the depth of the pit; some caravan will find him.
SHAKIR: A speaker from among them said: Do not slay Yusuf, and cast him down into the bottom of the pit if you must do (it), (so that) some of the travellers may pick him up.
012.080
YUSUFALI: Now when they saw no hope of his (yielding), they held a conference in private. The leader among them said: "Know ye not that your father did take an oath from you in Allah's name, and how, before this, ye did fail in your duty with Joseph? Therefore will I not leave this land until my father permits me, or Allah commands me; and He is the best to command.
PICKTHAL: So, When they despaired of (moving) him, they conferred together apart. The eldest of them said: Know ye not how your father took an undertaking from you in Allah's name and how ye failed in the case of Joseph aforetime? Therefore I shall not go forth from the land until my father giveth leave or Allah judgeth for me. He is the Best of Judges.
SHAKIR: Then when they despaired of him, they retired, conferring privately together. The eldest of them said: Do you not know that your father took from you a covenant in Allah's name, and how you fell short of your duty with respect to Yusuf before? Therefore I will by no means depart from this land until my father permits me or Allah decides for me, and He is the best of the judges.
012.081
YUSUFALI: "Turn ye back to your father, and say, 'O our father! behold! thy son committed theft! we bear witness only to what we know, and we could not well guard against the unseen!
PICKTHAL: Return unto your father and say: O our father! Lo! thy son hath stolen. We testify only to that which we know; we are not guardians of the Unseen.
SHAKIR: Go back to your father and say: O our father! surely your son committed theft, and we do not bear witness except to what we have known, and we could not keep watch over the unseen.
012.082
YUSUFALI: "'Ask at the town where we have been and the caravan in which we returned, and (you will find) we are indeed telling the truth.'"
PICKTHAL: Ask the township where we were, and the caravan with which we travelled hither. Lo! we speak the truth.
SHAKIR: And inquire in the town in which we were and the caravan with which we proceeded, and most surely we are truthful.
Burada özellikle belirtmek isteriz ki, bu üslup özelliği, hem Mekkî hem de Medenî sureler için söz konusudur. Şimdi zikredeceğimiz ayet bunun en açık kanıtıdır. Söz konusu olan Al-i İmrân suresinin 72-74. ayetleridir. Bu ayetler, müfessirlerce söz konusu surenin anlaşılması en zor ayetleri olarak nitelendirilmişlerdir. Bu güçlüğün, çevirilere de yansıması son derece doğaldır. Bu ayetler ile ilgili olarak samimi kanaatimizi belirtmek gerekirse, müfessirler, onları anlaşılır hale getirmek şöyle dursun, yaptıkları birbirleriyle çelişkili açıklamalar dolayısıyla onları hepten anlaşılmaz kılmışlardır. Bir açıklamaya göre, ayette geçen sözler, Allah’a ait olurken, diğer bir açıklamaya göre Yahudilere ait olabilmektedir. Sonuçta tefsirlerde yer alan açıklamalardan hangisi seçilirse seçilsin, ayetin anlamının açıklığa kavuşturulması asla söz konusu olamamaktadır. Bundan yaklaşık iki yıldan daha fazla bir zaman önce bu ayetleri anlamak için harcadığım zihin çabasını bir ben bilirim. Görüşler arasından tutarlı olanı bulmak… Böyle bir şey söz konusu olamıyor ki… Konuyla ilgili hemen bütün görüşler çelişkiden hali değildir ki… Kısacası, bu ayetlerle ilgili olarak bir çözüme ulaşabilmek için, gece gündüz demeden yaklaşık bir hafta sürekli bir biçimde onlar üzerinde düşünüp durmuştum. Sonunda kurguyu kurabildiğimi düşünüyorum. Bu ayetlerin kolay bir biçimde anlaşılmasının önünde en önemli engel, Kur’an’ın sözlü bir metin olduğu özelliğinin göz ardı edilmesidir. Bu yüzden, ayetlerin arka planına nüfuz ederek, nüzul ortamına girip bizzat olayları yaşamadan onları anlamak asla mümkün değildir. O halde ayetleri anlaşılır kılmak için, nüzul ortamı ile ilgili tutarlı bir kurgu kurmak gerekir. Ayetler üzerinde derin bir biçimde düşünüldüğünde söz konusu kurguyu kurmak pek o kadar güç olmasa gerektir. Kurgu, bize göre şöyledir: Yahudiler, Kur’an karşısında konumlarını belirlemek için bir araya gelmişlerdir. İçlerinden bir grup, takiye yapılması, yani inanır gibi davranılması ve bu şekilde davranmakla, Müslümanların bile dinlerinden dönmelerinin mümkün olabileceği görüşünü savunurlarken, daha radikal olan bir grup ise bu yaklaşıma karşı çıkmakta ve böyle bir yaklaşımın kendilerini toplum nazarında zor bir duruma sokacağını savunmaktadır. Aslında, Kur’an döneminde yaşananlar, günümüzde yaşananlar için de canlı ve ibret verici bir örnek teşkil etmemekte midir? Olaya bu kurgu doğrultusunda bakıldığında tüm ayetler birden anlaşılır hale gelmektedir. Aslında çevirmene düşen de, geçmiş ile günümüz arasında anlam köprüleri kurmak değil midir? Şimdi, söz konusu ayetlerin çevirisini, Arapça metin ile birlikte, böyle bir anlam köprüsü kurmadan sunan, yine yeni sayılabilecek bir başka çeviriden sunalım:
وَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُوا بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُوا آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ(72)وَلَا تُؤْمِنُوا إِلَّا لِمَنْ تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللَّهِ أَنْ يُؤْتَى أَحَدٌ مِثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ(73)يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ(74)
“Ehl-i kitaptan bir gûruh birbirlerine, şöyle dediler: “Şu Müslümanlara indirilen Kitaba günün başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkar edin, olur ki onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler. Ve bir de kendi dininize tabi olandan başkasına sakın ha güvenmeyin!” Ey Resûlüm. De ki: Doğru yol, Allah’ın yoludur” Yine onlar kendi aralarında : “Size verilen vahyin, başkalarına da verildiğine veya Rabbinizin huzurunda Müslümanların karşı delil getirip sizi mağlup edeceklerine inanmayın derler. De ki: “lütuf Allah’ın elindedir, dilediğine ihsan eder. Allah’ın lütfu boldur, her şeyi hakkıyla bilir. Rahmetini, nübüvvetini dilediği kuluna has kılar… Allah büyük lütuf ve inayet sahibidir.” [ 3 Al-i İmrân, 72-74; Suat Yıldırım]
Söz konusu ayetler, öğretim üyelerinden oluşan bir komisyon tarafından şu şekilde çevrilmiştir:
“Ehl-i Kitaptan bir grup, şöyle dedi: “Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler. Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.” (Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında söyle dediler:) “Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın).” De ki: Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir…”
Komisyon, ayetleri bu şekilde çevirdikten sonra, 73. ayet-i kerime ile ilgili şu açıklamayı yapar: “Müfessir Râzî’nin Kur’an’da anlaşılması en müşkil ayetlerden biri olduğunu belirttiği bu ayetin “en yü’tâ….” ile başlayan kısmı şöyle de anlaşılmıştır: “(Ey ehl-i kitap!) Bir kimseye (Hz. Muhammed’e) size verilenin benzeri verilir diye mi (böyle) karşı çıkıyorsunuz)? Yahut onlar (Müslümanlar) Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil getirecek diye mi (böyle davranıyorsunuz)?”)”
Dikkat edilecek olursa, bu çevirilerde Allah’a ait sözlerin kolaylıkla Yahudilere isnat edildiğini görmekteyiz. Bütün bunların nedeni, kurgunun düzgün kurulamamasıdır. Şimdi doğru olduğuna inandığımız çeviriyi, öncelikle üslup özelliğine dikkat etmeden iki seneden fazla bir zaman önce yapmış olduğum ilk şekliyle okurların dikkatine sunuyoruz:
“Kitap ehlinden bir gurup (diğer bir guruba): “ İnananlara indirilene, günün başında inanın, sonunda da inkar edin ki, onlar da (inançlarından) dönsünler “ (derlerken), (diğer bir gurup da onlara): “ Dininize uyanlardan başkasına asla inanmayın; aksi halde onlar (bu tür davranışlarınızı) Allah nezdinde (halk arasında) aleyhinize delil olarak kullanırlar “ demektedirler. De ki: “ Doğru yol, Allah’ın (belirlemiş olduğu) doğru yol, size verilmiş olanın aynen bir başkasına da verilmesidir. “ Yine de ki: “Kuşkusuz, lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah (lütufu ) çok geniş olan, çok bilendir. O, rahmetini dilediğine ayırır. Allah çok büyük lütuf sahibidir.”
Şimdi söz konusu ayetleri, üslup özelliğini göz önünde bulundurarak Türkçeleştiriyoruz:
“Kitap ehlinden bir gurup (diğer bir guruba): “ İnananlara indirilene, günün başında inanalım, sonunda da inkar edelim ki, onlar da (inançlarından) dönsünler “ (derlerken), (diğer bir gurup da onlara): “ Dinimize uyanlardan başkasına asla inanmayalım; aksi halde onlar (bu tür davranışlarımızı) Allah nezdinde (halk arasında) aleyhimize delil olarak kullanırlar “ demektedirler. De ki: “ Doğru yol, Allah’ın (belirlemiş olduğu) doğru yol, size verilmiş olanın aynen bir başkasına da verilmesidir. “ Yine de ki: “Kuşkusuz, lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah (lütufu ) çok geniş olan, çok bilendir. O, sevgi ve rahmetini dilediğine ayırır. Allah çok büyük lütuf sahibidir.”
Öyle sanıyoruz ki, çeviri, kurgu ile birlikte üslup özelliği dikkate alındığında, daha anlamlı bir hale gelmektedir. Daha da önemlisi Allah’ın sözleri Yahudilere isnat edilmemiş olmaktadır. Görebildiğimiz kadarıyla, şu ana kadarki yapılmış olan çevirilerde, gerek kurgu gerekse üslup bakımından ayeti bizim çevirdiğimiz gibi çeviren olmamıştır. Örneğin, Blachère, bu ayetlerde kurguyu doğru kuramadığı gibi, üslup özelliğini de görememiştir:
“Un parti des Détenteurs de l’Ecriture a dit: “Croyez, au début du jour, à ce qu’on a fait descendre sur ceux qui croient et soyez incrédules, à la fin du jour. Peut-être [ces gens] reviendront-ils (de leur erreur).” N’ayez foi qu’en ceux qui suivent votre Religion! Répond [à ces Détenteurs de L’Ecriture ]: “La (vrai) Direction est la Direction d’Allah. [ Vous redoutez ] que quelqu’un ait reçu [une révélation ] semblable à ce que vous avez reçu et que [ ces Croyants] argumentent contre vous en ce qui vous touche votre Seigneur…”
Açıkça görülmektedir ki, bu çeviri de, kurguyu yanlış kurduğu için hataya düşmekten kurtulamamıştır. Alman Kur’an çevirisi için otuz yıldan fazla zaman harcayan Rudi Paret de, çevirisinde göstermiş olduğu titizliğe rağmen bu üslup özelliğini yakalayamadığı gibi söz konusu ayetleri de yanlış çevirmekten kurtulamamıştır:
“Und eine Gruppe von den Leuten der Schrift sagt: ‚Glaubt am Anfang des Tages an das, was auf die Gläubigen (als Offenbarung) herabgesandt worden ist, und glaubt (wieder) nicht daran, wenn er (abends) zu Enge geht! Vielleicht kehren sie danna um (?) (oder: Vielleicht werden sie sich (doch noch) bekehren?). Und glaubt (in Wirklichkeit) nur denen, die eurer Religion folgen“! Sag_ Die rechte Leitung ist (allein) die von Gott. (Paßt auf) daß (nicht) jemand das Gleiche erhält, was ihr (in eurer Offenbarungsschrift) erhalten habt, oder daß man (nicht derinst bei der Abrechnung) vor eurem Hern mit euch stritet (und den Streit gewinnt)!.....”
Şimdi de okurların karşılaştırma yapabilmeleri için yaygın olan İngilizce çevirilerden örnekler sunuyoruz:
003.072
YUSUFALI: A section of the People of the Book say: "Believe in the morning what is revealed to the believers, but reject it at the end of the day; perchance they may (themselves) Turn back;
PICKTHAL: And a party of the People of the Scripture say: Believe in that which hath been revealed unto those who believe at the opening of the day, and disbelieve at the end thereof, in order that they may return;
SHAKIR: And a party of the followers of the Book say: Avow belief in that which has been revealed to those who believe, in the first part of the day, and disbelieve at the end of it, perhaps they go back on their religion.
003.073
YUSUFALI: "And believe no one unless he follows your religion." Say: "True guidance is the Guidance of Allah: (Fear ye) Lest a revelation be sent to someone (else) Like unto that which was sent unto you? or that those (Receiving such revelation) should engage you in argument before your Lord?" Say: "All bounties are in the hand of Allah: He granteth them to whom He pleaseth: And Allah careth for all, and He knoweth all things."
PICKTHAL: And believe not save in one who followeth your religion - Say (O Muhammad): Lo! the guidance is Allah's Guidance - that anyone is given the like of that which was given unto you or that they may argue with you in the presence of their Lord. Say (O Muhammad): Lo! the bounty is in Allah's hand. He bestoweth it on whom He will. Allah is All-Embracing, All-Knowing.
SHAKIR: And do not believe but in him who follows your religion. Say: Surely the (true) guidance is the guidance of Allah-- that one may be given (by Him) the like of what you were given; or they would contend with you by an argument before your Lord. Say: Surely grace is in the hand of Allah, He gives it to whom He pleases; and Allah is Ample-giving, Knowing.
El-Kehf suresi de konumuz açısından önem arz etmektedir. Her ne kadar Blachère, bu üslubu, ilgili tüm ayetlerde görememişse de, bir kısmında görebilmiştir. Öncelikle ilgili ayetlerin metnini çevirisi ile birlikte bir meal’den sunalım:
“وَإِذْ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقًا(16)
وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا(19) إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا(20) وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا(21)
“Onlardan biri şöyle demişti: “Madem ki, siz onlardan ve Allah’tan başka taptıklarınızdan ayrıldınız, öyleyse mağaraya girin de , Rabbınız size rahmetinden genişlik versin ve işlerinizde size kolaylık sağlasın.” ….Nasıl uyuttuysak, öylece de uyandırdık ki, durumlarını birbirlerine sorsunlar. İçlerinden biri “Ne kadar kaldınız?” diye sordu. “Bir gün veya daha az” dediler. Bir kısmı da şöyle dedi: “Ne kadar kaldığınızı en iyi Rabbiniz bilir. Şimdi birinizi şu paranızla şehre gönderin de, baksın şehir halkından hangisinin yiyeceği daha temiz, ondan size yiyecek alıp getirsin. Çok dikkatli davranıp sizi kimseye sezdirmesin.” “Çünkü sizi ele geçirirlerse, sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine döndürürler de asla kurtulamazsınız.” Böylece, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasının şüphe getirmez olduğunu bilmeleri için insanları onlardan haberdar ettik. O sırada kendi aralarında Ashab-ı Kehf’in durumlarını tartışıyorlardı.”Onların üzerine bir bina yapın. Rabbleri onları daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar , “onların üzerine mutlaka” mescit yapacağız “ dediler.”[18 el-Kehf: 16,18-21, Talat Koçyiğit]
İki çeviri arasındaki farkın görülebilmesi için şimdi kendi çevirimizi sunuyoruz:
“(Ancak onlar, halklarının doğru yola geleceğinden umutlarını kestiklerinde ve onlardan uzaklaşmaya karar verdiklerinde, içlerinden biri diğerlerine) : “Madem ki, biz, onları ve onların, Allah dışında ibadet ettiklerini terk etmiş bulunuyoruz, o halde mağaraya sığınalım ki, Rabbimiz, bize sevgi ve rahmetini yaysın ve işimizi kolaylaştırsın” (demişti).
Nihayet Biz, (mağarada uyur bir durumda ne kadar kaldıklarını) birbirlerine sorabilmeleri için, onları uyandırmıştık. İçlerinden biri (diğerlerine): “(Mağarada) ne kadar kaldık?” diye sormuştu. Onlar da: “Bir gün ya da daha az kaldık” diyerek karşılık vermişlerdi. (Yine içlerinden bir kısmı diğerlerine): “Ne kadar kaldığımızı en iyi Rabbimiz bilir. Şimdi biz, içimizden birini şu paramızla kente gönderelim . O da kent halkından kimin yiyeceğinin daha temiz olduğuna bir baksın, bize ondan yiyecek getirsin, (orada) çok nazik davransın ve sakın, yerimizi hiç kimseye belli etmesin; çünkü bizi bulacak olurlarsa, bizi taşlayarak öldürürler ya da bizi dinlerine döndürürler. Bu taktirde ise asla kurtuluşa eremeyiz!” demişlerdi. Böylece Biz, insanların, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyamet vaktinin geleceğinde hiçbir kuşku bulunmadığını bilmeleri için, onları buldurmuştuk. Hani, aralarında onların durumlarını tartışanlar: “Onların anısına bir anıt dikelim. Rabbleri onların durumlarını en iyi bilendir” demişlerdi. Bununla birlikte onların durumuna vakıf olanlar ise: “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız!” demişlerdi.
Okurların karşılaştırma yapmalarına imkan sağlamak için İngilizce çevirileri sunuyoruz:
“018.016
YUSUFALI: "When ye turn away from them and the things they worship other than Allah, betake yourselves to the Cave: Your Lord will shower His mercies on you and disposes of your affair towards comfort and ease."
PICKTHAL: And when ye withdraw from them and that which they worship except Allah, then seek refuge in the Cave; your Lord will spread for you of His mercy and will prepare for you a pillow in your plight.
SHAKIR: And when you forsake them and what they worship save Allah, betake yourselves for refuge to the cave; your Lord will extend to you largely of His mercy and provide for you a profitable course in your affair.
018.019
YUSUFALI: Such (being their state), we raised them up (from sleep), that they might question each other. Said one of them, "How long have ye stayed (here)?" They said, "We have stayed (perhaps) a day, or part of a day." (At length) they (all) said, "Allah (alone) knows best how long ye have stayed here.... Now send ye then one of you with this money of yours to the town: let him find out which is the best food (to be had) and bring some to you, that (ye may) satisfy your hunger therewith: And let him behave with care and courtesy, and let him not inform any one about you.
PICKTHAL: And in like manner We awakened them that they might question one another. A speaker from among them said: How long have ye tarried? They said: We have tarried a day or some part of a day, (Others) said: Your Lord best knoweth what ye have tarried. Now send one of you with this your silver coin unto the city, and let him see what food is purest there and bring you a supply thereof. Let him be courteous and let no man know of you.
SHAKIR: And thus did We rouse them that they might question each other. A speaker among them said: How long have you tarried? They said: We have tarried for a day or a part of a day. (Others) said: Your Lord knows best how long you have tarried. Now send one of you with this silver (coin) of yours to the city, then let him see which of them has purest food, so let him bring you provision from it, and let him behave with gentleness, and by no means make your case known to any one:
018.020
YUSUFALI: "For if they should come upon you, they would stone you or force you to return to their cult, and in that case ye would never attain prosperity."
PICKTHAL: For they, if they should come to know of you, will stone you or turn you back to their religion; then ye will never prosper.
SHAKIR: For surely if they prevail against you they would stone you to death or force you back to their religion, and then you will never succeed.
018.021
YUSUFALI: Thus did We make their case known to the people, that they might know that the promise of Allah is true, and that there can be no doubt about the Hour of Judgment. Behold, they dispute among themselves as to their affair. (Some) said, "Construct a building over them": Their Lord knows best about them: those who prevailed over their affair said, "Let us surely build a place of worship over them."
PICKTHAL: And in like manner We disclosed them (to the people of the city) that they might know that the promise of Allah is true, and that, as for the Hour, there is no doubt concerning it. When (the people of the city) disputed of their case among themselves, they said: Build over them a building; their Lord knoweth best concerning them. Those who won their point said: We verily shall build a place of worship over them.
SHAKIR: And thus did We make (men) to get knowledge of them that they might know that Allah's promise is true and that as for the hour there is no doubt about it. When they disputed among themselves about their affair and said: Erect an edifice over them-- their Lord best knows them. Those who prevailed in their affair said: We will certainly raise a masjid over them.”
Şu ana kadar verdiğimiz örnekler konunun ne denli önemli olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Son bir örnek daha vererek üslubun önemini bir kere daha vurgulamak istiyoruz[48]. Öncelikle ayetlerin metinlerini Türkçe çevirisiyle birlikte verelim:
قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنطِقُونَ(63) فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمْ الظَّالِمُونَ(64) ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنطِقُونَ(65) قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ(66)أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ(67)قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنتُمْ فَاعِلِينَ(68) قُلْنَا يَانَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ(69)
“… İbrahim gelince ona, “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” dediler. İbrahim, “Belki şu büyükleri yapmıştır onu. Konuşabiliyorlarsa bunu onlara sorun” dedi. Bunun üzerine, vicdanlarının sesine kulak vererek, “Gerçekten zalim olan sizlersiniz” dediler. Sonra eski kafalarına döndüler: “Bunların konuşmadığını sen elbette biliyorsun.” İbrahim, “Demek siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi. “Size de, Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! Siz akletmez misiniz?” Bazıları, “Eğer, bir iş yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınızın öcünü alın” dediler…” [21el-Enbiyâ:62-68, Mehmet Nuri Yılmaz]
Okurlara karşılaştırma imkanı tanımak için kendi çevirimizi sunuyoruz:
“….Bu durum karşısında akılları başlarına gelmiş ve içlerinden kendi kendilerine: “Meğer biz kendimize yazık etmişiz!” demişlerdi. Ama yinede birden eski düşüncelerine dönmekte gecikmemişlerdi ve (İbrahim’e): “Ant olsun ki, sen de bunların konuşmadıklarını biliyorsun!” diyerek karşılık vermişlerdi. Bunun üzerine İbrahim: “ Demek ki, siz, şimdi, Allah dışında size ne bir yararı ne de zararı olan şeylere ibadet ediyorsunuz, öyle mi? O halde sizlere ve Allah dışında ibadet ettiklerinize yazıklar olsun! Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?” diyerek onlara çıkışıvermişti. Bu durum karşısında onlar, birbirlerine: “Eğer bir şeyler yapacak isek, gelin onu yakalım ve böylece tanrılarımızın öcünü alalım” diyerek haykırmışlardı…
Dikkatli bir karşılaştırma, her iki çeviri arasındaki farkı açıkça gözler önüne koyacaktır. “Gerçekten zalim olan sizlersiniz” ibaresinin doğru anlaşılması çok büyük bir önem arz etmektedir. Kaynak metne bağlı bir çevirinin kargaşaya yol açacağı açıktır. Nitekim, ayetle ilgili birbirinden farklı yorumların yapılması bu düşüncemizi doğrulamaktadır.
TAMAMI: http://www.flwi.ugent.be/cie/akdemir1.htm