HILFU’L – FUDUL ANDLAŞMASI OY VERMEYE DELİLDİR İddiasına cevap

Bilindiği gibi bu bir andlaşmadır. Hz. Peygamber ile Mekke’nin ileri gelenlerinden birkaç kişi arasında zalimlere karşı çıkmak , mazlumların, müstekbirlerdeki haklarını almak üzere kurulmuş bir cemiyettir .
Bu cemiyetin üstlendiği bütün görev ,kendi aralarında dayanışarak zalimlere karşı mazlumları korumak, haklarını almalarına yardımcı olmaktan ibarettir.
Peygamberlikten önce Mekke’de Hz.Peygamber’in katıldığı antlaşma gereğince, eğer bir mazlumun yardımına çağrılması istenecek olursa , yardımına koşacağını Medine’de dahi ifade ettiği rivayet edilmektedir. Bu rivayetten anlaşılabilecek olan, mazlumun hakkını korumak için gerektiğinde kafir şahıslarla dahi dayanışma içerisinde olunabileceğinden ibarettir.
Böyle bir olaydan ve buna atıfta bulunduğu anlaşılan bir rivayetten, İslam ile hükmetmeyen hükümetlere ortak olmanın ve islam dışı düzenlerin İslam dışı hükümleriyle hükmetmenin caiz olduğu sonucu çıkarmak mümkün değildir.Çünkü bu rivayette uzaktan olsun yakından olsun, İslam dışı bir yapının aldığı kararlara bağlı kalmanın ,çıkarmaya elverişli bir ifade yoktur. Kaldı ki Peygamber efendimizin Mekke’deki Dar’un-Nedve ‘ye karşı bu hususta takındığı tavır belli ve bilinen bir tavırdır.
Hz. Peygamber, değil onların kabul ettikleri anayasal hükümler çerçevesinde görev alma teklifini , başlarına kral olmak tekliflerini dahi reddetmişti.
Durum bu olduğuna göre, Hz. Peygamberin Hıfu’l-Fudul ile ilgili ifadelerinden, cahili düzenlerin bakanlıklarını kabul etme
MEDİNE VE HUDEYBİYE ANDLAŞMALARI DELİL MİDİR ?

Son zamanlarda Türkiye’deki egemen laik güçler ile uzlaşma arayışı içirisinde olan bazı müslümanlar, bunun için Medine Vesikasının ve Hudeybiye Andlaşmasının delil olarak ileri sürmektedirler.

Bu iddia uygun ve yerinde değildir .Çünkü antlaşmalar, karşılıklı hür ifadelerle yapılır.Evvela bizim antlaşma yapmak irademiz , karşı tarfın şartlarına bağlı kalmak zorunluluğu dolayısıyla eksiktir. Çünkü ,hiç bir şekilde onların belirlemiş oldukları genel çerçevenin yani mevcut düzenin belirlemiş olduğu meşruiyet çerçevesinin dışına çıkmak iradesi verilmemektedir. Diğer taraftan ; Şeriatın hükümleriyle çelişen hiçbir anlaşma asla yapılamaz . Böyle bir yetki kimseye verilmemiştir.
Demokratik yöntemi ve süreci kabul etmenin ise İslam’ın açık hükümleriyle, nasslarıyla ne derece çatışma halinde olduğu ise bilinen bir husutur. Çünkü mesele doğrudan doğruya İslam itikadının en hassas meselesi olan hakimiyet ve teşri ile alakalıdır.
İslamda anlaşma vardır ama uzlaşmanın yeri yoktur... Burada da bir uzlaşma değil, Kureyşlilere karşı ortak bir savunma söz konusuydu. Buradaki önemli nokta, Medine’deki müslümanların hiçbir gücün egemenliği altında olmamalarıdır.

Bugün bir müslümanın kendisinin laik veya kafir bir devlete teslimmiyetine Medine vesikası ile meşruiyet kazandırmaya kalkması en azından mantık sınırlarını zorlamaktadır...Şimdi bu gerçeklerin ışığında bakalım:
Pakistan başkanı Eyü han, ABD Başkanı Johson’ın baskısıyla Rusya da Kosigen nezaretinde Hindistan ile 1966 anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Pakistan’ın bu ağır şartları kabul edeceğini Hindistan başkanı Lal Bahadır Şastrı hiç beklemiyordu. Hatta bu başarıya kalbi dayanamadı ve anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Taşkent’te kalp krizinden öldü. Ama Eyüp Han bu anlaşmayı Hudeybiye anlaşması olarak millete yutturmaya çalıştı.
Aynı şekilde 1988 yılında Başbakan Junejo, Rus ve ABD baskısı altında Cenevre’deki anlaşmaya imza koyarak Afganistan’ı bugünkü çıkmaza sokmuştur.

Ama Enfarmasyon bakanı olan Abdul Vahid Han buna karşı çıkanlara Hudeybiye anlaşmasını örnek gösteriyordu.
Muhammed İkbal ümmetin bu hastalığını şu şekilde dile getirmeye çalışmıştır: Müslümanlar ne kadar tembelleştiler. Kurana uymak yerine onu kendilerine uydurmaktalar.Eğer zaruret ve genel ihtiyaç diye girilen yol uzun vadede dinin bozulmasına, dini hayatın zayıflamasına, islamın gelmesine değil gitmesine sebep oluyorsa, pirince gidenler evdeki bulguru da kaybediyorlarsa bu durumda elbette zaruret hükmünden yararlanmak caiz olamaz.

nin cevazına dair bir delil göstermeye imkan yoktur.