taliban
May 24 2008, 02:13 PM
BU KADAR ALİM , HOCA VAR , ONLAR BİLMİYORLAR MI BUNUN HARAM OLDUĞUNU ?
Allah (cc) şöyle bildirdi:
“Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. şüphesiz Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(Âl-i imran:120)
Demek ki; “şer'î hükümlere göre davranırsak kafirler bizi yok ederler” düşüncesi bu ayeti kerimenin mefhumuna tamamen ters düşer. İlmiyle her şeyi çepeçevre kuşatan Allah’tan daha iyi kim bilebilir ki. O, siz şeriata bağlanıp sabırlı olun, onların hile ve tuzakları size bir zarar veremez, diyorsa Müslüman’a düşen, Rabb’isinin bu sözüne güvenip teslim olmaktır. Bunun dışındaki bütün tavır ve yaklaşımlar kesinlikle gayri İslâm’idir.Bazı kimseler bu izahatları da, nasihatleri da işittiği halde şöyle bir itirazla yine de o yanlış, batıl tutumlarında ısrar ediyorlar.
“Efendim, bu kadar alimlerimiz var, onlar bunu bilmiyorlar mı? O kadar alim bizim bu demokratik parlamento seçimlerine katılmamıza bir şey demiyor, hatta davet ediyorlar. Onun için biz de onlara tabi oluyoruz” diyorlar.
Bu yaklaşımda onlara kardeşlik duyguları içinde sesleniyoruz.Ey kardeşlerimiz! Aklınızı başınıza alın! Biz Müslümanlar alimlerimizi sever, sayarız, fakat Rabler ittihaz etmeyiz.O halde alimleri Rabler ittihaz eden Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayınız!.. Yukarıdaki ayetler ve hadisler ışığında bu meseleyle ilgili Allah’ın hükmü gayet açıkken hiç bir alimin ters bir fetva verme yetkisi yoktur. Fetva vermeye kalkarlarsa, o ancak heva ve hevesinden bir fetva olur ki bu red olunur. Ona rağmen biz o alimlerimize tabi oluruz diyenler ve onlara tâbi olanlar, Ahirette Allah’ın huzurunda hüsrana uğrayacaklarını Allah’u Teâla ayet-i kerimesinde şöyle bildirdi:
“Yüzleri ateşte evirilip çevrildiği gün, eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik! Derler. Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize, liderlerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar.Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanetle rahmetinden kov derler.” (Ahzab: 66-68)
Evet şer'î hüküm ortada iken biz hocalarımızın, üstatlarımızın, efendilerimizin yolunda gideceğiz diyenler bu ayetlerle muhatap olurlar . Sözün özü, biz Müslümanlara düşen; çağdaş şirk, tağuti, cahiliyye sistemi olan demokratik sistemin seçim arenalarında ömür tüketmek değil de o pis sistemi, şer'î hükümlere bağlanarak ve Allah’a dayanarak söküp atmak için çalışmak ve onun yerine dünya ve ahirette aziz ve de mesud kılacak olan, İslâmî hayatı tekrar hakim kılıp İslâm’ı aleme nur ve hidayet olarak tatbik ve cihad ile taşıyacak olan islam devleti için ihlasla çalışmaktır.O zaman Allah yar ve yardımcımızdır.
Cahar Dudayev
May 25 2008, 08:58 PM
Yani yukarıya bir ayet koydunuz ve bunun partiye siyasete zıt olduğunu söyleyerek Müslüman kardeşlerinizi günaha girmek ile, hatta küfre girmek ile ve cehennem azabı ile suçluyorsunuz. Bu bu kadar basit yani. Bir ayet ile işi bitirdiniz. Şimdi beni de sakın ayete karşı çıktı falan diye küfre sokmaya kalkışma. Ayetlere elbette karşı çıkmıyoruz. Fakat bu ayetten siyaset yapılamayacağı manası çıkmaz. Mesele bu kadar basit değil. Çok daha ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi gerekir. Mesela ben de sana Peygamberimizin "Düşmanın silahı ile silahlanın" hadisini delil getirsem ne diyeceksin?
Madem bu kadar çok yazı koydun buraya, ben de bir yazı göndereceğim. Sen de onu oku bakalım.
Cahar Dudayev
May 25 2008, 09:10 PM
Buyur:
Cevap:4- Demokratik metodun şer’i durumuna gelince şöyle düşünüyorum: Acaba İslam, kendi nizamını hakim kılmak isterken tüm şiddet hareketlerinden uzak kalarak, bozulmuş, çürümüş ictimai bir binanın bir kısım yerlerini tamir etmek suretiyle ıslahatçı bir metodla mı yola çıkıyor? Yoksa bu tür ıslah olayına önem vermeden her şeyi altüst ederek yepyeni bir binayı inşa etmek suretiyle köklü bir çözüm ve devrimci bir metodla mı yola çıkıyor? Tıpkı marksizmde olduğu gibi… Bu soru, sosyopolitik ve sosyoekonomik felsefenin de tartışma konusudur. Ayrıca doğu marksisleri devrimci anlayışı savunurken şu anki Batı marksistleri ise demokratik ıslahatçı metodu savunmaktadırlar. PKK dışında Batıcı diğer sosyalistler devrimci şiddet anlayışına pek sıcak bakmıyorlar. Çünkü devrim anlayışının yegane dinamiği olarak bilinen işçi sorununu, Batı kapitalizmi aşamalı olarak, taviz vererek ve biraz da sosyalist ekonomiye yaklaşarak büyük ölçüde halletmeye çalışmıştır. Devrimci şiddet anlayışının önünü alabilmiş, yerine demokratik ıslahatçı anlayışı kabul ettirebilmiştir. Amerika ve Batı, gerek Türkiye laiklerine ve gerekse İslam coğrafyalardaki diğer laiklere bugün sunmakta olduğu raporlarda benzeri bir planı düşünmektedir. Bazı ılımlı ve İslami faaliyet ve hareketlere göz yumulması ve hatta bazılarının gerekirse desteklenmesi suretiyle radikal devrimci anlayışın önünü almak istiyorlar. Halbuki İslam, marksizmde olduğu gibi sadece ekonomik boyutlu tek yönlü bir çözüm peşinde değil. İslam, bireysel ve toplumsal hayat alanlarının tümü üzerinde “Yegane hüküm Allah’ındır.” bayrağını dalgalandırıncaya kadar mücadele ve mukavemeti sürdürmek amacı ile yola çıkıyor. Şartların ve ortamların muktezası olarak bazı merhaleleri yaşarken veya yaşamayı isterken o kutsal nihai hedefini terk etmiş anlamı çıkmaz.
Yukarıdaki paragraflarda zaman zaman belirtmiş olduğumuz üzere, İslam muayyen bir metod getirmemiştir. Belki vakıa, durumlarına toplumsal şartlara göre belirlenmektedir. Bu noktayı tekrar izaha gerek yok. Ama baştaki sorunun cevabını Allame Fadlullah’ın cevabı ile cevaplamayı uygun buluyorum: “En doğru cevap, İslami çalışma sisteminde her iki metodun serbestiyetidir. İslam, köklü bir çözümü getirmek isterken Marksizm gibi sadece devrimci şiddet anlayışını savunmamaktadır. Hatta Kur’an’daki güzel öğüt, hikmet ve en güzel mücadele biçimindeki metodları ön planda tutmaktadır. Ancak bunu ön planda tutmak isterken güç kullanımını da tamamen reddetmemektedir.” diyor. Eğer İslam yoluna, davet yoluna güç oluşturarak engel oluyorlarsa, elbete İslam o engellere karşı en azından kendini savunmasını yapar. Hatta komplo hazırlığı içinde olanlara veya muhtemel saldırılara karşı savunma amacıyla güç kullanarak komplo hazırlığı içinde olanlara müdahale gereği duyabilir. Velev komplocular, emellerini pratiğe dökmeseler bile!..(35)
Bireysel ve toplumsal bozukluğun durumunda ise yapabildiğimiz kadarıyla bazen ıslahı çalışma metodunu zaruret görmekteyiz.(36) Bununla beraber ıslahı çalışmanın da devrimci çalışma ile beraber yapabildiğini, devrimci çalışma hazırlığında da büyük rol oynayabileceğini söylemektedir.(37)
Parlamento ve siyasi parti metoduna gelince, İslam, bu metod hakkında nefyen ve isabeten herhangi bir açık hüküm getirmemiştir. Bu metod hakkında şer’i bir hüküm vermek gerekirse ibahe (mubah kılma) hükmü verilir. Yani onunla da amel edilebilir, terk de edilebilir. Mükelleflerin ihtiyar ve değerlendirmelerine kalan bir durumdur. Ama bu ibahe hükmü, herhangi şer’i bir mahzuriyeti içermeyen soyut metod hakkındadır. Eğer bir takım gayr-i meşru’ şeyleri içermekle beraber birtakım şer’i maslahatları da içeriyorsa, o zaman şer’i kaidelerden ‘maslahat ve mefsedet’ kaidesinden hareket etmek suretiyle ikisinden hangisinin galip olduğunu dakik ve sıhhatli bir şekilde değerlendirerek galip unsura göre hüküm vermek gerekir. Ayrıca eğer bir mahzur-i şer’iyye varsa ve onu işlemekle daha büyük bir şerr ve mahzuriyyet def’ edilebiliyorsa veya ehemiyetli büyük bir maksud-i şer’iyye elde edebiliyorsa ‘el ğayetu tuberriru’l vesilete (gaye vesileyi meşrulaştırır)’ kaidesinden hareket ederek o vesile ve metod kullanılabilir.
İslam fukahası şöyle bir kaide-i şer’iyye beyan etmişlerdir: “İki mefsedet karşılaştığı zaman en hafifin irtikabı (işlenmesi) ile en büyüğünün önlenmesi gerekir.”(38)
Mesela iki kişinin arasını bulmak için veya bir kişinin hayatını kurtarmak için yalan söylemek gibi… Veyahut kafirler, savaş cephesinde Müslüman esirleri Müslümanlara karşı saldırılarını sürdürebilmek için cephe önünde kullanıyorlar ve bu vesileyle de müslümanların savaşmasını önleyip onları yok etmek istiyorlarsa, o zaman kafirlere karşı savaşmak esir müslümanların canına da mal olsa caizdir.(39)
Bu konu, usul kitaplarında ‘kaidetu tezahüm’ bülümünde işlenmektedir. Muhammed Bakır e’s-Sadr’ın takriratından ibaret olan ‘Tearüdü’l Edille li’ş-Şer’iyye’ adlı eserde, bu konu epeyce işlenmektedir. Özellikle de tezahüm kaidesinin üzerinde durulmaktadır. Allame Fadlullah, bu konuyu ‘Mefahimu İslamiyyetün Ammetün (el-Halkat:8)’ adlı risalenin bir faslında, el ğayetu tuberrirü’l vesilete faslında, detaylı olarak izah etmektedir.
Yıllardır bazı davetçi Müslümanlar, yazarlar, parlamento ve siyasi parti metodunun İslami bir metod olmadığına dair delil ve gerekçe gösterirken siyer kitaplarında geçen şu ibareyi göstermektedirler: Kureyş müşrikleri Resulullah’a şöyle bir teklif getirmişler: Eğer sen şeref ve makam peşindeysen, seni o konuma getirelim. Eger melik olmak istiyorsan, seni o konuma getirelim, üzerimize melik kılalım.(40)
İşte bazı davetçiler, bu ibareden Resulullah’a bir iktidar teklifi geldiğini kabul ediyorlar. Resulullah ise o iktidar teklifini reddederek karşı çıkmıştır, diyorlar. Dolayısıyla parti metodunun da bir iktidar metodu olduğu için caiz olmadığını belirtiyorlar.
Halbuki Kureyş muşrikleri bu iktidar teklifini sunarken soyut bir teklif olarak sunmamışlar. Belki taviz ve pazarlık şartı olarak sunmuşlardır. Yani Resulullah’ın kendi davasını, özellikle dile getirdiği bazı müşrik ayıplarını bırakması şartıyla sunmuşlardır. Çünkü İbn-i Hişam bu ibarenin hemen öncesinde aydınlatıcı bir ibare getirmektedir.
Şöyle ki: “Utbe b. Rebia Kureyş topluluğuna seslenerek şöyle demişti: Acaba ben Muhamed’e gidip onunla konuşmayayım mı? Tekliflerimizi arz etmeyeyim mi? Umarım ki, bazılarını kabul eder, biz de istediğini veririz, ta ki bizden vazgeçsin!”(41)
İbn-i Hişam ve diğer bazı siyer kitapları müşriklerin Resulullah’ı vazgeçirmek istedikleri ve şart koşmak istedikleri şeyler arasında Kureyş’in atalarını eleştirmek, onları akılsızlık ve mantıksızlıkla suçlamak, putlarına dil uzatmak gibi konuları saymışlar.(42)
Tabii ki bu gibi tavizli iktidaların kabullenilmesi mümkün değildi. Tavizsiz ve şartsız bir iktidar da onlardan beklenmezdi. Dolayısıyla bu çerçevede yürütülen iddialar hep düşünsel yorumlardır. Metodun kaynağı ve gerekçesi noktasında nefyen ve isbaten herhangi bir şeyi ifade edemez. Hatta bazı davetçilerin iddia ettiği gibi Resulullah’a sunulmuş teklif şayet soyut bir iktidar teklifi olarak değerlendirilirse dahi, yine de haram olduğu için veya gayr-i meşru bir metod olduğu için terkedilmiş değildir. Yani Resulullah’ın bir şeyi terk etmesi o şeyin mutlaka gayr-i meşru’ olduğu anlamına gelmemektedir. Nasıl ki, Resulullah’ın fiili kesin vacip anlamına gelmiyor ve sünnet ve mubah anlamına da gelebiliyorsa; Resulullah’ın bir şeyi terk etmesi de,kesin gayr-i meşru ve haram anlamına gelmiyor. Bakınız Allame Serahsi kendi usulünde şöyle diyor: “Resulullah’ın fiillerinden bir kısmı da bir şeyi terk etmesidir. Bu terk etme, ayrıca bir delil-i şer’i olmadan soyut olarak vucübi bir ittiba’ doğurmaz.” Allame Serahsi devamında şöyle bir gerekçe gösteriyor: “Çünkü içki mübah olduğu merhalede de Resulullah terketmişti (yani hiç içmemişti). Bu terketme olayı, içilmesi mubah olan bir şeyin vücub-i terkine delil olmaz.”(43)
Sonuç itibariyle demokratik metod konusu şer’i hükümlerden ibahe çerçevesinde değerlendirilebilir. Bu değerlendirme ise davetçi ve hareki mes’ullerin görevidir. Ancak dakik ve sıhhatli bir değerlendirme yapmak gerekir.
Son olarak Allame Fadlullah’tan bir iktibasla makaleye son verelim. Allame Fadlullah demokratik metod üzerinde konuşurken özet olarak şöyle diyor: “Matlub neticeye ulaşmak veya idari mekanizmayı ele geçirmek veyahut ta devrimci hareketin ileriye doğru bazı adımlar atması için kullanılan vakıa metodları gibi, demokratik metodun kullanılmasında da ilke olarak herhangi bir mani görmüyoruz.”(44)
Demokratik metod çok hassas bir metoddur. Ülke ve hakim rejimin şartlarına göre uygulanabilir. Türkiye’nin şu anki şartlarında (1995) bu metodu ihtiyatla karşılamak lazımdır. Bu metodla çalışan bazı Müslümanlara karşı da hasmane bir tutum içinde olmak gerekmez. Bilakis ümmet bilinci içersinde hareket etmek lazım ve elzemdir.