Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Üstadın Tabiri Ile Son Devrin Bir Din Mazlumu ...
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
Gullerin_Efendisi
Biraz uzun ama vaktiniz oldugunda okumanızı tavsiye ederim ...



* İSKİLİPLİ ATIF HOCA ( 1876-1926m. )

Ali İhsan ER - Salih Okur

TAKDİM

Avrupa’da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan, yapacak başka bir şey kalmamış gibi kendi insanını tezyif etmekte (alaya almakta) ve milletini hakir görmektedir. Bu tür insanların ağzından şu ifadeleri çok duymuşsunuzdur:

“Ah, ne kadar geri bir milletmişiz!.. Meğer hayat Batı'daymış... Bizim ülkenin insanları âdetâ canlı cenazeler... Bu yığınların, yaşadıkları çağı yakalamaları mümkün değil... Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağdışı... Biz, bu kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız!.. Dünya başını almış göklerde dolaşırken, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de tökezliyoruz. Milletin yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu, Batılılaşmadan geçer...” vs...

İşte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup (boşa) gitmiş yığınların hezeyanlarıdır (boş konuşmaları). O talihsiz günlerde bu hezeyanlara cevap veren bir başyüce kamet vardır: İskilipli Atıf Hoca. O, “Frenk Mukallitliği (taklitçiliği) ve Şapka” ismiyle yazmış olduğu eseriyle geri kalışımızın gerçek sebepleri üzerinde durarak hakikati haykırmıştır. Ne var ki, hak ve hakikata tahammülü olamayan yarasa ruhlular, sesini soluğunu kesmek için onu sudan bahanelerle idam sehpasına kadar götürmüşlerdir. Şimdi sizleri bu büyük dava adamının ibret dolu hayatıyla başbaşa bırakıyoruz...
Ali İhsan ER

YETİŞTİĞİ ÇEVRE

Atıf efendi Akkoyonlu aşiretinden ve İmamoğulları denilen aileden Mehmed Ali ağanın oğlu olup, 1292 hicri senesinde Çorum’un İskilip kazasının Tophane köyünde dünyaya gelmiştir.

Annesi Mekke-i Mükerremeden göç etmiş Ben-i Hattap aşiretinden, Arap dedenin torunlarından Nazlı hanımdır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Atıf, dedesi Hasan Kethüda efendinin himayesinde yetişmiştir.

TAHSİL HAYATI
Büyük babası Hasan Kethüda efendinin himmetiyle evvela köy hocasından başladığı tahsiline 1891 yılından itibaren iki sene İskilip’te, müderris Hoca Abdullah efendi nezaretinde devam etmiştir. 1893 Nisanında ailesinin karşı çıkmasına rağmen İstanbul’a geldi ve medrese tahsiline burada devam etti. Meşhur Çarşambalı hocanın rahle-i tedrisine (Bir âlimden alınan ders) oturdu. Medresede daha çok “İskilipli Mehmed” olarak anılırdı.1902’de medrese eğitimini iyi derece ile bitti ve aynı yıl açılan Ruus imtihanına(bir nevi mesleki kariyer sınavı) girerek İstanbul müderrisliğini (Profesör) kazandı, ertesi sene Fatih Camiinde ders vermeye başladı.

Bu arada İstanbul Dar-ül Fünunu ( Üniversite) İlahiyat Fakültesine girdi ve 1905’te buradan mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine (öğretmenliğine) atandı.

MEYVELİ AĞAÇ
Mehmed Atıf Efendi Cumhuriyet döneminde olduğu gibi, Meşrutiyet ( Bir hükümdarın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi) öncesi ve sonrasında da çeşitli garazkarların (Hased ve düşmanlık) yanlış tevil (yorum) ve nazarları (bakış açıları) yüzünden taşlanıp durdu. Ama o bunlara tevekkülle sabretti, fazilet yemişleri vermeyi sürdürdü.

Meşihat –ı İslamiye dairesinde ( İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi) bulunan dersiamların (Asistan) mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine devrin Şeyhülİslam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Üzerinde yoğunlaşan baskılar yüzünden Kırım’lı İbrahim Tali efendinin pasaportu ile gizlice Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya kadar gitti.. Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evvel İstanbul’a geri döndü.

1910’da medreselerin genel müfettişliğine getirildi. Bu sıralar Sebilürreşad, Beyan-ül Hak, Mahfel gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Fazileti ve ilmi İstanbul’un her tarafına yayıldı, hatta yurtdışına kadar taştı. Kosova, Plevne, Üsküp gibi yerlerden heyetlerin memleketlerinde yerleşmesi için yaptıkları ricaları, Kırım evkaf nazırlığı (vakıflar bakanlığı) tekliflerini nazikçe geri çevirdi.

Rivayete göre Japon büyükelçisi Baron Uşida kendisini ziyaret ettiğinde Atıf Hocaya şöyle söylemiş: “Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslamiyet bütün Doğuyu, bu arada Japonya’yı da fethederdi.”

Bilahare Çorum’dan mebus (milletvekili) adayı oldu. 31 Mart olayında bir hafta tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu tebeyyün edince (ortaya çıkınca) serbest bırakıldı. İttihatçıların entrikaları ile, Mahmud Şevket paşanın öldürülmesi olayında dahli (katkısı) olduğu gerekçesi ile Sinop’a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu'da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı yaşadı.

Sinop sürgününün canlı şahitlerinden emekli imam Cevdet Soydanses bey, Atıf hocayı şöyle anlatmakta: “Atıf hocayı ilk defa Sinop’ta gördüm. Küçük bir çocuktum henüz. İttihatçılar 600 kadar kişiyi Sinop’a sürmüştü. Aralarında babamla Atıf Hocanın da bulunduğu bu sürgünlerin mühim kısmı hoca idi, din adamıydı. Atıf Hoca çok efendi bir insandı. Sessiz, sedasız, ağzı çok iyi laf yapar, eli kalem tutardı. Bu sürgünden sonra İstanbul’a dönmüştü.”

Bahsi geçen iki hadisede de resmi makamlar, bir yanlışlığa kurban gittiğini, suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir.

1919 yılında Dar-ül Hilafet-i âliye (Yüce Hilafet merkezi) medresesi İbtida-i Dahil umum müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta (Hakimler okulu) Hikmet-i Teşriiyye (kanun yapma hikmetleri) dersi müderrisliğine getirildi. Bu yıllardan itibaren Atıf Hocanın şöhreti iyice arttı. 21 Ocak 1926 tarihli Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında Reis Kel Ali bu durumu şöyle ifade etmekte ve idam konusunda bize bir ipucu vermektedir: “Fatihin en tanınmış bir hocasıdır.”

CEMİYET HİZMETLERİNDE
Atıf efendi içine kapalı, toplumdan uzak, kitapları arasında ördüğü kozasında yaşayan bir insan değildi. Eserlerine baktığımızda da her birinin bir toplumsal yarayı tedaviye, bir hayır hizmetine matuf (yönelik) hazırlandığını görürüz. Mesela, geliri donanma cemiyetine bağışlanmak üzere kaleme aldığı “Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu - Şeriata göre Deniz ve Kara kuvvetlerinin önemi ve gerekliliği” adlı eser o sıralar çok takdir toplamıştı.

19 Ocak 1919’da Mustafa Sabri, Bediüzzaman Molla Said efendi, Ermenekli Saffet efendi gibi arkadaşları ile beraber Müderrisler cemiyetini (profesörler derneği) kurdu ve ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet müderrislerin haklarını korumak ve aralarında dayanışmayı sağlamak üzere kurulmuştu. Daha sonra cemiyet aldığı bir karar gereği ismini Teali-i İslam’a (İslamı yüceltme) çevirdi ve halka açıldı. Mustafa Sabri beyin Şeyhülİslam olması üzerine cemiyetin başkanlığına getirildi.

Tahir-ül Mevlevi bey Atıf Hocayla ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:“Fatih dersiamlarından İskilip’li Mehmed Atıf efendi 1336(1920) tarihlerinde İbtida-i Dahil medresesi umum müdürlüğüne getirilmişti ki, ben de orada müderris bulunuyordum. İttihat hükümeti tarafından nefy (sürgün) edilmiş ve birkaç sene sürgünde kalmış olan Atıf Efendiyi o vakte gelinceye kadar tanımıyordum. Kendisi ile vazife sebebiyle görüştüğümde “Cemiyet-i Müderrisin” adı ile teşkil eylemiş (kurmuş) olduğu cemiyete benim de dahil olmamı (katılmamı) teklif etti.”

İŞGAL GÜNLERİ
Memleketin kara günleriydi...Payitahta (başkente) düşman çizmesi girmiş, vatan toprakları yüzyıllar sonra yeni bir haçlı işgaline maruz kalmıştı. Şairin dediği gibi “felek bi rahm (acımasız) , devran bir sükun. Dert çok, derman yok, düşman kavi (kuvvetli) , talih zebundu (acizdi) ”

İzmir’in işgali üzerine Teali-i İslam cemiyeti bir protesto beyannamesi neşretti.

1922 yılı Ramazan ayında Saray’daki Huzur derslerine muhatap olarak katıldı. Huzur dersleri Ramazan aylarında, Saray’da padişah huzurunda yapılan ve seçkin bazı alimlerle saray erkanının katıldığı ilmi sohbetlerdi. Huzurda doğrudan ders veren alimlere “mukarrrer” ders veren hocalara soru tevcih eden (yönelten) , ve kendisine soru sorulursa cevap veren hoca efendilere ise “muhatap” denirdi. Bu gelenek 1922 yılında son bulmuştu.

Bu sıralar Atıf hocanın Alemdar ve Mahfil’de yazıları yayınlandı. Bu arada şunu da belirtelim; Alemdar Gazetesinde 11 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa hakkındaki idam kararı yayınlanmıştı. Atıf Hocanın idamında burada yazı yazmasının etkisi var mıdır, bilemiyoruz.

Fakat tam bu sıralar cereyan eden bir başka hadise hocanın idam edilmesinde mühim bir amil (sebep) olmuştur. İstanbul hükümeti Anadolu’daki Kuvva-i Milliye (milli kuvvetler) hareketine karşı halkın teveccühünü (yönelişini) kırmak için bir fetva yayınlamış, ama Anadolu ulemasının (alimlerinin) karşı fetvası bunu boşa çıkarmıştı. Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri efendinin marifetiyle Teali-i İslam cemiyeti namına yazılmış ve bastırılmış bir beyanname zorla Teali-i İslam cemiyeti idare heyetine imzalatılmaya çalışılmıştı. Ama Atıf Hoca ve Tahir-ül Mevlevi’nin şiddetle karşı koymaları üzerine de mühürsüz olarak Yunan uçaklarınca Anadolu’ya atıldı. Buna karşın, o zamanın Vakit gazetesinde Atıf Hoca tekzibname (yalanlama) yayınladıysa da, Ankara İstiklal mahkemesi zabıtlarında okuduğumuza göre, bu beyanname Hocaefendi’ye karşı güdülen kinin mühim bir amili (sebebi) olarak zihinlerde kaldı. (Geniş bilgi için Tahir-ül Mevlevi’nin hatıralarının 73 ila 81. sayfalarına bakılabilir.)

CUMHURİYET DÖNEMİ YAZILARI
Atıf Efendi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yazılarında, Frenkleşme (batılılaşma) illetine (hastalığına) tutulmuş Cenab Şahabeddin, Ömer Rıza Doğrul, Süleyman Nazif gibi zatlarla çeşitli mevzularda kalem münakaşalarına girişti. Yazılarını ve eserlerini incelediğimizde onun Şark (doğu) ve Garb’da (batıda) yazılan eserlere vukufu (haberdar) rahatlıkla anlaşılmaktadır. Yalnız şunu da hatırlatalım ki, merhum hocamız bazen muhataplarına çok sert bir üslup kullanmıştır. Mesela meşhur İslam seyyahı ve alimi Abdürreşit İbrahim hakkındaki “Bir Müçtehid Taslağının Dalalet Ve İdlali (sapkınlığı ve azgınlığı)” adlı yazısında olduğu gibi…

O, Ehl-i sünnet vel cemaat düşüncesinin yılmaz bir müdafaacısı ve kalesi idi. Tabii bu özelliği, onun İbn-i Teymiyye’den alıntılar yapmasına engel teşkil etmiyordu. Ona göre güzel bir fikir kimden gelirse gelsin alınır ve sahip çıkılırdı.

Özelikle modernist düşüncelerin Osmanlı ülkesinin saçaklarını sardığı bir zamanda engin bilgisiyle bunlara karşı dimdik durdu. Şimdilerde memlekette cirit atan bir grup modernist, oryantalist (doğu bilimci) mütercimi, ilmilik yaparak meşhur olmak isteyen zavallılar o zaman da vardı. Ama karşılarında Atıf Hoca ve emsali çetin ceviz ulemayı bulmuşlardı. Beyan-ül Hak dergisinde bir yazısında Atıf Hoca bunlar hakkında şunları yazıyordu:

“Vakıa şimdiye kadar İslam dini aleyhinde hasımlar (düşmanlar) tarafından hücumlar olmuş ve bu konuda pek çok küfür ve hezeyanlar neşredilmiş ise de, ulema-i kiram hazeratı (saygın alimler) ilmi satvetleri (ezici ilmi güçleri) ile hepsini red ve iptal etmişlerdir. Son zamanda ise bir taraftan maddeciler, tabiatçılar, farmasonlar gibi İslam dininin en şiddetli düşmanları tarafından ilahi nurun mahvına çalışılıyor. Diğer taraftan İslamiyet kisvesi altında türlü türlü küfür, hezeyan ve fesatlıklarla İslam dininin yıkılmasına çalışılıyor.

Zamanımızdan ikinci zümreden olmak üzere bir takım müçtehid, istinbat (Bir mes'eleyi derin tetkik neticesinde kaynaklarından güçlükle anlamak.) melekesine malik imişler gibi içtihada yeltenmek ve hatta bütün Ehl-i sünnetçe Allah katında umum (bütün) Ümmet-i Muhammed’den efdaliyetleri (daha faziletli olmaları) müsellem (herkesçe kabul edilmiş) olan şeyhayn hazeratına(Hz. Ebubekir ve Ömer) dil uzatmak, dört imam gibi müçtehidin-i kiram (şerefli) ve fukaha-i izamı (Büyük hukuk alimleri) hatalı bulmak ve tahkir etmek (aşağılamak) , esası bütün müçtehidlerce kabul olunan dini meseleleri inkar etmek cüretinde bulunan dalalet ve idlal erbabının Müslümanları zehirlemekte olduğu maalesef görülmektedir. Nitekim bunlardan evvel birisinin de hakkında nass varit olan (hakkında ayet ve hadis ile hüküm verilmiş) kurban meselesinde içtihad hülyasında bulunduğu malumdur.”(Not: Hatırlanacağı gibi günümüz Türkiye’sinde de sözüm ona bir profesör böyle bir iddiayı önümüze sunmuştu; Tavuktan kurban olabilir diye…)

1923 yılında yayınladığı “Tesettür-ü Şer’i” (dini örtünme) ve 1924’de neşrettiği “Din-i İslam’da Men-i Müskirat” (islamda içki yasağı) adlı eserleri ile “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir serinin telifine başladı. Bu seriyi 10 sene içerisinde 50 kitaba ulaştırma azmindeydi. Üçüncü eser “Frenk Mukallitliği -batı taklitçiliği- ve Şapka”dır. Dikkat edilirse, üç eser de devrin idaresini rahatsız edecek cinstendir ve devam etmesine meydan verilmemiştir.

ESERLERİNDEN SEÇMELER
*** “Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi haktır. Bundan başka mezhepler hep batıldır. Doğru değildir. Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı, Cenab-ı Hakkın Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin(sav) hadis-i şerifleriyle beyan buyurdukları müstakim, doğru yol olup bu itikatta olanların itikatlarında bozukluk yoktur.”

*** Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında fevkalade durumlarda sancak beyleri ve Ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları, meşveret adı ile, meclislerde işlerin müzakeresi yapılmaya başlandı. Fakat çoğunlukla hükümetin satvetine mağlup olup, şeriatın tarifi şekliyle söz hürriyeti ve azarlayanın azarlamasından sakınmamak esaslarına dayanmadığından, hakkıyla fayda sağlanamadığı gibi, sultanların istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.”

*** “Zulüm üç kısımdır:
1-Allah Tealaya karşı icra olunur: Küfür(İnkar), Şirk, Nifak, İsyan gibi…
2-Halka karşı icra edilir: Halkın canlarına, ırzlarına, mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi…
3-Kendi şahsına karşı yapılır: “bir şahsın, nefsi arzularına kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hal ve hareketlerde bulunması gibi…

*** Tesettür-ü Şer’i gibi dini hükümler, esasen süfli medeniyeti ve terakkiyat-ı sefihaneyi yıkmak ve men etmek üzere vaz olunduğundan onunla içtimaı gayr-i kabil ise de, medeniyet-i fazıla ve hakiki terakkilere hiçbir suretle mani teşkil etmez. Çünkü medeniyet-i fazıla ulum, maarif, sanayi, ticaret ile hasıl olmuş olur. Halbuki tesettür-ü şer’i buna mani değildir.”

***Atıf efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeblerini bir yazısında şöyle sıralıyor:

1- Osmanlılar zamanında, ilim tahsili hususunda Seyyid(Cürcani) ve Sadeddin(Taftezani) mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup, daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…

2- İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin ulemanın kısa ve muğlak kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şer, haşiye, haşiyet’ül haşiye tedrisd olunarak talim ve terbiyede suubet(güçlük) gösterilmesi

3-Ulum-u aliye(alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp, dini ilimler ve faydalı hakikatlere pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil, satırlarda muhafazasına çalışılması

4-İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçar olup, ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip ve mezelleti mucip bir çeşit maişete sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları

5- İbn-i Kemal, Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderratını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.”

***Ashab-ı Kiram hazretleri de rızkını talep konusunda son derece gayret gösterip de kendi el emeklerini yemeye ehemmiyet verirlerdi. Bu cümleden olarak Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam hazretleri vefatında bin at, bin cariye geriye bırakmakla beraber, terk ettiği malların kıymeti büyük bir yekun teşkil etmekteydi. Hz. Talha’nın Irak’ta mevcut olan emlak akarından beher gün bin altın, başka yerdeki mülklerden de pek çok irat hasıl olmaktaydı. Abdurrahman bin Afv hazretleri de bin at, bin deve, on bin koyuna sahip olduğu halde vefatlarında terekesinin dörtte biri 84.000 altına ulaşmıştı. Hz. Osman da servet sahibi idi. Hatta vefatlarında bir milyon dirhem ve bir milyonu mütecaviz dinar terk ettiği rivayet edilmektedir. Artık bu kadar izahtan anlaşılıyor ki, zahid asla malı olmayan kimse değil, belki bütün dünya malı kendisinin olsa bile, mal ile kalbi meşgul olmayan kimsedir. İşte bunun için İmam-ı Ali(kv) hazretleri buyurmuşlardır ki; “Bir kimse yeryüzünde bulunan bütün şeyleri alıp onlarla Allah’ın rızasını murad ederse, Cenab-ı Haktan yüz çevirmiş sayılmaz.”


FRENK MUKALLİDLİĞİ VE ŞAPKA
Atıf hoca 1924 yılında Frenk mukallitliği ve Şapka kitabını neşretti. Yani Şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif vekaletine (milli eğitim teşkilatı) gönderdi, izin hatta takdir aldı.

Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf efendi 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil (bağımsız) bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem’in Ebu Davud gibi sünen kitaplarında geçen “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.” hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu:

“Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen) memnûdur (yasaktır.)”

Hoca bu görüşünde yalnız da değildi. İşte Bediüzzaman’dan bir misal: “Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi(şapka) başına koymadın. Eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."

Ben de dedim: “On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest (avrupa hayranı) sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye (dini izin) ve cebr-i kanunî (kanun baskısıyla) cihetiyle girmektense, azîmet-i şer'iye ve takvâ (dine sıkı bağlanma ve duruş) cihetiyle, (yönüyle) yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim.”

Atıf efendi kitabını neşrettikten sonra bu eser hakkında bir tenkit (eleştiri) kaleme alan Süleyman Nazif’e verdiği cevapta şöyle diyordu: “Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.”

Bu arada şunu da belirtelim ki, Atıf efendi meselesinde iki jurnalciden (ispiyoncu) bahsetmek doğru olacaktır;

1-Zeynelabidin; İsmi ile müsemma olmayan bu şahıs, medrese öğrencisiyken Atıf efendiye haksız yere kin bağlamış bir ruh hastasıdır. Şapka inkılabı (devrimi) olunca çeşitli yerlere “filan şapka aleyhtarıdır” diye ihbarlarda bulunan bu zavallı, Atıf efendinin asılmasında ve onca mazlumun zindanlarda sürünmesinde başlıca amillerden birisidir. Mesela, iğrenç bir hareketinden dolayı kendisini pataklayan ve medreseden kovan Nuruosmaniye camii imamı Hafız Osman efendi için; “Frenk Mukallitliği ve Şapka eserini Atıf efendi ile birlikte kaleme aldı” gibi iftiralarda bulunmuştur.

2-Süleyman Nazif: Bu edibimiz (edebiyatçı) de daha önce oruç ile alakalı bir meselede kaleminin Atıf efendi karşısında susması üzerine intikam için fırsat kollamış, Şapka risalesi yazılınca “Bir Hocaefendiye cevap” adıyla vukufsuzca (meseleye hakim olmadan) bir yazı yazmıştı. Atıf efendi’nin mukabil (karşı) yazısı ve cevabı üzerine daha sert karşılık vermiş ama bunu hocanın eli kolu bağlanıp, hapse gönderildiği sırada yayınlamıştır. Daha sonra da kendi iki makalesini maalesef-Atıf Hocanın verdiği cevabı araya koymadan- "İmana Tasallut" adıyla neşretmiştir.

Süleyman Nazif adı geçen yazısında tehevvürle ( Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek) ve hakaretvari davranmış ve selef ulemasına(islamın ilk dönem alimleri) ağır ithamlarda bulunmuştu. İşte bazı misaller: “Fetva kitapları İslam’a ayak bağı olacak satırlarla dopdoludur.” “Ben bile bugün usulden hüküm çıkarmaya ilmim yeterli olsa bin iki yüz senelik mezhebimin imamı olan Ebu Hanife’yi aradan hürmetle çıkartarak Peygamberim ve Allahımla yalnız kalacağım.” “Hicretin bin senesinden beri fıkıh ve fukaha (hukuk alimleri) bizde cehaleti çoğaltıp, istismar eden zararlı bir kuruluş ve bir sürü zararlı şahıslardır.”

Nazif bu yazısında Atıf efendi için de “dar düşünceli, cahil, Allah’ın haram etme yetkisini gasp eden” gibi seviyesiz ithamlarda bulunmuştu.

Atıf efendi bu hücuma mükemmel bir cevap verdi. İşte bir paragrafı:“Fıkıh ilminde ihtisas sahiplerinden bulunan ve sözleri her vech (yönü) ile itimada şayan olan (güvenilen) muhterem zatların sözlerine mi Müslümanların itimad ve iman etmesi vacip olur, yoksa kendi itiraf ettiği vech ile, 20’den 45 yaşına kadar 25 sene şüphe vadisinde dolaşıp ve diğer bir makalesinde itiraf ettiği üzere bu esnada bir çok kimseleri dalalete sürüklemiş (sapıklığa yöneltmiş) olan, on bir senelik bir Müslüman olduğu halde, benim bildiğim bir sene içinde iki defa, dini zaruretlere taarruz eden, (biri orucun mükellefiyetinin vücubunu inkar, diğeri Hz. İsa’yı(as) tahkir ve tezyif etmiş olması) artık 25 sene dinsizlik, dalal ve idlal vadisinde yaşayan, on bir senelik İslamiyet zamanında da dini zaruretlere saldırmaktan geri durmayan Süleyman Nazif beyin Şapka hakkında vermiş olduğu hükümlere, fetvaları mı itimat etmeleri lazım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkar-ı ammeye havale ederim.”

Bu konuda da sözü Tahir-ül Mevlevi’ye bırakalım: “Bir adam; dine, imana, peygambere hatta Allah’a karşı dil uzatabilir. Bu, onun vicdanına ait bir şeydir. Fakat dindar görünmemek şartıyla. Hem dindar, hem dine tecavüzkar görünmek ya daimi nifaktır (iki yüzlülük) , yahut gizlenemez bir deliliktir. Bana karşı Mevlana’yı takdis ettiğini söyleyen bir adamın, asrın en beliği gazel söyleyeni Muhyiddin Raif bey muvacehesinde (huzurunda) onun, (haşa) Hüsameddin ismindeki oğlana abayı yakmış bir kallaş olduğunu ağıza alması, zekasının taşkın ve derece-i lüzumu pek aşkın bulunduğuna delalet eder. Bu gibilere acınır ve Allah şifa versin denilir.

Lakin bir adamın en tehlikeli anında, sırf ilmi bir mübahesedeki (tartışmadaki) mağlubiyetin hıncını çıkarmak için onun aleyhinde ve müdafaa edemeyeceği bir surette jurnal vermeye (şikayete) kalkışmak ne dinde hoş görülür ne dinsizlikte.”

Süleyman Nazif, İskilipli Mehmed Atıf hocanın şehadetinden tam bir yıl sonra 4 Şubat 1927’de zatürreeden öldü...


ŞAPKA İNKİLAPI VE TEPKİLER
1 Kasım 1925’te kabul edilen Şapka kanunu Anadolu’da yer yer protestolara sebeb olunca, hükümet demir yumruğunu kullanmaya karar verdi. Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri gibi şehirlerde halkın şapkaya direnmesi buralarda gezici İstiklal mahkemelerinin dolaşmasına sebep oldu. Bu mahkemeler sadece Erzurum’da 30 kadar idam hükmü verdi.

Bu arada Şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabı toplatıldı ve müellifi (yazarı) hakkında inceleme başlatıldı. Halbuki, müellif bu eseri Şapka kanunundan evvel neşretmişti (yayınlamıştı). Kanunların ise geçmişe yönelik işlememesi bütün hukuk sistemlerinde en temel bir esastı ve bu bir güzel çiğnenecekti Atıf Hocanın mazlumiyet, mağduriyet, mahkumiyet dakikaları artık gün sayıyordu...

TEVKİFİ
Ve nihayet beklenen oldu. 7 Aralık 1925’te tutuklandı. Ankara İstiklal mahkemesi tarafından Giresun’a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatine karar verilmesine rağmen, İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Çünkü asıl mesele Atıf hocanın suçlu olup olmaması meselesi değildi. Suç olmasa bile icad edilecekti. Hani kurdun kuzuya “Suyu bulandırıyorsun” demesi hikayesi vardır ya... Necip Fazıl’ın da dediği gibi artık onu mahkum edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu.

İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.”

Maznunlar (sanıklar) tekrar yargılanmak üzere trenle Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da hapishaneye sevk edilirken yanında bulunan Tahir-ül Mevlevi ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: “Atıf efendi ile aynı otomobile tesadüf etmiştik. “Geçmiş olsun” dedim. “Evet, kefeni yırttık. Bereket versin ki, Muharrem(Giresun’da Şapka olaylarının elebaşı olduğu iddiası ile asılan şahıs) ile tanışmıyordum” cevabını verdi.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ
İstiklal mahkemeleri yargılamaları bana Karakuşi mahkeme fıkrasını hatırlatır: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi, evin penceresi çürükmüş; kaçarken düştüm ve kolum kırıldı” der. Ev sahibi, “pencereyi ben yapmadım, marangoz yaptı” diyerek, işin içinden sıyrılır. Marangoz, “pencereyi takarken, gözüme falanca kadının elbisesi ilişmişti” der. Kadın, elbiseyi boyayanı suçlar. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş boyacının idamına karar verir. Ne var ki, boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.”

Sadece şu husus bile İstiklal mahkemelerinin yargılamasının ne kadar gülünç olduğuna yeter; Ankara İstiklal mahkemesi azalarından sadece Rize mebusu Ali bey ile, savcı Necip Ali bey hukuk öğrenimi görmüştü. Reis Kel Ali(Çetinkaya) ve diğer azalar Kılıç Ali ile Reşid Galip beyler asker kökenli idiler.

Zaten bunun çok da önemi yoktu. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Milli Mücadele Anıları” adlı eserindeki İstiklal mahkemeleri hakkındaki şu ifadesi çok şeyi açıklıyor: "Mübalağasız denilebilir ki, bunlardan her biri kendi başına bir Büyük Millet Meclisi, kendi başına birer diktatördü.”

Uğur Mumcu bu durumu sanki meşru gösterme gayreti içindedir: “Devrim bir şiddet olayıdır! Devrim, şiddet ile gelir…her devrim idam sehpalarıyla, giyotinlerle ile başlar; sonra evrim sürecine dönüşüp barışçı yöntemlerle gelişir. Hangi devrim kansız yapılmıştır? Hangi devrim toplumsal gerilimler yaşatmamıştır? Ve hangi devrim Cavit beyin haksız yere asılması gibi adaletsizliklere ve haksızlıklara yol açmamıştır?”

İstiklal mahkemeleri zabıtlarını incelediğimizde mahkemelerin hiç de Prof. Ergün Aybars’ın İstiklal Mahkemeleri adlı kitabında anlattığı gibi pembe bir çizgide olmadığı görünecektir. Misal olarak, mahkeme heyetinin maznunlara hitap tarzına birkaç numune verelim:

“...İnkar filan edeyim deme! Temyizsiz (Yargıtaysız) , istinafsız (üst mahkemesiz) bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin.”

“Hocam ruhun karanlık.”

“Anlaşılıyor ki, İstiklal mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet lazım. Senin gibi muzır (zararlı) adamlara bir iki sual sorduktan sonra hemen hükmü vermeli.”

Mehmed Akif’in damadı aslen Mısır’lı Ömer Rıza Doğrul’a: “Ne olursan ol! Türk vatanında, Türk vatandaşları arasında yaşamaya hakkın yok. Sana daha açık söyleyeyim mi? Kendimizden başkasının bu toprakta oturmasını istemiyoruz.”

“Bu Gürcülüğü, Araplığı, Çerkezliği ruhunuzdan ne vakit çıkaracaksınız bilmiyorum ki? Türkiye’de doğar, Türkiye’de büyür, burada yer, içersiniz. Niye yok Gürcüyüm, Çerkezim bilmem neyim dersiniz?”

İşte mahkemeyi yürüten heyetin fikir seviyesi... Bize şairin dediği gibi şöyle dua etmekten başka bir şey kalmıyor: “Kalmasın Allahım dünyada bir hakikat nihan (gizli - sır).”

MAHKEME SAFAHATI (safhaları)

Atıf efendi mahkemenin beraat vereceğinden ümitlidir. Zira bir suç bulunamamaktadır. Mahkemeye getirildikleri bir gün kendisiyle görüşebilen dostu Tahir ül Mevlevi bu durumu şöyle anlatmaktadır. “Burada Atıf efendi ile bir parça konuşabildim. Teali-i İslam Cemiyetinin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazete ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını (makbuzunu) mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden (suçundan) cemiyetin beri (uzak) olduğuna dair olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş (yayınlattırmış9 olduğunu, ikinci defa basılmak şöyle dursun, ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.

-Sonunu nasıl görüyorsun? diye sordum.

-“Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum” dedi. Birkaç gün münferit (hücre) koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatine delil saydığını söyledi.

-Benim için ne düşünüyorsun? dedim.

-Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin (kurtarıcı) bilmelisin” cevabını verdi.

-İnşallah öyle olur mukabelesinde bulundum.

Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümid veriyor, bizim mahkemeye verilişimizin vehimden ileri geldiğine, biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.”

Hocaefendi’nin bu ümidi maalesef doğru değildi. Mahkeme bir suç bulabilmek için adeta yırtınıyordu. İşte mahkemeden bir sahne:

Atıf Hoca: “Belgeyi arz ediyorum.Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzibnamem (tekzip - yalanlama) duruyor. Şimdi bu durup dururken, bendenize vesika (evrak) sormak bilmem nasıl olur?

-Sen bu tekzipnameyi (ancak bir gizli maksat için yaparsın.

-Ne maksadı beyefendi?

-Çünkü gördünüz ki, bunlar Yunan tayyareleriyle (uçak) atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Siz de bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız.

-Eğer öyle olsa idi, onlarla beraber olurdum, cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir. Eğer bu düşünceniz akla gelebilirdi.

-Sus! Bizi çileden çıkarma! Hürriyet ve İtilaftan ve Mustafa Sabri’den destek alarak bu cemiyeti kurduğun buradan belli oluyor. Sen hala onlardan ayrıyım diyorsun. Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın.”

Mahkeme Hocaefendi karşısında aciz kalmış bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte bir başka numune:

Atıf Hoca: Beyefendi bendeniz zat-ı âlinize (size) resmi belge sundum ve Ferid Paşa hükümetini karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim.

-Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?

Atıf Hoca: -Vakit gazetesinin 1134. nüshasında ki tekzibi kim yazdı?

-Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız.

-Beyefendi ben deli olmalıyım ki, kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım.

-Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına, mücadeleye dair ufak bir madde, bir fıkra göster.

-Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir.

-Sus, sus bir parça utan. Saçın, sakalın ağarmış utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun”

Mahkemeye dair bazı hatıralar da şöyle; O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal mahkemesine verilen bir zat bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor: “Atıf hocayı getirdiler. Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali ayağa kalktılar. Ellerinde şapkaları da var. Atıf Hocaya: “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” dediler. Fakat Atıf hoca: “Hayır” dedi.

Bolu’lu Nizamettin Saraç bey anlatıyor: “Zannedersem 1926 veya 27 seneleriydi. O sıralarda vazifem icabı Ankara’da bulunuyordum. Genç olmama rağmen İstiklal mahkemelerini takip için verilen vesikalardan birini elde etmiştim. ununla imkan buldukça celseleri (duruşmaları) takip ediyordum. Bir tesadüf eseri olarak Atıf Hocanın muhakemesinde de bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” dedi.

Hoca sakin ve vakur (ağırbaşlı) bir tavırla: “Evet efendim. Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi (giysisi) olmadığına dair bir risale yazmıştım.”dedi. Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca: “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir” deyince hoca sükunetle: “Evet biliyorum, ancak hey’et-i hakimin (hakim heyetinin) arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun ?”diye bağırdı. Hoca:“Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonrasına ertelendi.”

Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali bey iddianamesini ve ceza taleplerini okudu. Tek idam isteği Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi 10 senelik sürgün(kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Normalde mahkemelerdeki bir anane olarak, hakimler savcının isteğinden fazla ceza vermezler, ya aynını yada daha azını verirlerdi. Burada da durum öyle olacağını gösteriyordu. Ama bu hüküm ertesi gün ne hikmetse, Atıf efendi hakkında değiştirilecekti.

Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi) .

ATIF HOCA’NIN RÜYASI

Bu meseleyi yazmak bana en zor gelen kısmı oldu bu çalışmanın. Zira, senelerdir insanların kabul ettikleri bir meselenin aksini savunmak kolay bir şey değil...İnsanlar ve özelde bizim halkımız sevdikleri kimseleri oldukları gibi sevemiyorlar nedense. Hele o zat bir kanaat önderi, bir irşad eri, bir yol göstericiyse...Hayali bir takım makamlar, usturevi hadiseler, rüyalar ile o şahsı sevmek daha cazip geliyor bize...

Türkiye’de bir çok konuda olduğu gibi, İskilipli Atıf hocayı da ilk defa maşeri vicdanda (kamuoyu) seslendiren o enfes üslubuyla merhum Necip Fazıl oldu. Çoğumuz Atıf hocayı onun “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinden tanıdı. Kendisine bir kere daha Rahmet diliyoruz. Tabii, Üstad zaman ve şartlar gereği bir çok mesele de olduğu gibi bu konuda da derin araştırma imkanını bulamadı. Daha çok kulaktan duydukları ile yetindi. Bu kitabını eleştirel bir gözle takip edenler bana hak vereceklerdir. Bir küçük misal vermek gerekirse; Din Mazlumlarında, Atıf Hocanın 1926 yılının bir sonbaharında evinden alındığı yazılıdır. Halbuki Atıf efendinin idamı zaten 4 Şubat 1926’dır.

Necip Fazıl’ın naklettiği bir hadise de, Atıf efendi’nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken, birden dalıp rüyasında Resulullah’ı(SAV) görmesi, Kainatın Fahrinin(ASM)(Alemin övüncü) : “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?” buyurması üzerine, yazdığı müdafaasını yırtması hadisesidir. Necip Fazıl bunu parlak ifadelerle kitabında anlatmış, çoğumuzda bunu gözyaşları içersinde okumuşuzdur.

Elbette böyle bir rüyayı Atıf Hocanın görmüş olması çok güzeldir. Ama görmemiş olsa da bir şey fark etmez. Biz, onun, ağuşunu (kucağını) açıp kendisini bekleyen Peygamberimize kavuştuğuna, mazlumen şehid olduğuna yürekten inanıyoruz. Ama tarihi gerçekler böyle bir rüya hadisesinin olmadığına bizi itiyor gibi. Şimdi delillerimizi sıralayalım;

1-Bu hadisede Atıf efendinin yanında olduğu iddia edilen Tahir-ül Mevlevi Ankara’da hiçbir zaman Atıf hoca ile aynı koğuşu paylaşmadı.

2-Atıf efendinin böyle bir rüya gördüğüne dair Tahir-ül Mevlevi’nin hatıratında hiçbir şey yok.

3-Tahir-ül Mevlevi’nin de belirttiği gibi, Atıf efendi uzunca bir müdafaa yazmış ve bu, mahkemede okunmuştur. Aşağıdaki kısımda bunu görebileceksiniz. Aslında son gün müdafaa yapmayan müftü Ali Rıza efendidir. (ayrıca bak: Ankara İstiklal mahkemesi Zabıtları-s: 280-281)

Tabii bir çok kaynakta bu rüya meselesinin anlatılması, hatta filimde yer alması da çok bir şey ifade etmiyor. Zira hepsinin kaynağı Necip Fazıl’ın aynı eseridir.

MAHKEMENİN SON GÜNÜ
Tahir-ül Mevlevi Atıf Hocanın mahkemede son gününü şöyle anlatıyordu: “Atıf efendi metin görünüyordu. Suud beyin söylediğine göre gece sabaha kadar oturmuş, 8-10 tane eser-i cedid ( Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı) kağıdını doldurmak suretiyle bir müdafaanâme (savunma) yazmıştı. Yazılmışını görmediğim ve mealini (anlamını) öğrenemediğim o müdafaanâmenin kıraati (okunması) epeyce uzun sürmüştü ki, o mahkemede okunurken biz merdiven altında bekliyor, mahpesimizin (hapsedilen yer) kapısı kapalı olduğu için de okunan şeyi işitemiyorduk. Ali Rıza efendi müdafaanâme yazmamış, verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf efendi müdafaanâmesini bizzat okumuş ve hitamında (bitişinde) Reis beye tevdi etmiş (vermişti) .”

Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin Başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.”

ŞEHADETİ
4 Şubat 1926 Perşembe ... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan çarşısı...Metin bir şekilde, dilinde dualarla idam sehpasına gelen Atıf efendi kelime-i şehadetle bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve “yevme tüble’s serair”( bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur’an’da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. Allah Rahmet eylesin. (Amin) ..

Ali Tahmilci bey, Hocaefendi ile aynı cezaevinde yatan amcası Hasan Tahmilci beyin anlattıklarını şöyle naklediyor:
“Mahkemeler bitmiş, kararlar verilmiş, her şey belli olmuştur. Hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. Sırası gelenlerin kimisi kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Derken, sıra merhuma gelmiş. “İskilipli Mehmed Atıf” diye bağırmış bir görevli. Hoca metin ve mütevekkil... Ağır adımlarla, vakar içinde, dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.”

O gece hanımının gördüğü rüya şöyledir: “Bahçemizde kızı ile birlikte dikmiş olduğu çam ağacının dibinde hoca abdest almakla meşguldü. Kızı Melahat ona su döküyordu. Abdestini aldıktan sonra doğrulan hoca bize; “Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun” diyordu…

Nuri Saraç bey Atıf efendinin mübarek nâşını idamının ertesi günü görenlerden: “Garip bir tesadüf ki, Hocanın muhakemesinin bittiği günün ertesi günü onu asılmış vaziyette eski Meclis’in avlusunda, iri yarı gövdeleriyle ve normal ebattan daha uzun bir darağacında sallandığına şahit oldum. Tesadüfen oradan geçiyordum. Hoca pırıl pırıl parlayan sakallı ve nurani yüzüyle, sanki hiçbir şey yokmuş gibi sallanıyordu.”

Onu İdam sehpasında görenlerden biri de, yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi’dir. Mahkemeden beraat alan Tahir bey o gün Ankara’da kaldığı otelde geceyi üzüntü ile geçirir ve sabah namazı sonrası dışarı çıktığında eski Meclis binasının önüne gelince ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim:

“Birdenbire gözüme ilişen bir manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan (yönelmiş) bu cesetlerden birinin Atıf efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hala görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o refi (yüksek) vaziyetiyle merhum hayatındaki halinden yüksek görünüyordu. Bilâ ihtiyar (elinde olmadan) gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:

“Uluvvün fi’l hayati ve fi’l memat Le-hakkun ente ikdü’l mucizat”
(Sen hayatta da, ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.”

Cevdet Soydanses bey de şunları ifade etmekte; “Atıf hocaya İttihatçılar da düşmandı. Sanırım idamında İttihatçıların bu eski kininin rolü de olmuştur. İdam edileceği sırada başında sarığı varmış. Kılıç Ali de orada...Kılıç Ali ağır bir söz sarf etmiş ve “Alın şu herifin başından sarığı” demiş. “Son sözün ne?” diye sorduklarında, sadece “kelime-i şehadet” getirmiş... Atıf hocayı astıklarında kimsenin sesi çıkmadı. Diyanet işlerinde çok yakın arkadaşları vardı. Onlar da sustu. Kimse konuşamadı.”

Nasıl konuşacaklardı ki?...Bu ölümü göze alabilmek demekti. Ama o günden beri müminlerin vicdanında bir sızı olarak kaldı Atıf efendi. Onu her anışımızda içimiz burkuldu, gözlerimiz doldu...Ona bu muameleyi reva görenleri Rabbimize havale ettik...

A.Hamdi Ertekin bey anlatıyor: “Ömer Yüce’nin merhum babası, Atıf hocanın yanında okumuştu. Bir gün Ömer efendiye babasının Atıf hocanın idamıyla ilgili kendisine anlattığı bir şeylerin olup olmadığını sorduğumda şu cevabı vermişti: “O konu açıldığı zaman babamı bir ağlama tutar ve konuşamazdı.”

Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur da 1.06.2003’te kendisini ziyaretimizde şu hatırayı anlatmıştı: “Büyük Doğu’ da neşredilen, İskilipli Atıf hoca’ nın başına gelenleri anlatan yazıyı Üstad’a okuyordum. Bir ara baktım, Üstad gözlerini siliyordu.”

Son olarak Atıf efendinin ders arkadaşı Şeyh Ali Haydar efendinin bir sözünü nakledelim. Emin Saraç Hoca şöyle diyor: "Ali Haydar efendi Atıf efendi ile birlikte 6 ay Ankara'da hapiste kalmış. Ne sıkıntılar çekildiğini anlatır, bir taraftan da elini dizine vurarak; "Atıf efendi kardeşimiz kazandı" derdi.

Bu arada bir şeyi de hatırlatalım; Mahkeme zabıtlarını okuduğumuzda, bazı kimselerin, Atıf hocadan beri olduklarını, tasvip etmediklerini “Bu adam bütün tarikatlara karşıdır, ben ise Halidi tarikatındanım” demeleri gibi ifadelerini okuyup, o zatlar hakkında suizanna düşmeyelim... O şartları göz önüne getirelim... Hocaefendinin en yakın arkadaşlarından Tahir-ül Mevlevi bile, beraatı sonrası Kılıç Ali beyle görüştüğünde, Ali beyin;
-Tahir Bey! Atıf Hocanın idamı hakkında ne dersin? demesi üzerine
-Ne diyeyim efendim. Cürmü varmış ki, cezasını gördü” deme zorunda kalmıştır.

İDAM SONRASI AİLESİ
Acaba Hocaefendinin şehadetinden sonra ailesi ne oldu? Atıf Efendinin yeğenlerinden Bahaddin İmal bey bu konuda şunları anlatıyor: “Tarihini pek hatırlamıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla, Zahide hanımla,(eşi) Melahat hala(kızı) dayımın idamından sonra İstanbul’dan buraya(İskilip) geldiler. Köyde az bir müddet kaldılar. Burada kaldıkları müddet zarfında Zahide hanım köydeki hanımlara Kur’an okuttu. Yanlarında Zahide hanımın kız kardeşinin oğlu da vardı, Semih adında. Köydeki şartlara intibak edemediklerinden tekrar İstanbul’a döndüler. İstanbul’da ne kadar kaldıklarını tam bilemiyorum. Fakat 1960’lara doğru tekrar köye döndüler. Zahide hanım bu gelişlerinde “Kızım, ben bir daha İstanbul’a dönemeyeceğim. Kendin için ise kararını kendin ver” demiş.

“Kelebekler Sonsuza Uçar” adlı filmde de gördüğümüz gibi, Melahat hanım da İskilip’te kalmış. 1989-90’larda 75-80 yaşlarında olan Melahat hanım, babasının bir gece karanlık ruhlu adamlar tarafından evinden götürülmesi ile akli dengesinde hep gelgitler yaşamış. “Bu halim doğuştan değil. Polislerin babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri bende büyük bir korku meydana getirdi. Onu bir daha hiç görememem ise, beni yalnızlığa mahkum etti. Bu hal yaşadıklarımın eseri” demiş Bahaddin İmal beye...

Araştırmacı-yazar Hüseyin Yılmaz bey bütün ısrarlarına rağmen görüşememiş bu dertli hanımla. “Babam ölmedi, yaşıyor, gidin kendisi ile görüşün” diyormuş Melahat hanım...İnşallah şimdi, dünyada tadamadıkları rahatı yaşıyorlardır Atıf hoca ve ailesi...

Atıf hocaya uygulanan zulüm akrabalarına da teşmil edilmiştir (yaygınlaştırılmış) . Eskişehir’de Üstad Bediüzzaman hazretlerini evinde misafir eden ve el’an (şimdi) hayatta olan bir zat, bir sohbetimizde 1950’li yıllarda Eskişehir’de İskilipli Atıf efendinin bir yakını ile tanıştığını anlatmıştı. Abdülmecit efendi isimli bu zatın tırnaklarının hiçbiri yokmuş. Sebebi mi?... Atıf Hoca hakkındaki soruşturma sırasında kaybetmiş hepsini...

MEZARI NEREDE?
Bu meselede maalesef dramın bir başka parçası...Eskiden beri Atıf hocanın mezarı nerededir diye düşünürdüm. Meğer belli değilmiş... Emekli astsubay Hasan Sureykan şunları söylüyor bu konuda: “Merhumun mezarını araştıracak oldum. Fakat bulmak ne mümkün? Dikimevinden Mamak’a giderken yaklaşık bir kilometre ilerde, sağ tarafta askeri bir mezarlık var. Bu mezarlığın karşısında şimdi bir park var, bir zamanlar mezarlıktı. Merhum Atıf Hocanın mezarı da bu mezarlıkta idi. Buradaki kabirler 1954 senesinde yakınları tarafından Gülveren’de yapılan Asri mezarlığa nakledilmişler. Atıf hocanın yakınları sahip çıkmamışlar. Bu durumda mezarın bu parkta kaldığını ve park çalışmalarıyla ortadan kalktığını sanıyorum.”

Tesellimiz Hz. Mevlana’nın şu sözlerindedir:
“Biz öldükten sonra kabrimizi arama. Bizim mezarımız Ariflerin gönüllerindedir.”

ESERLERİ
1-Mirat-ül İslam
2-İslam Yolu
3-İslam Çığırı
4-Din-i İslam’da Men-i Müskirat
5- Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyye
6-Tesettür-ü Şer’i
7-Muayenet üt Talebe
8- Medeniyyet-i Şeriyye
9- Frenk Mukallitliği ve Şapka

-KAYNAKLAR-
1- Son Devrin Osmanlı uleması- Cilt:3- Sadık Albayrak- Milli Gazete yayınları- İst-1980
2- İslam Ansiklopedisi- Cilt-22- İfav yayınları
3- İnkılap Kurbanları- Hüseyin Yılmaz- Timaş yayınları- İst-1991
4-Türk Basınında Mustafa Kemal Atatürk- Gazeteciler Cemiyeti yayınları-İst:1981
5-Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-Cilt:2- İsmail Kara- Risale yayınları- İst:1986
6-Sahabeden Günümüze Allah Dostları-10. cilt- Şule yayınları-
7-http:// www.patara.kolayweb.com
8- http://www.ulumulhikmekoeln.de/iskilipatif.htm
9-Son Devrin Din Mazlumları- Necip Fazıl Kısakürek- Büyük Doğu yayınları-İst-2000
10- Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları(1926)- Hazırlayan: Ahmed Nedim- İşaretyayınları- İst:1993
11-Matbuat Alemindeki Hayatım Ve İstiklal Mahkemeleri-Tahir-ül Mevlevi-Nehir yayınları- İst-1991
12- Altınoluk Dergisi- Nisan 1988-Sayı:26 (Emin Saraç’la Röportaj)
13- Fasıldan Fasıla-1-M. Fethullah Gülen- Nil yayınları
14- Şualar- Bediüzzaman Said Nursi-(12. Şua)- Envar Neşriyat- İst:1995
15-Gazi Paşa’ya Suikast- Uğur Mumcu-Tekin Yayınevi-İst-1993
16-İ.Atıf Hoca Niçin İdam edildi?-Alem yayıncılık-
17- Yakın Tarih ansiklopedisi-5. cilt-Akit Gazetesi neşriyatı



Vakıf Ahmet Özışık
Üstad'ın Son Devrin Din Mazlumları kitabından iktibas edilmiştir.




İskilipli Atıf Hoca

FERT çerçevesinde ilk din mazlumluğunu, Đnkılâp tarihine göz atar atmaz, Đskilipli Atıf Hocada
görüyoruz. Bu muazzam sehit, hiçbir alâkası bulunmayan sapka tepkisinin ruhu farz edilmek veya
bu mevzuda seriat ölçüsünü temsil edici sahsiyet kabul edilmek gibi bir anlayısa kurban gitmistir.
Dâvamız kanun ve hükümete herhangi bir isyan tavrı almadıkları halde mazlumlastırılan masumlar
olduğu için, Atıf Hocayı, iste bu soydan bir zulmün bas kurbanlarından biri olarak, esasen zaman
sırasına göre de icap ettiği gibi, basa alıyoruz.
Atıf Hocanın hayatı bastan basa macera ve çile doludur. Temsil ettiği parlak dinî sahsiyet her
devrin din (alerji)si belirten hareketlerini Atıf Hocaya yönelttiği için ilk tutuklanısı Mesrutiyetin
basında ve Mahmut Sevket Pasa suikastının süpheliler kadrosu içindedir. Đttihatçılara, hususiyle
«Donanma Cemiyeti» faaliyetleri bakımından büyük yardımları dokunan ve bu is için «Nazar-ı
Seriatte Kuvve-i Bahriye ve Derriye» isimli bir eser kaleme alan Atıf Hoca «Zâlime yardım edene
Allah aynı zâlimi musallat eder» mealindeki hadîs gereğince aynı Đtti hatçıların zulmüne uğramıs
ve Komite kendisini Mahmut Sevket Pasanın Öldürülmesi üzerine harman ettiği din adamları
arasında «Eser-i Cedid» isimli bir vapura bindirerek Sinop Kalesine sürmüstür.
Oradan Çorum'a, arkasından Boğazlıyan'a ve pesinden Sungurlu'ya sürgün ve derken:
— Affedersiniz; bir yanlıslık oldu! Hitabiyle serbest bırakılıs...
Bir de üstelik teselli mükâfatı: Atıf Hoca, Đptidaî Dahil Medresesi Umum Müdürü...
Medreseyi kısa zamanda öyle ıslah ediyor ki, ismi her tarafa yayılıyor ve hem madde, hem de mâna
cepheleriyle örnek medresenin ne demek olduğu görülüyor.
Ecnebiler bile bu örnek medresenin manzarasına hayran... Bir gün Amerikan elçiliğinden bir grup
Atıf Hocayı ziyarete geliyor, ona Đslâmiyet hakkında sualler yöneltiyor ve ayrılırken ihtiramların en
taskınını gösteriyor. Gruptan yaslı bir Amerikalı Atıf Hocaya söyle hitap ediyor:
— Keske genç olsaydım da talebeniz sıfatiyle yanınızda kalsaydım. Sizden feyz alsaydım...
Dünyaca meshur bir Đtalyan müstesriki de Seyhülislâmlık kapısına bas vurarak bazı suallerine
cevap istiyor. Onu Atıf Hocaya gönderiyorlar. Atıf Hocayla saatlerce görüsüp ilmine hayran kalan
müstesrikin sözleri:
— Ben Arap ve Hind illerini gezdim ve bir çok din âlimiyle görüstüm. Hiçbiri beni sizin kadar
doyuramadı. Yıllardır fikrimi harmanlayan en karısık ve girift meseleleri siz çözdünüz. Her tarafa
yayılan söhretinizin ne kadar haklı olduğunu simdi anlıyorum.
Atıf Hoca, Đslâm âleminin her tarafından mektuplar alıyor, birçok dergide çıkan yazıları ve bazı
risaleleriyle Fas'tan Hindistan'a kadar adını ulastırmıs bulunuyordu. Hattâ Fransa'da müstesriklerin
yayınladığı bir dergi, kendisinden yüksek bir telif ücreti karsılığında Đslâmiyete ait yazılar istemisti.
Bazı ecnebi idareler altında bulunan Đslâm toplulukları, Türkiye’ye heyetler göndererek Atıf Hocayı
ziyaret ettirirler ve basta medreseler bulunmak üzere girisilecek ıslah hareketlerini Atıf Hocadan
öğrenmek isterlerdi.
Atıf Hocadan faydalanmak isteyen Đslâm âleminin basında Kırım vardı.
Atıf Hocaya belki makamların en üstünü olan üç ayaklı sehpanın hazırlanmakta olduğu günlerde
Kırım Müslümanlarının reisi Đstanbul'a gelmis, Atıf Hocayı Kırım'a davet etmis ve kendisine Evkaf
Nezaretiyle beraber Kırım'daki bütün dinî müesseselerin ıslahı isini sunmustu. Fakat Atıf Hoca, bu
teklife, benzerlerine verdiği cevapla mukabele etmisti:
— Vatanımdan ayrılamam! Đslâmî kalkınma dâvasının is merkezi Türkiye'dir. Baska bir yer
olamaz!
Atıf Hoca, yalnız ezberleme bir ilimle değil, o ilmin tefekkür hassası ve en ince hikmetleriyle de
doluydu. Yani gerçek ve derin mümin...
Hoca, bir aksam Yıldız Sarayında Vahidüddin'in iftar sofrasında... Tam bir Avrupalı edasiyle
yemek yiyor ve çatal - bıçağını bir diplomat itinasiyle kullanıyor. Beyaz sarık altında bu zarafet
edası Sultanın gözünden kaçmadı:
— Sizi tebrik ederim Hoca Efendi Hazretleri; çatal-bıçak kullanmaktaki zarif ve hâkim edanızı pek
beğendim. Halbuki çatal - bıçakla yemek yemeyi günah sayanlar bile var...
Hoca, güzel yüzünü parıldatan bir tebessümle cevap
verdi:
— Hayır, Sevketmaab; bu isde hiç bir günah yoktur! Peygamber Efendimiz, çatalın prensibini
ortaya koyan ucu tırtıllı bir dal parcasiyle de yemek yedikleri gibi, kendilerinden sonra icat edilen
temizlik vasıtaları ve faydalı âletlerin kullanılmasında da hiçbir dinî engel düsünülemez!
Bundan sonra Atıf Hoca, bazı yeniliklere karsı «bid'at» iddiasiyle karsı duranların halini ve «bid'at»
sınırlarının ince noktalarını izah ediyor ve bütün iftar sofrasını kusatanlarla beraber Padisahın
hayranlığını kazanıyor. Kendisine, ayrılırken bir hediye vermek isteyen Hünkâra da, esine az
rastlanır bir faziletin su sözleriyle karsılık veriyor:
— Kulunuzu ihsan almaya alıstırmamanızı niyaz ederim, Efendimiz!
Padisah büsbütün hayran...
Atıf Hocada, maddî menfaat tiksintisi ve hediye kabul etmemek prensibi o kadar köklesmisti ki, bir
gün evine, karısının iyi baklava yaptığı ifadesiyle bir tepsi getiren eski ve emektar bir odacısının
masum ricasını da reddetmis; ve ertesi günü, adamın kalbini almak arzusiyle söyle demisti:
— Hediyeni kabul edemediğim için beni affet evlâdım! Öyle bir meslek ve dâva üzerindeyim ki,
maddî menfaatin miskal kadarına bile tahammül edemez.
Atıf Hoca, aynı zamanda Đslâmî ruhun büyük hamle ve hareket (aksiyon) mizacına da sahip...
«Teali-i islâm : Đslâmın Yükselisi» isimli bir cemiyet kurmus ve Đzmir'in Yunanlılarca isgalinde
ilk protesto sesi bu dernekten yükselmistir.
Atıf Hoca, bu derneğin kurucusu ve reisi sıfatiyle, yanına o devrin din âlimlerinden bir heyet
alarak, isgal altındaki Đstanbul'da bulunan Đtilâf kuvvetleri mümessillerine gidiyor. Yunanlıların
Đzmir'i isgal etmelerini siddetle protesto ediyor ve istilâcıların çehrelerini hayret ve dehset
çizgileriyle dolduran su sözleri söylüyor:
Kötü politika yüzünden zebun düsmüs bir milletin zaafını bu dereceye kadar istismar etmek, hiçbir
din ve insaf ölçüsüne sığdırılamaz! Gayeniz, Türk milletinin sahsında Đslam’a darbe vurmaksa bunu
açıkça bildiriniz ki, biz de ona göre basımızın çaresine bakalım.
ESERLERĐ:
Japonya Büyük Elçisi Baron Usida, Đstanbul'a ayak basar basmaz, ilk is olarak, resmî ziyaretlerinin
pesinden, söhreti Japonya'ya kadar erisen Atıf Hocayı ziyaret etmis, onunla basbasa saatler
geçirmis, ayrılırken de söyle demisti:
— Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı Đslâmiyet bütün Doğuyu, bu arada da Japonya’yı fethederdi.
Đste bu tesir ve mânanın sahibi Atıf Hoca, din yolundaki gayretlerinin fikir zemini olarak «Atıf
Efendi Kütüphanesi» ismiyle bir yayın çerçevesi kurmus ve su eserleri kaleme alıp nesretmisti:
Mir'at-ül-lslâm (Đslâmın Aynası)
Đslâm Yolu
Đslâm Çığın
Din-i Islâmda Müskirat
Nazar-ı Seriatte Kuvay-ı Berrüye ve Bahriye ;
Tesettür-ü Ser'î (Ser'î Örtünme)
Muayyene-tüt-Talebe (Öğrenci Ölçüleri)
Medeniyet-i Ser'iye (Seriat Terakkileri)
Ve bu 8 eserden sonra, kendisini darağacına göndermekte âmil olan veya kendisi gibi bir adamın
yasatılmaması fikrini ilham eden meshur eseri:
« FRENK MUKALLİTLİĞİ»
Cumhuriyetin birinci yılını tamamlamaya doğru gittiği bir zamanda (1340 -1924) ve henüz Islâmi
ölçüler hor görülmeye baslamamısken, hususiyle Sapka Kanunundan mevsimlerce evvel çıkan bu
eser, sahsiyet ve asliyet müdafaacısı ve Đslâm ruhuna tam uygun bir fikir yapısı arzeder ve sahibini
mimletmekten ve ilk fırsatta yok etmek fırsatını asılamaktan baska bir suç belirtmez. Zira Atıf
Hoca, herhangi ezberci bir seriat adamı değil,, din öfke ve hamlesine sahip, som bir sahsiyettir ve
böylelerinin yasatılması, girisilecek bazı isler bakımından çok korkulu...
TEVKİF EDİLİS
Sene 1926... Sonbahar... Đskilipli Atıf Hocanın, Aksaray'da, Lâleli'de, Fethibey caddesinde 14
numaralı evi...
Hoca, ikinci kattaki odasında sedire oturmus, Aksam namazının ezanını bekliyor. Birden yakındaki
camiin minaresinden yanık bir ses... Hoca, ezanı, içinden kelimesi kelimesine tekrar ettikten sonra
kıbleye dönüyor ve tekbir getirerek namaza giriyor.
Tam o anda bir zil sesi... Kapı çalınmakta... Atıf Hocanın haremi Zahide Hanım kapıda... Dısarıya
sesleniyor:
— Kim o?
— Atıf Hocayı görmek istiyoruz!
— Hoca namazda...
— Siz kapıyı açın da... Bekleriz...
Kadın kapıyı açıyor. Kılık ve edaları süphe verici üç adam... Sivil oldukları halde aynı meslekten
olduklarını ihtar eden, üniformaya benzer bir üslûp birliği içindeler... Baslarında, yeni kabul
edilmis bulunan Sapka Kanunumuzun tatbikatına ait (fötr) biçimindeki örnekler...
Meçhul insanlar içeriye girip taslıkta beklemeye baslıyorlar.
Zahide Hanım, kadınlara mahsus bir sezisle bu adamlardan tevakkuf halinde...
— Ne istiyorsunuz Hocadan? Arzunuz nedir?
Biri, gayet kapalı ve sinsi bir tavır ve tonla cevap veriyor:
— Görüseceğiz... Kendisiyle görülecek bir isimiz var!.
Zahide Hanım yukarıya çıkıp selâm vaziyetinde bulduğu kocasına vaziyeti haber veriyor:
— Asağıda meymenetsiz suratlı birkaç adam sizi görmek istiyor. Hallerini beğenmedim.
Atıf Hoca, gayet vekarlı, asağıya inerken en büyük telâsa, Melâhat isimli,biricik kızında sahit
oluyor.
Gelenleri gören genç kız fevkalâde ürkmüs, babasına kosmaktadır:
— Baba, kim bunlar? Ne istiyorlar?
— Sakin olun! Heyecana kapılmanın mânası yok... Ben de bilmiyorum gelenleri... Simdi
göreceğim... Ama kaç gündür etrafımda dolanan hafiye kılıklı insanlara bakılırsa her halde polis...
Atıf Hoca, gayet metin asağıya inip gelenlerle karsılasıyor:
— Selâmün aleyküm...
— Aleyküm-üs-selâm...
— Ne istiyorsunuz?
— Evi arıyacağız!
— Siz polis misiniz?
---- Evet, Birinci Sube memurlarından.
— Bu hususta resmî bir vesikaya, mahkeme kararına malik misiniz?
__Hayır; fakat aldığımız emir böyle!.
__ Emir kâfi değil... Kanunî selâhiyetinizi tesbit edici bir vesika lâzım... Ama buyurun», hakkımı
aramıyorum, her tarafı arayabilirsiniz!
Memurlar üst kata çıkarak Atıf Hocanın kütüphanesine giriyorlar. Hoca, kendilerini, rahat is
görmeleri için yalnız bırakıyor ve yatak odasına çekiliyor. Memurlar, girdikleri kütüphane odasında
tavana kadar yükselen kitap raflarına atılıyor ve tek tek kitapları elden geçirmeye baslıyorlar. Yazı
masasının da üstün ve gözleri en küçük kâğıt parçasına kadar eleniyor ve zavallı din adamının
yıllardır en titiz emekle nizamladığı oda, yangın yerine döndürülüyor.
Manzarayı kapı aralığından takip eden kızı Melâhat, birdenbire yere düsüp bayılıyor. Atıf Hoca bir
taraftan kızını ayıltmaya çalısırken, öbür taraftan da haremine, misafirlere kahve pisirmesini
tembihlemeyi ihmal etmiyor.
Zahide Hanım nefretle haykırıyor :
— Aman efendi, evimizi basanlara bir de kahve mi ikram edeceğiz?
Atıf Hocanın cevabı:
— Ziyanı yok hanım, onlar da insan ve müslüman... Ne yapsınlar, emir kulu onlar...
Kahveler pisirilip getiriliyor, Atıf Hoca onları memurlara eliyle ikram ediyor.
Evin aranması gecenin geç vaktine kadar sürdü. bittikten sonra polis ekibinin sefi Hocaya söyle
hitap etti:
— Đsimiz bitti Hoca Efendi, alacaklarımızı aldık. Simdi is sizi Müdüriyete götürmeye kaldı!
Haremi ve kızı birer çığlık sesi çıkarırken Hocada çarpıcı bir vekar ve tevekkül:
— Buraya kadar mı emir aldınız?
— Evet, Hocam!
— Elinizde, tabiî bir tevkif müzekkeresi de yok!..
— Dedik ya, emir böyle... Hem biz sizi tevkif etmiyoruz ki... Bes dakika için Müdüriyete kadar
gelip birkaç tesbitten sonra evinize döneceksiniz!
— Öyle olsun, diyor Hoca; kapınıza kadar da gidelim. Buyurun!..
Hoca, basına sarıklı fesini ve sırtına latasını geçirirken, kadınlar hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır.
Melâhat, babasına sarılmıs, haykırmakta:
— Baba beni kimlere bırakıp da gidiyorsun?
— Seni Allaha emanet ediyorum.. Allahın kaderine bas eğmeyi biliriz!
Atıf Hocanın darağacında sehid olusundan bir müddet sonra bütün bu tevkif tablosunu çizen
Melâhat Hanım :
— Babamı, diyor; iste bu son görüsümdü.
Atıf Hocayı Müdüriyette bir hücreye tıkıyorlar. Penceresi tepeden avlu tarafına açılan los ve pis bir
oda... Đçinde (banko) dedikleri tahta bir sıradan baska esya yok...
Memurlar :
— Simdi çağırılırsın! İsin biter, evine dönersin! Diyerek Atıf Hocayı diri diri toprağa
gömmüslerdir.
Ne soran, ne arayan, ne de hesaba çeken... Fakat Atıf Hocayı en çok üzen sey, bütün bunlar değil
de, namazlarını kaybetmemek kaygısı... O gece yatsıyı kaçırmamak için abdest almak üzere
kapısını vurup izin almak istediği halde kendisine ses veren olmuyor. Sabah namazı için de aynı
sey... Bu Çin iskencesine benzer vaziyet karsısında Hocanın çektiği acıyı hayal edebilmek lâzım...
Ne evinde suç belirtici bir sey bulunabilmis ne de suçunun ne olduğuna dair bir itham karsısında
kalmıstır.
Sabahleyin Zahide Hanım Müdüriyette:
— Kocamı görmek istiyorum!
— Hayır, diyorlar; göremezsin.. Hiç kimseyle temas edemez! Yasak!..
Bu manzara karsısında içi burkulan bir polis memura dayanamıyor ve Zahide Hanıma:
— Bir dakika, hanım, diyor; ben gidip Hocayla görüseyim, bir isteği veya diyeceği olup
olmadığını size haber vereyim!
Memur gidip geliyor:
— Cevabı su: İyiyim, merak etmesinden, Allaha bağlansınlar! Bana yalnız bir yatak göndersinler!
Baska bir ihtiyacım yok!..
Kadıncağız kosa kosa evine gidiyor; iman renkli ve Đslâm kokulu, bembeyaz ve misk gibi
çarsaflarla kaim bir silte çekip, Müdüriyete getiriyor ve polis âmirine yalvarıyor:
— Yanınızda bir dakika, bir dakikacık, görmeme izin vermez misiniz bizim efendiyi?
— Hayır, diyorlar; göremezsiniz!
Zahide hanım, melûl melûl Lâlelideki evine dönüyor.
Kızıyla ağlasırken, dertlesirken hiç beklenmedik bir anda çalınan kapı... Kapıda, aynı kasıktan
çıkmıs un helvaları gibi öbürlerini andıran, sivil polis kılıklı biri:
— Ben Birinci Subedenim! Hoca Efendiye büyük saygı ve sevgim var... Bütün eserlerini okudum
ve bazı derslerinde bulundum. Telâs ve ıstırabınızı tahmin ettiğim için sizi teselliye geldim.
Hiç merak etmeyiniz! Müdüriyete getirilen evrak ve kitaplar arasında sorumluluğu gerektirir
bir sey bulunamadı. Pek yakında serbest bırakılması lâzım...
Fakat Hoca, Müdüriyetteki los hücresinde, yere serilmis dantelâlı ve islemeli yatağına oturmus,
doğup battığını göremediği günesleri sayıklamakta ve günler geçtiği halde bir türlü hesaba
çekilmemekte, müdafaasını yapabileceği bir itham ile karsılasmamakta... Sadece eskıya elinde bir
rehine gibi, bekletilmekte...
Günün birinde Zahide Hanımın kulaklarına, erimis kursun gibi dolan bir haber:
— Hocayı Trabzon'a gönderiyorlar!
Zahide Hanım basına örtüsünü çekip Müdüriyete kosuyor ve Birinci Sube Müdürünün karsısına
dikiliyor:
— Hocayı Trabzon'a gönderiyorlarmıs... Öyle mi?
Müdür, kasları çatık bağırıyor;
— Kimden aldın bu haberi? Hemen söylemezsen evine dönemezsin!
Zahide Hanım, daha sert haykırıyor:
— Kimden aldımsa aldım! Bana bu haberi filân memur verdi mi diyeyim? Böyle bir sey olmus
olsa bile isim verebilir miyim?.. Halbuki yok böyle bir memur!. Ben kocam hakkında bilgi
istiyorum sizden... Hakkımı istiyorum! Bildirmeye mecbursunuz! Siz müslüman değil
misiniz? Nedir, su Moskof gâvuruna yapılamıyacak seyleri, müslüman bir din adamına reva
görmeniz?
Kadın öylesine çıkısıyor ve tepiniyor ki, müdür sasırıyor ve hiçbir mukabelede bulunamıyor,
sadece öfkesi basına vuran bu kadını basından savmayı düsünüyor:
— Çekil, hanım, karsımdan ve evine git! Neticeyi tevekkülle bekle! Biz de emir kullarından
baskası değiliz!
Aynı gün Zahide Hanımın kapısında, içi tam bir iman ve merhamet atesiyle kaynayan memur:
— Hanım, hemen basını ört ve fırla! Hocayı Galata’dan kalkacak olan vapura götürüyorlar.. Belki
yolda yakalarsın!.
Deli gibi fırlayan Zahide Hanım, Köprü üstünde kocasını yakalıyor. Đki polis arasında, ancak
kaatillere mahsus bir emniyet tertibatı içinde Galata rıhtımına doğru götürülmektedir.
Zahide Hanım kocasının üzerine atılıyor:
— Efendi, efendi!
Polisler Zahide Hanımı siddetle iterek kocasiyle konusmasına engel oluyorlar. Arkadan gelen
üçüncü bir-memur, kadıncağızı yaka - paça sürüklemeye baslıyor. Kadın, kaplan gibi atılıp
kocasına mendil içinde bir sey uzatıyor:
— Para!
Ve ancak bunu söyleyebiliyor.
Kadını, manzaraya dehsetle gözünü diken bir halk yığını içinden sürükleyip uzaklastırıyorlar.
Atıf Hocayı, Trabzon yerine Giresun'a götürdüler. Kendisini hesaba çekecek Đstiklâl Mahkemesi
oradaymıs.. Bu Mahkeme karsısında Atıf Hoca, hâkim eliyle yontulmus, nurânî bir masumiyet
heykeli seklinde boy gösterdi. Mahkeme, Atıf Hocayı suçlandırıcı hiçbir vesika, delil, isaret hattâ
sahadet bulunmadığını tesbit ve Hocayı Đstanbul’a iade etti.
Öyle ki, Mahkeme âzasından biri su açık beyanda bulunmaktan kendisini alamadı:
«— Alim ve fazıl bir din adamını türlü eziyetlere sokup bos yere buraya kadar göndermisler-!..
Ortada itham sebebi olabilecek hiçbir sey yok!..»
Atıf Hoca, Đstiklâl Mahkemesi heyetiyle aynı vapurda Đstanbul’a gönderildi. Fakat evine
gönderileceği yerde Polis Müdüriyetine teslim edilmek sartiyle...
-Atıf Hoca, yine Müdüriyetteki mahut hücresinde...
Bu defa, kontrolden geçirilerek, evine bir mektup yazmasını kabul ediyorlar. Đste, kelimesi
kelimesine mektup :
«Bugün Karadeniz vapuru ile Đstanbula getirildim. Đstiklâl Mahkemesi heyeti de bizimle beraber
Đstanbul'a geldi. Giresunda vukua gelen bir hâdisede kitap dolayısıyla beni alâkadar zannettiler.
Bilâhare alâkam olmadığı tebeyyün eyledi. Orada olan sû-i zandan halâs oldum. Đnsaallah burada
da halâs olurum da yakında kavusuruz Bizim talebeden Hamdi Efendi vasıtasile size bir sepet elma
gönderdi. Lehülhamd sıhhat ve afiyet yerindedir. Đnsaallah cümleniz de iyisinizdir. Tabiî Polis
Müdüriyetine sevkolunduk. Orada yoklarsınız. Kızım Melâhat merak etmesin, mektebe devam ve
isine dikkat etsin! Semih oğlan ne yapıyor. Yaramazlık ediyor mu? Mektebine devam etsin, dersini
güzel güzel okusun! İnsaallah yakında gelip o'nu dinleyeceğim. Baki sıhhat ve selâmetinizi temenni
eylerim.»
Atıf Hocanın, mektubunda, «Giresunda vukua gelen bir hâdise» diye isaret ettiği,
suçlandırılmasında esas tutulan bahane sudur :
Giresunda —belki de bir tertip eseri olarak— garip ve muvazenesiz bir adam, sokak ortasında avaz
avaz haykırarak sapka giymeyeceğini ilân ediyor. Polisler adamı yakalıyorlar ve suale çekiyorlar :
__ Niçin giyemezmisin sapkayı?
Adam, herhalde tertip icabı, rolünü su cevabı vererek
oynuyor:
__ Đstanbulda, yüksek din âlimlerinden Aiıf Hocayla mektuplastım. Kendisi, bana cevap olarak,
seriatın sapka giyilmesine müsaade etmediğini ve bu fiilin din gözüyle küfür olduğu cevabını verdi.
Ben de bunun üzerine sapka giymemeye karar verdim!
Hâdisenin bir tertip eseri olduğu suradan belli ki, kimse bu garip ve muvazenesiz adama:
— Sapka giymemeye karar verdinse bu kararını sokaklarda ve halk arasında bağırmak lüzumunu
neden duydun ve nereden aldın? Bunu da sana Atıf Hoca mı telkin etti?
Diye sormuyor.
Đstiklâl Mahkemesinin bilgisi dısında politikanın tertibi olan bu is, Đstanbuldan baslatıp Đstanbul'a
intikal ettiriliyor; ve iste din vecdi içinde, hain ve hasis dalavereleri görmesine imkânı olmayan
masum Hoca, sırf FRENK MUKALLİTLİĞİ eserinin sahibi olduğu için, en âdi bir tertiple, vak'a
mahalli Giresunda Đstiklâl Mahkemesi karsısına çıkarılıyor. Fakat Mahkeme, tertiplerin bu kadar
âdisine kıymet vermiyor, mahut garip ve muvazenesiz insan Atıf Hocanın kendisine yazdığını iddia
ettiği mektubu çıkarıp gösteremiyor, mektubu kaybettiğini söylüyor, Atıf Hoca da hâkimlere :
— Ben bu adamın yüzünü rüyamda bile görmedim ve kimseden böyle bir mektup almadım!
Deyince, hakikat, anadan doğma bir çıplaklıkla meydana çıkıyor.
Ortada, kala kala «FRENK MUKALLİTLİĞİ» isimli kitap kalıyor ki, bu mücerret ilmî eser de,
sapka kanunundan çok önce nesredildiği ve hiç de böyle bir tesebbüsü tahmin yoliyle kaleme
alınmadığı için herhangi bir suç teskil etmekten uzak bulunuyor.
Öyleyse, Đstiklâl Mahkemesinin kendisini takip dısı bırakmasına rağmen nedir Atıf Hocanın
üzerinde hiç gevsemeyen siyasî baskı... Sudur ki, Atıf Hoca, herhangi bir fiiliyle suçlu değil,
zatiyle, imâniyle, din asabiyetiyle, İslâmî sahsiyetiyle suçludur ve bunların suç olduğu iddia
edilemeyeceğine göre mutlaka kanunca yasaklanmıs bir fiil bahane edilerek ortadan
kaldırılmalıdır. Bu isi de, ilk verildiği Mahkeme yerine getiremediği, o derecede kara bir vicdan
tasımadığı için simdi bir baskasına, birincinin yapamadığını yerine getirebilecek ikinci bir
organa bas vurmak gerekiyor.
Öyle oldu, Atıf Hoca, Ankarada adalet tevziiyle mesgul olan en korkunç Đstiklâl Mahkemesine,
«Kel Ali» namiyle maruf Ali Çetinkaya’nın baskanlık ettiği Mahkemeye sevkedildi.
Kocasından aldığı mektup üzerine doğru Müdüriyete kosan Zahide Hanıma verilen cevap :
— Hoca, bir saat kadar evvel Müdüriyetten çıkarılarak, Ankara'ya gönderilmistir.
Kadıncağız derhal Haydarpasaya kosuyor, orada kocasını buluyor ve memurların merhametinden
faydalanarak, tevkifinden beri ilk defa Atıf Hoca ile doya doya konusuyor ve iste Giresun
Mahkemesine ait bütün tafsilâtı kocasından orada alıyor.
Derken düdük sesleri ve dönen tekerlekler... Atıf Hoca, üçüncü mevki bir kompartımanın
penceresinde, hüngür hüngür ağlayan esine diktiği gözleri yaslı, küçüle kü-çüle kaybolmaktadır.
Ankara onun için, üç ayaklı sehpanın arsasından baska bir yer değil...
Ankara istiklâl Mahkemesi Atıf Hocayla birlikte birçok hocanın muhakemesine hazırlanmaktadır.
Bunlar arasında Usaklı Hoca Süleyman, Usak Đmam - Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Efendi,
Bozkırlı Ahmed ve Sul-taniyeli Durmus Hocalarla Dağıstanlı Seyh Serefüddin ve arkadasları
vardır. Bunların hepsi sapka dâvasına muhalefetten ve Rize, Erzurum, Giresun, Sivas ve sair
yerlerdeki taskınlıkları körüklemekten sanık...
Bilhassa Usak Đmam - Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Hoca, en fazla sıkıstırılanlardan...
Aralarında sapka hadiseleriyle hiçbir alâkası olmadığı hâlde ithamın merkezi yerinde tek sahsiyet
yine Atıf Hoca...
Mahkeme Reisi Antepli Salih Hocaya soruyor :
— Đskilipli Atıf Hocayı tanıyor musunuz? Kendisiyle herhangi bir münasebetiniz oldu mu?
Salih Hoca cevap veriyor :
— Đskilipli Atıf Hocayı öteden beri tanırım. Kendisine bâzı ticarî esya da göndermistim. Đstanbul'a
her gidisimde kendisini ziyaret etmek mutadımdı.
Mahkeme Reisi, su gayet manâlı nokta üzerinde duruyor :
— Eserlerini okudunuz ve yayılmalarına çalıstınız mı? Salih Hoca, gayet safdil ve samimî,
mukabele ediyor:
— Evet, geçen yılın Subat ayında, bana, «FRENK MUKALLİTLİĞİ» isimli eserinden 60 nüsha
göndermisti. Bunları satamadım. Ramazanda Đstanbul'a geldiğim zaman da, kendisini Hakkakler
deki kitapçı dükkânında gördüm.
Baskan, bu ifade karsısında her suçu «FRENK MUKALLİTLİĞİ» eserinde görürcesine Salih
Hocayı sıkıstırıyor ve bu kitaptan kendisine hangi tarihte gönderilmis;olduğunu soruyor. Salih
Hoca, günü gününe hatırlayama-yacağı cevabını verince de dayatıyor :
— Ayını olsun, hatırlayınız!
Kitabın gönderildiği yıl ve ay malûm olunca, Baskan iç niyetini ağzından kaçırıyor :
— Tamam! Đste o sırada bahriyelilerin serpuslarında, sapkaya doğru bir hareket olarak küçük bir
«siper-i sems» (Günese siper olacak çıkıntı) kabul edilmisti.
Đyi ama, sapka kanununa arada bir hayli zaman mesafesi olduğu düsünülmüyor; böylece, sapka
aleyhindeki bir fikrin kanundan önceki intisarı bile suç sayılmıs oluyor.
Hukukî vaziyet ve netice :
Atıf Hoca, kanundan sonra sapka aleyhinde hiçbir tavır almamıs ve fikir sarfetmemistir.
Atıf Hoca, sapka hâdiselerinden hiçbiriyle alâkalanmamıs ve bu ise karısan fertlerin hiçbiri
üzerinde telkinde bulunmamıstır.
Kanaatini yalınız vicdanında saklamıs ve bu kanaatin sapka kanunundan çok önce eserini yazmıs
bulunduğu için idam edilmesi gerekmistir.
Bu sebepledir kî, sapka hâdiselerine katılanlara, kendi öz fiillerinden evvel, Atıf Hoca'mn eserini
okumus olup olmadıkları sorulmaktadır. Sanki hâdiseyi topyekûn körükleyen yalınız bu eserdir ve
o yazılmıs olmasaydı hiçbir hâdise çıkmayacak olduğunda süphe yoktur.
Aynı tarihte, Đstanbul'da, Besinci Asliye Ceza Mahkemesinde bir durusma cereyan ediyordu :
Đstanbul'da Evkaf Umum Müdürlüğü «Kuyud-u Vakfiye» Müdürü Đzzeddin Bey isimli biri, sapkaya
sövüp saydığı için savcılıkça hâkim huzuruna çıkarılmıs ve kendisine bu sapka nefretini kimden
aldığı sorulmamıstı. Halbuki Đstiklâl Mahkemesi için böyle değildi: Onca, sapka aleyhtarı hareket,
din duygusundan değil, Atıf Hoca'nın eserinden geliyordu.
Đste yalınız bu maksatladır ki, İstiklâl Mahkemesi, sapka isyanına karısanları Atıf Hoca etrafında
halkala-mak istedi ve aynen su kararı verdi ve isyancılara söyle hitap etti:
Harekâtınızın, Erzurum, Giresun, Rize, Sivas isyanlarında âmil olan Đstanbul'daki Atıf Hoca ve
hempalarının meselesiyle alâkadarlığına vâkıf olan heyet dâvanızın onlarla birlikte bir kül olarak
rüyetine karar verdi.»
Atıf Hoca'nın «hempaları» dedikleri sahıslar arasında, sırf dinî hüviyetlerinden sanık olarak meshur
ilim adamı «Tahir'ül - Mevlevi» ve daha birkaç kisi bulunuyordu. -
Bu muhakemeler arasında Maras isyanı da ayrı bir yer tutuyordu. Maraslı maznunlardan eski Maras
Mebusu Hasip Efendi, Reisin :
— Niçin sapka giymedin ve giymiyorsun? Sualine su cevabı vermisti:
— Maras malûm, bastanbasa MÜSLÜMAN diyarıdır. Lâzım olduğu kadar sapka getirilmemis
olduğundan ben de basıma giyecek sapka bulamamıstım. Bundan dolayı da buraya gelinceye kadar
basım açık gezdim. Bunun suç olduğunu bilmiyordum. Hiçbir kanunda da esasen «Bası açık
gezmek yasaktır ve cürümdür» diye bir kayıt ve madde yoktur!»
Maras sapka isyanı muhakemesinin öbür sanıkları da aynı seyi söylemisler, kanunun nesri
zamanında Maras'ta ve hiçbir dükkânda sapka bulunmadığını ve bu yüzden basaçık gezdiklerini
bildirmisler ve bunun suç sayılmayacağını ileriye sürmüslerdir.
Bu arada Süleyman oğlu Mehmet isimli birinin, Maras isyan kafilesinin basına geçip, elinde
bayrak:
— Sapka giymiyeceğiz!
Diye bağırdığı tespit ediliyor ve reis maznunlara soruyor :
— Ya buna ne dersiniz? Bu kafilede bulunanlar aynı suça istirak etmis demek değil midir?
Cevap :
— Olabilir efendim; takdirinize kalmıs bir is... Epey uzun süren Maras isyanı durusması
sonunda
7 idam, 7 kisiye onbeser, 9 kisiye onar, 1 kisiye de 3 yıl hapis karan...
Ocak (1926) ayının 21 inci Persembe günü celsesinde Giresun sapka isyanı ve irtica hareketi
durusmasına baslandı. Bu harekette alâkaları oldukları görülen Fatih Türbedarı Hacı Hasan,
Konyalı Hoca Tahir, Dağıstanlı Fettah, Eğinli Mustafa, Yağlıkçı zade Hüseyin Efendiler de isin
içinde...
Reis bunlara, hususiyle Yağlıkçı zade Hüseyin Efendiye sual yöneltiyof*:
— Đskilipli Atıf Hocayı tanır mısınız? Ve siz, Yağlıkçı zade, onun kitaplarından «Tesettür-i
Nisvan : Kadınların Örtünmesi» adlı eserle «FRENK MUKALLİTLİĞİ» ni Đsparta'ya gönderdiniz
mi?
— Hayır!
— Hayır!
Maras isyanı, bütün sebep ve müessirleriyle ortadadır ve bu bakımdan Atıf Hoca'nın telkin ve
tahrikine bahane teskil etmeyecek kadar açık manâlıdır. Fakat umumî bakısla sapka isyanının ruhu
bilinmekte devam eden Atıf Hoca, yer yer bütün durusmalarda, bazılarının ken-disininkiyle
birlestirilmesi seklinde daima güdücü farze-dilmekte ve merkezî itham mevkiini muhafaza
etmektedir.
Nihayet, Maras, Giresun ve Trabzon muhakemeleri pesinden, sıra Atıf Hocanmkine geliyor.
Atıf Hoca heyet önüne çıkarılmadan, aynı tarzda, fakat hafif bir ithama hedef tutularak hesaba
çekilen ve aralarında Ömer Rıza (Doğrul) ve Dağıstanlı Seyyid Ta-hir gibi muharrirler de bulunan
bir grup vardır. Bunlardan «Yeni Kafkasya» mecmuası sahibi Seyyid Tahir Efendi su ifadeyi
veriyor :
— Anadolu, Kafkasya ve Asya Türklerini birbirine tanıtmak ve yaklastırmak için nesriyat
yapıyorum. Hepimiz din kardesiyiz ve bu kardeslik merkezinde birlesmeliyiz. Benim dâva ve
gayem bundan ibarettir. Sapka meselesinde herhangi menfi bir telkin ve rolüm olmamıstır.
Reis :
— Đyi ama, diyor; siz vaktiyle İsviçre'de bulunduğunuz sıralarda sapka giymekte tereddüt
etmemis bir insan olduğunuz halde, burada, sapka giymek istemediğiniz, üstelik basınıza
sarık geçirdiğiniz söyleniyor. Ne dersiniz?
— Sarık, bellibaslı sekliyle sünnettir; ve sünnete uymayı istemek her Müslümanın hakkıdır.
«Tevhid-i Efkâr» Gazetesi muharrirlerinden Ömer Rıza (Doğrul) un ifadesi:
— 1890 yılında Kahire'de doğdum. Mısırlıyım ve Mısır tâbiiyetindeyim. Dinî ve içtimaî makaleler
yazarım.
Ömer Rıza'nm bu baslangıcı reis Ali Çetinkaya'yı fena halde sinirlendiriyor:
— Bu nasıl giris? Mısırlı olduğunuzu söyliyerek kendinize bir imtiyaz mı arıyorsunuz? Bu
memlekette ecnebi rolü oynayarak bir hak sahibi olabileceğinizi mi sanıyor-nuz? Size, bu tavrı
üzerinizden atmanızı ihtar ederim!
Ömer Rıza ezilip büzülüyor ve ağzından «estağfırul-lah, affedersiniz!» kelimelerinden baska bir
sey çıkmıyor.
Ömer Rıza'nın bu tavrı o zamanın Halk Partili kalemlerine o kadar giran geliyor ki, Falih Rıfkı
Atay «Hâki-miyet-i Milliye» gazetesinde baslıyor haykırmaya:
«— Türk milletine sapka giydiriyoruz diye tekmil memleketi al kana boyamak isteyen mürtecilerle
beraber Đstiklâl Mahkemesi iskemlesinde tesadüf ettiğimiz bu halis Müslüman, Đngiltere devlet-i
fehimesiyle müftehir bir Mısırlı gururiyle bakıyor. Đste seriat kahramanlarının içyüzü. Đki sene
evvel Ankara düsmanları tarafından bulan-dırılan su duruldukça, vaktiyle görmediğimiz ne facialar
meydana çıkacak, cübbelerini pasaport bohçasına çevirmis ne sarıklı ecnebilere tesadüf edeceğiz!»
1926 yılının 26 Ocak Salı günü, Atıf Hoca, ilk defa Đstiklâl Mahkemesi huzurunda...
Baskanlık makamında Kel Ali... Ayrıca Kılıç Ali ve Necip Ali'le... «Ali» isminin, mânada ve
kelimede delâletine ters tarafından mazhar üçüzlü çete...
Dinleyici yerleri tıklım tıklım... Zira sapka isyanının ruhu kabul edilen insan muhakeme edileceği
gibi, onunla beraber Tahir-ül-Mevlevî de hesaba çekilecektir.
Umumî efkârda kanaat su :
Bütün aramalara, taramalara rağmen Atıf Hoca üzerinde sapka isyaniyle alâkalı en küçük bir itham
vesilesi bulunmadığına, en basit bir tesvik ve tahrik izine rastlanmadığına göre bereet kararı
emindir.
Bu umumî efkâr bilmiyordu ki, Atıf Hocanın mahkûm edilmesi için, delil, vesika, itham unsuru
diye bir seye ihtiyaç yoktur ve o mübarek adam, kendisiyle, hüviyetiyle ve sahsiyetiyle evvelden
hükümlüdür.
Atıf Hoca, ısıklı çehresiyle, hâkim makamındaki tiplerin karsısında...
— Oturunuz! Oturdu.
— Sahit, kitapçı Abdülâziz!
Kitapçı Abdülâziz sahit parmaklığında:
— Ben siyasetle mesgul bir insan değilim. Kitap basmak ve satmakla geçinirim. Bastığım ve
sattığım kitapların güttüğü gayelerle de hiçbir istirakim yoktur. Atıf Hocayı Bâbıâlide ve irfan
muhitlerinde herkesin tanıdığı gibi ben de tanırım. Simdiye kadar nesrettiği risale ve kitapları,
arzettiğim gibi, sırf meslekî alâkam dolayısiy-le sattım. Bahsedilen «FRENK
MUKALLĐTLĐĞĐ» kitabından da sattım. Kimlere sattığımı bilemem. Bir seneden fazla zaman
geçmis bulunuyor. Yalnız su kadarını söyli-yebilirim ki, benden kitap satın alanlar münevver
kisilerdir.
Đkinci sahit, yine Bâbıâlinin meshur kitapçılarından Mihran Efendidir:
— Atıf Hocayı sahsiyle tanımam. Fakat kitap yazan bir ölim olarak bilirim. Birçok eserini
sattım. Bu arada, bahis mevzuu eserden de 25 adet sattığımı hatırlıyorum.
— Kimlere sattığınızı da hatırlıyor musunuz? Ermeni kitapçı gülümsedi:
— Nasıl hatırlayabilirim? Vapur bileti satan gise memuru kimlere bilet verdiğini hatırlayabilir mi?
— Ukalâlık etme! Dosdoğru cevap ver!
— Basüstüne efendim! Kitap sattığım 25 kisi arasında bence maruf hiç kimse yoktur.
— Kangi tarihte sattığınızı da bilmiyor musunuz?
— Kitabın yeni çıktığı zaman... Demek ki, iki yıl kadar önce... Bir kitap, çıktığı ilk anlarda
satılır. Sonra satıs seyreklesir.
— Yani sapka kanunundan biraz evvel ve sonraki tarihlerde satmıs değilsiniz?
— Evet efendim!
— Çekilebilirsiniz! Tahir'ül-Mevlevî Efendi, ayağa kalkınız!
Tahir-üI-Movlevî ?yakta...
— Uğrastığınız is nedir?
— Darüssefaka mektebinde edebiyat muallimiyim. Đsim - gücüm okumak ve okutmaktır.
— Bağlı olduğunuz bir cemiyet var mıdır?
— Evvelce Đttihat ve Terakki Cemiyetindeydim. Bir aralık «Teaali-i Đslâm Cemiyeti»ne de
girmistim. Simdi hiç birinden değilim. Arzettiğim gibi yalnız okumak ve okutmakla
mesgulüm.
— «Tear.li-i lsîâm*'Cemiyeti»nden niçin ayrıldınız?
— Bu cemiyete sâf mânada dine hizmet etmek, Đslâ-miyete inkisaf vermek için ilmî bir gaye
uğrunda girmistim. Adının da delâlet ettiği gibi, Cemiyetin gayesi de esasen buydu. Fakat
bir müddet sonra bazı cemiyet mensupları hedefi bulandırdılar. Yalnız yola saparak ilmî gayeden
uzaklastılar. Cemiyeti siyasete âlet etmek temayülüne düstüler. Bunun üzerine, Cemiyetin gidisini
ilmî gayeme' uygun görmediğim için çekilmek zorunda kaldım.
Pesinden, mukadder sual:
— Atıf Hocayı elbette tanırsınız! Nasıl tanırsınız? Tahir-ül-Mevlevî tereddütsüz cevap verdi:
— Alim ve fazıl bir hoca olarak tanırım. Vatanına bağlı birçok münevver yetistirmis,
kanaatlerinde celâdet sahibi bir insan... Atıf Hoca geçen Kurban Bayramı bana sokakta tesadüf
etmis ve Seyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin «Kuva-yı Milliye» aleyhinde bir beyanname
hazırlattığını ve bunu bütün din âlimlerine imzalatmak üzere gezdirmekte olduğunu söylemisti.
O zaman doğru Seyhülislâmlık dairesine giderek Mustafa Sabri Efendiyi görmüstük. Bu
harekete siddetle itiraz etmis ve demistik ki: «Nasıl olur, vatan müdafaası yolundaki bir harekete
din temsilciliği makamı nasıl böyle bir mukabelede bulunabilir? Hem, dinî kisvenin siyaset kılığına
bürünnıe-si nasıl caiz olabilir? Bu isten vaz geçin ve siyasetten elinizi çekin!» 20 bin nüsha basılıp
dağıtılan bu beyannameyi imzadan, ben ve Atıf Hoca kaçındık ve ona siddetle karsı koyduk.
Bunun üzerine beni Zirar.t Nezaretindeki vazifemden attılar. Su arzettiğim keyfiyet beni ve
Atıf Hocayı izah eder kanaatindeyim.
Reis ihtar etti:
— Bu hikâyeleri geçelim! Siz, Atıf Hocanın «FRENK MUKALİTTLİĞλ eserinden dağıttınız ve
sattınız mı?
— Evet, eserin intisarında 5 nüsha sattım.
— Bu kadar yeter! Oturunuz!
Reis Atıf Hocayı ayağa kaldırdı.
— Sıra sizde...
Atıf Hoca, sakin ve mütevekkil, Đstiklâl Mahkemesi üyelerinin nazarları karsısında... Hep kendi
mihveri etrafında gidip gelen bu dolambaçlı yollardan sonra sıra kendisindedir.
Đlk sual:
— Bu zamana kadar baska bir mevkufiyetiniz oldu mu?
— Evet! Otuzbir Mart hâdisesinde, aynen böyle, sebepsiz olarak tevkif edildim ve bir hafta kadar
tutuklu kalmıstım. Ondan sonra da Mahmut Sevket Pasa vakasından ötürü Sinop'a sürüldüm.
Sebebini hâlâ bilemediğim bu sürgün de birbuçuk yıl devam etti.
— Nasıl olur da sebebini bilmezsiniz?
— Bildirmezlerse nasıl bileyim? Sorduğum halde doyurucu bir cevap alamadım. Ancak, sonunda
«affedersiniz, bir hatadır oldu!» dediler ve beni bıraktılar. Demek ki, sebep hatadan ibaretmis!
Reis, Atıf Hocaya, onu kemirmek isteyen gözlerle baktı:
— Ne zamandan beri siyasetle uğrasıyorsunuz?
Atıf Hocanın dudaklarında mahzun bir tebessüm:
— Hiç bir zaman siyasetle uğrasmadım. Kitaplarım arasında bile bu mevzuda tek eser yoktur.
Bütün hayatımı dinî ilim ve irfana bağlamıs bulunuyorum.
— Ya teskil ettiğiniz cemiyetler?
— Onlar da ilmî cemiyetlerdir. Yalnız bir defa siyasete benzer bir harekette bulundum ama, o da
vatan kaygı-siyledir ve günlük politikanın üstündedir. Yunanlıların Đzmir'i isgali üzerine bir
beyanname hazırlayarak, îstan-bulda, İtilâf Devletleri mümessillerine vermis ve bu senî tecavüzü
protesto etmistik. Eğer bu hareketimize siyasetle uğrasmak denebilirse, iste tek vakam bundan
ibarettir.
— Kurduğunuz cemiyetlerden de bahsediniz!
«Cemiyet-i Müderrisin» i kurdum. Đsminden de anlasılacağı gibi, müderrislerimizin haklarını
korumak için...
Aynı zamanda muhtaç talebelere yardımcı ve faydalı olmak için... Böyle bir cemiyetin siyasetle en
küçük bir alâkası olamaz. Arzettiğim gibi, ben, ilim adamıyım; siyasete, bir kusun balığa yabancı
olduğu kadar uzağım. Ne bu zamana kadar siyasete yanastım, ne de bundan sonra yanasabilirim.
Reis, karanlık gözleriyle Atıf Hocanın saffet dolu yüzüne tükürdü:
— Boyuna siyasetle uğrasmadığınızı söylüyorsunuz ama, sizin ondan baska isiniz
olmadığını iddia edenler var..
Atıf Hoca mırıldandı:
— Olabilir! Bir seyin söylenmesi baska, yapılıp yapılmadığı baska... Benim hayatım meydanda...
Đsimin gücümün siyaset olduğunu söyleyenler, nerede, ne zaman, nasıl ve ne sekilde siyaset
yaptığımı göstersinler!..
— Bu hususta en büyük delil «FRENK MUKALLİTLİĞİ» isimli eserinizdir. Bu eseri ne zaman
ve hangi gayeye hizmet etmek için yazdınız?
— Senelerce evvel ve mücerret bir gaye uğrunda yazdım.. Sahsiyet sahibi olma gayesi... Yoksa su
veya bu hükümet tesebbüsüne karsı durma fikriyle değil... Taklitçiliğin her türlüsü kötüdür.
Đste karsınızda Japonya misali!.. Garbın bütün terakkilerini elde ettikten sonra sahsiyete ve millî
an'aneye sadık kalmanın örneği... Japonlar, Asyalı bir topluluk adına, Avrupanm bütün ilmini,
fennini, usulünü, sistemini devsirdikten ve benimsedikten sonra kendi öz ruhuna sımsıkı bağlı
kalmanın daima ibret dersini verecektir. Benim de o eserde güttüğüm gaye, «hikmet müminin
kaybolmus malıdır, nerede bulsa alır» mealindeki hadis gereğince, Avrupayı, iyi ve faydalı
taraflarından ve bünyemizde eriterek, hazmederek benimsemek... Fakat ruh cevherimizi asla fesada
uğratmadan bütün bunları kendi sahsiyet vahidimiz üzerine ekleyerek yapmak ve âdi mukallit
seviyesine düsmemek... Đste bu gayeyi güden, mücerret fikirlerden ibaret olan ve asla müsahhas ve
siyasî bir meseleyi hedef tutmayan eserimi, daha evvel kaleme aldığım halde, ancak 1340 (1924)
yılında bastırabildim.
— Eseri bastırmadan evvel kimseye gösterdiniz mi?
— Bu suale bilhassa «evet!» demek isterim. Hem de suna buna değil, resmî makamlara
gösterdim. Eserden 8 nüsha kopya ettim ve bunlardan ikiser nüshasını Đstanbul Maarif
Müdürlüğüyle Matbuat Umum Müdürlüğüne gönderdim. Okudular, tetkik ettiler ve sonunda beni
tebrike kadar vardılar «Hoca efendi, çok nazik ve mühim bir mevzuata el atmıssın, emeklerin kutlu
olsun, seni takdir ve tebrik ederiz!» dediler. Usul icabı olarak da eserin resmî nesir müsaadesini
verdiler.
Reis saskın :
— Demek böyle oldu?
— Aynen böyle oldu! Alâkalı makamlardan sorulabilir. Resmî ruhsat "tezkeresi dosyamda
mevcuttur. Takdim etmistim.
Reis durakladı, düsündü ve homurdandı:
— Sapka Kanunundan sonra bu kitaptan sattınız mı?
— Asla!.. Kararname ve kanun çıktıktan sonra kitaptan tek nüsha bile satılmamıstır. Ama ondan
evvel alıp okumus olan birçok insan bulunabilir.
— Bu kitabın Sapka İnkılâbına karsı bir cereyan doğurduğu, inkılâba aykırı duygu ve
düsünceler asıladığı iskilipli Atıf hoca
ve kötü tesirler bıraktığı iddiasına ne dersiniz?
Atıf Hoca doğruldu:
— Yanlıstır derim! Sapka İnkılâbı bu eseri hos görmeyebilir, sevimsiz, hattâ tehlikeli bulabilir;
fakat kendisine karsı yazılmıs bir eser olmadığı için onu suçlandıramaz!
Atıf Hoca bir an daldıktan sonra dudaklarını kıpırdattı:
— Bu eser intisar ettiği zaman bir gazete aleyhinde bazı yazılar yazmıs, bana hakaret etmisti. Ben
de bu gazeteyi mahkemeye vermistim. Aleyhimdeki yazıların hedefi, eserimin zararlı ve
zehirleyici olduğuydu. Mahkeme heyeti kitabın zararlı olmadığını, hakaretin ise vâki olduğunu
kabul ederek gazeteyi nakdî cezaya çarptırdı. Bu karar da dosyamdadır. Lüzum görülürse
mahkemeden sorulabilir.
Reis :
— «Son Telgraf» gazetesi, değil mi?
Atıf Hoca :
— Evet efendim!
Sapka aleyhtarlığını yasaklayıcı kanundan evvel yazılmıs ve yayınlanmıs, nesrine hükümetçe tebrik
edilerek izin verilmis, üstelik zararsızlığı adalet cihazlarından birince resmen doğrulanmıs bir
eserin ne sekilde suçlan-dırılabileceği bütün bir mesele... Mahkeme heyeti saskın ve ne yapacağı
üzerinde apısıp kalmıs vaziyette... Mutlaka beraat ettirilmesi gereken adamı «mutlaka» kaydiyle
nasıl ölüme mahkûm edebilecek?
Atıf Hocanın müdafaası o kadar keskin ve siyasîdir ki, artık onu mahkûm edebilmek için:
— Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın? Demekten baska çare yoktur.
26 Ocak Salı günü tek celsede bu hale gelen ve bir çıkmaza giren muhakeme, ondan sonraki
safhalarda, hep Atıf Hocaya suç tedariki için zorlamalarla geçti. Aynı tesvik ve telkincilik ithamiyle
mevkuf bulunanlar, genis bir halka seklinde Hocayla yüzlestirdiler ve artık tekrar-lana tekrariana
bayatlayan mahut sual karsısında kaldılar:
— «FRENK MUKALLİTTLIĞλ kitabından kaç tane sattınız? Kanundan sonra da sattınız mı?
Bu kitabı yaymakla hangi gayeye hizmet suurunu takip ettiniz?
Cevap, evvelce de verilenlerin aynı:
— Üçer beser sattık. Kanundan sonra tek nüsha bile satmadık ve hiçbir tavsiyede bulunmadık.
Gayemiz, yasaklanmamıs olan bir mevzuda Đslâm hüküm ve sahsiyet ölçüsünü göstermekti,
suçumuz yoktur.
Atıf Hoca söz istedi:
— Reis Beyefendi. Müsaade buyurursanız Mahkemenin isini kolaylastıran ve bir itiraf halinde
cürmümü tes-
' bit edeyim!
Reis Kel Ali, bir türlü tutamadığı avın öz ayaklariyle yanına geldiğini gören bir canavar nesesiyle
atıldı:
— Söyleyiniz! *'
— Ben, hamdolsun, müslümamm! Biricik gayem de Đslâmm hakikatlerini yaymaktır. Bu, eğer
bir suçsa, sabittir. Eserim bu gayeyi güder. Bu da sabittir. Fakat Sapka Kanunundan evvel yazılmıs
ve ondan sonra asla ortada görünmemistir. Bu da sabit... Sapka isyanını körükleyenlerle en küçük
alâka ve münasebetim olmadığı da sabit... Eğer bütün bu «sabit» ler arasında beni mahkûm
..edebilecek bir nokta varsa Mahkemeniz hüküm vermekte serbesttir. Fakat ille suç aramaya
kalkısmak, tecelli eden bedahetlere göre bosuna zahmettir.
Bu hitap, hak öfkesinde'n gelmesine ve en üstün perdeden hakkı temsil etmesine rağmen, Kel
Ali'nin siskin yanakları üstünde müthis bir tokattı. Nitekim Kel Ali bu tokatı en ağır bir tesir
halinde hissetti ve belki de ağırlığı yüzünden, hiddet yerine yılan gibi ıslık çalarcasına, su sinsi
mukabelede bulundu:
— Bırakın da, hakkınızdaki hükmü biz takdir edelim! Muhakeme, bu tarzda epey sürdü.
Son ara kararlardan biri:
— Müddei-yi Umumînin esas hakkında iddiasını okuması için, muhakeme 2 Subat 1926 Salı
gününe bırakılmıstır,
Ve sonra sanıklara hitap :
— Siz de o güne kadar müdafaalarınızı hazırlarsınız!
Sanıklar veya pesin mahkûmlar, (Malatya dâvası münasebetiyle benim de gördüğüm ve âh-ü-zâr
süngerine dönmüs kara dâvaları arasında cinnet terleri döktüğüm) Ankara hapishanesinde
nabızlarını sayarak 2 Subat'ı bek-leye dursunlar; Mahkeme üyelerinden Kılıç Ali Bey Đstanbul'da
zevk ve sefadadır ve gazetecilere su beyanatta bulunmaktadır:
«— Atıf Hoca ve arkadaslarının muhakemeleri bitmis gibidir. Pek yakında iddia ve müdafaalar
dinlenecek ve karar bildirilecektir. Edilen muhakemeler sonunda vardığımız kanaat sudur ki, son
irtica hareketleriyle İstanbul'un hiçbir alâkası olmamıstır. Esasen mahkemenin İstanbul'da
bulunduğu zaman yapılan tahkikat da bu neticeyi vermis ve ondan sonraki muhakemeler aynı seyi
teyid etmistir.»
Bu beyanat bir mahkeme üyesine yakısmayacak soydan siyasî bir ağız ve bu arada «ihsas-ı rey»,
yani kararı evvelden hissettirme tavrı belirtse de Atıf Hoca'nm suçsuz olduğuna dair açık bir vicdan
fotoğrafından baska bir sey değildi. Atıf Hoca İstanbul'da bulunduğuna ve İstanbul'u temsil ettiğine
göre, masumiyetinin Kılıç Ali ağziyle tasdiki ortadaydı.
Subat'm 2 nci gün ündeyiz. Mahkeme salonu «iğne atılsa yere düsmez» tasvirinden bir numune...
Bütün merak Đstiklâl Mahkemesi Müddei-yi Umumîsinin ne diyeceğinde... Herkes bilir ki Müddeiyi
Umumî davacı mevkiinde olduğuna göre en mübalâğalı cezalan isteyebilir. Mah-Tceme bu
istekle kayıtlı olmadığı ve tarafsız bulunduğu için hemen her defa istenilenden azmi, hiç olmazsa
iste-«nilenin aynım verir; fakat fazlasını verdiği, hele İhtilâl Mahkemeleri gibi fevkalâde
mahkemelerde görülmüs seylerden değildir. Bu bakımdan halk, Müddei-yi Umumînin isteyeceğine
göre iskontosunu yapmak üzere taraf tutma makamının iddiasını merakla beklemektedir.
Müddei-yi Umumî Necip Ali, ayağa kalktı, elinde koca bir tomar, son iddianamesini ağır ağır
okumaya basladı. Bastan basa zan, süphe, indî tefsir ve hayal üzerine kurulu ve hiçbir noktasında
hüccet ve delile istinat etmeyen bir sürü ve bir seri vehim...
Vardığı netice aynen su:
«— Sapka ve bu yüzden meydana gelen hâdiselerin âmilleri olmakla maznun bulunan eshastan
(sahıslardan) Babaeski sabık müftüsü Ali Rıza Hocanın idamına, Đskilipli Atıf, Süleyman, Fettah,
Tahir, Mes'ut, saatçi Süleyman, Erzurumlulardan Osman, Mehmed, Telgraf Müdürü Halid, Yusuf
Kenan Hoca ve efendilerin de üçer seneden az olmamak üzere hapis ve küreğe konulmalarına,
Hasan «ğlu Samih, Aras Sirketi Müdürü Cafer İsmail, Sabuncuzade Mustafa ve Zühtü ile Tahir-ül-
Mevlevî Hocaların nefyine, Tevhid-i Efkâr muharrirlerinden Ömer Rıza'nm hudut haricine tardına,
Gostuvar'lı Hüseyin, berber Mustafa, Ispartalı Hüseyin ve kardesi ile kitapçı Mihran ile İhsan
Mahfi efendilerin de beraatlarına karar verilmesini talep ederim.»
Müddei-yi Umumî Necip Ali'nin bu ceza isteği, dinleyicileri büyük bir hayret ve inkisara uğrattı.
Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi hakkında istenen idam cezası hiçbir esasa dayanmadığı gibi,
Atıf Hoca ve arkadaslarının üçer yıl hapse mahkûmiyetlerinin talebi de, açık masumiyetleri önünde
zalimce bir istekti.
Fakat teselli su noktada toplanıyordu:
— îddia makamı Atıf Hocaya, en zalim tarafından nihayet 3 yıl hapsi lâyık gördüğüne ve
fevkalâde mahkemelerde müddei-yi umumînin talebinden üstün ceza verilmesi görülmemis
seylerden olduğuna göre her halde kurtulus emindir.
Mahkeme Reisi maznunlara hitap etti :
— Yarın müdafaalarınız ve son sözleriniz dinlenecektir. Hazırlanınız!
Maznunlar, basları önlerinde, çeneleri göğüslerine mıhlı, hapishaneyi boyladılar. Herbiri
arkalarından kilitlenen demir kapılardan geçtiler ve hücrelerine dağıldılar.
Atıf Hocayla Tahir'ül - Mevlevi konusuyorlar...
Tahir'ül - Mevlevi, bir mumdan daha az ısık veren,, paslı ve lekeli bir ampul altında Atıf Hocaya
diyor ki:
— Siz, Efendi Hazretleri, artık kurtuldunuz demektir. Müddei-yi umumînin talebine göre size
nihayet basit bir hapis cezasından baska bir sey veremezler. Birkaç aydır mevkuf bulunduğunuz
için o da mevkufiyetinize sayılır ve halâs olursunuz.
— Allah bilir!
—¦ Evet; fakat Allah bildiğini göstermektedir. Bizim sürgün cezamıza gelince, zerre miktarı
kıymeti yok... Zaten vatanın her yeri bize sürgün... Bu kadar hafifiyle kurtulduğumuza bin sükür...
— Fakat henüz karar çıkmadı.
— Çıkmıs sayabiliriz.
Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya basladı. Arkadası da
aynı isle mesgul... Bir aralık, günlerdir uykusuz, sabahlara kadar namaz ve niyazla vakit geçiren
Atıf Hoca hafifçe daldı. Giyimli olduğu halde, bası tas duvarda, ellerinde yarım kalmıs müdafaası,
gözleri yumulu, kendinden geçti. Arkadası Tahir'ül-Mevlevî bu manzaraya bakarak mırıldandı:
— Zavallı, âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı?
Bu tasvir ve sizlerin roman üslûp ve hayaliyle hiçbir alâkası yoktur. En yalçın (realite) vakıa...
Bana bu manzarayı çizen ve sözleri anlatan, 1932 yılında, Sahaflarda, Raif Karadeniz'in kitapçı
dükkânında, bizzat Tahir'ül -Mevlevi'dir.
KERAMET
Atıf Hocanın uykusu uzun sürüyor. Tahir Hoca müdafaasını yazmakta devam ederken Atıf Hoca
birdenbire gözlerini açıyor. Yüzünde, harikulade derin ve ince bir tebessüm...
Tahir'ül - Mevlevi'nin gözleri hayretle ve alabildiğine açık... Sanki 24 saat içine sığacak büyük
kerameti simdiden sezmistir :
— Ne o, Hocam, çabucak uyanıverdin? Atıf Hoca gayet sakin :
— Uykudan murad hasıl oldu!
— Yâni, beklediğim rüyayı gördüm!
— Yâni?
Tahir'ül - Mevlevi hasyet ve dehsetle ürperiyor :
— Ne gördün?
Atıf Hoca yatağında doğrulmus ve müdafaasını karaladığı kâğıtları elinde büzmüstür :
— Kâinatın Fahrini gördüm. Bana «Yanıma gelmek , dururken ne diye müdafaa karalamakla
uğrasıyorsun?» dedi.
Tahir'ül - Mevlevi kendinden geçmis gibidir :
— Ne diyorsun?
— Beni idam edecekler! Allahın sevgilisine kavusacağım!
— Rüyanın sadık olduğuna hiç süphem yok... Allah Resulünün göründüğü rüyaya fesad
karısamaz. Su var ki, müddei-yi umumînin 3 yıl hapis istediği bir dâvada idam kararı çıkmasına
akıl erdirmek imkânsız... Kafam islemi-yir!
— Göreceksin ki, beni asacaklar! Baska bir seye aklım ermez! Ferman en büyük kapıdan geliyor!
— Söyleyecek söz bulamıyorum!
— Doğru! Zaten söze ne lüzum var! İste müdafaamı yırtıyorum!
— Yapmayın! Siz onu mahkemede okuyun da ne olursa olsun!
Atıf Hoca, nurlu yüzünde aynı tebessüm müdafaasını yırtıyor ve sonra bir kâğıdır içinde toplayıp
kese içine alıyor ve cebine koyuyor.
Ertesi günü mahkeme salonu her zamankinden kalabalık... Hüküm günü... Gazeteciler,
fotoğrafçılar, halk içinde dört dönmekte... Dinleyiciler birbirinin üstünde, yalnız kafalariyle
görünüyor.
Mahkeme Reisinde tas gibi bir hâl ve hislerini gizlemek isteyen bir tavır : — Müdafaalar baslasın!
Herkes, elinde bir kâğıt, uzun veya kısa müdafaasını, değisik tonlarla okuyadursun... Reis tas gibi...
Atıf Hoca, mütevekkil ve mahzun, sırasını beklemekte...
Bilmem ne kadar zaman geçti.
Reis elini Atıf Hocaya uzattı :
— Sıra sizde... Atıf Hoca kalktı.
Aynen :
«— Hacet yok efendim; müdafaayı mucip bir suçum olmadığı esasen tebeyyün etmistir.
Vicdanınızın vereceği hükme intizar ediyorum!
Reisin mukabelesi:
— Mahkemenin adaletinden emin olabilirsiniz! Oturunuz.
Reisin tavrında hafiflemis gibi bir hâl... Sanki Atıf Hoca müdafaasını yapacak olsa Reiste vicdanına
mağlûb olma ihtimali varmıs gibi...
— Muhakeme bitmistir! Heyet kararlan tespit etmek üzere müzakereye çekiliyor!
Sabırsızlık son haddinde... Çıt yok... Sanki kalblerin çarpısı ve sükûtun rakkası isitiliyor. Bir saat
geçti. Heyet, karanlık dolu gözlerle gelip yerini aldı.
Reis elindeki kâğıdı zabıt kâtibine uzattı:
— Kararı okuyunuz!!
Bir sürü lâftan sonra birdenbire çınlayan cümle :
— BABAESKĐ MÜFTÜSÜ ALĐ KIZA İLE MÜDERRİSLERDEN İSKİLİPLİ ATIF'IN
ĐDAMINA...
Bütün salon, jandarmalar, polisler, mübasirler, hattâ masalar ve sıralar bile donmustu.
Artık kararların gerisini dinleyen yok...
Öbür maznunlardan büyük bir kısım, beser, onar yıla mahkûm: TAHÎR'ÜL - MEVLEVİ ile ÖMER
RIZA hakkında ise BERAET...
Atıf Hocada hiçbir saskınlık alâmeti mevcut değil... Gayet sakin ve adetâ vecd içinde... Rüyada
gördüğü Allah Resulünün mucizesi gerçeklesmistir. Bu mucizenin kendisine ait keramet payı ise
essiz bir nimet ve tükenmez bir hazine...
Atıf Hoca, ancak yanındaki Tahir'ül - Mevlevi'nin duyabileceği bir sesle fısıldıyor.
Aynen :
«— Zalim ve kaatillerle elbette Mahser gününde hesaplasacağız!»
Đstiklâl Mahkemesi Reisi Kel Ali'nin yüksek perdeden sesi :
— Kararların infazı için mahkûmları çıkarınız!
Sakırdayan kelepçeler ve herhangi bir söz söylememeleri için itile kakıla dısarıya çıkarılan
mazlumlar...
Subat (1926) ayının 3 üncü Çarsamba gününü 4 Subat Persembeye bağlayan gece...
Atıf Hoca, idamlıklara mahsus hücrede... Üstü tas, allı tas, dört yanı tas... Taslar ağlıyor; simsiyah
bir rutu-t>et gözyasiyle ağlıyor.
Demir kapının tepesinde parmaklıklı bir pencerecik-ien baska hiçbir menfez yok... Duvarda,
gerekince prangaya vurulacaklara ait kocaman bir halka ve ona bağlı uzunca bir zincir.. Bir de
tenesirvârî tahta bir kerevet...
Atıf Hoca, bu, kuzudan daha müdafaasız mazlum, prangaya vurulmamıstır. Bu kadarına ihtiyaç
görülmemis... Kerevetin yanı basında da bir testi su ve bir somun ekmek... Ekmeğin hiçbir lüzumu
yok; fakat su, abdest almak için son derece lâzım... Nitekim Atıf Hoca hücreye kapatıldıktan beri
testinin suyu yarılanmıstır. Ekmek ise olduğu gibi duruyor.
Gece yansı... Koridorda yanan küflü lâmbanın demir kapıdaki pencerecikten sızan ve ancak secde
yerini gösterebilen ısığı... Hepsi o kadar...
Eğer o sırada bir gardiyan veya hapishane memuru pencerecikten baklaydı, göreceği manzara
suydu :
Kıbleye döndürülmüs kerevetin üstünde, sarıklı bir adam, ellerini yukarıya kaldırmıs dua
etmektedir:
— «Allahım; senin ve Resulünün askından ve emirlerini müdafaa etmekten gayrı muradı
olmayan kuluna rahmet nasip eyle!»
Atıf Hoca bu vaziyette saatler geçirdi. Sakalında elmastan daha parlak gözyası damlaları...
Bir aralık önünden geçen bir ayak sesine haykırdı :
— Oğlum!
Pencerecikte bir kafa :
— Ne istiyorsun, baba?
— Saati soracaktım! —Sabahın dördü..
— Demek bir saat sonra sabah namazını kılabilirim. Saatim yok! Bana haber verebilir misin?
— Bakalım...
Bu tafsilâtı da, o zamanlar Ankara Adlî Tabibi olan Fahri Ecevit'ten 1930'da aldım.
Atıf Hocaya sabah namazım haber veren olmuyor. Fakat saat 5 sularında ayak sesleri, birden, bir
sürü insanın sökün ettiğini bildiriyor. Müddei-yi Umumî, Adlî Tabip, bir hâkim, jandarma bölük
kumandanı, hapishane müdürü vesaire...
— Haydi, diyorlar, Atıf Hocaya; hakkındaki hüküm infaz edilecektir!
Atıf Hocanın ilk ve son sözü su iki cümle:
— Saat kaç?
— Besi çeyrek geçiyor!
— Sabah namazını kılmama izin verir misiniz? Ankara Hapishanesinin önündeki meydancıkta
iki
darağacı... Biri Atıf Hocaya, öbürü de Babaeski Müftüsüne ait...
Bir güvercin kadar korku hissi vermekten uzak Hocayı arkasından kelepçelememisler, lütuf ve
merhamet (!) göstermislerdir.
Atıf Hoca sephanın altındaki alçak masanın üstünde...
Soruyorlar :
— Son sözün nedir?
Son söz olarak Hocanın söylediği, bir söz değil, imanın en mukaddes ölçüsü:
Sehadet Kelimesi...
Atıf Hoca, hemen hiç debelenmeden ruhunu teslim «diyor. Sabahın henüz ilk çakıntılariyle
delinmeye baslayan koyu karanlıkta mü'min gözler için, Atıf Hocanın alnım nurdan bir yazı
ısıldatmaktadır: Sehadet Kelimesi:
Ertesi gün gazeteler hâdise hakkında âdeta ketumdurlar. Đç sahifelerde, birkaç satırdan ibaret
kupkuru bir haber :
«ĐRTĐCA KĐTAPLARI MÜELLİFİ OLUP İSTİKLÂL MAHKEMESĐNCE İDAMA MAHKÛM
OLAN İSKİLİPLİ ATIF HOCA ÎLE BABAESKİ MÜFTÜSÜ ALİ RIZA HOCA
HAKLARINDAKİ İDAM KARARI BU SABAH İNFAZ EDİLMİSTİR.»
Dünya tarihinde bir ihtilâl mahkemesinin, daima bire on isteyen savcısına aykırı olarak, isteğe
nisbetle bu kadar ağır ceza verdiği ilk defa görülüyor.
Atıf Hocayı tanıyanlarca teessür çok büyük oldu. Hiç kimse kendi öz evinin kaatil eliyle can veren
ölüsüne bu kadar ağlayamaz! Bu kadar da kaatillere lanet edemez!
Büyük sehidin Lâlelideki evinde manzara :
Đdam sabahı henüz eve gazete girmeden, Sakir Efendi isimli bir kitapçı kapıyı vuruyor ve Zahide
Hanımla görüsmek istiyor. Zahide Hanım, yanında kızı Melâhat, kapıyı açıp da Sakir Efendiyi
karsısında görünce baygınlık geçiriyor. «¦
Melâhat haykırıyor :
— Ne o, kara haber mi?
— Henüz hiçbir sey yok.. Gazetelerde birseyler okudum ama bir mâna çıkaramadım. Hemen
hapishaneye cevaplı ve acele bir tel çekip tahkik edelim!
Biraz kendisine gelen Zahide Hanım o gece gördüğü rüyayı anlatıyor :
— Bahçemizde bir çam ağacı var... Hoca onu kızı Me-lâhatle beraber dikti, değil mi kızım?
— Evet. anne!
— Đste o ağacın dibinde abdest alıyordu. Melâhat de ona su döküyordu. Abdestini tamamladıktan
sonra doğruldu, bana döndü, «Ben artık gidiyorum, dedi. Sakın ardımdan ağlamayın, bana yedi
Yâsîn okuyun!» Ben size yemin ederim ki, Hocayı astılar.
Zahide Hanım tekrar baygınlık geçirdi. Melâhat ise ayık, fakat ondan beter hâlde...
Sakir Efendi bes dakika için izin isteyip telgraf çekmek üzere dısarıya çıktı:
— Gelirken gazeteleri de getiririm!
Maksadı telgrafa cevap gelinceye kadar onları oyala rnak ve hazırlamak...
Telgrafı çekip hemen döndü. Melâhat atıldı :
— Nerede gazeteler?
— Postahâne yolunda bulamadım! Sizi de yalınız bırakamayacağım için hemen döndüm!
Bu defa bayılma sırası Melâhatte...
Sakir Efendi Zahide Hanıma gereken karsılığı verdi".
— Neredeyse cevap gelir. Her sözden nem kapmaya ne lüzum var!
Sakir Efendi aksama kadar Lâlelideki evden çıkma-"dı. Her kapı çalısında o açıyor ve gelenlere,
habersiz görünmeleri için gerekli isaretleri veriyordu.
Aksam üstü kapı çalındı. Posta müvezzii:
— Telgraf!..
Sakir Efendi kosarak kapıyı açtı ve telgrafı yırtıp kelimelerini yutarcasma okudu.
Hapishane Müdürü, Atıf Hoca sanki tabiî eceliyle ölmüs gibi söyle diyordu :
«— HOCA ATIF VEFAT ETMİSTİR. CEVABEN BİLDİRİLİR.»
Gullerin_Efendisi
Allah razı olsun kardeşim ... Üstad kitabında 7 mazlum dan bahsetmiştir iskilipli atıf bir tanesidir, onlar dinine savas acanlara karsı savaşmışlardır, nemutlu onlara...
TEVHİD
Tüm yazıyı bir nefeste ibretle okudum.Allah mekanını cennet eylesin.Bu ülkede sudan sebeperle ne değerler göçtü gitti.Ama dikkat buyurusanız böyle insanlara işkence edenler de şu an Allah huzurunda.Onların yerinde hiçkimse olmak istemez herhalde.Paylaşımlarınız için sağolun varolun kardeşlerim.

Selam ve dua ile
Gullerin_Efendisi
ALINTI(TEVHİD @ Apr 9 2008, 01:22 AM) *

Tüm yazıyı bir nefeste ibretle okudum.Allah mekanını cennet eylesin.Bu ülkede sudan sebeperle ne değerler göçtü gitti.Ama dikkat buyurusanız böyle insanlara işkence edenler de şu an Allah huzurunda.Onların yerinde hiçkimse olmak istemez herhalde.Paylaşımlarınız için sağolun varolun kardeşlerim.

Selam ve dua ile


Rabbim(cc) korusun bizi o duruma düşmekten,

Efsane yada gerçek tam bilmiyorum ama Hocayı asan hakim(kel ali) çıldırarak ölmüş hatta sera film konuyu ele almıştı ordada izlemiştim, tabi dogrulugundan emin değilim..
TEVHİD
ALINTI
Efsane yada gerçek tam bilmiyorum ama Hocayı asan hakim(kel ali) çıldırarak ölmüş


Eğer doğruysa hiç şaşırmam."Vallahü azizünzüntikam.": Zulmedene intikam ederim.

Selam ve dua ile
MoqavemaT
Ya iskilipli atıf hocayı bari mezhepçiliğ alet etmeyin.

Modernist sapıklığa karşı illaha gelenekçi sapıklıklamı karşılık vermek gerekiyor.

Nerede kaldı ümmetül vusla emri..

Nerede ıslah dini islam...

Gullerin_Efendisi
ALINTI(İttihad-ı İslam @ Apr 9 2008, 11:21 PM) *

Ya iskilipli atıf hocayı bari mezhepçiliğ alet etmeyin.

Modernist sapıklığa karşı illaha gelenekçi sapıklıklamı karşılık vermek gerekiyor.

Nerede kaldı ümmetül vusla emri..

Nerede ıslah dini islam...




Biraz daha açarmısınız...
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.