Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: İbn Teymiyye
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
bilal arslan
İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın (ALLAH ona lanet etsin) da Dostları Olmaktadır


İnsanlar arasında Allah dostları bulunduğu gibi, şeytanın da dostları olmaktadır.

Bu keyfiyeti iyice anladıktan sonra, bunların arasındaki farkı bir iyice belirtmek gerekmektedir. Aynen Allah ile Resulü nasıl ayırmışsa, beyanlarıyla apaçık belirtmişse öylece belirtelim.

Allah'ın dostları sadece Allah'dan gereği gibi korkan ve hiçbir ard niyetsiz emirlerine itaat eden müminlerdir.

بســـم الله الرحمن الرحيم

Allah böyle olan dostlarını övüyor:

“(İyi bilinmelidir ki) Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. Onlar, iman edip (gerektiği gibi Allah'tan) sakınanlardır. (Yunus: 62,63)

Buhari ve diğer hadisçilerin rivayet ettikleri sahih bir hadisde, Ebu Hureyre Allah'ın Resulünden şunları nakleder:

“Yüce Allah'ım bana buyurdu ki:

“Kim benim bir velime / dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum. Yaptığım hiçbir işte tereddüt etmedim. Yalnız, mümin kulumun ruhunu almakta tereddüt ettim. O ölümden tiksinir, ben de önün hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmam. Fakat ölümden kurtuluş yoktur.” (Buhârî (6502) Ahmed; (6/256) buna yakın lafızlar ile Aişe'den)

Bu hadis, Allah dostları hakkında rivayet edilen en gerçek bir hadisdir. Yüce Resul bu hadislerinde, Allah dostlarına düşmanlık yapmanın Allah'a savaş açmak anlamına geldiğini beyan ediyor. Korkunç bir suç olduğunu belirtiyor.

Bir başka hadisde şöyle buyrulmaktadır:

“Ben dostlarımın intikamını düşmanlarımdan alırım, öfkeli bir aslanın intikam almasına benzer bir biçimde.”

Evet durum budur. Çünkü Allah'ın dostları;

- Allah'ın istediği biçimde iman eden ve O'nu kendisi için yegane sevgili olarak kabul eden,

- sevdiğini seven, sevmediğini sevmeyen,

- rıza gösterdiğine rıza gösteren,

- hoşlanmadığından hoşlanmayan;

- O'nun emrettiklerini emreden,

- yasakladıklarından kaçındıran bahtiyarlardır.

- Allah kime iyilik yapılmasını isterse, bu dostlar onlara iyilik ederler, kime de emretmezse, ona engel olurlar.

Tirmizi'nin kaydettiği bir hadisde buyrulmuştur:

“İman konusunda en sağlam tutanak, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.”

Ebu Davud'un kaydettiği bir hadisde de şöyle buyrulmaktadır:

“Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, ve Allah için menederse, gerçekten de o kimse imanını tamamlamıştır.”

Bazıları: “Allah dostlarına veli denmesinin sebebi, bu dostluğa erişenlerin Allah'a karşı eda edilmesi gerekli olan itaati eksiksiz ve kesintisiz yaptıkları içindir” demişlerse de, az yukarda yapılan tarif daha uygun bir ifadedir.

Yani Veli; Allah'a yakın kimse demektir.

Veli; “Allah'ın sevdiği, hoşnud/razı olduğu, buğzettiği, emrettiği, menettiği şeylerde, Allah'a uygun bir yol tutturan kimse” olduğuna göre, ona düşmanlık eden Allah'a düşmanlık etmiş sayılır normal olarak.

Nitekim Yüce Allah mealen buyurmaktadır:

“Ey iman edenler. Benim de, sizin de düşmanınız olanları kendinize dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)


(kaynak: (El Furkan Beyne Evliyai'r-Rahman Ve Evliyai'ş-Şeytan):Allah'ın Velileri İle Şeytanın Velileri Arasındaki Fark / İBN TEYMİYYE)
Teşekkürler
<#thank#>
mesdo
“Kim benim bir velime / dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum. Yaptığım hiçbir işte tereddüt etmedim. Yalnız, mümin kulumun ruhunu almakta tereddüt ettim. O ölümden tiksinir, ben de önün hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmam. Fakat ölümden kurtuluş yoktur.” (Buhârî (6502) Ahmed; (6/256) buna yakın lafızlar ile Aişe'den



SELAMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAH

sevgili kardeşim

bahs ettiğiniz hadis denen kelimeler gerçek değildir

islama sızan israiliyatın parçasıdır bir parça tevrat okursanız anlarsınız


"Yaptığım hiçbir işte tereddüt etmedim. Yalnız, mümin kulumun ruhunu almakta tereddüt ettim."

bu kelimelerde hz ALLAH C.C HZ leri açıkça beşere indirgenmiştir

israilliyatı incelerseniz israiliin hz ALLAH C.C hz leri ile (haşa)hz yakub'un a.s güreş tuttuklarını hz yakub'un a.s yendiğini ve ve tüm işleri ele aldığını okursunuz

ilahi iradeyi beşeri zemine çekme olayları maalesef israiliyat tarafından ortaya atıl ve yine maalesef islama kadar sokuldu

ilahi irade terddüt etmez

ederse ilahi irade olmaktan çıkar zayıf olur

oysa hz ALLAH C.C HZ leri zayıflıktan münezzehtir

hadisin diğer kısımları ise içler acısıdır

farz nemazın ehemmiyetini hz kur anda defalarca anlatn hz LLAH C.C HZ LERİ BURADA SİZİN İDDİANIZLA HAŞA İKİ YÜZLÜLÜKMÜ YAPMAKTA

BEN YÜCE RABBİMİ C.C BU İFTİRALARDAN TENZİH EDERİM

akli selim düşünülürse nafile ibadetlerin dinde hiç bir hükmünün olmadı ibadetin salt farz olduğu bellidir

eğer nafile ibadetler kulu bu derece rabbisine yaklaştıracaksa neden bunlar farz olarak eda ettirilmedi

burada ilk önceleri masum olarak nafile ibadetleri teşvik amacı ile söylenen sonraları ise rabbim hz ALLAH C.C HZ lerine iftiraya kadar uzanan beşeri ve israili bir vakaa söz konusu

bu yazdığınız ve adına kudsi hadis dediğiniz kelimeleri islam adına şiddetle red ediyor hz ALLAH C.C hz lerini tesbih ve tenzih ediyorum

bu kelimelerle ilgili geniş bir makale hazırlamaktayım inşaALLAH size ulaştırırım
"
Saltukoğlu
ALINTI
“Kim benim bir velime / dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum"


Buraya kadar doğru, çünkü bu kudsi hadisi rivayet eden sahih kaynaklar olduğu gibi kudsi hadisin metninde de Kuranla çelişen bir şey yoktur.

Aşağıdaki ifadeler ise uydurmadır. Çünkü tereddüt yaratılanlara ait bir acziyet sıfatıdır. Malasefe bazı doğrular bazı yanlışlara kurban edilebiliyor.

ALINTI
Yaptığım hiçbir işte tereddüt etmedim. Yalnız, mümin kulumun ruhunu almakta tereddüt ettim. O ölümden tiksinir, ben de önün hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmam. Fakat ölümden kurtuluş yoktur.
İlle Cihad
Allahın tereddüt etmesi, yani kararsız kalması, yani çekinmesi (haşa)
Birde Allahı tüm eksikliklerden tenzih ederiz derler...

Daha neler duyacağız hiç bilemiyorum.

Allah muhafaza buyursun....
mesdo
selamu aleyküm ve rahmetullah

sevgili kardeşim

eğer tevratı incelerseniz bu hadis-i kudsi denen kelimelerin neredeyse kopyasının oradad geçtiğini anlarsınız

araştırmanız için buraya aktarmayacağım
Saltukoğlu
ALINTI(mesdo @ Mar 28 2008, 09:57 AM) *

selamu aleyküm ve rahmetullah

sevgili kardeşim

eğer tevratı incelerseniz bu hadis-i kudsi denen kelimelerin neredeyse kopyasının oradad geçtiğini anlarsınız

araştırmanız için buraya aktarmayacağım


Muhterem kardeşim, bizim için önemli olan bir meselenin Kuran ve Sahih sünnete uygun oluşudur. Tevratta olsa da olmasa da farketmez. Sora tevratın muharref bir kitap olsa bile gerçek tevrattan bazı doğruları barındırdığı vakıadır. Elbette bu bizi ilgilendirmez, tevrata bakacak değiliz. Bizim için ölçü Kuran ve Sahih Sünnettir.
mesdo
ALINTI(Saltukoğlu @ Mar 28 2008, 10:03 AM) *

Muhterem kardeşim, bizim için önemli olan bir meselenin Kuran ve Sahih sünnete uygun oluşudur. Tevratta olsa da olmasa da farketmez. Sora tevratın muharref bir kitap olsa bile gerçek tevrattan bazı doğruları barındırdığı vakıadır. Elbette bu bizi ilgilendirmez, tevrata bakacak değiliz. Bizim için ölçü Kuran ve Sahih Sünnettir.


SELAMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAH

sevgili kardeşim

araştırmadan okumadan kestirip atmakla islamı doğru anlayamayız

bizde gerçek sünneti aramakta ve bu yolda çok eziyyet çekmekteyiz

çünkü güzel dinimiz islama israiliyattan o kadar bulaşma varki

bakınız sizin kabul ettiğiniz paragrafın altındaki sutunda aynı hadis kitabından alınmış

bu sebeble bizler tevatür hadis dahi olsa beşerin ağzından geldiği için hz kur an ın ana yapısına uygunmu değilmi ona bakar sonra karar veririz


Saltukoğlu
ALINTI(mesdo @ Mar 28 2008, 01:12 PM) *

SELAMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAH

sevgili kardeşim

araştırmadan okumadan kestirip atmakla islamı doğru anlayamayız

bizde gerçek sünneti aramakta ve bu yolda çok eziyyet çekmekteyiz

çünkü güzel dinimiz islama israiliyattan o kadar bulaşma varki

bakınız sizin kabul ettiğiniz paragrafın altındaki sutunda aynı hadis kitabından alınmış

bu sebeble bizler tevatür hadis dahi olsa beşerin ağzından geldiği için hz kur an ın ana yapısına uygunmu değilmi ona bakar sonra karar veririz


Yukarıdaki ifadelerinizde bir yanlışlık göremiyorum. Biz de aynı şeyi yapıyoruz. Biz diyoruz ki, doğrular yanlışlara kurban edilmesin. Mesela Kuranın ruhuna uygun olan belirttiğimiz bölüm doğru, sonraki kısım ise yanlış. Ki bu yanlış daha sonra o kudsi hadise ilave edilmiştir. Yani O kudsi hadisi ilk nakleden o yanlışı yapmamış, sonra gelenler sultanlarının istek ve arzularıyla hadislerde oynamalar yapmışlardır. Bunu da Kuranla ölçerek ayırd edebiliriz. Sanırım farklı şeyler de söylemiyoruz.

Burada dikkat etmemiz gereken şey şu ki, madem bu metin içerisinde yalan vardır, o halde doğru kısmı da kuşkuludur demeyelim.
Unutmalayım ki, içinde hiç yanlış bulunmayan Kuran da yine insanlar eliyle bize ulaşmış bulunmaktadır.
Nesai
Kardeşim müsadenizle şöyle bir şey sorsam sizlere;

- Bir müslümanın Allah dostu yada evliya,veli vs. olduğunu nereden bilirsiniz ?

Kaldı ki , siz kalperde olanı nereden bileceksiniz ? Ayeti kerimede de buyrulduğu üzere ;

''O bütün kalplerin özünü bilir.'' (ZÜMER/7)

Sizler sözlerin özünü dahi bilmeden, idrak etmeden kalplerin özünden emin olabiliyorsunuz. Allah'a ve Peygamberine inanan ve itaat eden her kimse Allah'ın dostudur. Her gördüğünüz ''Allah dostu / veli '' gibi kelimelere evliya (ermiş,şeyh,murşid,gavs vs.) etiketini basmak, her sakallıyı dede sanmaktır.



Allah en iyi bilendir.
bilal arslan
ALINTI(SURAAN @ Mar 28 2008, 09:54 AM) *

Allahın tereddüt etmesi, yani kararsız kalması, yani çekinmesi (haşa)
Birde Allahı tüm eksikliklerden tenzih ederiz derler...

Daha neler duyacağız hiç bilemiyorum.

Allah muhafaza buyursun....

بســـم الله الرحمن الرحيم

اللّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

bakara 15 - Allah (bu şekilde yapmalarına karşılık) onlarla alay eder (ceza verir) ve onları azgınlıkları içerisinde bocalar bir vaziyette bırakır.

«Allah onlarla alay eder» ayetinin tefsiri hususunda alimlerin iki görüşü vardır:

1 - Allah (c.c) onlarla ahiret gününde alay edecektir. Şöyleki: Allah (c.c) ahiret günü onlara: «Layık olduğunuz mekanınıza girin» diyecek. Onlar da cennete gireceklerini zannederek oraya girince kendilerini cehennemde bulacaklardır.



2 - Allah (c.c) onları ahirette dünyada iken yaptıkları alaylara karşılık olarak cezalandıracaktır.



Allah'ın Her Fiilinden Sıfat Türetilmez.



Bu noktada alimler önemli bir hususa işaret etmişlerdir. Allah (c.c)'nun her fiilinden sıfat türetilmez. Örneğin; ayette geçen «Yestehziu» «Allah alay eder» fiilinden yola çıkarak Allah'a «müstehzi» yani «alay eden» sıfatı verilemez. Fiili sıfatların tecelli etmesi Allah'ın dilemesine bağlıdır. Allah'ın her fiilinden, O'na ait zati sıfatlar türetilemez.
bilal arslan
ALINTI(Nesai @ Mar 28 2008, 03:36 PM) *

Kardeşim müsadenizle şöyle bir şey sorsam sizlere;

- Bir müslümanın Allah dostu yada evliya,veli vs. olduğunu nereden bilirsiniz ?

Kaldı ki , siz kalperde olanı nereden bileceksiniz ? Ayeti kerimede de buyrulduğu üzere ;

''O bütün kalplerin özünü bilir.'' (ZÜMER/7)

Sizler sözlerin özünü dahi bilmeden, idrak etmeden kalplerin özünden emin olabiliyorsunuz. Allah'a ve Peygamberine inanan ve itaat eden her kimse Allah'ın dostudur. Her gördüğünüz ''Allah dostu / veli '' gibi kelimelere evliya (ermiş,şeyh,murşid,gavs vs.) etiketini basmak, her sakallıyı dede sanmaktır.
Allah en iyi bilendir.

AbduIIah b. Utbe b. Mes'ud (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

Ömer (r.a)'den işittim. O şöyle diyordu:


«İnsanlar Rasulullah (s.a.s) zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasulullah'ın vefatı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır ve adalet gösterirse onu emin sayar ve güvenilir kabul ederiz. Onların gizli hallerini araştırmak bize düşmez. Gizli hallerinin hesabını da Allah görür. Bize zahiren fena hal gösterenlerden de emin olamayız. Niyetinin iyi olduğunu söylese bile ona inanmayız.» (Buhari)


selam hidayete tabi olanlara
rasas
selam aleykum
konuya başka açıdan şunu söylemek istiyorum.hadisler konusunda o kadar basit konuşmayalım.hele bu bir beşerin sözüdür diyerek hafife almayalım.yaşantımız kuran ve sünnet dairesi çerçevesinde değil mi.
bizlere bir hadisin gelmesi o kadar da kolay olmadı.lütfen yorum yazarken bunlara dikkat edelim.


RAHMAN VE RAHİM OLAN RABBİM YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN.
Abdulhamit
ALINTI(mesdo @ Mar 28 2008, 10:57 AM) *


eğer tevratı incelerseniz bu hadis-i kudsi denen kelimelerin neredeyse kopyasının oradad geçtiğini anlarsınız

araştırmanız için buraya aktarmayacağım


mesdo nun halinden ibret almak lazım . tevratı incelemeliymisiz. Hadis mezhep inkarcılıgı Müslümanı ne hale getirir. Tasavvufu filazofların sözüyle kısaylayıp inkar ediyorlar.
yagmurcu
İBN-İ TEMİYYE

Doğan Çilingir-(İlâhiyatçı)

Hatip, vâiz ve ilmî çok bir fakîh idi. Çok kitap yazdı. Şiî’leri ve Yunan feylesofları reddetti. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. Allâme İbn-i Hacerî Mekkî hazretleri, buna “Allahü teâlânın, ilmîni sapıtmasına sebep ettiği kimsedir.” buyurdu.

Sıfat-ı İlâhiyye hakkında sorulan suale verdiği cevap Ehl-i Sünnet âlimlerini gücendirmiştir.

Allahü teâlâyı insan suret ve siretinde kabul ettiği için Kahire kalesinin kuyusuna hapsedildi.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamamış ,tasavvufu inkar etmiş ve doğru yoldan ayrılmıştı. Nitekim Zehebî de aynı yola sapmıştı.

Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı, İslâm âlemine fitne ve fesat ateşi saldı.

İmâm-ı Suyûti, Kamu’ul Mu’ârid kitabında buyuruyor ki, “İbn-i Teymiyye kibirli idi, kendinî beğenir, herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek ve büyüklerle alay etmek âdeti idi.”

Mason Abduh’un yetiştirmelerinden Camiülezher’in eski rektörü Mustafa Abdurrazik Paşa diyor ki: “İbn-i Teymiyye fetva verirken, mezhebe uymaz, bulduğu delil ile hareket ederdi. Tasavvuf büyüklerinin keşfini inkâr ederdi.”

Yine Abdurrazik Paşa diyor ki, “Vehhâbilik, bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi bildiğimiz M. Abduh’daki dinde reform fikirleri de bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlıdır.”

İbn-i Teymiyye evliyanın büyüklerinden Sadreddinî Konevî hazretleri için diyor ki: “Muhyiddin-i Arabi’nin arkadaşı olan Sadreddin, Aklîyyat ile kelâm ilimlerinde üstadından daha ileride olmakla beraber, ondan daha kâfir, daha az bilgili, daha az imanlıdır. Bunların mezhebi kâfirlik olduğu için daha hünerli olanları,daha çok kâfir oluyorlar.”

İbn-i Teymiyye müslümana kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağını bilmediği düşünülemez. Fakat şeriatı kendi sapık görüşüne uydurmaya kalktığı ve aklı ermediği hakikatleri inkar ettiği için dalâletten dalâlete sürüklenmiştir.

Kur’ân-ı kerîmi ve Hadîs-i şerîfleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin yanlış anladıklarını iddia edecek kadar ileri gitmiş ve Ashâb-ı kirâmın bile çok yerde yanıldıklarını söylemiştir. Allah’ın dinîni kendisinin düzelttiğini, Kur’ân-ı Kerîmin mânasını sadece kendisinin anlamış olduğunu söylerdi.

Müşebbihe denilen bid’at fırkası gibi konuşur, Allahü teâlâya madde ve cisim derdi. Yaratanı insan şeklinde sanıyordu. Bu bozuk inancına o kadar saplanmıştı ki Şam Camiînin minberinde “Cenâb-ı Hak, gökten yere benim şimdi indiğim gibi iner.” diyerek minberden aşağı indiğini İbn-i Battuta haber veriyor.

Tatarhaniye fetva kitabında, Milel ve Nihal kitabında ve bütün Ehl-i Sünnet kitaplarında mücesseme ve müşebbihe fırkaları gibi düşünen ve konuşanların kâfir olduğu bildirilmiştir. İbn-i Teymiyye gibi Allahü teâlâ arş üzerinde oturur, iner, yürür gibi sözlerde bulunmak küfürdür.

Cehennem azabının kafirlere de sonsuz olmayacağını söylerdi. Dört mezhebin sözbirliği ile bildiklerine uymayan sözlerin küfür olacağını kabul etmezdi.

El-Cebel camiînde Hazret-i Ömer Radıyallahü anh’ın çok hata yaptığını söylemiştir. Hazret-i Ali Radıyallahü anh’ın ise üçyüz defa yanıldığını söylemiştir. Hadîs-i şerîfte ise “Allahü teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üzerine koymuştur ve Ömer hiç yanılmaz.” buyurulmuştur. İbn-i Teymiyye ise Hazret-i Ömer radıyallahü anh’ın yanıldığını söylemekle Hadîs-i şerîflere karşı gelmektedir. Halbuki böyle Hadîs-i şerîfleri bilmeyecek kadar cahil değildi, fakat bilgisinin çokluğu nisbetinde çok yanıldı.

İmâm-ı Gazalî’nin kitablarında mevzu hadîslerin çok olduğunu iddia ederdi. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, El-a’lâm bi kavatı il İslâm kitabında İbni Sübkî gibi âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki “İmâm-ı Gazalî’nin yazılarında kusur bulan kimse, ya hasetçidir veya zındıktır.” Zevacir S.37

İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekkî, İbni Sübkî ve Ebû Hayyan Zahirî Endülûsî gibi sözleri senet olan derin âlimler, İbn-i Teymiyeyi Rafîzi saymışlardır. Hiç bir Ehl-i Sünnet âlimi İbn_i Teymiyye’yi övmemiştir. Talebeleri Zehebî ve İbnülkayyim gibi aynı yolun yolcuları onu göklere yükseltmiştir. Peygamber aleyhisselâmın anne ve babasına saldıran Aliyyül Kari ile Kur’ân-ı Kerîme mahluk diyen mason Abduh gibi kimseler İbn-i Teymiye’yi İmâm bilmişler, Ehl-i Sünnetten ayrılarak dalâlete düşmüşlerdir.
yagmurcu
İbni Teymiyye'nin Bazı Anormal Görüşleri

--------------------------------------------------------------------------------

Aşağıdaki yazı, Dr. E. Sifil'in "İbni Teymiyye ve Selefilik" başlıklı makalesinden alınmıştır:

Söz gelimi "Rahman Arş'ı istiva etti" (9) ayetinde geçen "istiva"yı "hükümranlığı altına almak" vb. şeklinde tevil etmek [İbni Teymiyye'ye göre] doğru değildir.

Bu konuda şöyle der:

"Ehl-i Sünnet'e gelince, -İbn Teymiyye'nin de kendisini Ehl-i Sünnet'e nisbet ettiği malumdur (E.Sifil)- onlar şöyle derler: "Arş'ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun, E.Sifil) bilgisini Allah'a havale etmesi gerekir." (10)

İbn Teymiyye sözü bu noktada bırakmış ve tevile sapmamış olsaydı hem kendisiyle çelişmemiş olur, hem de itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu. Ne var ki böyle yapmamış ve aşağıda zikredeceğim tarzda tevile bizzat kendisi başvurmuştur.

"İstiva" konusunu işlediği yerlerden birisinde, bu kelimenin ("istevâ alâ" ifadesinin) bir tek anlamı bulunduğunu söyler ve şöyle der:

"Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), üzerine binmek için hayvanının yanına geldi; ayağını üzengiye koyduğu zaman "Bismillah" dedi. Hayvanın sırtına oturduğu (istevâ alâ zahrihâ) zaman "Elhamdülillah" dedi. İbn Ömer de şöyle demiştir: "Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğine bindiği zaman (istevâ alâ ba'îrihî) ... Bu anlam, iki hususu ihtiva eder: İstiva edenin, istiva ettiği şeyden yüksekte olması ve onunla aynı seviyede olması. Bir şeyden aşağı seviyede olanın durumu hakkında "istevâ aleyhi" denmez." (11)

Allahü teâlânın Arş'ı istiva etmesi İbn Teymiyye'ye göre onun "üzerinde" bulunması anlamında olduğuna göre burada şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Allahü teâlânın varlığı ezelî olduğuna göre, Arş'ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi?

İmam Ebu Hanife bu konuda şöyle der: "Allahü teâlâ, kendisi için ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme) söz konusu olmaksızın Arş'ı istiva etmiştir. O, Arş'ı da, Arş'tan başkasını (diğer yarattıklarını) da korumaktadır. Eğer (Allahü teâlâ Arş'a ve bir yerde yerleşmeye) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olmazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ın yaratılmasından önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan (bir yere yerleşmek ve orayı mekân tutmaktan) münezzehtir" (12)

"İstiva" meselesinde İbn Teymiyye'nin çözmesi gereken problemlerden özellikle ikisi dikkat çekicidir:

ı. Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendisi, "istiva" kelimesinin "oturmak, yerleşmek" anlamında kullanıldığı rivayetleri ileri sürerek, daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadır.

2. İmam Ebu Hanife'nin sorduğu, "Arş'ı yaratmadan önce nerede idi?" şeklindeki hayatî soruya İbn Teymiyye'nin verdiği cevap, Arş'ın da "kadîm" olduğu şeklindedir ki bu, ilkinden daha çetin bir problemi doğurmaktadır: Eğer Arş kadîm ise, bu durumda zorunlu olarak şu iki durumdan birisi söz konusu olacaktır:

A. Arş da tıpkı Allahü teâlâ gibi -haşa- "vacibu'l-vücud" (varlığı zorunlu)dur. Oysa bu özelliğin ancak Allahü teâlâda bulunabileceği izahtan varestedir.
B. Arş'ı da Allahü teâlâ yaratmıştır. Ancak Allahü teâlâ ezelden beri Arş'ı istiva etmekte olduğu için Arş'ın hem ezelî, hem de mahluk (hâdis, sonradan var olmuş) olması gerekir.

İbn Teymiyye bu problemi, "havâdis"in (ezelî olmayan, sonradan var olan varlıkların) ve cisimlerin "cins/nev" olarak kadîm (öncesiz) olabileceğini söyleyerek çözmeye çalışmaktadır. Onun bu konudaki görüşü Minhacu's-Sünne'nin kenarında Muvafakatu'l-Ma'kul adıyla (13) ve müstakil olarak da Der'u Te'arudi'l-Akli ve'n-Nakl adıyla basılan eserinde (14) tafsilatlı olarak görülebilir.

Dolayısıyla İbn Teymiyye'ye göre Arş'ın da nev'î olarak kadîm olması icabeder ki, Celâluddîn ed-Devvânî, Şerhu'l-Adudiyye'de İbn Teymiyye'nin, bir eserinde Arş'ın nev'î olarak kadîm olduğunu söylediğini belirtir.

Muhammed Abduh da bu ifade üzerine yazdığı ta'likte şunları söyler: "Bunun sebebi İbn Teymiyye'nin, ayet ve hadislerin zahirî ifadelerini esas alan ve Allahü teâlânın Arş'a, oturmak suretiyle istiva ettiğini söyleyen Hanbelîler'den olmasıdır. Kendisine, Allahü teâlâ ezelî olduğu için O'nun mekânının da ezelî olması gerektiği için bu görüşün Arş'ın ezelî olmasını icabettirdiği, Arş'ın ezelî olmasının ise onun görüşüne aykırı olduğu söylenerek itiraz edilince, "Arş nev' olarak kadîmdir" demiştir. Bu şu demektir: Allahü teâlâ, ezelden ebede kadar bir Arş'ı yok ederken diğerini yaratır ki, Allahü teâlânın istivası ezelî ve ebedî olsun ...."

Buna bağlı olarak İbn Teymiyye'de problemli olarak görülen bir diğer husus, Allahü teâlânın bir "yön"(cihet)de olduğunu söylemesidir.(15)

Ona göre Arş, ya dairesel bir şekilde felekleri ihata etmekte veya dairesel bir şekilde olmaksızın feleklerin üzerinde yer almaktadır. (16) Bu ihtimallerden ikincisi konumuz bakımından İbn Teymiyye'nin bakış açısına göre herhangi bir problem arz etmemektedir. Çünkü Allahü teâlâ Arş'ın üzerinde bulunduğuna ve Arş da dairesel olmaksızın feleklerin (göklerin) üzerinde bulunduğuna göre Allahü teâlânın o yönde olması anlaşılabilir bir husustur.

Ancak Arş'ın felekleri ihatasını anlatan ilk ihtimal kabul edildiğinde ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Allahü teâlâ Arş'ı istiva ettiğine ve Arş da dairesel olduğuna göre, Allahü teâlânın bir "yön"de bulunduğunu nasıl söyleyebiliriz?

Bu soruyu İbn Teymiyye de sormakta ve şöyle demektedir: "Birisi şöyle diyebilir: Arş dairesel bir şekilde olduğuna ve Allahü teâlâ da onun ötesinde ve ondan ayrı olarak onu ihata ettiğine göre, kulun, dua ve ibadeti esnasında Allahü teâlâya yönelmek maksadıyla alt tarafı değil de yukarıyı esas almasının faydası nedir?. Ona şöyle denir: Bu, feleğin (göğün) yarısının yeryüzünün alt kısmına geldiğini düşünenlerin vehminden ileri gelen bir sorudur. ( ... ) Bu büyük bir hatadır. Zira eğer feleğin yarısı belli bir yönde yeryüzünün alt kısmında bulunmuş olsaydı, onun, her yönden yeryüzünün altında olması gerekirdi. Bu ise feleğin mutlak olarak yeryüzünün altında olmasını gerektirir ki, böyle düşünmek, hakikatleri tersine çevirmek demektir. Zira felek mutlak olarak yeryüzünün üstündedir. .. Dua ve ibadet esnasında kişinin matlubu, diğer yönlerdense yükseklik tarafından kendisine daha yakındır. Bir kimse veya bir melek göğe veya yukarıya çıktığı takdirde, onun bu yükselişi, başının bulunduğu yönde (yukarıya doğru) olursa daha kestirme olur."(17)

Bu yazının başlarında da belirttiğim gibi, İbn Teymiyye, meseleleri Selefin yaptığı gibi belli bir noktadan ileriye götürmemiş olsaydı, söyledikleri etrafında kopan onca gürültüye fırsat vermemiş olurdu. Ancak ne yazık ki böyle yapmamıştır. Mesela bir münazarasında şöyle demiştir: "Allahü teâlâya (O'nun bulunduğu yöne) parmaklarla hissî (maddî/fiilî) bir şekilde işaret edilemez" sözü bana ait değildir. Aksine benim sözlerim arasında, nefy erbabı bid'atçilerin, "Allahü teâlâya işaret edilmez" türünden bid'at sözlerinin kınanması vardır. Allahü teâlâya işaret edilemeyeceğini söylemek bid'attir." (18)

Bu tavrın bir yansıması olarak yukarıda bir kısmını aktardığım sözleri esnasında şöyle der:

"Ebu Hureyre ve Ebu Zerr'den (radıyallahü anhümâ) nakledilen "ip sarkıtma" hadisine gelince, onu et-Tirmizi ve başkaları, el-Hasanu'l-Basri'nin Ebu Hureyre'den rivayeti olarak nakletmişlerdir ki münkatıdır. Zira el-Hasanu'l-Basri, Ebu Hureyre'den hadis işitmemiştir. Bununla birlikte merfu Ebu Zerr rivayeti onu takviye eder. Eğer bu hadis sabit ise, mânâsı bu söylediğimize uygundur. Bu hadiste geçen, "Eğer biriniz (yerin en aşağı tabakasına) bir ip sarkıtsa, Allah'ın üzerine düşer" ifadesi, takdiri bir faraziyedir. Yani "eğer böyle bir ip sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, sarkıtılan ip Allah'ın üzerine düşerdi. Ancak herhangi bir kimsenin Allah'ın üzerine bir şey sarkıtması mümkün değildir. Çünkü O, bizzat yücedir ve yeryüzünün alt tarafına doğru bir şey sarkıtıldığı zaman, sarkıtılan o şey, yeryüzünün merkezinde durur; diğer yöne yükselmez. Ancak faraza eğer böyle bir sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, hadiste zikredilen durum meydana gelirdi." (19)

İbn Teymiyye'nin, el-Hasanu'l-Basri rivayetini (20) takviye edici özellikte olduğunu söylediği Ebu Zerr (radıyallahü anh) rivayetinin senedinde de problemler mevcuttur. Zira bu rivayet de münkatıdır (senedinde kopukluk vardır) ve ravilerinden Ahmed b. Abdilcebbar, hadis tenkitçileri tarafından aleyhinde konuşulmuş birisidir.(21) Üstelik bu rivayet, İbn Teymiyye'nin "Feleğin bir kısmının yeryüzünün alt tarafına gelmediği" tarzındaki açıklamasıyla çelişki arz etmektedir. Arş, felekleri ihata ettiğine göre, bu hadise göre onun da bir kısmı yeryüzünün alt tarafına gelecektir. .. (22)

Yine Arş'ı istiva meselesini ele aldığı birçok yerde, Allahü teâlânın, Arş'tan da diğer mahlukattan da müstağni olduğunu, Arş'ı istivasının, ona muhtaç olduğu anlamına gelmediğini, Arş'tan ayrı olduğunu (ona temas etmediğini), O'nun Arş'ı istivasının, mahlukatın istivası gibi olmadığını söyler. (23)

Ancak "Etît" veya "Etîtu'l-Arş" hadisi diye bilinen hadis üzerinde dururken sergilediği tavır son derece dikkat çekicidir. Söz konusu hadisin birçok varyantında, Allahü teâlânın Arş'ı istivasından sonra Arş'ın "dört parmaklık" bir yerinin fazla geldiği (bir anlamda "boş kaldığı") ifadesi mevcuttur.
İbn Teymiyye Allahü teâlânın istivası neticesinde Arş'ın dört parmak bile fazlalığının kalmadığını söylemenin doğru görüş olduğunu vurgular ve şöyle der: "Burada Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlânın Arş'ı istivası sonucunda Arş'ta, ölçü olarak zikredilen şeylerin en basiti olan bu miktar, yani dört parmak kadar dahi fazla (boş) yer kalmadığını beyan etmiştir."(24) (*)

Rivayetin bünyesindeki zaafları görmezden gelerek yapılan bu izahın Allahü teâlânın azametini vurgulamaya mı, yoksa sınırlamaya mı hizmet ettiği, üzerinde düşünmeye değer bir husustur. ..

Ayrıca Arş'ın, Allahü teâlânın ağırlığı sebebiyle "yeni yapılmış bir hayvan palanının, binicinin ağırlığı sebebiyle gıcırdaması gibi" gıcırdadığı da bu rivayette zikredilmiştir. İbn Teymiyye'nin, söz konusu hadis üzerinde yaptığı geniş değerlendirmeler esnasında işbu "gıcırdama" meselesini nefyeden herhangi bir ifade kullanmamaya adeta özel bir itina gösterdiği dikkatten kaçmamaktadır. (25)

Ancak bir taraftan Allahü teâlânın Arş'a istivasının, onunla temas etmek veya onun üzerine oturmak anlamına gelmediğini söylerken, diğer yandan Allahü teâlânın Arş'ın üzerine oturduğunu ve ağırlığı sebebiyle Arş'ın gıcırdadığını zımnen kabul etmek ciddi bir çelişki teşkil etmektedir.

İbn Teymiyye, bütün bu konularda Kur'an ve Sünnet'te mevcut ifadelerin tevil edilmeksizin zahirî anlamlarıyla kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerken adeta tenzih içinde teşbih/tecsim veya teşbih/tecsim içinde tenzih gibi çelişkili bir durum sergilemekte ve yukarıda örneklerini sunduğum tarzda zaman zaman kendisi de tevile başvurmaktadır.

Allahü teâlânın, bazı zamanlarda ve bazı kullarına "bizzat" yaklaştığını söylemesi de(26) bunun bir diğer örneğidir. Bununla birlikte o, zahiriyle Allahü teâlânın "gökte" olduğunu ifade eden ayet ve hadisleri tevil eder (27), "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır" mealindeki ayette geçen "vech" kelimesinin ise müteşabih olmadığını söyleyerek yine bir anlamda tevil yapar. Keza "O'nun iki eli de açıktır" mealindeki ayette geçen "el" kelimesini olduğu gibi kabul ederken, elin "açık" olmasını ise Allahü teâlânın cömert olması, nimet ve ihsanının bol olması şeklinde tevil eder. (28)

İbn Teymiyye'nin Akidevî görüşleri arasında ulema tarafından eleştiri konusu edilmiş bulunan ve günümüzde de tartışma konusu olan hususlar bu yazıda zikredilenlerden ibaret değildir. Cehennem'in ebedî olmadığı(**), tevessül meselesindeki menfî tavrı (***) gibi hususlar da onun Akide sahasında şiddetli tenkitlere maruz kaldığı noktalardır.

(8) İbn Teymiyye'nin itikadi görüşlerinin yer aldığı eserlerinden el-Fetvâ'l-Hameviyye'sine, çağdaşlarından "İbn Cehbel" diye bilinen Şihabuddin Ahmed b. Yahya'nın el-Hakâiku'l-Celiyye adıyla kaleme aldığı reddiyede bu tutumundaki sapmalar ortaya konmuştur.
(9) 7/el-A'raf, 54; 20/Tâ-hâ, 5 ...
(10) Mecmu'u'l-Fetava, XVI, 400.
(11) Mecmu'u'l-Fetava, XVII, 375.
(12) Bkz. el-Vasıyye, 73.
Bazı matbu nüshalarda bu ifadede önemli bir hata mevcuttur. Bkz. Çağdaş Dünyada İslami Duruş, 168 vd.
(13) Bu baskı eksiktir.
(14) Özellikle Fahruddin er-Razi'ye yaptığı eleştiriler meyanında, I, 399 vd.
(15) Minhacu's-Sünne, I, 264.
(16) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, VI, 545 vd.
(17) er-Risaletu'l-Arşiyye, (Mecmu'u'l-Fetava içinde), VI, 567 vd.; Arşu'r-Rahmân içinde,91.
(18) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, V, 265.
(19) Bkz. Mecmü'u'l-Fetava, VI, 571 vd., Arşu'r-Rahmân, 91.
(20) Bu rivayetin senedinde bulunan el-Hakem b. Abdilmelik zayıf bir ravidir. Yine bu senetteki Katade, müdellis (bu kavram için Usul-i Hadis kitaplarına bakılmalıdır) bir ravidir ve İbn Teymiyye bunlara değinmemektedir.
(21) Hadis için bkz. et-Tirmizi, "Tefsiru Süreti'l-Hadid"; Ahmed b.Hanbel, II, 370; el-Beyhaki, el-Esmâ ve's-Sıfât, 401.
(22) Yukarıda geçen " ... yeryüzünün alt tarafına doğru bir şey sarkıtıldığı zaman, sarkıtılan o şey, yeryüzünün merkezinde durur ve diğer yöne yükselmez ... " ifadesi, İbn Teymiyye'nin, dünyanın şekli ve uzaydaki konumu konusunda da oldukça farklı bir tasavvura sahip bulunduğunu göstermektedir.
(23) Bkz: Mecmu'u'l-Fetava, V, 262-3.
(24) Mecmu'u'l-Fetava, XVI, 438.
(25) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, XVI, 435, 437 vd. "Etîtu'l-Arş" hadisinin durumu hakkında ulemanın söylediklerini, sözü uzatmış olmamak için buraya almıyorum.
(26) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, V, 240 vd.
(27) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, XVI, 101.
(28) Bkz. Mecmu'u'l-Fetava, VI, 363.

Kaynak: Dr. Ebubekir Sifil, İslam ve Modern Çağ, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2004; c.1, s.74-81.

NOTLAR:

(*) Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (Heytemî) diyor ki: "İbn Teymiyye'nin, "Allah'ın cismi ve ciheti [yönü] ve intikal etmesi [yer değiştirmesi] var olup, boyutu Arş'ın boyutu kadardır, ondan ne daha az, ne de ondan daha büyüktür" demesinden, onun çirkin sözünün açıkca küfür olan bu yalanından Allahü teâlâ uzaktır. Allah onu ve kendisine tabi olanları utandırıp onun itikadında olan zümrenin topunu dağıtıversin." (Fetâvel-hadîsiyye)

(**) Bir başka makalesinde Ebubekir Sifil diyor ki: "Net olarak anlaşılmaktadır ki İbn Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur." (İnkişaf Dergisi, No:7)

(***) İmam-ı Ebül-Hasen Sübkî diyor ki: "Resûlullah ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemekdir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam alimlerinden hiçbiri buna karşı birşey dememişdir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkar etdi. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen alimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü."
nasreddinhoca
Ebubekir Sifil bazı müfteriler gibi İbn Teymiyye'ye iftiralar mı atmaktadır, yoksa bir alim gibi ilmi cevaplar mı varmektedir?
yagmurcu
ALINTI(nasreddinhoca @ Jul 19 2008, 05:55 PM) *

Ebubekir Sifil bazı müfteriler gibi İbn Teymiyye'ye iftiralar mı atmaktadır, yoksa bir alim gibi ilmi cevaplar mı varmektedir?


İlmi Araştırmalar yapıp Cevaplar vermektedir...

Bir ilmi çalışması daha
http://www.darulhikme.org.tr/?sf=yazar&...d=60&ktg=42 bütün yazısı mevcuttut


İbn Teymiyye

el-Kevserî merhum, et-Ta‘akkubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi İbn Teymiyye mine'l-Hadîs ve el-Buhûsu'l-Vefiyye fî Müfredâti İbn Teymiyye adını verdiği eserlerinde bir kısım hadisler hakkındaki tavrını ve şazz görüşlerini tenkit ettiği İbn Teymiyye'nin özellikle itikadî konulardaki tutumunu hemen her çalışmasında eleştirmiştir. Özellikle birinci eserinde, İbn Teymiyye'nin Minhâcu's-Sünne'de ele aldığı birçok konuda sahih hadis mevcut olduğu halde o konularda hadis bulunmadığını veya mevcut hadislerin güvenilmez olduğunu söylemesini tenkit etmektedir. Diğer benzerleri gibi bu iki kitabı da basılarak ilim alemine kazandırılmayı beklemektedir.

Gerek Makâlât'ında, gerekse diğer telifleriyle, ta'lik ve takdim yazılarında sık sık İbn Teymiyye'nin görüşlerine değinmiş ve kendisine zaman zaman oldukça ağıra kaçan eleştiriler yöneltmiştir. Bunların başında İbn Teymiyye'nin, Yüce Allah'ı, mahlûkâta mahsus özelliklerle tavsif etmesi gelir. Her ne kadar İbn Teymiyye, "teşbih" ve "tecsim" olarak ifade edilen tavra katılmadığını belirtmişse de, izlediği yolun sonunun teşbih ve tecsime çıktığı da bir gerçektir. Bilindiği gibi İbn Teymiyye, gerek hayattayken, gerekse vefatından sonra en fazla eleştiri alan âlimlerden birisidir. Geniş ıttılâı, güçlü hafızası ve keskin dili ile o da pek çok büyük âlime ağır eleştiriler yöneltmiştir. Bıraktığı çok sayıda eser, büyük yankılar ve derin tesirler uyandırmıştır. Günümüzde Suud merkezli Vehhabîlik hareketi ile Selefîlik diye anılan akım, İbn Teymiyye'nin kalıcı tesirinin en büyük ve somut iki göstergesidir.
nasreddinhoca
ALINTI
İlmi Araştırmalar yapıp Cevaplar vermektedir...


Bakın ne güzel işte, siz de araştırın, iftira dolu saçmalıklara itibar etmeyin...

ALINTI
Her ne kadar İbn Teymiyye, "teşbih" ve "tecsim" olarak ifade edilen tavra katılmadığını belirtmişse de, izlediği yolun sonunun teşbih ve tecsime çıktığı da bir gerçektir.


İbnu Teymiyye, Kur'an'ın en ufak bir âyetini reddetmek bir yana Kur'an'ı anlama konusunda fazla akılcılık yapanlara karşı çıkarak bir bakıma "bazı kavramları anlamakta zorluk çekiyorsanız kendi aklınızı hakem kılıp da te'viller yapmayın, kavramı kendi haline bırakın" demek istiyordu. İşte "Allah'ın eli" vs. gibi kavramlar etrafındaki ihtilafların özünde de bu yaklaşım var. Ama bu kesinlikle bir "tecsim" değildir, çünkü İbnu Teymiyye, mücessimeye (Allah'ı yaratıklara benzeterek ona el, ayak gibi organlar nispet edenlere) karşı da hararetle mücadele etmiştir.
yagmurcu
[quote name='nasreddinhoca' date='Jul 19 2008, 06:40 PM' post='292811']
Bakın ne güzel işte, siz de araştırın,


Evet okumak ve araştırmak güzeldir, yanlışlar düzelir soru işaretleri oluşur önce sonra, öğrendikçe kalkar ortadan. Fikire saygı göstermeli hemen saldırganlaşmamalı, Herkesin dini kendine, herkes bildiğini satıyor bu pazarda, araştırmacılık başka.. araştırdıkça güzellikler çıkar ortaya. Her insan güzeldir, yaradan herkesi güzel yarattı çünkü. Çirkinlikler yaşadıkça, bulaştı arttı.
YAŞADIKÇA GÜZELLEŞENLERDEN OLMALI, ÇİRKİNLEŞEN VE KÖTÜLEŞENLERDEN DEĞİL.

okumalı ve paylaşmalı

BİLGİ PAYLAŞINCA GÜZEL......
nasreddinhoca
ALINTI
Fikire saygı göstermeli hemen saldırganlaşmamalı,


ALINTI
Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamamış ,tasavvufu inkar etmiş ve doğru yoldan ayrılmıştı.


Tasavvufu inkar ettiği iftirasına mı saygı göstereceğim...
Bu saldırganlık değildir de nedir???
yagmurcu
ALINTI(nasreddinhoca @ Jul 19 2008, 07:01 PM) *

Tasavvufu inkar ettiği iftirasına mı saygı göstereceğim...
Bu saldırganlık değildir de nedir???



SAYGI GÖSTERMEYENLER SAYGI GÖREMEZLER...

Saldırganlık sizde birde moderatör olmuşsunuz. kafanıza göre konuları kapatıyorsunuz. Neden hoşunuza gitmeyen şeyler yazılıyor diye. Kimse sizinle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil. Eğer öyle bir site istiyorsanız kendinize göre üyeleri kayıt eder, kendinize göre konular seçer kendi kendinizi översiniz.

Biz size tahammül ediyorsak sizde edeceksiniz, edemiyorsanız bırakın bu form yöneticiliğini. Belki çok biliyorsunuz, ama unutmayın çok bilen çok yanılır...

Tartışmada islamda bir ilimdir ve tartışmayı bilmeyenlerle aynı ortamda olmak hoş değildir. İnsanı günaha sokarlar, sırf inatları yüzünden

MÜSLÜMANIN KARŞILAŞACAĞI BİLECEĞİ TEHLİKELER

Ali Havvâsa, Müslümanın karşılaşabileceği tehlikeler nelerdir? diye sorulduğunda şu cevabı vermişti:
- Aklın âfeti, devamlı ve lüzumsuz çekişme ve mücadele yapmasıdır.
İmanın âfeti, inkardır.
Amelin âfeti, tembelliktir.
İlmin âfeti, iddia sahibi olmaktır.
Sevginin âfeti, şehvet yolunu tutmasıdır.
Tevazünün âfeti, tahkir olunacak derecede, kendini aşağı tutmaktır; tezellüldür.
Sabrın âfeti, Allah Teâladan başkasına şikâyette bulunmaktır.
Azizliğin ve büyüklüğün âfeti, kibirlenmek, böbürlenmektir.
Cömertliğin âfeti, israftır.
Arkadaşlığın âfeti, kavgadır.
Anlayışın âfeti, münakaşadır.
Allah Teâlaya dua etmenin âfeti, baş olmaya, liderliğe meyilli olmaktır.
Zulmün âfeti, yayılmasıdır.
Adaletin âfeti, intikam duygusuna bürünmesidir.
Hürriyetin âfeti, sınırları aşmak, halden taşmaktır.
yagmurcu
HERKES KENDİNDE OLANI SATAR

Hz. İsa, bir ara Peygamberliğini inkar eden Yahudilerin arasına girdi. Kendisine kötü sözler söylemeye başladılar. O ise, bunlara karşı iyi davranıyor ve tatlı konuşuyordu.
Yakınlarından:
Onlar, sana karşı kötü söylüyorlar. Sen ise, hala iyi söylüyorsun, diyenler oldu.
İsa Peygamber:
Herkes kendi malını satar... diye karşılık verdi.
İnsan, ancak kendinde olan nitelik ve özelliklere uygun davranır.
yagmurcu
DİLİNE HAKİM OLMAYANIN AKIBETİ
Gerçekten de şu üç uzvuna hâkim olan insan, hem dünyada kurtulur, hem de âhirette. Yeter ki, elini, belini ve dilini haramlardan korusun, lüzumsuz fiil ve hareketlerden muhafaza etsin.
Bunlardan dil, aslında insanın başını hem belâya sokan, hem de belâdan kurtaran bir nesnedir. Onunla baş derde girer, yine onunla baş dertten kurtulur.
Dilin bu derece ehemmiyetinden olacak ki, Rabbimiz önce onu otuz iki dişle çevreleyip bir kale içine hapsetmiş, bunu da kâfi bulmayıp iki dudakla da kapısını kapamış. Tâ ki bir cümle çıkacağı zaman dişleri aşıp dudağı taşıncaya kadar düşünme imkânı olsun, bu zaman zarfında da zararlı ise vazgeçsin, faydalı ise de devam etme kararı versin.
Ne yazık ki, bazen havaîliğimiz tutuyor, uluorta, vara yoğa konuşuyor, dilimizi müsrifçe kullanıyoruz. Yanlış ve hatalı bir kullanımdır bu.
Resûl-i Ekrem Hazretleri:
- İnsana günah olarak kâfidir, kulağına gelen her şeyi diliyle muhataba aktarması, buyuruyor.
Demek ki, işittiğimiz her sözü hemen dilimize dolayıp ortalığa dökmemeli; önce aslı astarı olup olmadığını incelemeli, sonra faydalı mı zararlı mı, onu da kontrol etmeliyiz ki, dilimiz haddini bilmiş olsun; Aksi halde dilimizi böyle mesuliyetsizce kullanışımız, günah olarak bize kâfi gelecektir!
Şu hadîs, dilimizi kullanma konusunda ne kadar veciz ikazda bulunuyor:
- Ya hayır söyle, ya da sükût eyle !
Demek söyleyeceğimiz söz hayırlı olacak, faydalı bulunacaktır. Hayır yoksa, fayda olmayacaksa artık susmak gerekmektedir. Çünkü faydasız söz de sahibini mesul etmektedir.
Dilini yerinde kullanmamanın cezası, bazen hemen, peşin verilir, hiç tehir edilmez.
Bizim Çapanoğlu;nun hikâyesi buna güzel misâl teşkil eder.
Yozgat;ı bir müddet hâkimiyeti altında tutan Çapanoğlunun Bektaşî-meşrep kimselerle arası iyi imiş.
Bir gün bunlardan biri Çapanoğlunun ziyaretine gelmiş, bakmış ki, Çapanoğlu öksürüğe tutulmuş, küt küt şiddetle öksürüp duruyor.
Sormuş:
- Ciğerlerinizi parçalayacak kadar dehşetteki bu öksürüğü neden çekip duruyorsunuz?
- Ne yapayım erenler, aylardır araştırıyorum, bir çaresini bulamadım.
- Ondan kolay ne var, bu öksürüğü bir anda kesmek mümkün.
- Nasıl olur? Var mı bir çaresi?
- Elbette. Van Gölü civarında papatya gibi bir çeşit çiçek var. Onu kaynatır suyunu içerseniz hemen ânında öksürüğünüz kesilir. Fakir bizzat bu çiçeği orada gördüm.
O sırada Çapanoğlu bir el işareti eder. İçeri giren adamlarına şu emri verir:
- Derhal bir kervan hazırlayıp yola çıkın. Erenler de size kılavuzluk edecek, bir ay içinde Van Gölünden bahsettiği çiçeği alıp gelecek!
Çaresiz kış kıyamette doğuya doğru yolları adımlayan Bektaşî-meşrep zata yolda acıyanlar soruyorlarmış:
- Erenler ne bu hal böyle? Kış kıyamet nereye gidiyorsun?
Şöyle cevap veriyormuş:
- Sormayın, Çapanoğlunun huzurunda dilimizi tutmayıp bir halt ettik, şimdi Van Gölüne ağzımızı yıkamaya gidiyoruz.
Demek bazen dilini yanlış yerde kullananlar böyle sürprizlere de maruz kalabiliyorlar. Bunu istemeyenler, dilini tutmalı, olur olmaz yerde yerli yersiz lâf etmemeliler.
nasreddinhoca
ALINTI
SAYGI GÖSTERMEYENLER SAYGI GÖREMEZLER...


Ben Putlara saygı göstermem!!!

ALINTI
Saldırganlık sizde birde moderatör olmuşsunuz. kafanıza göre konuları kapatıyorsunuz. Neden hoşunuza gitmeyen şeyler yazılıyor diye.


KAPATTIĞIM KONUNUN SEBEBİ AÇIKTIR, ORTADA BİR İFTİRA VAR, BUNU İSBATLAYIN, KONUYU AÇAYIM, GAYET AÇIK VE NET KONUŞUYORUM, FARUK BEŞER HANGİ KİTABINDA MÜSLÜMANLARI TEKFİR ETMİŞTİR???

ALINTI
Kimse sizinle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil. Eğer öyle bir site istiyorsanız kendinize göre üyeleri kayıt eder, kendinize göre konular seçer kendi kendinizi översiniz.


BU SİTE DE MODERATÖR ARKADAŞLAR DA DAHİL BENİMLE AYNI FİKİRLERİ PAYLAŞMAYAN BİR ÇOK ARKADAŞ VAR, HATTA BENİM İBN TEYMİYYE İLE DAHİ AYNI ZAVİYEDE OLMADIĞIMI ÇOK İYİ BİLİRLER, BENİM DERDİM ŞEYHUL İSLAM'A ATILAN İFTİRALARDIR, VE BU İFTİRALARA GÖZ YUMMAMI BEKLEMEYİN...DAHA ÖNCEKİ MÜFTERİLERDE GEREKEN CEVAPLARI ALMIŞLARDIR, YANİ SİZ YENİ DEĞİLSİNİZ...

ALINTI
Biz size tahammül ediyorsak sizde edeceksiniz, edemiyorsanız bırakın bu form yöneticiliğini. Belki çok biliyorsunuz, ama unutmayın çok bilen çok yanılır...


HİÇ BİR ŞEY BİLMİYORUM, BİLDİĞİM MÜFTERİLERİN İFTİRALARINA GEREKEN CEVAPLARDIR...

ALINTI
Tartışmada islamda bir ilimdir ve tartışmayı bilmeyenlerle aynı ortamda olmak hoş değildir. İnsanı günaha sokarlar, sırf inatları yüzünden


ADAM GİBİ TENKİT METNİ GETİRİN...İFTİRALAR DÜZÜLMÜŞ SAÇMALIKLARA İTİBAR EDECEK KADAR CAHİL DEĞİLİZ...İNADIMIZ İFTİRALARADIR...

BUNU DA BİR YERE NOT EDİN:

GAVSUL AZAM ABDULKADİR GEYLANİ: "TASAVVUF DEDİKODUYU BIRAKMAKTIR"


(FUTUHUL GAYB)
yagmurcu
SENİN YAZDIĞIN YAZI BUUUU UYDURAN KİM ACABA

PROF. DR FARUK BEŞER İLE GÜNCEL MESELELER ÜZERİNE–1

Ben Necip Fazıl edebiyatıyla büyüdüm. Ve o zamanlar, Necip Fazıl ne derse benim için o nastı. Hatta Necip Fazıl felsefeye karşıydı, ben de felsefeye karşıydım. Necip Fazıl diyordu ki, “Felsefe tek bildiğini tekte değil çokta, Hak bildiğini Hakta değil batılda aramanın sanatıdır.” Ben de öyle kabul ediyordum.

Efendim, Necip Fazıl, Mevdudi’ye “Merdudi” diyordu. –Allah affetsin- bizde “Evet, demek ki Mevdudi, İslam’ı yıkmak için çalışan bir sapık adam” diyorduk. Necip Fazıl, Hamidullah Hoca’ya “baidullah” diyordu, biz de öyle zannediyorduk.

Ve benim hayatımda hep yandığım bir şey vardır; Hamidullah Hoca iki sene bizim dersimize geldi. Ve ben, Necip Fazıl’ın etkisiyle onun belki bir buçuk senesini Hamidullah hoca’ya karşı şartlı, önyargılı geçirdim. “Acaba- af buyurun- zehirini ne zaman kusacak? Nerede ne söyleyecek, nereden ne çıkacak?” filan , “bu adam sahtekâr bir adam” diye baktım.

Sonra anladım ki, bu adam evliyaullah yani! Bu adam Evliyaullahtan değilse kim evliyaullah? Hamidullah Hoca ki, evlenmemiş, 36 kilogram dev bir adam. Sonunda kaç ay kaldıysa, ondan adam gibi istifade etmeye çalıştık. Baktık ki Allah’ın veli bir kulu. Necip Fazıl’la, İslami yaşayışı, İslami bilgisi, İslami anlayışı filan hiç kıyaslanmaz.

Şimdi Necip Fazıl bunu niye yapıyordu? Bir takım cemaatler kendilerine bir ehl-i sünnet şablonu çizmişler. Necip Fazıl da -Allah rahmet eylesin- İslam’ı iyi bilmiyor. Ona bu anlayışı empoze etmişler; “budur Ehl-i sünnet. Yol budur, bir başka yol yoktur” demişler. Ondan sonra, “Seyyid Kutup kâfirdir” demişler, “Mevdudi merdudidir” demişler vs. O da bu nakaratları bize tekrarlamış.

http://www.cevaplar.org/index.php?khide=vi...mp;yazi_id=6454

Not: Kısmen cevaplar.org sitesinden iktibas edilmiştir...
------------------------------------------------------------------------------------

BU YAZININ DOĞRUSU YARIM İMAM DİNDEN EDER VESSELAM...


FELSEFE VE TEFEKKÜR
Yazan Prof. Dr. Faruk BEŞER
Salı, 29 Mayıs 2007
Bizim gençlik dönemimiz rahmetli Necip Fazıl’ın etkisinde geçti. Bu vesile ile kendisine Allah’tan rahmet ve günahlarının bağışlanmasını diliyoruz.
Yeterli bilgisi olmayan insanın değer verdiği birisi onun için adeta peygamber olur. Her dediği doğrudur, her hareketi örnektir.

Felsefe hakkında onun şu sözlerinin bendeki yıllar süren etkisini hatırlıyorum:

‘Felsefe; hak bildiğini hakta değil batılda, tek bildiğini tekte değil çokta aramanın sanatıdır.’

‘Felsefe; uzay kadar büyük bir çuval... İçi ceviz dolu... Hepsi çürük, sadece bir tanesi sağlam... Felsefeci; o sağlam cevizi almak için, görmeden elini çuvala sokan adam... Sağlam cevizi bulabilmesi ne kadar muhal ise, felsefecinin gerçeğe isabet etmesi de o kadar muhal.’


Bu sloganlar her türlü ikna metodundan daha etkili bir anlatım biçimiydi ve bizim felsefeye karşı olmamız için yetiyordu. Felsefenin hep inançsızlığa götürdüğünü kabul ediyorduk, felsefecilerin hep ateist insanlar olduklarını düşünüyorduk. Akıl dışında bir rehber tanımadıklarını sanıyorduk.
Oysa filozoflardan da akla güvenilemeyeceğini söyleyenler ve Bergson gibi: ‘Aklın son merhalesi kendi kendini inkâr etmektir’ diyenler vardı.



Gazalî’yi doğal olarak kendimizin sayıyorduk. Onun felsefecilere karşı Felsefecilerin Tutarsızlığı’nı yazdığını ve feylesofları tekfir ettiğini duyuyorduk. O halde felsefe okumanın ve onu savunmanın bir anlamı olmamalıydı.

HİKMETİN İZİNİ SÜRER

Oysa Gazalî de, Necip Fazıl da bu reddedişlerini yine felsefe ile yapıyorlardı, bunu sonradan anladık.

Doğrusu akıl ya da bilim (pozitif düşünce), bilgi elde etmenin tek yolu olamaz ama yerleri de inkâr edilemez. Ve felsefe akla teslim olmanın değil, düşünmenin ve varlığı anlama çabasının adıdır. O halde İslam bunu reddeder mi?

Denebilir ki, felsefe ithal bir kavram, oysa İslam her bakımdan orijinal olmak ister. Bu sebeple de Müslümanlar felsefeye hep soğuk bakmışlardır.

Bu kanaat iki yönden hatalıdır: Birincisi, felsefe hep hikmetin izini sürer. Hikmet ise aslında verilen bir bilgidir. Bu arayışta sonradan gelen öncekini reddetmez, alır ve tamamlamaya çalışır. İslam ise bir geleneğin son halkasıdır.

İkincisi; Kurán inananlarından şunları da ister:

Tefekkür, teemmül, akletme, tezekkür, nazar, tefakkuh...

Bunların her biri düşünmenin bir başka boyutunu anlatır ve hemen hepsi Türkçemize de girmiştir.

Bunun anlamı şudur: Ey, felsefeye karşı olmakla İslam’a uygun davrandığını zanneden Müslüman! Bırak o halde felsefeyi de sen, kitabının sana emrettiği bu eylemleri yerine getir bakalım bunu nasıl yapacaksın?

Çünkü senin bilmen gerekir ki, bunların her biri Kuran’ın emrettiği şeylerdir ve Kuran’ın emirleri, aksine bir delil yoksa yerine getirilmek zorundadır.

Ve her hangi bir soyut mana, ne kadar çok kavramla anlatılıyorsa onun o kadar farklı boyutu var demektir.

Mesela

Tefekkür, delillerden hareketle düşünme,

Tedebbür, işin sonucunu hesaba katarak düşünme,

Teemmül, çok ince detaylarla ve uzunca düşünme,

Tezekkür, bilinenlerin hatırlanması biçimindeki düşünme,

Tefakkuh, sözün maksadını anlama çabası,

Akletme, eşya ve olaylar arasında alaka kurma,

Nazar, bir şeyin hem basar (göz) hem de basiretle incelenmesi.

Bunları yapan insan aslında felsefe yapmıyor mu?

27.05.2007

(http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=121659)




ÖNCE ARAŞTIRMAYI ÖĞREN
yagmurcu
Dün akşam Çok düşündüm .Dünyada o kadar kötülük varken ve inanmayan varken , onlarla uğralmak gerekirken, burda oturup polemik yapıyorum, polemiği kim başlatıyor. Nasrettinhoca nickli biri... ne diyor Abdulhakim arvasi hz. nin anlatıldığı yerde dil uzatıyor. aynı şekilde cevap verilince saldırganlaşıyor cuvaldızı batırmaya kalkıyor. iğnenin ucu değince kendine Ben nasrettinhoca diyemiyeceğim o mubarek bir insanmıştı anlatacağını nükteli anlatır ders verirmişti. Bu zat olsa olsa onun tayfasından filler için Timurun yanına giden ahaliden biri olur.

Ve kararımı verdim Müslümanım diyen ama tartışmayı bilmeyen birse Site yöneltmeye kalkan kişilerin olduğu yerlerde yazmayacağım.

Çok tövbe ettim akşam Benim hocam der ki Tartışmada bir ilimdir, Ahmakların ve cahillerin olduğu topluluklarda dini konularda tartışmayın, o Ahmaklar ve Cahiller Farkına varmadan , Kuran'a, Allah'a, Peygambere, Allah dostlarına dil uzatatırlar siz cevap verirsiniz, kabul etmez hatasında ısrar eder dozunu arttırır. Sonra KÜFRE gider. ve siz Bir Müslümanın Küfre gitmesine sebep olduğunuz için Günahkar olursunuz. Allah Affetsin beni.

Bu sitede İslami bilgiler yazılır paylaşılır sanıyordum ama kendilerinin harici fikirlere kapatılınca karar verdim, bu saatten sonra bu sitede durulmaz ve yazılmazda. Çoğu Allah'ın askeriyim der ama Şeytana askerlik eder, Filistin diye yanar tutuşur ama, Türkiyede elçiliğinin yerini bilmez, hiçte gitmemiştir. Ben bir müslümanım nasıl yardımcı olurum diye...

Allah dile değil kalbe hükmeder, dile hükmeden nefis ve şeytandır.

İslami forum adı yanlıştır, burada zulmani forum tartışılıyor,

Fikirlere SAYGI GÖSTERMEYEN, SAYGI GÖREMEZ...

BÜTÜN SAMİMİ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM HAKKINI HELAL ETSİN, KİMİNİN YAZISINI OKUDUM, KİMİLERİDE BENİM YAZILARIMI, BENDEN YANA HELAL OLSUN VARSA HAKKIM......


BU SİTEYİ PROTESTO EDİYOR, KERAMETİ KENDİNDE ARAYAN ZATLARA DİYORUMKİ :

SON SÖZÜ O DİL UZATTIĞI ZATIN SÖZLERİYLE BİTİRİYORUM

ABDÜLHAKİM ARVASİ HAZRETLERİ DİYOR Kİ:

-Kur'ân-ı Kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez.

--Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir.

-Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek, onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir.

-Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz.



ARTIK BU SİTEYE GİRMEYECEK VE YAZMAYACAĞIM.... SON SÖZ SÖYLENDİ,
HESABA ÇEKİLMEDEN, KENDİMİZİ HESABA ÇEKME VAKTİİİİ....
islambuli
yağmurcu kardeş sana güle güle hocanada selamlar.
süleyman recep
BİR YERDE OKUDUM VE ÇOK HOŞUMA GİTTİ...

EHLİ DİLLER ARASINDA, ARADIM KILDIM HEP TALEP

HER HÜNER MAKBUL İMİŞ. İLLA EDEP, İLLA EDEP..

İFTİRA İLE ADAM ÖLDÜRME ARASINDA, NE GİBİ FARK VAR DİYE EHLİNE SORSALAR, ACABA NE GİBİ BİR CEVAP VERİRDİ?

YİNE EHLİNE ŞU SORU SORULURSA NE GİBİ BİR CEVAP VERİRDİ..? DİLİN KEMİĞİ OLSAYDI ŞAYET, ACABA YALANCILAR NERELERİNDEN KONUŞACAKLARDI?

EHLİNE SON SORU. BİLMEDEN AHKAM KESMEK KİMİN ADINA KONUŞMAK OLUR?

Fİ EMANİLLAH...
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.