Yakın zamanlara, çok değil, on-on beş yıl öncesine kadar bayramın yaklaşmakta olduğunu, kimi caddeleri, postane önlerini mekân tutan kartpostalcılardan öğrenirdik. Onların çıktığı yerler şenlenirdi. İstanbul'da Fatih'e, Taksim'e, Kadıköy Meydanı'na, Eminönü'ne, Büyük Postane'nin önüne karargâh kurarlardı. Ankara'da Kızılay'a, Hacıbayram'a, İzmir'de Konak'a...
Küçük büyük her şehirde görünür bir yer bulurlardı kendilerine. Kitapçılar da kartpostal satardı; kaldırıma bir tezgâh kurarlardı. Kartpostalcılar çıkmışsa bayram havasına girdik demekti... Şenlikli bir şeydi kartpostallara bakmak. Aslında bir sergi gezmekten farksızdı. Şehir kartpostalları, manzaralar, büyük camiler, çiçekler, çocuklar, artist resimleri, eski zamanlara ait hayat sahneleri, çeşitli hayvanat, hatta gravürler, karikatürler... Bütün bunlara bakarken başka hayatlar, başka şehirler görür, hayaller kurardık.

'Kart göndermek' diye bir söz de vardı. Gidilen her şehirden eşe dosta kart yazılırdı. Yahya Kemal'in, Sait Faik'in, Cahit Sıtkı'nın, Tanpınar'ın Paris'ten, Avrupa'nın başka şehirlerinden gönderdikleri kartları hatırlıyorum. O şehirlerin manzarası vardır üzerlerinde. Arkasında birkaç satır yazı. Şimdi hepsi değerli birer hatıradır.

Asker kartları da ayrı bir âlemdi. Bulundukları şehrin fotoğrafı olurdu bunlarda. Çocukluğumda, Ağrı'yı, Balıkesir'i, Kars'ı, Urfa'yı ilk kez, askerdeki amcalarımın, dayılarımın gönderdiği kartpostallardan gördümdü. Demek ki böyle bir işe de yarıyorlardı. Babamın da vardı böyle kartpostalları. Tahta bavulun içinde, yıllar yıllar boyu sararmış zarflar içinde durdu o kartlar. Sonraları kartpostal koleksiyonu diye bir şeyin varlığından haberim olacaktı. Hayatımda yarım kalmış onlarca iş gibi ona da başlayıp yarım bırakacaktım. Ne güzel kartlar vardı oysa, dağılıp gittiler...

Kartpostallar da yoklar artık.

Hayatımızdan çıkan her şey, her nesne üzer beni. Yitirişlerin o sızılı hüznü... Giden, kendi başına gitmiyor çünkü, beraberinde pek çok şeyi de götürüyor. Alışkanlıkları, hatıraları... Artık o sergilerin açılmıyor oluşu bile büyük bir boşluk hayatımızda. Öyle de kim farkında bunun?

Diyeceksiniz ki, şimdi elektronik kartlar var; onları gönderiyor insanlar birbirlerine. Gönderiyor da ne oluyor, kaç saniye bakılıyor onlara? Saklanıyor mu? Mürekkepli kalemle yazılıp postaya verilmiş bir kartpostalın büyüsünü kaç yüz bin elektronik kart yaşatabilir?

Bayram geliyor ve caddelerin o eski renginden eser yok. Ne zor şey değil mi, bir kartpostal alacaksın, oturup yazacaksın arkasına. Sonra postaneye gitmek var, zahmetli iş. Vakit yok bütün bunlara. Artık hiç kimsenin, hiçbir şey için vakti yok ya! Ben de hırlı değilim. Yıllar var ki bir tek kart yazıp göndermedim kimseye. Yazabilmeyi ne çok isterdim.

Bir mektup aldım dün. İçinden bir kartpostal çıktı. Yitiğini bulmuş adam gibi sevindim. Sadece sevindim mi? Suçluluk, hasret, yitirişlerin hüznü, mahcubiyet... hepsi geldi çöreklendi üstüme. Burhaniye'den bir kardeşim yazmış, Sümeyra Demir. Bir Burhaniye-Ören manzarası, günbatımı... Şimdi nasıl hatırlamazsın o zamanları, için için sızlanmazsın! Demek ki bütün bütün nesli kesilmemiş kartpostalın. Bir yerlerde, hâlâ bulunabiliyor. Hâlâ kart yazıp gönderebilen insanlar, üstelik gençler var. Umutlu olmalı mıyım?

Bana uzun zaman sonra ilk kez bir kart geldi, bahtiyarım. Dilerim siz de alır ve gönderirsiniz. Kendinizi hâlâ kartpostal gönderebilecek ya da kart koleksiyonu yapabilecek kadar cesur hissediyor musunuz?


Ali ÜNAL