Vakıf Ahmet Özışık
Mar 19 2008, 11:23 AM
ÜSTAD (SULTAN-I ŞUARA)
Şairlerin sultanı olabilmek... Üstad olabilmek... Dava adamı olabilmek... İşte büyük bedeller isteyen kavramlar. Bu bedeli her şair gibi Üstad’da âlem-i ervah’da veriyor. “Ya kelimeler ya da hayatınız dendiği zaman, ikisi birden olmaz mı? Diyorlar. Olmaz deniliyor... Hayatlarını vermek istemiyorlar. Kelimelerden ise hiç geçemiyorlar... Kelimeler ağır basıyor. Sonunda “kelimeler” diyorlar. Tamam deniliyor; alın kelimelerinizi verin hayatlarınızı” (1)
“Her satır yazının bir haysiyeti vardır.” fikriyatını, bütün eserlerine nakış nakış işleyen, kelimelerini adeta bir sarraf titizliğiyle kullanan adam Üstad Necip Fazıl. Kalemiyle kimine zehir kimine merhem olan, kelam ve kalem ilmini yürek ateşinde pişirerek, mutlak hakikat arayışını şiir giziyle varlık âlemine sunan dava adamı.
Şiir sanatında olduğu kadar, davasında da çelikten bir cevizdir Üstad, 1948’lerde temyiz mahkemelerinde uğraşırken, geçimini son iskemleye kadar satarak temin eden, yine de pervasız bir şekilde batılın karşısında izzetli bir duruş sergileyen adam. Güç odaklarının “Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!..” Çığırtkanlığına, can çekişmesine mânidar bir nazarla gülüp geçen bir gönül adamı.
Zordur Üstad olmak. Bu yazıda Üstad’ı anlatabilmekten daha zordur. Zaten anlatılamaz da. Sanatını ve aşkını Arvâsî hazretlerinin feyizli iklimlerinde yoğurup İslam’a hadim eyleyen kalem ustasını bir kaleme sığdırmak zor. 60’lı yıllarda “Sahte Kahramanlar” konferansıyla bütün ülkeyi salladığı zamanlarda, dönemin başbakanı, bir adamını gönderip kendisinden bahsedilmemesini isteyince adeta gürleyerek
— Var git, adamına söyle, sahte kahramanlık da bir seviye işidir! Onda seviye de yok, merak etmesin bahsetmeyeceğim!(2) der
Tutuşturanlar, lügat kitabını elime,
Bilsin; Allah’tan başka bilmiyorum kelime.
Büyük Doğu’nun kapağına çizdiği bir karikatürden dolayı hapsi istenen Gürbüz Azak’a (hiç haberi olmadığı halde) “Bu kapağı bana Necip Fazıl çizdirtti! O, tarif etti, ben yaptım!.. de” diyerek cezayı kendi üzerine almak ve arkadaşına karşı isar ahlakıyla yardım etmek isteyen bir yürek.(3)
İşlenmedik günahların vebalini yüklenmeye hazır bir gönül adamı Üstad Necip Fazıl.
Ben, kimsesiz seyyahı meçhuller caddesinin
Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin
Ben sırtında taşıyan, işlenmedik günahı;
Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı.
Ben Allah diyenlerin boyunlarında vebal;
Ben, bugünküne mazi yarınkine istikbal
Defalarca zindana girip çıkan Üstad, İslam’ın izzeti adına fırtınalar kopartmıştır.
Ondaki izzet, şeref ve haysiyeti çokları gurur zannetmiştir.
Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,
Affet senden aldığım her nefesten...
Üstadın günlük gazete çıkardığı yıllarda paraları biter. Sezer Bey’e söyler. Büyük Doğu parasızlıktan battı diye kuklalara malzeme olmamak için bir yol aranır. Zaten o dönemde İslam içerikli çıkan iki yayın vardır. O da parasızlıktan kapanmamalıdır
Üstad o dönemin burnuna üfüren, suç unsuru teşkil eden bir manşetle çıkartır Büyük Doğu’yu. Sonra da savcılığa ihbarda bulunur. Savcılık Büyük Doğu’yu toplatır ve bir müddet için kapatılır. Bu vesile ile büyük Doğu parasızlıktan çıkamadı diye bir manşetten korumuş olur, İslam’ın izzet ve şerefini.
Bu hadiseyle de hüküm giymiştir, Üstad Necip Fazıl. Onlar, kukla gazetelerin İslam’ın izzetine en ufak bir saldırısını dahi hesaba katarak, tedbir almayı ihmal etmeyen böyle yürekli insanlar. Necip Fazıl da böyleydi işte. (4) (M. Özdamar, N. F. K.)
Cinnet mustatili dediği hapishanenin kantini ile Hilton adı verilen 9. koğuşu arasında volta atan Üstad Hüseyin Üzmez’e dert yanıyor:
“Bugün karımdan mektup aldım. Evin elektriğini kesmişler, suyunu da... Çocuklarım sokaktaki çeşmeden su alıyorlarmış... Kirayı da verememişler. Ev sahibi çıkın diye tutturmuş. Ne yapacağım bilmem ki?..”
Tam bu sırada gardiyan mektup getiriyor açıyorlar... İçinden iki buçuk liralık bir kâğıt para ile el kadar bir pusula çıkıyor. Pusula da şöyle yazıyor.
“Kilisliyim... Fukarayım... Bir hafta hamallık yaptım. Çocuklarımın nafakasından ancak bu kadar artırabildim. Yarın Allah huzurunda mesul olmamak için onu da size gönderiyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Affedin... Dua edin... Cenab-ı Hak yardımcınız olsun.”
Necip Fazıl gözyaşlarını tutamıyor, hücresine kapanıyor ve günlerce çıkamıyor.(5)
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan
Zindanda dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük duman duman duman erisin!
Arvasi hazretlerinin tasavvufî ikliminden istifade eden Üstad, bu manevî havadan feyizyâb olup, Sonsuzluk Kervanı’ndaki yerini şu dizelerle alıyor.
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim!
Bastığınız yeri taş taş öpeyim,
Bir kırıntı yeter kereminizden
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben...
Gidiyor gidiyor nurdan heykeller...
Ufuk, önlerinde bayrak kulesi,
Ölçüden ahenkten daha güzeller
Gidiyor gidiyor nurdan heykeller...
Sonsuzluk kervanı istemem azat
Köleniz olmakmış gerçek hürriyet
Ölmezi bulmaksa biricik niyet
Bastığınız yerde ebedî hayat
Sonsuzluk kervanı istemem azat.
Bu dizelerdeki tasavvufî terbiye ve hiçlik duyguları ibret vericidir. Kendi halini sorunca şöyle bir cevap veriyor Üstada, mürşidi Arvasi Hazretleri:
— Gemiyle beraber paspas da gider. Yeter ki, sen o geminin içinde ol!
Ağlamak gönlün şekillenmeye başlamasıdır. İnsanlığa, insan olmaya bir çağrıdır, Üstad’ın nazarında.
- Ağlayın çocuklar!.. Mazlumun kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayın! Ağlamayı öğrenin.(5)
Muhtacız diyor Üstad ve hemen sıralıyor:
“Kimin malını aldımsa, işte malım kimin sırtına vurdumsa işte sırtım, gelsin vursun!” diyen Allah’ın sevgilisinin ahlakı, buna muhtacız.
Çölde devesine nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlakı... Buna muhtacız.
Ahdine hain düşman kralının kesik başını mızrağının ucunda “İşte sözünü tutmayan başın akıbeti!” diye gezdiren Fatih yeniçerisinin ahlakı... Buna muhtacız.(6)
“Hayal kanatları kan içinde” tek başına uçar gibi yaşayan Üstad, Mayıs ayında sırlarla dolu bir gecede (25 Mayıs 1983) yatağından doğrulup, ela gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikerek; “Demek böyle ölünürmüş!” der.(7)
79 yıllık mücadele dolu ömrünü gece vakti oğlu Ömer Kısakürek’ten Yasin-i Şerif ile ve dualarından dökülen Kelime-i şahadetle tamamlıyor.
Kırılır da bir gün bütün dişliler,
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim
Gökten bir el yaşlı gözleri siler,
Şenlenir evimiz barkımız bizim.
Seni hiç unutmayacağız. Ruhun şâd olsun.
Ruhuna Fatiha...
(Mücahid Demin)
Vakıf Ahmet Özışık
Mar 19 2008, 11:32 AM
"Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ...
O, kim mi?
Allahın Sevgilisi...
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı...
Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat...
Benim hayatım budur!
Necip Fazıl Kısakürek
Vakıf Ahmet Özışık
Mar 19 2008, 11:51 AM
ANA HATLARIYLA
İLK
NECİP FAZIL KISAKÜREK
BİYOGRAFİSİ
26 Mayıs 1904'te, Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul'da büyük bir
konakta doğdu.
Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı "Kısakürekler" soyuna mensuptur.
Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977)
Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir. (öl. 19 Mayıs 1916)
Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait
Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirdi.
Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi'den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü "abur cubur" romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa'nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil etti.
Bahriye Mektebi'ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze'nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi'nde bitirdi.
1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum" dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği "Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne"ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri "Şair" lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.
Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920)
17 yaşında, o günkü adiyle " İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi "ne girdi. (1921)
O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua'da yayınladı. (1922)
Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle üniversitedeki
(sömestre)lerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris'e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. (1924)
Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi.
1925'te ilk şiir kitabı "Örümcek Ağı"nı bastırdı.
O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı.
1928 - 29 senelerinde "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine çıkardı.
Henüz 24 yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.
1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929)
Taksim'deki meşhur tarihi bina Taşkışla'nın 5'inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye'de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti.
Askerliği bittikten sonra Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi'nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi.
Fikirde, daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi.
Vakıf Ahmet Özışık
Mar 19 2008, 11:58 AM
Said Nursi'nin Büyük Doğu aşkı
Bir sayısında Büyük Doğu, acı bir haber verir. Okuyucuları acilen yardım etmezse "Büyük Doğu" çıkmayacaktır... Said nursi bu haberi duyar duymaz, yardıma karar verir ama...
02 Aralık 2005 06:53
Yazar Vehbi Vakkasoğlu'nun yayına hazırladığı, "Başkasının Günahına Ağlayan Adam" adlı kitapla Bediüzzaman Said Nursi'nin bilinmeyen anılarına ve ilginç görüşlerine yer veriyor. Zamanının ünlüre ile Said nursi arasındaki ilişkilerin anlatıldığı kitabın önemli bir bölümü de Necip Fazıl ile Said Nursi arasındaki ilişkiye ayrılmış.
Kitapta iki ünlü ile ilgili anektodlardan bir tanesi de İki yorganından başka bir serveti olmayan Said Nursi'nin Necip Fazıl'a nasıl yardım ettiği hususundaki pasaj:
Said Nursi'nin Zübeyr Gündüzalp Ağabeye okutturup dinlediği dergiler arasında, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su da vardır.
Bir sayısında Büyük Doğu, acı bir haber verir: Gelecek sayının çıkması bile tehlikededir. Çünkü yayın için ayrılan para pitmiştir. Okuyucuları acilen yardım etmezse "Büyük Doğu" çıkmayacaktır...
Bu mealdeki yazıyı dinleyen Bediüzzaman, çok duygulanır, bir süre düşünür. Sonra da, "Zübeyr, Büyük Doğu'ya yardım edelim" der.
Zübeyr Ağabey, "Peki üstadım" diye cevap verir. Fakat, "Bu yardım nasıl ve ne ile yapılacaktır?" diye de düşünmeye başlar.
Ancak Üstad, bu haberden çok duygulanmış ve yardıma kesin karar vermiştir.
Der ki:
"İki yorganım var, biri bana kâfi... Diğerini satın, parasını Büyük Doğu'ya gönderin...."
Biri yazlık, ince: diğeri kışlık, daha kalınca iki yorgan... Ve biri "Büyük Doğu'ya kurban...
http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?sh...170&hl=Said
Gullerin_Efendisi
Mar 22 2008, 11:32 PM
Allah(cc) Üstad tan razı olsun çok faydası var bende , her karşıya geçtiğimde eyüp mezarlığında kabrini ziyaret ederim sizede tavsiye ederim...
Allah (cc) sendende razı olsun kardeşim yazın için...
Nesai
Mar 23 2008, 12:02 AM
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti,
Ne yaptılar ? Ne yaptık mukaddes emaneti !?..
RuhulhaK
Mar 23 2008, 12:23 AM
rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım
mukaddes emanetin dönmez davacısıyım.
Nesai
Mar 23 2008, 12:46 PM
ALINTI(RuhulhaK @ Mar 23 2008, 12:23 AM)

rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım
mukaddes emanetin dönmez davacısıyım.
--------------------
Allah in on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasin, kefenimin kefili karaborsa!
EsLeMNa
Mar 23 2008, 02:05 PM
Allah Yok Diyenlere Bir Sözüm Var! :
Siz Bana Gerçekten "Yok" Olan Bir Şeyi Gösterebilir Misiniz Ki "Yok" u İspat Edebilesiniz? Gösterebilecek Olsanız O Şey Zaten "Yok" Değil "Var" Olur, Gösteremeyincede "Yok" Demeye Fırsatınız Kalmaz... Allah’a "Yok" Diyebilmeniz Ayrıca İspat Ediyor Ki; O, "Var" ın Ta Kendisidir, "Yok" un Da Yaratıcısı....
Üstad Necip Fazıl Kısakürek
Vakıf Ahmet Özışık
Mar 23 2008, 09:11 PM
HİTABELER'den…
GENÇLİĞE HİTABE
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allahın, Kur'ân'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri, yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önündedimdik bekleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardıcı olamzsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" ; Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dörmüş ailesi ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecekdestanlık bir meydan savaşı içinde ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...
Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır!
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!...
Allahın selâmı üzerine olsun...
Kaynak http://www.necipfazil.com/bolumler05.htm[color=#FF0000]
Vakıf Ahmet Özışık
Mar 23 2008, 09:13 PM
Üstad'ın muhasebe isimli kitabından iktibas edilmiştir.
Milli Şahlanışın Ruhuna Tükürmek
Kendi yaşadığı dönemde de kız öğrencilerin başörtüsü takmaları yüzünden üniversitelere alınmaması üzerine, merhum Necip Fazıl Kısakürek'in bu haksızlığa:
Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir" diye yazarak kalemini kılıç gibi kullandığını...(157)
Kaynak http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?sh...=milli+şahlanış
Cihat_nfk
Mar 23 2008, 09:13 PM
İHLÂS
O hangi imamdır ki, sabah namazında mescidine kimsenin gelmediğini ve gelmeyeceğini bildiği halde yatağından kalkar, abdestini alır, mihraba geçer ve arkasında belki meleklerden bir ordu, namazını huşû içinde kılar?.. Olur da biri çıkar ve gelir diye bir kayd bile ihlâsa aykırıdır.
O hangi devlet reisidir ki, otoritesiyle nefsi arasına bir bölme çekebilmiştir ve halka hâkimiyet seviyesi yükseldikçe, Hakka mahkûmiyet derecesi artar?..
O hangi müslümandır ki, muhal farz, dünyada tek müslüman kalmasa, insan aklı fethedilmezi fethetse ve her şeyi boşa çıkarsa yine İslâmdan başka hiçbir şeye gerçeklik hakkı tanımaz?..
O hangi hakimdir ki, adına kaza icra ettiği ve kendisini tayin eden devlet büyüğüne, herhangi bir köylüden daha fazla itibâr göstermez; ve koca Fatih'e İstanbul Kadısı Hızır Beyin söylediği gibi:
"- Mu'rafa-i şer üzresin! Ayağa kalk!"
Diyebilir?..
O hangi bakkaldır ki, dükkânına gelip "bana 250 gram pirinç ver!" diyen bir âmâya, görmediği hakkı yanmasın diye 255 gram tartacak kadar vicdan belirdir?.
O hangi politikacıdır ki, gece, yatağında, o gün kaç yerde ve kaç yalan söylediğini nefsine soracak derecede rahatsızlık çeker; ve kendisinin iktidar mevkiine gelmemesi şartiyle dâvasını muzaffer kılmak için çalışır?..
(Çerçeve 5)
kaynak : http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?showtopic=4847
KülTeRİ
Nov 25 2008, 11:21 PM
Allah razı olsun.
Üstad büyük bir şair olmakla beraber, geçirdiği çalkantılı bir hayatı Abdulhakim Arvasi hzlerinin rahlesi önünde defetmiş, fildişi kuledeki berduş necipin yerine bir Necip FAZIL gelmiştir.
Üstadın talebelerinden Mustafa ÖZDAMAR ağabeyimizin yazdığı "Üstad Necip Fazıl" adındaki biyografi kitabında Üstadın kefenlenmesi anlatılır.
Olayı anlatan Üsküdar Selimiye Camii imamı Fahri Duran Hoca.Üstadı kefenleyen hocada bu kişi aynı zamanda.Olay şöyle:
"Cenazeyi yıkadık, havluyla kuruladık,kefene sararken yüzüne şöyle bir baktım...Yanaklarından aşağı gözlerinden, diri insan nasıl ağlıyorsa aynen öyle yaş aktığını gördüm.Daha sonra Hadis-i Erbainde rastladığım bir hadiste Efendimiz(s.a.v): "Gaslinden sonra gözlerinden yaş gelen kişiyi kutlayın,çünkü o cennetliktir" buyuruyordu."
Evet üstad böyle biriydi.Kimse onu anlamadı.Hatta aynı yolun yolcusuyuz dediği İslami hareket dahi onu kendini beğenmiş karga şeklinde anlatıyordu..
ALLAH RAHMET EYLESİN..
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz Gerekmektedir
Buraya Tıklayın.