Bazı hayatlar vardır…
İyi için bedel ödenen hayatlar, can verilen, gam içilen, gül sunulan, insan yetiştirilen hayatlar… durmadan çalışılan, çalışırken dinlenilen, dinlenirken çalışılan dertli ama mutlu hayatlar… umutlu hayatlar, ışık saçan hayatlar, iz bırakan hayatlar…
Nursi’nin hayatı da bunlardan biri. Çilelerle dolu seksen küsür yıl. Dizginlenemez bir heyecan, ateşin bir zeka. İstibdat karşıtlığı adına hükümdara başkaldırmadan, şeriat için binler başını feda etme çığlıklarına; müslümanı özünden koparacak devrimlere isyandan, zorlanarak kalem tutan elin nüsha çoğaltmalarına kadar bin bir görüntü…
Kaç kişinin gönlündesin ey muhatap? Bak hele iz bırakanlara, eser bırakanlara, insan bırakanlara… Bir güzel insan, “vazifeliyim” demekten kaçınmayacak kadar kendine güvenen, dünyaya meydan okuyacak kadar imanına itimadı olan, inandığı değerlere dokundurmadan bir ömür yaşa(t)ma savaşını verecek kadar yürek sahibi, kendini milletine feda edecek kadar diğerkam: Bediüzzaman.
Evet bazı hayatlar vardır; arkasında eser bırakmasa dahi, arkasından sürükleyen hayatlar. Sadece insan/iman için bir ömür kendisi hizmete verecek kadar samimi hayatlar… Nursi hem eser, hem hayat sahibi. Hem attığı naralarla yüreklere iman serpen bir “güzel insan”, hem bıraktığı eserlerle insanlığa hala hizmet eden dinç/bereketli bir zihin.
Eseri: Nur Risaleleri… büyük çoğunluğu derin bir tefekkürün, ince bir Kuran anlayışının, keskin bir zekanın, kuvvetli bir mantığın yansıması olan ışık parçaları (şua, lema vs.)… eserlerin yazılış süreçleri, eserlerin yazıldığı zaman dilimindeki toplumsal şartlar, hitap ettiği kitle de göz önüne alındığında daha net anlaşılıyor ki, bu eserler direkt olarak hayatla alakalı. Direkt olarak sorunlarımıza eğiliyor, sorularımıza mantıklı cevaplar veriyor. Sadece gönlümüzü teskin etmekle kalmıyor, aklımızı ve tasavvurumuzu da rahatlatıyor.
Oldukça iyi bilinen bir şey ki, eserlerin kutsanma süreçleri vardır. İz bırakan her kutlu insanın eserine yapıldığı gibi, Nursi’nin eserlerinin de ciddi bir kutsanma koridoruna girdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Takipçilerinin bu eserlere olan ihtimamı ve güveni, bu eserlerin birçok dile tercüme edilmesini ve birçok mekanda sohbetlerin öznesi olarak yerini almasını sağladı. Gönüller bu kitaplarla yumuşadı, zihinler bu eserlerle tatmin oldu. Çünkü müellifine göre bu eserler, Kuran’dan yansıyan ilhamların sonucuydu. Kendisi görevli kılınmıştı (ki çok yerde “böyle yazdırıldı” tarzı ifadeler mevcuttur), “Kuran’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu bütün dünyaya ispat edecekti”. Yine bu risalelerin içinde gayba dair bazı çıkarımlar mevcuttu. Takipçilere göre bu çıkarımlar kesinlikle doğru, gaybi bilgilerdir. Eserin bazı yerleri “altınla yazılsa yeri idi”. Bu tarz anlayışların sonucunda böylesi popüler bir kitabın kutsanmaması mümkün değildi. Ancak bu süreç risaleler açısından bir anda olmadı. Zamanın geçmesi ile eserin gücü daha net bir şekilde anlaşıldı. Eserlerin, meşruiyetini Kuran’dan alma gibi bir söylemi kendisine şiar edinmesi de, tabileri kutsama sürecin sonuna yaklaştırdı. Örnek hayat çekildi veya efsaneleştirildi, eserler la yuhti (yanılmaz/hata barındırmaz) bir konuma getirildi. Halbuki, altınla yazılması gereken yerdeki rivayetlerin hemen tamamı hadis usulünce çürük, gaybi ifadeler taşıyan pasajların izahında kullanılan yöntemlerin tamamı (cifr vb.) İslam dışıydı. Ama bunlar eleştiri konusu dahi yapılamazdı. Çünkü kutsanmanın ardından, artık eserlerde herhangi bir yanlış olması/bulunması ihtimali kalmamıştı. Her bir satırı doğruydu ve hatta ezberlenirken dahi üstadın naklettiği şekilde ezberlenmeliydi. Niçin ezberlenmesi gerektiği sorunu bir yana, harflerin dahi bu şekilde metafizik alemle bağlantı kurularak değerlendirilmesi ilgi çekiciydi. Ancak bundan sonra geri dönüş imkanı da kalmamıştı.
Karizmatik liderlerin etrafında halkalanan her yapıda olduğu gibi, Nur cemaatinde de liderin ölümünden sonra parçalanmalar oldu. Çeşitli kollara ayrılıp, farklı sahalarda iş görmeye başladılar. Kimi daha çok eseri merkeze alarak/literal bir şekilde hizmetlerini sürdürürken (dershanelerdeki sohbetler ve risale üzerine yoğun yönelim ile sempozyumlar vs.), kimi daha farklı açılımlarla farklı sektörlere (eğitim hizmetleri, tv, radyo vs.) girdiler. Ancak hepsinin niyeti de aynıydı: hizmet. Şu an gelinen noktada ise, her biri kendisinin doğruluğunu savunmakta ve yaptıklarını ileri sürerek diğerlerinin kendisinin liderliğini kabul etmesini zımnen talep ediyor. İla ahir..
Velhasılı kelam, örnek bir hayat ve etkili bir eserden, efsaneleştirilen bir yaşam ve kutsanan risaleler şeklinde özetleyebileceğimiz bu güçlü hareket, hala çalışmakta, iş üretmekte ve insana yatırım yapmaktadır. Din algılarındaki farklılık ve bazı noktalardaki gayri ciddiliğe rağmen hala farklı yerlerde iş görmektedir.
Nursi’nin saygı görmesi veya eserlerinin tutulması, insana hizmet etmesi için herhangi bir meşruiyet aramasına gerek olmamalı. Çünkü hayat; çok parlak, pürüzsüz, ivazsız. Eser; yeterli, tatmin edici. Yani yüceltmek yerine olanı olduğu gibi ifade etme erdemini gösterirsek zaten gerekeni yapmış olacağız. Aksi halde savunduğumuz değerleri yüceltirken sanki onlarda eksiklik/yanlış varmış intibaını muhataplara vermekteyiz. Buna gerek yok. Net olalım, üstadın yaşadığı gibi bir hayata aday olalım…
Vesselam..
m.ahmed candar