“Keşke sadece esas korkmamız gerekenlerden korksaymışız.”
Bu cümle, sadece Shyamalan’ın “Köy” isimli filminin değil, muhtemelen içinde yaşadığımız toplumun ve zamanın da en kritik cümlelerinden birisi.
Zihnimize ve gönlümüze kastedenler sadece ümitlerimizi değil korkularımızı da kontrol ediyorlar.
Neyin öcü olup olmadığını anlamak için gözlerine bakıyoruz.
İçimiz ürperiyor.
Dönüp sonra kendi içimizde yeniden üretiyoruz kurgulanmış korkuları.
Korku, korkuyu doğuruyor.
An geliyor, şehrin üzerine çöken sis bulutu gibi korku her yerimizi sarıyor, soluduğumuz hava oluyor.
Durmuyor orada; bakışımız, görüşümüz, adımımız oluyor.
Korku biz oluyor; biz biz olmaktan çıkıyor, korku oluyoruz.
Sonra?
Ne düşünce, ne duruş, ne tavır, ne yürüyüş, ne de şahsiyet kalıyor.
Adımız korku oluyor, sıfatımız korku, vasfımız korku...
Bizi korkumuzla tanıyorlar, korkumuzla biliyorlar artık.
Yarınlarda arkamızdan söylenecek de bellidir bundan sonra: Korkmuşlardı.
Halbuki kendini, duruşunu ve fikrini çoğaltabilmişlerin tek özelliği var: Ümit etmek.
Korkmamak yani.
Herşeyin daha güzel olacağına dair tükenmeyen bir iyimserliğe sahip olmak.
Kendisi hakkında, ailesi hakkında, milleti hakkında, dünya hakkında.
En önce de Rabbimiz hakkında.
“Neye muhatapsam, sırf kendisine layık bir olgunluğa erişmem içindir” diye Rabbimiz hakkında hüsn-ü zan sahibi olmak.
“Ne bulduysam O’nunla buldum, ne buluyorsam O’nunla, ne umuyorsam, onunla bulacağım.”
Ümidimiz, O’nun merkezinde olduğu bir dalga üretici gibi olmalı.
Kendimizden başlayıp, kainatın uç boylarına kadar giden bir ümit burcunda yaşamalıyız.
Korku, bu burçtan mahrum bir hayatın korkusudur.
Korku, O’nsuz bir hayat korkusudur.
O’nun sevdiğine düşmanlık yapma, O’nun istediğini istememe korkusudur.
Herşeyin ayan beyan ortaya çıktığı bir zaman şüphesiz gelecek.
O gün aynı zamanda “Keşke sadece esas korkmamız gerekenlerden korksaymışız” demeyeceğimiz bir zaman olsun, dua edelim.
M. Lütfi Arslan -Genç-