Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Meczuplar Tekkesi
Islami Forum - Popüler Forum > EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE > .·[ EDEBİYAT ]·.
nasreddinhoca

Ebul Berfin Üstad'dan...

Ebul Berfin Üstad'ın misakonline forumda yarım kalan bir hikayesidir...
Hikayede geçen yerlerden geçmiş olmam meczuplar tekkesini ben de ayrıcalıklı kılar...
Hikaye yarım kalmıştır, belki gelecekte bir gün üstad tarafında tamamlanacaktır...
Ömrümün o günlere yetmesini temenni ediyorum, çünkü Üstad Allah için sevdiğim biridir...
Yorum beklemişti Üstad, işte yorumum:

meczuplar tekkesinin, kapısının eşiğinde bize de bir yer ayırırsan, dostluğumuzun ebedi bir simgesi olarak orada kalabilir, belki yıllar sonra birileri o beşikte bir eren varmış derler, hani erenlerin sağı solu belli olmaz ya, işte bir erenden ancak kapı beşiği olur, üzerimize basa basa bir yerlere geçilir, ama biz olmadan o geçiş asla olmaz, işte insanlar bu sırra müpteladırlar ve bir himmet beklemektedirler, kapıyı görüpte beşiği görememek üzer meczupları, hep o bastıkları beşiği ararlar kapıyı değil, vefa o kapı da değil, belki kapının eşiğindedir, bir himmet beklerler, yoksa kapı bahane, maksat muhabbet ve bir dost bulabilmek bir kapı eşiği olsa da, bilir ki meczuplar o kapıdan içeri girdiklerinde bir iyi bir kötü hal vardır, ancak kapının beşiğinin hali hiç değişmez, hep iyidir ve vefalıdır

ANKARANIN TAŞINA BAK,
GÖZLERİMİN YAŞINA BAK,
EN KARANIN İŞİNE BAK,
SAÇLARIMIN AKINA BAK...


MECZUPLAR TEKKESİ:

Ankara o gün yine cehennemi bir sıcaklığı yaşamaktaydı…

Mevsim yazdı. Ağustosun sıcak bir ikindi vakti kendimi adeta sokaklara atmıştım.

Sıcak aslında aşinası olduğum bir haldi hani.
Antalya'nın insanı çıldırtan sıcağında, çölde kalmış susuzlar misali,
kendimi gördüğüm her su birikintisine attığım günler az değildi yıllar öncesinde.
Bir hayli zamanda geçmiş sahi...
Biraz önce içnde bulunduğum mekan adeta bir sauna hararetindeydi.
Ve üstüne üstlük havasızlık işin cabasıydı…

İlk önce Suluhan'a gideyim istedim.
Bu tarihsiz şehrin beni teselli eden bir kaç tarihi mekanından biri; Suluhan...
Kimler geçmişti şu mekandan. Mehmed Akifler, Osman Serdengeçtiler, Ziya Gökalpler bu han henüz han iken burada, şu an birer hediyelik eşya dükkanı haline getirilen odacıklarda konaklamışlardı. Yazık.. Çok yazık. Tarihi yaşatmak bu olmamalı. Tarihi katletmek ancak yaptığımız...

Fakat Suluhan'ın ortasında olan kafeteryanın tıka basa dolu olduğu gözlerime ilişti Hanın tarihten koparılmış kaba demirden merdivenlerinden...
Vazgeçtim birden...
Esmezde şimdi burası dedim içimden.
Kendimi bir ateşten diğerine atmanın alemi ne yani şimdi...

Hacı Bayram Camii ardında, sürekli gittiğim çay bahçesi geldi aklıma.
Orası olabilir diye düşündüm. Yönümü o tarafa çevirdim.

Bir zamanlar, sonu kötü biten bir masalı yaşadığım zamanlarda,
Bent Deresi’nin aktığı vadiden aradığım serinlik, evet o aşinası olduğum serinlik esebilirdi belki de.
Ümid ile ümidsizlik arasında gitgeller yaşıyordum aslında.
Yıllardır bu denli sıcak yaşanmamıştı her halde kurak bozkır şehrinde…

Kararsızdım aslında. Kaleye mi çıksaydım.
Ah şu kararsızlık duygusu...
Hayatımdaki bu duygu, beni ne büyük yanlış kararlara icbar etti Allah'ım.

Kalede, Hasan Amca'nın küçük ve bir o kadar mütevazi çayevinede gidebilirdim.
Kaçak çay ve baharat karışımlarından demlediği enfes çay iyi gelirdi baş ağrılarıma belkide.
Fakat bu sıcakta kaleye çıkmakta hani cesaret işi...
Ya açık değilse. Ya yine hasta ise yetmişlik dede...
Gerçi bu çayevi tarih kokuyordu. Denemeye değer mi acaba…
Birde orada Erzurumlu Hasan amcanın demllediği çay..
Ankara da hiçbir yerde yoktu bu nezefet içre lezzet.
Ve yine bitişikteki baharatçılardan ifil ifil esen baharat kokuları içinde 20 yılı aşkın bir süredir gelen hatırı sayılır müşteriler tarafından yazılan günlükleri okumak,
bu çay evine gelen ünlü, ünsüz binlerce insanın tarihe, bu minik mekanda düştükleri kayıtları okumak müthiş bir duyguydu.

Fakat sıcak, en azından bu günlük bu arzuma en büyük engeldi. Gitmemek duygusu ağır bastı içimde.

Nihayet kararımı verdim Rabbim.
Hacı Bayram Camisi'nin ardında bulunan çay bahçelerinden birisi idi gideceğim yer.
Son kararımdı. Hem yakındı da.
İşyerindeki arkadaşlara, Hacı Bayram'a gidiyorum demiştim.
Ne dediğimi anlamışlardı...
Ya her zaman gittiğim kitapevine gidiyordum, yada müdavimi olduğum çay bahçesine... Ve yakın dostlarım dışında kimseye haber vermeyeceklerini de biliyorlardı bu sözümü işittiklerinde...
Yalnızlık duygu'm depreşmişlerdi. Zaman içinde onlarda tanıyorlardı beni.

Bir kaç dakika sonra işyerine beş-on dakika uzaklıkta olan çay bahçesindeydim.

Masalar nerede ise doluydu her zaman olduğu gibi.
Boş gördüğüm masalardan birine oturdum.
Bu çay bahçesine her geldiğimde, üniversite yıllarında kaldığım mütevazi mekana nazır bir yere oturmaya gayret ederdim...
Yine öyle yaptım. Yüz metre aşağıda idi kaldığım öğrenci evi...
Bir hayli eskiceydi geçen zaman ardınca...

Çantamdan Mehmet Alagaş'ın bir romanını çıkardım.
Divane...
Son zamanlarda yazdığım, yazmaya çalıştığım "roman denemesi"ne alıştırma olur diye düşünmüştüm.
Yıllardır roman okumuyordum. Zor gelmiyorda diyemem hani bunca zamandan sonra roman okumak.
Yıllardır hiç bir roman okuma ve sonrada roman yazmaya kalk...
Hiç olacak işmiydi yani bu...
İnsanın belasını araması gibi bir şeydi bu.
Belamı da bulmuştum hani...
Sanal bir dost meclisinde ehli edebiyat bir kalemşör, adımımı attığım ilk anda beni enselemişti acemi uğraşım esnasında.
Ve yaptığı itirazlarla nevrimi döndürmüştü adeta.
Ve hatta bir ara tası tarağı alıp kaçmakta bulmuştum çareyi.
Nekkad'ul münekkidiyndi mübarek...

Aylar sonra birazda korku ile tekrar kalemi elime almaya karar vermiştim. Korkmuyordum değildi hani.
Acemilik ürkütmüyor değildi...

Masaya oturuşumun bir kaç dakika sonrasında, garson adeta salına salına bir yürüyüşle, masama gelme lütfunda bulunmuştu nihayet.

Bir çay söyledim soğuk bir su ilavesi ile.
Çay ve su...
Hani Kahve ve su olabilirdi.
Çay ve su, yanyana olmaması gerekir diye düşünmüştü çaycı amcada ilk zamanlar. Garipsemişti de...

Lakin oda alışmıştı.
Tabiiki efendim dedi ve hızlıca çayocağının yolunu tuttu.

Siparişimi verişimin ardından, masamın üzerinde duran kitabın kapağını açtım ve kaldığım yerden okumaya başladım.
İlk başlarda okumak bir hayli zor geldi.
Sıcağın etkisi ile yoğunlaşamıyordum bir türlü kitabıma. Birde çevredeki insanların bakışları..
Vallahi paranoya değil di benimkisi...
Yadırgamıyordum hani bu merak kokan bakışları...

Adeta cedelleştim, cebelleştim elimdeki kitapla...
Nihayet konuya kendimi verebilmiştim beş on dakikalık bir uğraşıdan sonra.

Kitabın kahramanlarından Divane , hani o kadarda yabancı olduğum bir kişilik değildi...
Öğrencilik yıllarımdan itibaren bu tür onlarca insanla karşılaşmıştım yıllar içinde.
Yine de hoştu Divane...
Gülbenaz’a olan aşkı özellikle.
Dikkate şayan bir aşk...

Mecnun ile Leyla arasındaki aşkı anımsadım Divane'nin Gülbenaz'a olan aşkında.
Hani Mecnun bir su başında Leylasını görmüştü sadece ve sadece bir defalığına...
Ve o ilk görüşünden sonra, sevgiliden firkat içinde geçirdiği onca yıl içinde, kalbindeki aşk bir çığ misali büyüdükçe büyümüştüde,
Mecnun olmuştu ya...
Uzun yıllar sonra nihayet Leylasını gören Mecnun, gördüğü manzaranın dehşeti ile;
"Ey Leyla" demişti, sitayişle..."Sen, gördüğüm sen...,
Leyla isen eğer,
kalbimdeki kim...
Yok kalbimdeki Leyla ise,
gördüğüm sen kimsin..."

Mecnun'un tek cümlesi bu olmuştu, ölümü ardınca cansız bedeninin Leylasının kabrine konulduğu ana kadar...

Divane'miz ise yıllar sonra Gülbenaz’ı gördüğünde, O güzel çehre ardınca;

"Len Divane!!! sen beni çok mu seviyon leeen" cümlesi ile dehşete düşmüştü.

O gül cemalden bu bed sesin ve hem de bu kelimelerle terennümüne inanamamıştı bir türlü Divane.

Bu ses, evet bu ses Gülbenaz’ın sesi olamaz demişti ve divane olmuştu Divane...
Kendimden bir şeyler bulmamıştımda değildi hani Divanede...
Tam kitabın havasına girmiştim ki, kulağımda yankılanan "selamunaleyküm" hitabıyla kendime geldim.
Gelmez olaydım...
Dakikalardır, zor bela kitabın havasında yoğunlaşabilmiştim kurguya.
Onca çabam boşa gitmişti şimdi...

Sesin sahibi arkadaşım Hüseyindi.

Selamı ile ardıma döndüğümde, gülen gözleri ile karşılaşmıştım.
Selamını Hüseyin'in, selam verdiği tonda almaya çalışmıştım...
Gücendirmemeliydim, hoşnutsuzluğumu hissetmemeliydi bu gelişten.

Alıngan sayılırdı da bir hayli…
Büyük ihtimal işyerinden öğrenmişti burada olduğumu...
Beni görmekten dolayı, bir hayli memnun olduğu her halinden belliydi Hüseyin'in...

İçimden bir miktar hayıflansam da, bir tarafta, cansız bir kitabın sayfaları arasında aşinası olduğum bir kişilik, bir tarafta canlı; etten, kemikten, onca zamanı paylaştığım bir can dostum.

İçimden gelen menfi sese hayır derken bir taraftan, Hüseyin ile müsafahalaşarak,
bu netameli pozisyondan uzaklaşmaya çalıştım.
Hüseyin hissetmemeli idi hiçbir şeyi...
Can dostumun oturması ile tekrar garsona seslendim.
Bir önceki gelişinden daha seri bir şekilde geldi bu defa garson.
İki çay sipariş ettim.
Söylediğim ilk çay bitmişti o an...
Siparişini aldıktan sonra giderayak konuşma ihtiyacı duymuş olmalı ki caycı,
”Nihat Genç de gelir çay bahçemize” dedi.
Nihat Genç de gelirmiş...
Nereden icap etmişti şimdi bu.
Ne alakası vardı benimle veya dostumla Nihat Genç'in...
Olsa olsa tek benzerliğimiz sanırım uzun saçlarımızdı...
Lakin benim saçlarım her hali ile onun saçlarını gölgelerdi hani...

Birde her gelişimde, elimde bir kitap saatlerce oturuşum çağrışım yapmış olmalıydı garsonumuzu bu ihbara mecbur eden...

Çok güzel dedim...
"Nihat Genç ile aslında bir kaç ay önce görüşmek istemiş, ulaşamamıştım. Sanırım yurt dışında idi o sırada.
Eğer gelirse işte kartım. İş yerim yakınlarda...
Kendisi ile görüşmek isterim, iyi bir tevafuk oldu" dedim.
Bir hayli memnun bir yüz ifadesi ile "hayhay Efendim " dedi garson ve seri adımlarla çay ocağına revan oldu...
Bir kaç dakika sonra çaylarımız gelmişti.

Çaycımızın pintiliğinden olsa gerek, bir taraftan hemoglobin oranı hayli düşmüş tavşan kanı çaylarımızı yudumluyorken,
bir taraftan da önemli bir sohbete dair ilk adımların heyecanı içinde ibtidai cümlelerimizin kurgusu ile meşgul idik...

Bu defaki gündemimiz, önemi yatsınamayacak bir konu; vatan, millet meselelerinden bir mesele idi, diğer zamanlarda olduğu gibi.
Gelişme yok da değildi hani entellektüalitemizde...

Artık "ne olacak bu dünya'nın hali" girizgahı ile konuşmanın kıvancı içerisinde, daha bir mağrurdu çehrelerimiz...

Sohbetimiz, elli yaşlarında bir bayanın önümüzde duran ticari taksiden inmesi ile kesildi ansızın...

Arkadaşımın büyük bir özveri ile, beyin labirentlerinde şekillendirdiği, çapımızdan büyük entellektüel dil ile kurguladığı kelimeler dizini, bir anda muallakta kalmış,
hedefini bulamamış bir bumerang edası ile gerisin geriye, kulak zarlarından, menhacı olan beynine geri dönüyordu, bir kaç soru ile beraberinde...

İştahası ile yaklaşık yarım saati aşkın, dış dünyadan yalıtan sohbetimizden alıkoyan beni,
elli yaşlarında ki bu bayandı...
Üzerinde eski bir entari ve başında ince bir yemeni bulunan, ürkek bakışlarla çevresini süzen yaşlıca bir bayan...
Evet bir yerlerden hatırlıyordum bu bakışların sahibini...
Lakin nereden...
Arkadaşımın;"Hayrola daldın yine üstad "sesi ile girdiğim derin muhatara uğraşısından koptum bir an...
Hatırlayamamıştım. Birine mi benzetmiştim acaba... ?
"Şu bayan, taksiden biraz önce inen bayan,
bir yerlerden tanıdık geldi siması, lakin hatırlayamadım" dedim.

"O teyze mi? Şaban Abi'nin çay ocağında kalıyor... Yıllardır Hacı Bayram çevresinde yaşar...
Kimi kimsesi olmayan bir garip insan…
Hacı Bayram camisinin ve türbesinin cezbesine kapılmış bir meczup..."

Bir meczup, evet bir meczup...
Hacı Bayram'da, ve bir meczup...

Yıllar öncesinde, Ankaraya geldiğim ilk öğrencilik yıllarımdan hatırlamıştım,
arkadaşımın; "... Hacı Bayram çevresinde yaşıyor" sözü ardınca.

Hatırlamıştım nihayet...
Bu O teyze...
Yıllar sonra tekrar görüşmek nasibmiş demek...
Meczup teyzemiz, demek hayatta ve yine Hacı Bayramda yaşıyor.

Ankaraya geldiğim ilk günlerdi.
Hacı Bayram Camii çevresinde, maddi sebeplerden ve şehrin diğer semtlerine nazaran var olan maneviyattan müştak,
bu semtte bir evde kalmaya karar kılmıştık arkadaşlarımla...

Bir kaç arkadaşımla birlikte bir hayli yıpranmış lakin halen yaşanabilir, yıkılmaya yüz tutmuş 150 seneyi devirmiş kargir bir eve talip olmuştuk...

Görüntüsü ile neredeyse her an devrilecekmiş intibası veren, yıkılmaya hayli meyyal bir acuze kılığındaki bu eve...
...
Hacı Bayram camisine yüz metre uzaklıkta bir evdi mütevazi öğrenci evimiz.
Aylardan Ekimdi.
Doğup büyüdüğüm şehir olan Antalya'da,
okul sonrası sıcaktan maada kendimizi denize atardık adeta bu günlerde.
Bir taraftan sıcak, diğer taraftan yüksek oranlı rutubet,
uykusuz geceler ardınca uyuklar bir vaziyette ders sıralarında mayışmamıza sebep olurdu çok defalar.
Lakin Ankara...
Ankara bir başka idi...
Ankara soğuktu.
Soğuk oldukça kuruydu....
Ayaz, ender de olsa işittiğim bir isim iken,
bu kara şehirde cılız bedenimi kuşatan bir kabustu artık...
Memleketten gelen harçlığımın önemli bir kısmını ilk aydan,
soğuk algınlığı ilaçlarına ve birde mentollü selpak mendillerine ayırmak zorunda kalmıştım

Ah o günler…
Hani insanın hayatında dönmek istediği günler olur ya.
Duyduğu özlemden müştak…
Bende hep dönmek istemiştim, dönmek istedim, halen istiyorum da.
O günlere dönmek ve bir şeyleri değiştirmek, pişmanlıklarıma sebep bir çok şeyi değiştirmek için.
Yoksa özlediğimden değil..
İşte her şey o günlerde başlamıştı.
Hayatım o günlerde çıkılmaz bir sokağa henüz ilk adımlarını atmıştı.
Ayaklarım kırılsaydı da… diyesim gelse de çok zaman, kader demekten başka ne çare..
Kader…
Meczup teyzemi de o günlerde tanımıştım.

Meczup Teyze taksiden taksicinin yardımı ile inmiş,
refakatindeki gençle eski ahşap bir evin dış kapısından içeriye girmişti...
Sözlerinden, Meczup Teyzeyi,
ve girdiği mekana aşina olduğunu tahmin ettiğim Hüseyin’e;
“Teyzenin girdiği ahşap ev, buraya geldiğim zamanlarda, o mekana bir birinden farklı sıra dışı insanların girdiğini görüyorum Hüseyin..
Bilgin var sanırım..?”

Sorum ardınca ciddi bir edayla; “Orası Meczuplar Tekkesi. Hacı Bayram civarındaki bütün meczupların istisnasız uğradığı iki mekandan biri,
Emin Acar Hoca’nın mekanının yanında birde bu mekan,
yaz-kış, meczuplar için bir tas sıcak çorbayı, bir bardak çayı veya kuşburnu çayını içebilecekleri yegane mekandır” dedi Hüseyin.
Hayret etmiştim.
Yıllardır bu Hacı Bayram'a gelir giderdim.
Okul sonrasında Ankara’da uğrak yerlerimin başında gelirdi Hacı Bayram Camii ve etrafı.
Lakin ilk defa işitmiştim, görüşümle birlikte...

Mekan içinde mekandan, mekanda yaşananlardan uzak olmak sanırım buydu.

Kendi alemlerinde yaşayan insanlar, içinde bulundukları zahir mekandan,
bu denli uzak olabilirlerdi şu an haberdar olduğum durum misali…
“Merak ediyorum” dedim Hüseyin’e, “içeriye girmemizde bir mahsur var mı?” diye ilave ettim…
“Yok” dedi…
Hiçbir mahsuru yok.
Ben zaman zaman uğrarım. Mekanın sahibi Şaban Ağabeydir.
Uzun yıllardır tanışıklığımız var kendisi ile.
Benim Şii olduğum yıllarda uzun sohbetlerimiz oldu tekkesinde…
Bir zaman O’da şii idi.
Şu an değil gibi…

Hüseyin, evet tanıştığımız ilk zamanlarda Şii idi.
Gerçi sağı solu belli olmazdı Hüseyin’in.
Yeri gelir Muhyiddin Arabi okur , en koyu vahdeti vücut taraftarı olurdu,
yeri gelir İbn-i Teymiyye Külliyatını hatmederdi…
Hüseyin bu…
İlk zamanlar yadırgamıştım bu durumunu.
Sonrasında O'nda gördüğüm fikri ictizabın, aslında şahsım dahil bir çok insanda var olduğunu, O'nun bu hali bütünüyle afakta yaşadığını anlamış ve kendi haline bırakmıştım...
Masumdu her şeye rağmen, ve mağdurydu var olan İslami atmosferin.
Yinede takılmadan edemedim...
"Sendeki fikri meczupluğu şimdi anladım Hüseyin.
Neden daha önce söylemedin müntesibi olduğun tekkeyi...?"

Hüseyin bildiği bir mekanın ev sahipliği havasında ayağa kalkmıştı.
"Buyur gidelim.
Sen dalganı geç benimle…
Birazdan asıl meczupluğu içerideki atmosferi soluduktan sonra anlıyacaksın"dedi.
Belkide haklıydı.
Altta da kalmazdı hani Hüseyin.
Bildim bileli mağrurdu, gurura kaysa da kimi zaman.
Lakin bu son cümle altta kalmamak gailesi ile söylenmiş bir cümle değildi…
Ciddiydi Hüseyin…
O kalkmadan sandalyesinden, ben çoktan ayaklanmıştım yerimden...
Ey merak…
Sen nelere kadirsin…
Acaba nelere şahit olacaktım Meczuplar Tekkesinde

meczuplar tekkesinin, kapısının eşiğinde bize de bir yer ayırırsan....
Hoş gelmişsin Hoca Nasreddin...

Hüseyin bildiği bir mekanın ev sahipliği havasında ayağa kalkmıştı.


"Buyur gidelim Beyzade'm, sen dalganı geç benimle.
Birazdan asıl meczupluğun kimde olduğunu ve hatta ne olduğunu, içerideki atmosferi soluduktan sonra anlıyacaksın..."dedi.
Belki de haklıydı...
Altta hiç kalmazdı hani...
Bildim bileli mağrurdu, gurura kaysada kimi zamanlar Hüseyin.
Tam bir Erzincanlıydı...
Lakin bu son cümlesi Hüseyin'in, altta kalmamak gailesi ile söylenmiş bir cümle değildi, ciddiydi Hüseyin…

O kalkmadan sandalyesinden, ben çoktan ayaklanmıştım yerimden...
Ey merak!
Sen nelere kadirsin…
Acaba nelere şahit olacaktım Meczuplar Tekkesinde.

.....

Dışarıdan bakıldığında, insana hemen şimdi yıkılacak hissi veren, gayet ihtiyar, acuze kılığında kargir bir bina...
Üç katlı...
Dışkapısı, ev kapısından çok metruk bir virane kapısı hissi vermede insana...
Yinede muhkem bir kale kapısı gibi büyükçe bir kilidi var tokmağın yanına iliştirilmiş ihtimamla...
Yıllardır bu evin önünden defaatle geçmeme rağmen, neden hiç dikkatimi çekmedi diyorum içten içe...
Dış kapıdan içeriye açılan hole adımlarımı atarken, bir yandan da tereddütler yaşıyorum...

Hol bir hayata açılıyor...
Yirmi metrekare genişliğinde, ortasında bir dut ağacı bulunan bir hayat'a...
Bir köşede küçük bir çay ocağı, bitişiğinde bir masa ve eskice buzdolabı, bir hayli gürültü ile çalışıyor.
Markası AEG...
Ağaca bitiştirilmiş, on kişinin rahatlıkla oturacağı masa sandalye, özenle düzenlenmiş...
Masa yine aynı özende, gazete kağıtları ile örtülmüş...
Sandalyeler bir hayli eskice.
Lakin iş görür halde...

Bir anlık duraksama ardınca, Hüseyin'in haddinden fazla davetkar yer göstermesi ile, en köşeden bir sandalyeye ürkekçe oturuyorum...
Havada ağır etlipide kokusu var, insanı rahatsız edecek bir kıvamda...
Sandalyelerden birinin üzerinde büyükçe bir plastik kasa,
gazete kağıtları ile örtülmüş.
Yağdan gazetelerin üzerindeki puntolar dahil, hiç bir yazı okunmuyordu artık...
Pide kokusu kasadan gelse gerek.
Kasanın hemen yanında; yeşil soğan, tere, roka, maydanoz, marul istif edilmiş genişçe bir sini var...
Kasanın üzerinden nasiplenen sinekler saniyen siniyi ziyaret eder bir haldeler...
İçerideki teşrifattan, yemek hazırlığında olunduğu anlaşılıyor...
Lakin etrafta bir Allah'ın kulu yok.

Hüseyin'in yüzüne ürkek bir bakış gönderiyorum; "ne oluyor, kimse yok mu" der bir baş hareketi ile...
Anlıyor Hüseyin...
Gayet rahat...
Mekanın aşinası olduğu her halinden belli bir pişkinlikle"şanslısın Ali Eşref " diyor...
Şanslıymışım...!
"Nasıl yani Hüseyin" diyorum yine de...
Tekkede ziyafet var, Kaynanan seviyor yani Beyzade'm" diyerek cevap veriyor, anlamaz bir halet ile kendisine yönelttiğim soruyu.
"Pekte sever hani..."
Etrafı hissetmeye çalışıyorum meraklı gözlerle...
Evet dışarıdan görüldüğü gibi, eskice haylice bir yapı var karşımda...
Bir o kadar da bakımsız hani...
Hayat'ı kuşatan dış duvarlar, üstün körü bir işçilikle badana edilmiş sadece...
Bir de ortadaki dut ağacı; ilginç bir şekilde dallarına kadar aynı kireçten nasibini almış, yapraklarını neden boyamamışlar acaba...!
Hüseyin ağaçta iken gözlerim, yakılıyor beni...

Çocukluk yıllarımda, ağaç dallarında meyva aşırır iken bazı zamanlar(!) bahçe sahibine yalkalandığım anlardaki mahcubiyeti yaşıyorum her nedense Hüseyin'in gözlerinde...
"Ağaç... Dallarına kadar kireçlenmiş, lakin yapraklarını unutmuşlar Hüseyin." diyorum...
Duvarlarda aksini bulan bir kahkaha ile gülüyor Hüseyin...
Duvarlar sallanıyor.
Korkuyorum...
"Tahta kuruları" diyor, "Tahta kurularını en aza indirmenin yolu bu Beyzade'm..."

Üstadım, Ankara'yı ve seni özledim.
Sohbetlerini.
Duydum ki bizi unutmuşsun.
Gönül koymadım sana.
Biz Allah için sevdik.
Karşılığı O'na ait
... cray.gif
İlle Cihad
Okuyabilene aşkolsun sad.gif
nasreddinhoca
ALINTI
Okuyabilene aşkolsun


E, biz de aşk olsun diye okunsun dedik...
Okumaya başlasanız en az 5, en fazla 10 dakikanızı alır...
İlle Cihad
Yanlış anladın hocam, okunmaz demek istemedim.
okuyana aşkolsun dedim smile.gif zira bende okudum zaten. okumadığım hiç bir yazıya saçmada olsa yorum yapmam...

Allaha emanetsiniz.
TEVHİD
ALINTI
Hikayede geçen yerlerden geçmiş olmam meczuplar tekkesini ben de ayrıcalıklı kılar...
Hikaye yarım kalmıştır, belki gelecekte bir gün üstad tarafında tamamlanacaktır...


İnşallah tez vakitte tamamlanır de merakımızı gideririz.Hikâyeyi tam da bu tekkenin müdavimlerini anlatacağı sırada kesmesi merakımı arttırdı.
Acaba içeride neler yaşadı? Devamını öğrenirseniz bizi de haberdar etmenizi istirham ediyorum kardeşim.

Selam ve dua ile
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.