...
Ellerinin ölümsüz dokunuşlarıyla yüreği dirilten aşklar yaşamıyoruz. Bu yüzden yüreklerimizin sınırları çok keskin, dillerimiz bu yüzden çok çelimsiz. Sınırlardan atlamayı göze aldıran aşklara içimizi kapatalı, ifadelere sığmayan dilleri unutalı çok oldu. Kıyısızlığa ayarlı aşklardan boşalan yüreğimize aldırdığımız çelimsiz aşkların kırık-dökük coşkularıyla yetiniyoruz. Aşk yolculuğunu kendisinde bitiren vuslatlarla boşluklarımızın üzeri örtülmüş, yüreklerin pasını kazıyan acılara yabancılaşmış bulunuyoruz.
Şair Yeats’e yazdığınız mektubun bir yerinde şöyle diyorsunuz: Tanrı’nın şarkılarımı kabullendiğine, beni deniz aşırı bir yere gönderip sizin değerli dostluğunuz aracılığıyla eserlerimi desteklediğini gösterdiğine inandığımı söylebilirim.’
Tenimde hissetmediğim iklimin kalbinden sözler edinen, ‘iyilik’ ve ‘kötülük’ ayırımı içinde hayatı karşılayan, ‘iyi’yle yaşanacak zamanlar için de ilmek atan sevgili Tagore! Sizden geriye kalan eserler, uzun yıllar sonra gelip kalbimize ilişiyorsa, altını çizdiğimiz sözleriniz içimizdeki iyi adamı yeşertiyorsa, biliniz ki, şarkılarınız kabullenilmiştir.
Sizi okurken, kendimi, bambu yapraklaryna düşen yağmurlarda ıslanmış gibi hissediyorum. Sanki Ganj akıyor içimde. Savaşların ve köreltici oyunların uzağında oynaşan çocuklardan biri oluyorum. Gezdiğim kıyılardan anneme çiçekler getiriyorum. ‘Anne!’ diyorum, ‘bana kalırsa çiçekler okula giderler yer altında. Derslerini kapalı kapılar ardında yaparlar. / Yağmurlar gelince tatil olurlar. Dallar birbirine vurur ormanda, yapraklar yırtıcı rüzgârda hışırda, yıldırım bulutları dev ellerini çırpar; pembe, sarı, beyaz giysileriyle dışarı fırlar çiçek-çocuklar.’
NiHaT DaĞLı/KıYıSıZLıĞa aYaRLı aŞKıN ŞaiRiNe yazısından