Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Seyyİd AbdÜlhakİm Arvasİ Hazretlerİ
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
fecrvakti
GERÇEK ALİM…


Osmanlı’nın bize bıraktığı en büyük manevi ve kudsi miraslardan… Zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir büyük bir alimi ve ruh bilgilerinin mütehassısıdır. 1865'de (H.1281) Van vilayetinin Başkale şehrinde doğdu. 1943'de (H.1362) Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum'dadır.

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza b. Musa Kazım soyundan olup seyyid oldukları, Irak'daki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi altıyüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasında ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta devam edegelmişlerdir.

S. Abdülhakim Hazretleri, Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi Hazretlerinden, zahiri ve batıni ilimleri tamamlamış, H.1300 senesinde irşad icazetini almışlardır. Vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu’nda Ağa Cami'i Şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Vefa lisesinde öğretmenlik yapmış, Sultan Selim Cami'i medresesinde tasavvuf müderrisi iken "Er-riyaz’üt Tesavvufiyye" kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde birçok mektupları vardır. Mevlit okunmasının başlangıcı ve meşruiyyeti hakkında bir risale, "Rabıta-yi Şerife" risalesi, "Sahabe-i Kiram" ve "Ecdad-ı Peygamber" risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

Abdülhakim Arvasi Hazretleri,1300 hicri sene başında icazet (diploma) aldı. 1914 (H.1332) Rusların Doğu Anadoluyu istilasından sonra, Recep ayında Başkale'den hicret ederek (H.1337) de İstanbul'a geldi. Eyyüb Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu tepesindeki Murteza Efendi tekkesine yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin oldu. Sultan Vahideddin tarafından, Medrese-i Mütehassisin denilen İslam üniversitesine ordinaryüs profesör olarak tayin oldu (8 Zilka'de 1919).

Sultan Vahdeddin’in ricası üzerine, İstiklal (Kurtuluş) Savaşı’nda Anadolu'da çarpışan Kuva-i Milliye'nin galip gelmesi için Anadolu'daki mücahitlere para ve mal ile yardım ettikleri gibi eli silah tutanları onlara katılım için teşvik ederek, bir çok katılıma vesile olmuşlardır.

Seyyid Abdulhakim Arvasi (ks), din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Kendilerine çözülemez sanılan sorular için gelinir, sohbetleri esnasında soruları sormaya gerek kalmadan cevaplarını alır, o bilgiyle doymuş olarak ayrılırlardı. Teveccühünü, sevgisini kazananlar sayısız kerametlerini görürlerdi. Çok mütevazi ve pek alçak gönüllü idi.

Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara bağlanmamıştır. Ayrıca, bölücülüğe de karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

"Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı" demiştir. Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Talebe ve sevenlerinden Hüseyin Hilmi Işık ve Necip Fazı Kısakürek gibi bir çok tanınmış sima vardır. Allah-u zülcelal, hayrından bizleri mahrum etmesin, sırlarını artırsın. (Amin)



Ahlakı ve Hali

Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah Efendimizin (sav) hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi.



Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına

koyar, öyle yatardı.



Her hâli istikamet üzere idi. "İstikamet, yani Allah-u Teâlâ’nın beğendiği doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir" sözünü sık sık

tekrar ederdi.




Çok mütevazi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız." Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz" buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.



Kıymetli Sözlerinden Bazıları

Bir keresinde: "Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi. Halbuki bozuk tasavvufçuların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile kitapları ile gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler."



"Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız."



"Allah-u teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allah-u teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allah-u teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor."



"Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim."



"Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."



Talebelerinden



Talebelerinden Hafız Hüseyin Efendi anlatır: “Tahsilimi İstanbul'da yaptım. Arabi ve Farisi'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi Hz.ne götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz

daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş, talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:



‘Seyyid Abdülhakim Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı’ dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.”




Necib Fazıl Kısakürek anlatır: “Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat... Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız, Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa (bari)." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder

ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.



Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: "Allah-u teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi" buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.



Talebelerinden Tahir Efendi anlatır: “Kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır faslından sonra: "Efendim. Duâ edin de Allah-u teâlâ ümmet-i Muhammed'i kurtarsın.’ deyince, o da cevâben:



‘Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmet!’ buyurdu.”


Kaynak: www.gulistandergisi.com
M. EMİN NEBİOĞLU
nasreddinhoca
Şeyhul İslam İbn Teymiyye'ye kafir diyecek kadar büyük!!!
hattab84
ALINTI(nasreddinhoca @ Mar 4 2008, 03:06 PM) *

Şeyhul İslam İbn Teymiyye'ye kafir diyecek kadar büyük!!!



Çok büyükmüş o zaman ya smile.gif
Salahudin
Selam Aleykum
Fecrvakti kardes! Samimi olarak bir-iki soru sormak istiyorum ve samimiyetle cevaplamanizi bekliyorum.
Siz Abdulhakim Arvasiyi buraya bu sekilde alinti yaparken;
1-Mesaji butunuyle ozumseyerek okuyuptami aktardiniz, yoksa sadece bir tane daha mesaj gondermek icin mi?
2 Siz Arvasi'yi mesajdaki gibi mi goruyorsunuz? Butunuyle, saygi ve hurmet gosterip onayliyormusunuz butun dusuncelerini, soylediklerini ve hakkinda soylenenleri, yoksa...?

Malum burasi "IZ BIRAKANLAR" oldugu icin boyle yaziyorum. Yoksa yarin birisi kalkar benim adimi yazar baslik atar buraya, edepsizlik olur, demi kardes..?

Selam Aleykum wa Rahmetullah
asiLDuA
fahiş bir hata.
Salahudin
fecrvakti ? Ozel mesajini kontrol ediyormusun kardes?
AkinciBey
uzun zamandır yoktuk geldik elhamdülillah.

Bu konu açılmıştı daha önce benim bildiğim kadarıyla.

Abdulhakim Arvasi Hz leri mübarek bir alimdir severiz kendilerini.

Selametle..
TEVHİD
İsmi geçen zatın Nakşibendi mürşidi olduğunu duymuştum.

Selam ve dua ile
Deşifre
Hepinizi toplasam Abdulhakim Hazretlerinin pabucu kadar olmassınız.İslam alimlerine dil uzatmak moda oldu galiba.
nasreddinhoca
ALINTI
Hepinizi toplasam Abdulhakim Hazretlerinin pabucu kadar olmassınız.İslam alimlerine dil uzatmak moda oldu galiba.


Ortada dil uzatmak yok...
Bir alime dil uzatan biri bizim nazarımızda alim değil mukalliddir, arvasi de zaten mukallidim diyen biri, mukallidin alimin hakkındaki şahitliği muteber değildir!!!
-EBRAR-
ALINTI(Deşifre @ Mar 8 2008, 01:57 AM) *

Hepinizi toplasam Abdulhakim Hazretlerinin pabucu kadar olmassınız.İslam alimlerine dil uzatmak moda oldu galiba.


Burada bir alime dil uzatıldığını görmüyorum ama sen buradaki kardeşlerin ilmî bilgilerine dil uzatıyorsun. Bu cümleyi kullanabilmen için eleştirdiğin kişi-yi/leri çok iyi tanıyabilmelisin. Kullandığın cümleler kör taklitli bir cahilin savuracağı cinsten.
Salahudin
QUOTE(Salahudin @ Mar 5 2008, 01:13 AM) *

Selam Aleykum
Fecrvakti kardes! Samimi olarak bir-iki soru sormak istiyorum ve samimiyetle cevaplamanizi bekliyorum.
Siz Abdulhakim Arvasiyi buraya bu sekilde alinti yaparken;
1-Mesaji butunuyle ozumseyerek okuyuptami aktardiniz, yoksa sadece bir tane daha mesaj gondermek icin mi?
2 Siz Arvasi'yi mesajdaki gibi mi goruyorsunuz? Butunuyle, saygi ve hurmet gosterip onayliyormusunuz butun dusuncelerini, soylediklerini ve hakkinda soylenenleri, yoksa...?

Malum burasi "IZ BIRAKANLAR" oldugu icin boyle yaziyorum. Yoksa yarin birisi kalkar benim adimi yazar baslik atar buraya, edepsizlik olur, demi kardes..?

Selam Aleykum wa Rahmetullah


Vakıf Ahmet Özışık
ALINTI(nasreddinhoca @ Mar 4 2008, 03:06 PM) *

Şeyhul İslam İbn Teymiyye'ye kafir diyecek kadar büyük!!!



ALINTI(hattab84 @ Mar 5 2008, 12:01 AM) *

Çok büyükmüş o zaman ya smile.gif



[quote name='nasreddinhoca' date='Mar 8 2008, 10:33 AM' post='247187']
Abdulhakim Arvasi hazretleri benim beynimdeki bir tek hücrenin tırnağı olabilse keşke!!! smile.gif

Neler okuyorum ben bu sitede bunlar nasıl yazabilir, Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerine nasıl böyle konuşabilirsiniz. İbn Teymiyye'ye kafir dediğini nerden biliyorsunuz, biliyorsanız kanıt gösterin. Dediyse niçin dedi. Kafir olmayana kafir deyince kafir olunacağını bilmiyor muydu? Hadi sıradan bir insan diyelim, sıradan bir insana bile bu sözleri söylemeniz affedilemez, yaptığınız cinayettir, Allah Dostuna nasıl diz uzatırsınız? Kişilere laf atma haleti ruhiyeniz nedendir acaba? Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin büyük veli ve Altun Silsile'nin son halkası olduğu kaynaklarda yazar, ondan sonra gelen bütün büyük İslam alimleri bilir, bütün bedahatiyle ortadadır.

Anlaşıldı siz Abdulhakim Arvasi Hazretlerini tanımıyorsunuz. Bakınız Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri altun silsilenin yani, silsilei zehebin yani Efendimiz tasavvuf ve ilimi Hz.Ebubekir'e anlatmıştır, o Selman Farisi, o Kasım Bin Muhammed Bin Ebubekir, hocadan talebe, talebeden hoca, hocadan talebe, bu hoca talebe ilişkisinde Beyazid Bestami, Şah-ı Nakşibend, yeni bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani, Abdullah Dehlevi gibi büyük zatlar vardır. Efendimizden başlayan bu halkanın sonuncusu yani 33.sü Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri'dir. O büyük Veli'ye istinaden bu lafları söylemeniz, gayri ihtiyari edebinizi, hayanızı, seciyenizi kısa ve özlü olarak resmetmiş. Seyyid yani Efendimiz soyundan gelen zata tırnakla telakki etmek söyleyecek söz bulamıyorum.

Bakınız Altun Silsile'ye:1)Efendimiz, (Gaye,İnsan,Ufuk,Peygamber)
2)Hazret-i Ebubekir
3)Selman Farisi
4)Kasım Bin Muhammed Bin Ebubekir
5)Cafer-i Sadık
6)Beyazıd (Bestami)
7)Ebul Hasen Haarkani
8)Ebu Ali (Farimedi)
9)Yusuf Hamedani
10)Abdulhalik Gücduvani
11)Arif (Reyvegeri)
12)Mahmut Encir (Fagnevi)
13)Hoca Ali Ramiteni (Hace Azizan)
14)Muhammed Baba (Semmasi)
15)Seyyid Emir Külal
16)Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahüddin
17)Alaeddin Attar
18)Yakup (Çehri)
19)Hace Ubeydullah Ahrar (Taşkendi)
20)Hace Muhammed Zahid
21)Derviş Muhammed
22)Hacegi (Emkengi)
23)Hace Muhammed Bakibillah
24)İmam-ı Rabbani
25)Hace Muhammed Masum
26)Şeyh Seyfeddin
27)Seyyid Nur
28)Mazhar-ı Can-ü Canan
29)Abdullah Dehlevi
30)Mevlana Halid
31)Seyyid Taha
32)Seyyid Fehim (Arvasi)
33)Seyyid Abdülhakim Arvasi
Vakıf Ahmet Özışık
Sonsuzluk plânının irşad kutbu...
Ferdî - Muhammedî hakikat vârisi...
Tesbihin son tanesi...
Benim kurtarıcım, müjdecim, mürşidim, şeyhim, nurum, ruhum, canım, efendim, topyekûn hayatım...
Kelimeler dize gelsin!..

Onun için, dize gelmiş kelimelerle ayrı bir eser yazdım: «O ve Ben»...
Kapkaranlık dünyanın bütün kapıları kapanırken, Büyük Kapı’yı bekleme nöbeti kendisine gelen, büyük, büyük; kullara ve bağlılara mahsus bütün büyüklerin üstüste bindikçe yanında küçük kaldığı, büyük Allah dostu...

Kelimeler dize gelsin!..

Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim!
Vaktiyle: «keşke bu kadar zeki olmasaydın!» buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengâmede, eminim ki, her dem beraberimde, her ân baş ucumdasın...
Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah'ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağlıysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasiyle perçinliyim... Düşünsünler farkı!..
Seni, Bağlum köyündeki, namsız ve nişansız çukurunda, bembeyaz ve taptaze bir kefene bürülü, esmer ve pembecik teninin hiç bir noktası tozlanmamış ve paslanmamış, derin gözlerin ebediyete çevrili, Allah'ı zikrederken görüyorum.
Yirmidokuz yıl değil, ikibin dokuzyüz yıl değil, sayılar boyunca devirler gelip geçse, üzerinden zaman geçmiyecek velîlerdensin sen... Ruhun gibi kalbin de mahfuz... Kalıbın orada; fakat ruhaniyetin, Allah'ın izniyle her tarafta ve benim yanımda...

Benim güzel Efendim!
Baş ucumdasın, biliyorum; ama ben ne yapayım ki, dünya zindanı içinde, ayrıca beş hassemin zindanında kapalıyım ve seni göremiyorum.
Hayatta biricik gayem, yaşarken ölümü delmek ve öteye geçmek gayesinin; o, anahtarını Kapı'yı açmak üzere senin elinden aldığım gayenin, henüz, «Anahtar hangi elle tutulur ve nereye yerleştirilir?» hakikatinden bile uzak bir müflisiyim. Hakikatte müflis, sadakatte müflis, gayrette müflis, her şeyde müflis... Bendeki, sadece, dağdan geçerken, tepesinde çadır kuran, şimşekleri arkadaşlarına anlatmaya yeltenici sümüklü bir mahalle çocuğu ağzı; o kadar...

Ama bu Kapı'ya beni köpek diye yazan, bu gemiye paspas diye alan sen, kabûl etmez misin ki, «O Kapı'nın köpeği» ve «O geminin paspası» olmak rütbesinin üstüne bu dünyada pâye yoktur?
Kendimi, fikirde, san'atta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı'nın köpeğine mahsus derece belirsin diye... Sana ve senden, bağlı olduğum O'na devretmek için...

Gûya seni yazdım; atom ve füze devrindeki, inkâr ve ihtilâç asrındaki mâverâ kılavuzunu anlatmaya savaştım, gûya...

Soluk bir kumaş üzerinde hâreli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık, burgacıklar da seni o derecede anlatabilir.

Eğer bu arada, kendimden, nefsimden birçok şey kattımsa, yine hâreli lekelerin güneşe bağlı olmasından; ucunda sen varsın, diye. Bu ölçü dışında, nefsim için, kendi başına ele aldığım tek nokta bulunduğunu sanmıyorum.

Seni tanıyıncaya kadar hayatım, sana yaklaşmanın, uzaklıkta yaklaşmanın saadeti; seni tanıdıktan sonra da senden uzaklaşmanın, yakınlıkta uzaklaşmanın felâketi içinde, bütün teferruatiyle senin...

Hayatım sensin!..

Aç bana Kapı'yı, artık aç!.. Allah'tan izin iste ve ardına kadar aç!.. Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım ve insan olayım...

Allah izin verirse eğer, O Kapı'dan içeriye, topyekûn insanoğlunun; atom ve füze devrinde, inkâr ve ihtilâç asrında muhtaç olduğu fikir ve ruh hamulesini kervanlaştırıp geçireyim...

Bu, senin papucunu silmekten daha değersiz bir hizmettir kapıya...

Kapının içini hayâl ediyorum.

Hüzmeleri ebediyet boyunca mesafeleri ışıldatan projektörler altında, fil dişi kaldırımlardan sonsuz bir cadde... Şehrah... Bu şehraha açılan ve nisbet ölçülerinin her biriyle ayrı istikametlerden gelen nâmütenahi yol... Yollarda, ellerini yüksekliklere kaldırmış, yalınayak ve başı kabak, çığlık içinde bir insanlık... Ve tepede caddenin yokuş başında billûrdan pırıl pırıl kurtuluş beldesi... Ebedî safâ şehri...

Bunun da rüyasını görmüştüm:

İhtilâlden bir iki ay evvel, Ankara'da, boğazıma kadar kötülüğe batmış, yatağa girdiğim bir gece, rüyamda Efendi Hazretleri... Yüzü fevkalâde müteessir, başını sallıyor:

— Çok sıkılacaksın, çok sıkılacaksın!.. Sonunda...

Sonunda, adet bildirerek şu kadar servetim olacağını söylüyorlar...

İşte!..

Daha sonun sonuna gelmedik.

İmân edeceklerdir ki, bu yollara düşecekler...

Ve ölmeden öleceklerdir ki, şehraha girecekler...

Ve beldeye ulaşacaklar...

Ve beldenin merkezinde bir saray...

İçinde Allah'ın Sevgilisi ve etrafında... Has oda sırrının emanetçisi «Altun Silsile» kahramanları...


Benim Efendim!

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, masal gibi bir rüya ikliminden topladığım karanlık ve karışık haberlerin, apaydınlık ve dümdüz gerçeğini bana sen verdin...

Şimdi bırakacak mısın beni, bir solucan gibi toprak üstünde sürünmeye...

Bilip de câhil, anlayıp da unutkan, görüp de kör, duyup da hissiz kalmanın felâketine düşmeyeyim!..


Sabah namazlarına kalkamamanın, yığılıp kalmanın, sızıp silinmenin acısiyle döğündüğüm bir gece, (1 Nisan 1961, Cumartesi, sabaha karşı) güneşin doğmasına tam 23 dakika kala, sol elime, tak, tak, tak, üç kere vurup beni dehşetler içinde yerimden fırlatan ve içinde tek telkin ve nefsimi aldatma hissi bulunması imkânsız bu harika karşısında aklımı çatlatan sen değil miydin?..

Bu tecelli karşısında büsbütün köpekleşmiş, son nefesime kadar Kapı'nın köpek kulübesinde ve o köpeğe mahsus liyakat şartları içinde kalacağıma söz veren benim!..


Çarklar işlemekten aşındı, vadeler dolmaktan çatladı. Akşam oluyor... Bir mızrak boyu kaldı, benim de hayat güneşimin batmasına...

Ne olursam, bu bir mızrak boyu zaman içinde olacağım...

Allah'tan af istiyorum. Allah'ın Sevgilisinden ve bütün Silsileden teker teker suçlarımın bağışlanmasını istiyorum.


Benim avuçlarımdan süzülen, işte o kaynaktan aldığım sudur; ve bu suyun eğer bulanık bir tarafı varsa nefsime, nurânî özü de O'na aittir.

Bugünün, yeşillikler ve pırıltılar içinde suyu arayan ceylân gençliği o pınara koşsun!..
Necip Fazıl Kısakürek
Cihat_nfk
ALINTI(nasreddinhoca @ Mar 8 2008, 10:33 AM) *

Abdulhakim Arvasi hazretleri benim beynimdeki bir tek hücrenin tırnağı olabilse keşke!!! smile.gif

Ortada dil uzatmak yok...
Bir alime dil uzatan biri bizim nazarımızda alim değil mukalliddir, arvasi de zaten mukallidim diyen biri, mukallidin alimin hakkındaki şahitliği muteber değildir!!!



Büyük veli, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile başlayan altun silsilesinin son halkası, büyük irşat kutbu Abdulhakim Arvasi hakkında böyle ağız dolusu kusmukla konuşmanın izahını hiçbir akli ve ruhi izah kaldıramaz...Bunu şuursuz bir lahzada söylenmiş sayıyor, akıl, mantık ve vicdan muvazenelerinden muaf tutuyoruz. Bu büyük veliye dil uzatmak ve karşısında dize gelmemek, gene o Büyük Veli'nin son, Peygamber efendimiz (sav)'in ilk tanesi olduğu o ulvi tesbihin ipini koparmaktır. İpi kopan tesbihin taneleri topyekun yere düşer... Sağolsun Vakıf Ahmet kardeşimiz Efendi hazretleriyle alakalı birtakım açıklamalarda bulunmuş. Efendi Hazretlerinin hayatını ana hatlarıyla aşağıdan okuyabilirsiniz.


SEYYİD ABDÜLHAKÎM EFENDİNİN HAYÂTI
1281 [m. 1865] — 1362 [m. 1943]

Birkaç maddî bilgi çerçevesine sıkışmış kalmış olup, büyük âlimlerden ve bunların eserlerinden ve bilhâssa, dîn-i islâmın, Benî İsrâîl Peygamberlerine “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” benzetilen, çok mikdârda ve çok yüksek âlimlerinden, velîlerinden haberi olmıyan ve din bilgisi olarak, ana, babamızdan duyduğumuz, fekat etrâfımızda esen fırtınaların yavaş yavaş uçurduğu az bir sermâyeden başka hiçbir şeyi bulunmıyan bizlere, her biri, kıymetler, meziyyetler hazînesi ve se’âdet-i ebediyye kapısının anahtarı olan sayısız islâm kitâblarının ismlerini işitdiren ve bunların, rûh hastalarına devâ yazılarını okumak ve anlamak bahtiyarlığına kavuşduran ve Allahü teâlânın Türk milletine büyük ihsânı, kâfirlerin ve mürtedlerin yalan ve yaldızlı sözlerine aldanarak ebedî felâkete sürüklenen ma’sûmların kurtarıcısı ve Allahü teâlânın varlığını, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” üstünlüğünü, îmânın ve islâmın hakîkatini, fikr hastalarına içirerek, gençliğe şifâ sunan rûh mütehassısı ve kalbleri karartan, ecdâdımızın mukaddes yolunu örten, küfr ve irtidad bulutlarının dağıtıcısı serin sabâh rüzgârı ve îmân kaynaklarını temâmen örten, dinsizlik karanlığını ufuklardan sıyırıp dağıtan, ilm ve ma’rifet güneşi, dört mezhebin inceliklerine, evliyâlığın yüksekliklerine vâkıf, seyyid Abdülhakîm Efendinin “kuddise sirruh”, hâl tercemesini kısaca takdîm etmek ve hâtırasını yâdigâr bırakmak uygun görüldü.

Seyyid Abdülhakîm bin Mustafâ “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ”, sôfiyye-i aliyye büyüklerinden ve ilmi ile âmil ulemânın kâmillerinden olup, tervîc-i din ve neşr-i ilm ve sehâyı tâbı’ ve şer’i şerîf-i Ahmedînin “sallallahü aleyhi ve sellem” icrâsında bezl-i vücûd ve sarf-ı mal ederek, akran ve emsâlinin üstünde bir zât-ı kerîmül-hisâl idi.

Van vilâyetinin Başkal’a kazâsında, 1281 [m. 1865] de tevellüd etdi. Binüçyüz sene-i hicriyyesi ibtidâsında icâzet [ya’nî diploma] aldı. İlm-i sarf, nahv, mantık, münâzara, vadı’, beyân, me’ânî, bedî, kelâm, usûl-i fıkh, tefsîr, tesavvuf, nush-i lil-müslimîn, iftâ-i alel-mezhebîn, ulûm-i hikemiyye, ya’nî hikmet-i tabî’iyye [fizik, biyoloji], hikmet-i ilâhiyye, riyâziyye, ya’nî hesâb ve hendese ve hey’et [astronomi] gibi ulûm-i zâhiriyyeyi, allâme seyyid Fehîmden “kuddise sirrûh” me’zûn olduğu gibi, yine onlardan tesavvufun Müceddidî, Kâdirî, Kübrevî, Sühreverdî, Çeştî kısmlarından dahî me’zûn olmuşdur. Babasının babası, seyyid Muhyiddîndir. Bunun babası, seyyid Muhammeddir. Bunun babası olan seyyid Abdürrahmân, seyyid Fehîmin babasının babasıdır “rahmetullahi aleyhim ecma’în”. Dedelerinin oniki imâmdan, Alî Rızâ bin Mûsâ Kâzıma “rahime-hümullahü teâlâ” dayandığı, Irakdaki mahkeme-i şer’ıyye kaydlarında yazılı olduğu gibi, seyyid Abdülkâdir-i Geylânînin “radıyallahü anh” torunu seyyid Abdürrezzâkın “kuddise sirruh” mubârek eli ile de tasdîklidir.

Binüçyüzotuziki 1332 [m. 1914] senesi Receb-i şerîfi birinci günü, Rus askeri Başkal’aya bir sâ’at mesâfeye yaklaşdıkda başlıyan ermenilerin yapdığı zulm ve katl-i âmdan halâs bulup, kadın, çocuk yetmiş kişilik yakınları ile, hicret ederek, Revandız, Erbil, Mûsul, Adana, Eskişehir ve nihâyet binüçyüzotuzyedi 1337 [m. 1919] senesinin şevvâli ibtidâlarında İstanbulda Eyyûb Sultân nâhiyesine geldiler. Önce çarşı içindeki (yazılı medrese) ye yerleşdirildiler. Sonra, Gümüşsuyunda İdris köşkü civârındaki Mürtezâ efendi mescidinin imâmlığına ta’yîn olundu. Bu hicretinden evvel iki def’a hac etmişdir. Risâle büyüklüğünde müteaddid mektûbları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıcı ve meşrû’iyyeti ve (Râbıtayı şerîfe) risâlesi ve islâm halîfelerinin sonuncusu olan sultân Vahîdeddîn hân zemânında (Medrese-i mütehassısîn) denilen islâm üniversitesinde tesavvuf müderrisi [profesörü] iken yazdıkları (Erriyâz-ut-tesavvufiyye) kitâbı ve (Sahâbe-i kirâm) ve (Ecdâd-ı Peygamberî) risâleleri ve islâm hukûku ismli eserleri, Arabî, Fârisî ve Türkçe şi’rleri pek kıymetlidir. Siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamışdır. Bölücülüğe, tarîkatçılığa karşı idi. Tekkelerin lağvı kanûnu çıkdıkdan sonra, şeyhlik, mürîdlik üzerinde konuşduğu işitilmemişdir. Kanûnlara uymakda çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi. Dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı Eyyûb Sultân, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlunda Ağa câmi’i şerîfleri kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. Bunların tahrîki ile [1362] Ramezânının onsekizinci ve [1943] Eylülünün onsekizinci Cumartesi günü İstanbuldan İzmire götürüldü. Meserret otelinde, sonra bir evde kaldı. Zilka’denin onuncu Pazartesi günü Ankaraya hareket ederek, Salı günü Ankarada, Hacı Bayram-ı Velî civârında, birâder zâdeleri seyyid Fârûk Işık’ın evine geldi. Fârûkun evinde onsekiz gün hasta yatdı. 1362 Zilka’desi yirmidokuzuncu ve 1943 teşrîn-i sânîsi (Kasım ayı) yirmiyedinci Cumartesi günü, güneş doğmadan onsekiz dakîka evvel, ezânî sâat onikide ve zevâlî sâat altı buçukda nâil-i vuslet-serây-i ebedî oldu. O gece hafîf bir zelzele olmuşdu. O gün Keçiören nâhiyesinde dâmâdı İbrâhîmin evine nakl ve orada, gasl, techîz ve tekfîn ve nemâzı edâ edilip, Ankara şehri şimâlinde ve şehre yirmidört kilometre kadar mesâfede Bağlum nâhiyesine gurûb-i şems ile berâber defn edildiler. Nemâzında bulunmak, telkîn vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri Hüseyn Hilmi Işık’a nasîb olmuşdur. Kabristân, nâhiyenin garb cihetinde, hafîf meylli ve elli metre kadar mesâfede olup, kabrleri, kabristânın şimâl-i şarkîsindedir. Bağlum mescidinin kapısı yanında, seyyid Burhâneddîn Mûşî hazretlerinin kabri vardır. Allahü teâlâ derecesini yüksek eylesin! Hepimizi şefâ’atine kavuşdursun! Kitâblarını okuyup, gösterdiği yolda ilerlemek ve rûh-i mukaddesinden her an istifâde etmek nasîb eylesin! Âmîn.

Ağlasın, kan ağlasın her müslimân!
Çünki, seyyid Abdülhakîm terk etdi cân,
Âlim-ü âmil, veliyy-i kâmil idi,
Zâtına mevdu’ idi sırr-ı nihân.

Kaldılar birden yetîm-ü bî nevâ,
Hem islâmiyyet, hem hakîkat bîgümân.
Gördü amma ki, inanmaz gözlerim,
Oldu mu cidden, ol hazret kün fekân?

Şevk ile raks eyledi yer, bir gece,
Ertesi gün, etdi derâguş hemân.
Hayf kim, Hurşîdimiz etdi gurûb
Bir ferîd-i asr idi ol, bî gümân!

Olmuş idi, son zemânda çok elîm,
Derd ile âlâma, bir seng-i nişan.
Âlem-i islâm için, bu cidden mühim,
Bir musîbetdir, ey gönül kan ağla, kan!

Rûh-i bâkisinden istimdâd edip,
Söyledim târîhini nâ gehân,
“Hayl” çıkdı, kaldı bi ser-i râhdan.
Mâtem-i islâma ağlar âsumân.

Mehmed Timüroğlu
rtyhn
ALINTI(nasreddinhoca @ Mar 4 2008, 04:06 PM) *

Şeyhul İslam İbn Teymiyye'ye kafir diyecek kadar büyük!!!

öyle buyurmuşsa HAKTIR ve GERÇEKTİR

İbni Teymiyeyi ehli sünnet alimleride reddediyor. şaki ehlidir buyuruyorlar.
ehli sünneti tanımayan, tasavvufu tanımayana ne denebilirki başka..

beyninin hücresinin tırnağıymış öylemi.
kimlerle uğraştığına dikkat et bilader. bu işin espiriside olmaz şakasıda olmaz. kim karşısına Allahı almak ister.
MoqavemaT

ALINTI
öyle buyurmuşsa HAKTIR ve GERÇEKTİR

İbni Teymiyeyi ehli sünnet alimleride reddediyor. şaki ehlidir buyuruyorlar.
ehli sünneti tanımayan, tasavvufu tanımayana ne denebilirki başka..

beyninin hücresinin tırnağıymış öylemi.
kimlerle uğraştığına dikkat et bilader. bu işin espiriside olmaz şakasıda olmaz. kim karşısına Allahı almak


Tasavvufa iman diye bir kaide yoktur.

Müslüman olmak için tasvvufa iman gerekmez!

Ayreıca bu zatın büyüklüğü ortadadır.

O kadar büyük ki CHP bile Said NURsiye kaşrı doğuda onu kullanmıştır, etkisi büyük yani doh.gif

Tamam mı? Bİlader ÇD
rtyhn
şunu bilinki islamiyet, savm, selat, hac, zekat ve kelime-i şahadetten ibaret değildir.
ben ibni teymiye hakkında konuşmak istemiyorum. kim olduğu umrumdada değil açıkcası. beni ilgilendirmez. biraz araştırma yapılsa kimin ne olduğu çıkar ortaya.
benim itirazım burda bir Allahın dostuna karşı terbiyesizlik yapılması, ve hafife alınması. Allah alenen tehdit ediyor bu kişileri. onlara ben savaş açarım buyuruyor.
firaset sahibi için ne büyük bir kelamdır bu. ama anlayana..
birde bana chp den bahsetmeyin. onların nasıl bir zihniyete sahib olduğunun bilincindeyim.
saygılar.
MoqavemaT
Allah dostları bunlar değil, bu sözde evliyaların dil attığı şehidlerdir!

Asıl Allah onların yanında bu sahtekarlara savaş açmıştır!
yagmurcu
NECİP FAZIL'IN İBNİ TEYMİYYE DEĞERLENDİRMESİ

İBN-İ TEYMİYYE

Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere "Nas-Kur'ân hükmü" dışında hiç bir şey kabul etmeyişlerin ve Kur'ân'ı kuru akla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiyye'ye sıra geliyor.

Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabîliğe, ondan 1 asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin'e (Cemaleddin-i Efganî) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâmı yıkılmak üzüre bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısiyle dayanak olmuştur.

Bir âlim, evet... Fakat... Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. îbn-i Teymiyye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriati dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacimden uzaklaştırmak ve satıh haline getirmek ve bu yolda İslama bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yâni İbn-i Teymiyye, şeriati doğrulayıcı akla, onun gördüğünden-ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hakimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan "ben Kur'an-ı aklımla tefsir ederim" dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah'ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiyye ile aynı daire içinde mahpusturlar. Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiyye mektebinin bazı ihtilâtları, hattâ son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor; ve işte bu haliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.

Tasavvufu inkâr etmek, Resuller Resulünün ruhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında topyekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerlemeleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayalî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmaza inanıyor da onun tecellilerindeki sırrîlik ve gizliliğe inanmıyor!!!

Koca İmam-ı Gazalî... Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:

"- Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayâl... Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey... Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir."

Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidaî aklın tükettikleri...

Kocakarıların hayâl aynasındaki mevhum çizgilerle, Allah'ın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiyyede mevcut olmayan selim akıl ve mümîn kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur. Nur yoksunu, o...

Necip Fazıl Kısakürek
clapping.gif
nasreddinhoca
PROF. DR FARUK BEŞER İLE GÜNCEL MESELELER ÜZERİNE–1

Ben Necip Fazıl edebiyatıyla büyüdüm. Ve o zamanlar, Necip Fazıl ne derse benim için o nastı. Hatta Necip Fazıl felsefeye karşıydı, ben de felsefeye karşıydım. Necip Fazıl diyordu ki, “Felsefe tek bildiğini tekte değil çokta, Hak bildiğini Hakta değil batılda aramanın sanatıdır.” Ben de öyle kabul ediyordum.

Efendim, Necip Fazıl, Mevdudi’ye “Merdudi” diyordu. –Allah affetsin- bizde “Evet, demek ki Mevdudi, İslam’ı yıkmak için çalışan bir sapık adam” diyorduk. Necip Fazıl, Hamidullah Hoca’ya “baidullah” diyordu, biz de öyle zannediyorduk.

Ve benim hayatımda hep yandığım bir şey vardır; Hamidullah Hoca iki sene bizim dersimize geldi. Ve ben, Necip Fazıl’ın etkisiyle onun belki bir buçuk senesini Hamidullah hoca’ya karşı şartlı, önyargılı geçirdim. “Acaba- af buyurun- zehirini ne zaman kusacak? Nerede ne söyleyecek, nereden ne çıkacak?” filan , “bu adam sahtekâr bir adam” diye baktım.

Sonra anladım ki, bu adam evliyaullah yani! Bu adam Evliyaullahtan değilse kim evliyaullah? Hamidullah Hoca ki, evlenmemiş, 36 kilogram dev bir adam. Sonunda kaç ay kaldıysa, ondan adam gibi istifade etmeye çalıştık. Baktık ki Allah’ın veli bir kulu. Necip Fazıl’la, İslami yaşayışı, İslami bilgisi, İslami anlayışı filan hiç kıyaslanmaz.

Şimdi Necip Fazıl bunu niye yapıyordu? Bir takım cemaatler kendilerine bir ehl-i sünnet şablonu çizmişler. Necip Fazıl da -Allah rahmet eylesin- İslam’ı iyi bilmiyor. Ona bu anlayışı empoze etmişler; “budur Ehl-i sünnet. Yol budur, bir başka yol yoktur” demişler. Ondan sonra, “Seyyid Kutup kâfirdir” demişler, “Mevdudi merdudidir” demişler vs. O da bu nakaratları bize tekrarlamış.


http://www.cevaplar.org/index.php?khide=vi...mp;yazi_id=6454

Not: Kısmen cevaplar.org sitesinden iktibas edilmiştir...
yagmurcu
İBN-İ TEMİYYE

Doğan Çilingir-(İlâhiyatçı)

Hatip, vâiz ve ilmî çok bir fakîh idi. Çok kitap yazdı. Şiî’leri ve Yunan feylesofları reddetti. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. Allâme İbn-i Hacerî Mekkî hazretleri, buna “Allahü teâlânın, ilmîni sapıtmasına sebep ettiği kimsedir.” buyurdu.

Sıfat-ı İlâhiyye hakkında sorulan suale verdiği cevap Ehl-i Sünnet âlimlerini gücendirmiştir.

Allahü teâlâyı insan suret ve siretinde kabul ettiği için Kahire kalesinin kuyusuna hapsedildi.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamamış ,tasavvufu inkar etmiş ve doğru yoldan ayrılmıştı. Nitekim Zehebî de aynı yola sapmıştı.

Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı, İslâm âlemine fitne ve fesat ateşi saldı.

İmâm-ı Suyûti, Kamu’ul Mu’ârid kitabında buyuruyor ki, “İbn-i Teymiyye kibirli idi, kendinî beğenir, herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek ve büyüklerle alay etmek âdeti idi.”

Mason Abduh’un yetiştirmelerinden Camiülezher’in eski rektörü Mustafa Abdurrazik Paşa diyor ki: “İbn-i Teymiyye fetva verirken, mezhebe uymaz, bulduğu delil ile hareket ederdi. Tasavvuf büyüklerinin keşfini inkâr ederdi.”

Yine Abdurrazik Paşa diyor ki, “Vehhâbilik, bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi bildiğimiz M. Abduh’daki dinde reform fikirleri de bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlıdır.”

İbn-i Teymiyye evliyanın büyüklerinden Sadreddinî Konevî hazretleri için diyor ki: “Muhyiddin-i Arabi’nin arkadaşı olan Sadreddin, Aklîyyat ile kelâm ilimlerinde üstadından daha ileride olmakla beraber, ondan daha kâfir, daha az bilgili, daha az imanlıdır. Bunların mezhebi kâfirlik olduğu için daha hünerli olanları,daha çok kâfir oluyorlar.”

İbn-i Teymiyye müslümana kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağını bilmediği düşünülemez. Fakat şeriatı kendi sapık görüşüne uydurmaya kalktığı ve aklı ermediği hakikatleri inkar ettiği için dalâletten dalâlete sürüklenmiştir.

Kur’ân-ı kerîmi ve Hadîs-i şerîfleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin yanlış anladıklarını iddia edecek kadar ileri gitmiş ve Ashâb-ı kirâmın bile çok yerde yanıldıklarını söylemiştir. Allah’ın dinîni kendisinin düzelttiğini, Kur’ân-ı Kerîmin mânasını sadece kendisinin anlamış olduğunu söylerdi.

Müşebbihe denilen bid’at fırkası gibi konuşur, Allahü teâlâya madde ve cisim derdi. Yaratanı insan şeklinde sanıyordu. Bu bozuk inancına o kadar saplanmıştı ki Şam Camiînin minberinde “Cenâb-ı Hak, gökten yere benim şimdi indiğim gibi iner.” diyerek minberden aşağı indiğini İbn-i Battuta haber veriyor.

Tatarhaniye fetva kitabında, Milel ve Nihal kitabında ve bütün Ehl-i Sünnet kitaplarında mücesseme ve müşebbihe fırkaları gibi düşünen ve konuşanların kâfir olduğu bildirilmiştir. İbn-i Teymiyye gibi Allahü teâlâ arş üzerinde oturur, iner, yürür gibi sözlerde bulunmak küfürdür.

Cehennem azabının kafirlere de sonsuz olmayacağını söylerdi. Dört mezhebin sözbirliği ile bildiklerine uymayan sözlerin küfür olacağını kabul etmezdi.

El-Cebel camiînde Hazret-i Ömer Radıyallahü anh’ın çok hata yaptığını söylemiştir. Hazret-i Ali Radıyallahü anh’ın ise üçyüz defa yanıldığını söylemiştir. Hadîs-i şerîfte ise “Allahü teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üzerine koymuştur ve Ömer hiç yanılmaz.” buyurulmuştur. İbn-i Teymiyye ise Hazret-i Ömer radıyallahü anh’ın yanıldığını söylemekle Hadîs-i şerîflere karşı gelmektedir. Halbuki böyle Hadîs-i şerîfleri bilmeyecek kadar cahil değildi, fakat bilgisinin çokluğu nisbetinde çok yanıldı.

İmâm-ı Gazalî’nin kitablarında mevzu hadîslerin çok olduğunu iddia ederdi. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, El-a’lâm bi kavatı il İslâm kitabında İbni Sübkî gibi âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki “İmâm-ı Gazalî’nin yazılarında kusur bulan kimse, ya hasetçidir veya zındıktır.” Zevacir S.37

İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekkî, İbni Sübkî ve Ebû Hayyan Zahirî Endülûsî gibi sözleri senet olan derin âlimler, İbn-i Teymiyeyi Rafîzi saymışlardır. Hiç bir Ehl-i Sünnet âlimi İbn_i Teymiyye’yi övmemiştir. Talebeleri Zehebî ve İbnülkayyim gibi aynı yolun yolcuları onu göklere yükseltmiştir. Peygamber aleyhisselâmın anne ve babasına saldıran Aliyyül Kari ile Kur’ân-ı Kerîme mahluk diyen mason Abduh gibi kimseler İbn-i Teymiye’yi İmâm bilmişler, Ehl-i Sünnetten ayrılarak dalâlete düşmüşlerdir.
nasreddinhoca
Yukardaki yağmur gibi iftiralara bir bir cevap vermeyeceğim, sadece bir tanesine cevap vereceğim, gerisini siz düşünün:

ALINTI
tasavvufu inkar etmiş


İşte bu Şeytan ve avanesinin en büyük iftiralarından biridir, çünkü Şeyhul İslam İbn Teymiyye hiç bir zaman tasavvufu inkar etmemiştir. Gavs'ul Azam Abdulkadir Geylani'nin "Futuhul Gayb" isimli eserine şerh dahi yazmıştır. Şeyhul İslam İbn Teymiyye ilk mutasavvıflardan sitayişle bahs etmiş, eserlerinde onların sözlerinden örnekler kullanmıştır.

ŞEYHUL İSLAM İBN TEYMİYYE'NİN KULLUK İSİMLİ RİSALESİNDE MÜETEFİD OLDUĞU MEŞHUR SUFİLER:

ABDULKADİR GEYLANİ
EBU YEZİD BESTAMİ
EBU HASAN EN NURİ
EBU BEKİR ŞİBLİ
EBU SÜLEYMAN EL DARANİ
MERUF U KERHİ
FUDAYL BİN İYAZ
CÜNEYT BAĞDADİ


İbn Teymiyye: “Ben Abdulkadir Geylani’nin mukaddes hırkasını giydim, benle onun arasında iki (sufi şeyhi) vardı.”

Kaynak: Cemaleddin et-Talyani’nin Terğib el-Mutahabbin f’i-l lubs hırka el-mutumaiyizin.
Dublin’deki Shester Beattu Kütüphanesi’nde korunmakta olan el yazması eser…

İbn Teymiyye: “Birçok tarikata mensup bir çok şeyh’in hırkasını giydim, bunlar arasında yolu bilinen tarikatların en büyüğü olan Şeyh Abdulkadir Geylani de vardır.”

Kaynak: Yusuf b. Abdulhadi’nin “Bad’ el-ulka” adlı eserinde korunan kayıp bir çalışma olan Nasıruddin’in ıtfa hurgat al-hauba bi-ilbas khirgat al-taub eseri…

Esas Kaynak: Tasavvuf, İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl:8 [2007], sayı:19
Kadiri Sufisi İbn Teymiyye, George Makdısı, Çev: Vahit Göktaş (Ar.Gör. Dr. Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi) Bu makale 1973 yılında Sami A. Hanna’nın editörlüğünde “The American Journal of Arabic Studies” adlı dergide 118-129 sayfalar arasında yayımlanmıştır. Makalenin orijinal ismi “İbn Tayimiya: A Sufi of the Qadiriya Order” şeklindedir.

Bu makalede belirtilen İbn Teymiyye’nin takdir ettiği mutasavvıflar:

Abdulkadir Geylani
Hammad ed-Dabbas
El-Fudayl b. İyaz
İbrahim b. Edhem
Ebu Suleyman ed-Darani
Ma’ruf el-Kerhi
Sari es-Saqati
Cüneyt Bağdadi
Ebu’l Beyan

ALLAH’A MEŞRU İBADETLER İLE YAKLAŞILIR. ALLAH’IN YOLU BUDUR. BU DA İYİLİK, GÜZELLİK, HAYIR VE HASENAT YOLUDUR. ALLAH’A ERMEK İSTEYEN BU YOLU TUTAR. ZÜHD, İBADET, FAKR VE TASAVVUF GİBİ İSİMLER ALAN BU YOL DA BUNDAN İBARETTİR.” (Mecmû’atu’r-resâ’il ve’l-mesâ’il, Beyrut 1983, II. 245)

İbn Teymiyye, Sufileri üçe ayırır:

1. Sûfiyyetu’l-hakâ’ik, bunlar gerçek ve samimi Sufilerdir; hak üzeredirler, ilahi hakikate aşinadırlar.
2. Sûfiyyetu’l-erzak, vakıf gelirleriyle geçinen Sufilerdir. Sufilik onlar için bir geçim yoludur.
3. Sûfiyyetu’r-resm, bunlar adab ve erkanla yetinen şekilci ve merasimci Sufilerdir. (Mecmâ’atu’r-resâ’ili’l-kubrâ, Beyrut 1979, I. 409)


TÜM BU DELİLLERİMİZDEN SONRA İBN TEYMİYYE'YE TASAVVUF İNKARCISI İFTİRASINI ATAN ŞEYTAN'IN UŞAĞINDAN BAŞKASI DEĞİLDİR.

YUKARDAKİ MAKALEDEKİ DİĞER İFTİRALARI BUNLARA KIYASLAYIN, BİRAZ ARAŞTIRIRSANIZ HER BİR İFTİRAYA VERECEK CEVABI MUHAKKAK
BULURSUNU...

SON SÖZ, BU DA KAPAK OLSUN:

Şeyhul İslam İbn Teymiyye: “Bir Müslüman dört mezhebin atmosferinde bulunmalı. Onları aşmamalı. Zira aşarsa tehlikeli bir sahaya girmiş olur. Dört mezhebin temel kitaplarında ayet, hadis, icma ve kıyası fukaha işlenmiştir. “İçtihat-ı Mutlak” derecesine gelmeyen bir insan, mutlaka ve muhakkak bu dört mezhebin atmosferinde bulunmak mecburiyetindedir. Amma içtihat mertebesi yüksek olan zatlar bazen deliller karşısında bir takım şeyleri aşabilirler, tabi o da ifrata kaçmaksızın yani tam içtihada, müçtehidi mutlaka yakışır bir şekilde hareket etmemiz iktiza eder.”

(Kaynak: Zâdu’l-Meâd, İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Cantaş Yayınları, Terceme ve Tahkik Muzaffer Can; Ali Arslan’ın Takriz’inde, s.xvııı)





yagmurcu
Prof. Dr. Faruk Beşer
Simuzer 04 Tem 2007, 14:40

Faruk Beşer’in, (Sizi, İslam düşüncesine, ilahi görüşe davet ediyorum), (Emr-i İlahi, yani ecel gelmeden intihar eden, takdir-i İlahiyi değiştirdiği için kâfir olur). (Türk bayrağına paçavra diyen veya sevmeyen kâfir olur) ve (Organ nakli caiz değil) gibi görüşleri vardır. Mısırdaki, kendi gibi düşünmeyen herkese, bütün islami gruplara kâfir diyor.

Bilhassa Mısırlı, Suriyeli yazarlarla, Avrupalı müsteşrikler, İslam dini yerine, “İslam nazariyesi” , “İslam düşüncesi” ve “İlahi görüş” tabirleri kullanıyorlar. İslamiyet, İlahi bir din olup, bir düşünce sistemi değildir. Düşünce, bir iş için insanlar tarafından düşünülen çare veya kıyaslanan neticedir. Düşünce, ilahi değildir, insana mahsustur ve sonradan yaratılmıştır. Nazariye de, akli, zihni esaslara dayanan görüş, teori demektir. Akıl, zihin mahluktur. Allahü teâlânın bildirdiği şeylere “düşünce”, “görüş” denmez. İlahi görüş diyen kâfir olur.

Kur’an-ı kerimdeki hükümlere, “Kur’ani görüş” diyen sapıklar da vardır. Akıl, görüş mahluktur. Mahluka ait bir sıfatı Allah için söylemek küfürdür. Allah’ın görüşü ve Allah’ın aklı diyen kâfir olur.

İslamiyet bir düşünce veya görüş sistemi değildir. İlahi emir ve yasaklara düşünce veya görüş denmez. İçinde İslam düşüncesi, ilahi görüş gibi ifadeler bulunan kitaplar çok zararlıdır. Böyle küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider de haberi olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkar.) [Deylemi]

Faruk Beşer’in (Emri İlahi, yani eceli gelmeden intihar eden, takdiri İlahiyi değiştirdiği için kâfir olur.) görüşü de dinimize aykırıdır. “Eceli gelmeden intihar eden takdiri ilahiyi değiştirir” görüşü, sapık fırkalardan Mutezilenin fikridir. Allahü teâlâ, onun intihar edeceğini elbette bilir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:

(Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 14]

Kulun intihar edeceğini Allahü teâlâ, ezeli ilmi ile bilir. Herkesin ecelini takdir etmiştir. İntihar edecek olanı da, intihar edeceğini bildiği için, ecelini ona göre takdir etmiştir. (Eceli gelmeden intihar eden, Allah’ın takdirini değiştirir.) diyen küfre girer. Çünkü (Hiç kimse, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez) mealindeki âyeti kerimeyi inkâr etmiş olur. Hadis-i şerifte de, (Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ecellerini ve rızıklarını takdir etmiştir.) buyuruldu. [Müslim]

Herkesin bir eceli vardır. Ecel gelince bir an gecikmez. Eceli gelmeden de kimse ölmez. (Araf 34, Yunus 49, Hicr 5, Nahl 61, Müminun 43, Münafikun 11)

Meşhur Emalide, (Öldürülen kimsenin eceli, münkatı değildir) yani, o anda, ömrü ortadan kesilmiş değildir. Kamus mütercimi Ahmed Asım efendi hazretleri, burayı açıklarken diyor ki: (Ehl-i sünnet itikadı şöyledir ki, öldürülen veya intihar eden kimsenin, o anda eceli gelmiştir. Ömrü ortadan kesilmemiştir. Herkesin eceli bir tanedir.) Faruk Beşer’nin Ehl-i sünnet olmadığı buradan da bellidir.

Doktor ve ilaç bulmak da, takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine göre sebepleri yaratmaktadır. Bir yeri kesilen insanın eceli gelmedi ise, damarı bağlanır, ilaç verilir, ölmez. Eceli gelmiş ise, damarı bağlayacak biri bulunamaz. Kanı akar, mikrop kapar, ölür.

Faruk Beşer, (Türk bayrağına paçavra diyen kâfir olur.) demekle ırkçılık yapmaktadır. Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler, ırkçılığı, ırk üstünlüğünü kesin olarak reddetmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Ey insanlar, şüphesiz biz sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.) [Hucurat 13]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve Peygamberiniz de birdir. Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. üstünlük ancak takvadadır.) [İ. Neccar]

(Irkçılar bizden değildir.) [Ebu Davud]

İster Türk, ister Libya veya diğer milletlerin bayraklarına paçavra demek, uygun değilse de, kâfir olmayı gerektirmez. Her millet, kendi bayrağını sevebilir. Fakat ırkçılık yaparak, (Hangi milletten olursa olsun benim bayrağımı sevmeyen kâfir olur) demek çok yanlıştır.


Organ Nakli Konusunda

Faruk Beşer, organ naklini birkaç yönden caiz görmemekte, hep kafadan konuşup, indi yorumlara girmektedir. Mesela Faruk Beşer, (Ameliyat edilen insan eziyet görmüş olur. Eziyet ise haramdır. Şu halde ameliyat haramdır) diyor.

Faruk Beşer, aynı bozuk mantıkla, (Peygamber, “Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir” buyurduğu için ölüden bir organ almak, diriden almak gibi haramdır. “Ameliyat edilene ve organı alınan ölü müslümana eziyet edilince de, “Müslümana eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah’a eza etmiş olur” hadisine göre, Cenabı Allah’a eziyet edilmiş olur.) diyor.

Vazifesini yapmayan el, ayak, parmak, burun, diş, göz, yürek ve başka organların yerine, maden, plastik koymak, diri ve ölü insandan organ nakletmek caiz ve çok iyidir. Çünkü bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zaruridir.

Zaruret olunca bir çok yasaklar mubah olur. Ölünün de, dirinin de bir yerini kesmek haramdır, ona eziyettir. Fakat, zaruret olunca, bu haramlık kalkar. Çünkü dinimizde fıkhi bir kaide vardır:

(Zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar.) [Mecelle]


Ölünün Zevk Aldığı Husus

Ölmüş bir kimsenin bir organını kesmek de ölüye eziyettir. Ancak kesilen organ, bir müslümana verilecekse, ölü bundan dolayı zevk alır.

Bir kimse, birine iyilik etmek için çok yorulsa, yorulmasından şikayet etmez, aksine (Hizmet ettim, iyilik ettim) diye zevk alır. Parasını kaybeden kimse, üzülür. Fakat bunu isteyerek bir hayır kuruluşuna, bir fakire veren kimse ise buna sevinir.

İşte bunlar gibi, kurbanlık koyun da, bir müslümana faydam oldu diyerek sevinir. O acı, ona zevk verir. Halbuki hayvana da eziyet etmek haramdır. Dinimize uyulunca eziyet edilmiş olmuyor.

Ölüm acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Bir kimse uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Fakat mücahidler, kurşun yağmuruna tutulsa, bu acıyı duymaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Şehid, ölüm acısını duymaz.) [Beyheki]

Müslüman, mütehassıs tabipler, bir hastanın ölümünden kurtulması için, diriden veya ölüden organ naklinden başka çare olmadığını bildirdikleri zaman, bunu yapmak caiz olur. Din ayrılığı gözetilmez. (El-Hedyül-İslami)

Çocuğun yaşayacağı ümit edildiği zaman, çocuğu annesinin karnından çıkarmak için, ölmüş olan annesinin karnını yarıp ameliyatla almak caizdir. Çünkü, mücdehid âlimlerin en büyüğü olan İmamı A’zam Hazretleri, bu sebeple bir kadının karnının yarılmasını ve çocuğun çıkarılmasını emretmiş, kurtulan çocuk uzun senelerce yaşamıştır. (Eşbah s.123)

Faruk Beşer, kendini mezhep imamlarından da üstün görmektedir. İmamı a’zam hazretlerinin bu uygulaması organ naklinin caiz olduğuna kâfi delil değil midir?

Faruk Beşer, İslami İlimlerinin zayıfladığı Mısırda meydanı boş bularak diyor ki:
(Organ naklinin caiz olduğuna dair bir âyet ve hadis bulamazsınız. Âlimlerin ictihadı da bize senet olmaz.)

Burada iki büyük hata ediyor:

Dinimizde delil, yani edille-i şeriyye sadece âyet ve hadis değil, icma ve kıyas-ı fukaha da vardır. Bu ikisini inkar etmak mezhepsizlik olur.

Diğer hatası da şudur:

Bir şeyin haramlığı hakkında âyet, hadis ve edille-i şeriyyede bir hüküm yoksa, o şey caizdir. Çünkü hadis-i şerifte, buyuruluyor ki:

(Allahü teâlânın, helal ve haram diye bildirmediği şey, Allah’ın affettiği şeylerdendir.) [Hakim]

Faruk Beşer diyor ki:

(Salih bir kimseden alınan organ, bir kâfire takılsa, yarın ahirette bu organ hangisinde konuşacak? Benim sahibim iyi mi, kötü mü idi diyecek? Salih kimsenin organı, takıldığı kâfirle birlikte Cehennemde yanması haksızlık olacağı için, organ nakli caiz değildir.)

Burada da bir çok hata var. Her insan, aynı boy ve şekilde, fakat başka zerrelerden yapılmış bir bedenle mezardan kalkacaktır. Şimdiki beden, çürüyüp toprak olacaktır. (Kimya-i Saadet)

Cevap verecek olan, çürümüş organ değil, başka organdır. Nakledilen organ bile olsa, (Ben müslümanda iken şu iyilikleri yapıyordum, kâfire takılınca, şu kötülükleri işledim.) diyemez mi?

Allah-ü teâlânın hesap görmesinde hiç acizlik, yanlışlık olur mu? Organların konuşacakları Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir. (Nur 24, Yasin 65)


Ruhun Organa Bağlılığı

Ruh, sütte yağın bulunduğu gibi, bedende bulunmaz. Bunun için kolu kesilen kimsenin ruhundan eksilme olmaz. Başkasının yüreği ile yaşayan bir insanın ruhunda değişiklik olmadığı için, başkasının adama hiç tesiri olmaz.

Kalb ile yürek aynı şey değildir. Yürek, hayvanda da bulunur. İnsana mahsus olan kalbe, gönül denir. Gönül görünmez, fakat tesirleri ile anlaşılır. Kalp, elektrik cereyanı, yürek de ampul gibidir. Ampuldeki elektriği, ampul ışık verdiği zaman anlayabiliyoruz. Elektrik gibi kalp de madde değildir, bir yer kaplamaz. Yürekte eserleri görüldüğü için, kalbin yeri yürek denir.

Yürek değiştirmek, sanki ampul değiştirmeye benzer. Yani takılan yürek nasıl olursa olsun, takılan kimsenin kalb kuvvetinin tesiri görülür. Ampulün değişmesiyle şehir cereyanında azalıp çoğalma olmadığı gibi, yüreğin değişmesiyle, o kimsenin kalp kuvvetinin tesiri değişmez.

Ruh da, elektriğe benzetilebilir. Yanmakta olan bir ampul, sökülünce, yani cereyanla olan irtibatı kesilince, cereyanın bir miktarı kesilmiş olmaz. Başka bir ampul takılırsa onun da rezistans telini ısıtıp ışık saçmasına sebep olur.

İyinin Yüreği Kötüye Takılsa

Salih bir kimsenin yüreği, fasığa veya kâfire takılınca, o kimsenin kalbi yine hep günah işlemek ister, kötü düşünür.

Tersine, fasığın yüreği, salih bir kimseye takılırsa, o kimsenin kalbi yine günah işlemek istemez, hep iyi düşünür. Yüreğin manevi bir fonksiyonu yoktur. Öldükten sonra çürüyüp gidecektir. Yahut hayvan yese veya yansa fark etmez. Çünkü insan ruh demektir. Beden değişse de ruh değişmez.

Bir başka misal de şudur: İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın vücudu, bir marangozun âletleri gibidir. İnsan ölünce, âletleri olmadığından, ruh bu âletlerle bir iş yapamaz. Ancak yine de, ruh ölü olmadığı için gider gelir, insanları tanır. Hatta evliyanın ruhları insanlara yardım eder. Bu yardım etmesi dünyadaki bedenindeki âletlere değildir. Allahü teâlâ, ruhlara aletsiz de iş yapma özelliğini vermiştir. Vefat eden Hz. Hızır’ın ruhu çok kimseye çeşitli yardım yapmaktadır.

Bir kimseye, başkasının bütün organları takılsa, o insanın aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz. Marangozun eski aletleri yerine, yeni aletleri gelmiş demektir. Alet değiştirmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelirse, daha kolay iş yapar. Görmeyen gözün yerine sağlam göz takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha kolay iş görür. Çünkü insan, ruh demektir.

Bir insan yanmakla yok olmaz. Sadece aletleri elinden alınmış olur. Ahirette ona yeni aletler verilir. Mümin ise Cennete, kâfir ise Cehenneme gider.

Ruh, kendisine verilen vücut sayesinde, ya nimete kavuşur veya azaba duçar olur. Ruhun mahiyetini bilmeyen veya Allahü teâlânın kudretinden şüphe eden kimse, insan yanınca yok olduğunu, kabir suali ve kabir azabının olmadığını zanneder. Halbuki kabir azabının olduğunu dinimiz açıkça bildiriyor. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Kabir azabı vardır.) [Buhari]

Organ nakli caiz olunca, organı satmak da caiz mi diye bir suâl hatıra gelir. Mal olmayan şeyi satmak bâtıl olduğu için, kan dahil, insanın hiçbir organını satması caiz değildir. Fakat zaruret olunca, satın almak caiz olur.


Organ Bağışlamak Konusunda

Tabib-i Müslim-i hazık, bir hastaya, hastalığı için, kadın sütünün iyi geleceğini, bu hastalığın başka ilacı da olmadığını söylerse, hastanın, kadın sütü içmesi ve satın almasının caiz olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır. Halbuki kadının sütünü zaruretsiz içmek haramdır.

(Ölünce organlarımın alınmasını vasiyet ettim) demek caiz değildir. Bu vasiyetin sahih olabilmesi için, mütekavvim mail ile yapılması gerekir. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat, (Ben öldükten sonra, zaruret olursa, kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesi için izin veriyorum) demek caiz olur. Yahut hiçbir şey söylemese, ihtiyaç olunca, yeni ölmüş bir kimsenin organını alıp, hasta olan bir kimseye nakletmek caizdir. (S.Ebediyye)

Faruk Beşer, (Denizde boğulmak üzere olanı kurtarmak iyi bir iş sanılmamalıdır. Çünkü kurtarılmayıp ölürse, o kişi şehit olur.) diyerek dinimizin emrine karşı çıkıyor. Kur’an-ı kerimde, (Kendinizi tehlikeye atmayın) buyuruluyor. (Bakara 195)

Şehid olacak diye kurtarmamak iyi olsaydı, Peygamber efendimiz hendek kazdırmaz, mücahitleri düşmanın üstüne gönderirdi. Onların çoğunun şehid olacağı belliydi. Cihada gidince, nasıl olsa, şehid olmak büyük fazilet diye düşmanla çarpışmayacak mıyız?

Faruk Beşer, kendi grubundan olmayan Müslümanlara şucu, bucu diye bir isim takarak, hepsine kâfir diyor. Halbuki, hadis-i şerifte, (Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. (Buhari)
nasreddinhoca
ALINTI
Faruk Beşer, kendi grubundan olmayan Müslümanlara şucu, bucu diye bir isim takarak, hepsine kâfir diyor. Halbuki, hadis-i şerifte, (Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. (Buhari)


ALLAH'TAN KORKUN BE!!!
FARUK BEŞER Mİ TEKFİR EDİYOR MÜSLÜMANLARI, HADİ ORDAN ŞEYTAN...

EUZU BİLLAHİ MİNEŞŞEYTANİRRACİM...
yagmurcu
ALINTI(nasreddinhoca @ Jul 19 2008, 06:26 PM) *

ALLAH'TAN KORKUN BE!!!
FARUK BEŞER Mİ TEKFİR EDİYOR MÜSLÜMANLARI, HADİ ORDAN ŞEYTAN...

EUZU BİLLAHİ MİNEŞŞEYTANİRRACİM...




Ancak ve ancak bakıpta görmeyen, duyupta anlamayanlar, her dönem çıkmışlardır, Şeytan fitneyi sokarken ben şeytanım demiyor. Çoğu zaman vesvese verirken Sana geldikleri gibi sol yanından yanaşıyorlar.
Doğru yaptığını hakkı savunduğunu söylüyorlar.. Sen önce Şeytanı Lanenin hilelerini öğren, oku .
Şeytan Olsa olsa sen olursun.
O yazı alıntı yazıdır ve yazanı bellidir.
Faruk hoca dediğin zatın söylediği sözlerde ortadadır....
Fikir savunmak başka insanların fikrinden dolayı kötü söz söylemek başka.
Önce tartışmayı öğren ...
Kötü söz sahibinindir...
Sayın Şeytan Efendi
nasreddinhoca
ALINTI
Faruk Beşer, kendi grubundan olmayan Müslümanlara şucu, bucu diye bir isim takarak, hepsine kâfir diyor.


Bu Şeytanın iftirasından başka bir şey değildir...
Nerede hangi müslümanı tekfir etmiştir...



Müfteri iddiasını isbatlayana kadar bu konuyu kilitliyorum....
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.