hasan demir
Mar 1 2008, 05:40 PM
Mevlânâ’yı nasıl bilirdiniz?
Nuriye Çakmak
KOSKOCA BİR Mevlânâ yılını geride bıraktık. Bir kesimin sıkı sıkıya sarıldığı, can simidi kelimeler vardır hep, lugatlarından onları çıkarsanız bir üçüncü cümle kuramayacaklar ve sessizliğe mahkum kalacaklar sanırsınız. Kendileri de farkındadırlar ki, hiç bıkma ve bırakma eğilimi göstermezler. Birkaçını şöyle sıralayabiliriz: laiklik, çağdaşlık, konjönktür, hoşgörü, ve tabiî ki Mevlânâ.
Bahsi geçen Mevlânâ ne engin bir denizdir ki, bu isme sarılan kaç kişi, kurum, kuruluş hiç batmadan yaşamaya devam etmiştir! Ve tabiî bu denizin hoşgörü denizi olduğu konusunda da kimse şüphe etmemiştir!
Bu durumda eski bir aile dostları kıvamında andıkları Mevlânâ birçok fikir adamı, yazar, söyler vs. için büyük bir kurtarıcı olmuştur. Ya da birçok işyerinin yegane kurtarıcı ismi, birçok dernek ve vakıf için de resmi bir gelir kapısı.
Asırlar önce gelmiş ve bir silsilenin kopmaz parçası olmuş olmasına rağmen, en çok bu asırda anılmış olmasına şaşırmamalısınız. Çünkü zaten aynı Mevlânâ’dan bahsetmiyoruz. Biz bahsedecek olduğumuzda, İslâm’ın bir müçtehidi olan Hz. Mevlânâ'dan, onu Hz. Mevlânâ yapan öğretiden hiç sapmadan ve tabiî kendi eserleri üzerinden konuşuruz. Çünkü çıkarımız yoktur.
Bunu ayıralım; rant için kullanılan can simidi kıvamında ve sanki mahalle arkadaşları gibi andıkları Mevlânâ ve tabiî Hz. Mevlânâ...
Öyle olmasa, kendisinden bu kadar bahsedildiği halde eserini bulmak bu kadar güç olmazdı. Onun sözlerinden derlenen kitaplar uygun fiyata yüz binler basıldığı, onun öğütleri en çok paylaşılan mailler ve forum parçaları olduğu halde ortalıkta bir tane bile Mesnevî okuyan kişiye rastlanmaması doğal olmazdı. Hoşgörü kelimesinin altına yeni yeni mezhepler, tarikatler sığınmaz ve evangelistlerin bu kadar sevgisini kazanamazdı.
Sonra çocukların sünnet düğünlerinde, sevenlerin klasik ve basit salonlardaki düğün davetlerinde, okul müsamerelerinde veya üst düzey sosyetenin lüks toplantı mekanlarında, hatta mağaza açılışlarında ve bunun gibi türlü alâkasız mekanda sema gösterileri izlemezdiniz.
Konya şehrinin kültürel parçası olarak ustası Konyalı olan her lokantanın adına Mevlânâ dendiğini görmezdiniz (ki son zamanda içkili Mevlânâ restoranını da görmüş olmamız, hal-i pürmelalimizi ispat etmeye kafi).
Tatil beldelerine gezi düzenleyen uçuk fiyatlı turların listesinde Kapadokya gezisiyle birleştirilmiş Mevlânâ gezileri bulunmazdı. Konya gibi ulaşımın pahalı olmadığı bir Anadolu şehrine gitmek için zorlanmadığınız halde, Mevlânâ sihirli kelimesini kullandığınızda birçok yardımsever fedai bulunmazdı.
Bir İslâm büyüğünün kabrini ziyaret niyetiyle düştüğünüz yolda, yolunuz resmen kesilip, kanuni olarak cepleriniz boşalmazdı. Kültürel bir müze gezisi yapmakla yapmamak arasında kalmış olmazdınız.
Veya İstanbul'un en büyük spor salonunda Mevlânâ’yı anma günü için gittiğiniz toplantıya, protokol konuşmalarıyla başlamazdı ve devamında konjonktüre uygun anma emirlerini yerine getirip okunması emredilen marşları okumanız gerekmezdi. Sonra sema gösterisi bitince dedeefendi dua ederken ve selam verirken, hatta kimse duymasa da “el fatiha” demişken salondan çılgınca alkışlar yükselmezdi.
İşte koskoca bir Mevlânâ yılı bu sahnelerle geçti.
Sahi, Mevlânâ yılını kim ilan etmişti?
Bunda bilinmeyecek birşey yok, Unesco demeyecek kimsenin olduğunu sanmıyorum ve fakat açılımını bilen veya merak edenler için aynı sanıya sahip değilim. Unesco'nun kendi sitesinde yayınlanan tanımına bakıyoruz;
“UNESCO kelimesi, İngilizce United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization kelimelerinin baş harfleri alınarak oluşturulmuştur. Dilimizde ‘Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’ biçiminde karşılanmıştır.”
Eğitim, bilim ve kültür kurumu. Mevlânâ yılı etkinlikleri içerisinde Mevlânâ hakkındaki sayısız bilgiye rağmen Hz Mevlânâ ve eserleri hakkında ne gibi eğitimsel çalışmalar yapıldı sizce? Mesnevî hakkında bir gelişmeye şahit oldunuz mu? Ya da bilimsel olarak bir araştırma, eserleri, hayatı ve öğretisinden biri için en azından. Fakat kabul edelim, kültürel açıdan güzel etkinliklere sahne oldu. Ve belki bu topraklarda yapılan en kapsamlı etkinlikleri de Unesco'ya borçlanmış olduk.
Kültürel bir Mevlânâ yılıydı geçen. Çünkü kimse Kur’ân’dan beslenen Mesnevî'yi, Mevlânâ’nın Kur’ân ve hadisten beslenen ve buram buram İslam mirası kokan sohbetlerini, tek bir nefes ibadetten ayrılmamış hayatını merak etmiyor.
Çünkü bize bir Mevlânâ lazım; düşünce üretme yoksunu desteksiz konuşmalarımıza can simidi, devekuşu kıvamındaki kulluğumuza bahane, renksiz hayatımıza kültürel bir renk ve güzel bir hafta sonu etkinliği, karın doyurmak için güvenilir bir mekan ismi, bilet kesmek veya yardım toplamak için güzel bir makbuz senedi vs...
Bize Hz. Mevlânâ'dan hiç nasip düşmemiş anlaşılan. Birileri Mevlânâ kelimesine dünyalar sığdırmış, ama biz içinde nice dünyalar saklı Hz Mevlânâ'mıza hiç lâyık olamamışız.
Bu rant denizini hoşgörü denizi diye sunanlara sitem etmeye hacet yok. Bu ortamın oluşmasında doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlayan bizler “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” sözünden hissemiz ne olmalıydı diye sorsak mı artık?
Yoksa bir “Mevlânâ yılı”nı daha mı beklemek lazım?
29/02/2008
© 2007 karakalem.net, Nuriye Çakmak
TEVHİD
Mar 1 2008, 06:09 PM
Gerçek Mevlana ile hayali Mevlana pek güzel teşhis edilmiş.
Bugün malesef Mevlana'nın sadece "Ne olursan ol, yine gel, ister purperest ol, ister....." şeklindeki söylevi çarpıtılarak kullanılmaktadır.
En çok da siyonistler tarafından kullanılıyor.
Selam ve dua ile
sabah_rüzgarı
Mar 1 2008, 08:03 PM
Çünkü bize bir Mevlânâ lazım; düşünce üretme yoksunu desteksiz konuşmalarımıza can simidi, devekuşu kıvamındaki kulluğumuza bahane, renksiz hayatımıza kültürel bir renk ve güzel bir hafta sonu etkinliği, karın doyurmak için güvenilir bir mekan ismi, bilet kesmek veya yardım toplamak için güzel bir makbuz senedi vs...
Bize Hz. Mevlânâ'dan hiç nasip düşmemiş anlaşılan. Birileri Mevlânâ kelimesine dünyalar sığdırmış, ama biz içinde nice dünyalar saklı Hz Mevlânâ'mıza hiç lâyık olamamışız.
Bu rant denizini hoşgörü denizi diye sunanlara sitem etmeye hacet yok. Bu ortamın oluşmasında doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlayan bizler “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” sözünden hissemiz ne olmalıydı diye sorsak mı artık?
Yoksa bir “Mevlânâ yılı”nı daha mı beklemek lazım?
TEVHİD
Mar 2 2008, 03:07 PM
ALINTI
Bu rant denizini hoşgörü denizi diye sunanlara sitem etmeye hacet yok. Bu ortamın oluşmasında doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlayan bizler “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” sözünden hissemiz ne olmalıydı diye sorsak mı artık?
Katılıyorum.Bir taklitçiliktir gidiyor.
Selam ve dua ile
Selam,
Görünüşte Mevlananın yanlış anlaşıldığına parmak basan yazıda bir kez dahi, Mevlanayı dünya adamlığından Yürek adamlığına taşıyan Şems ten bir kez dahi bahsedilmemiş olması, aslında sözkonusu şikayetin samimiyetine gölge düşürüyor...
Mevlana ve mevleviliği Mevlananın oğlu Sultan Veletten öğrenmenin yan etkisi olsa gerek...
Çok az kişi biliyor ki, Mevlanaya atfedilen mevlevilik esasında Mevlananın kurduğu bir sistem değildir, oğlu Sultan Veledin kurduğu bir sistemdir ve o sistemde ki Mevlana ile Gönül peşindeki Mevlananın hiç alakası yoktur...
Siz şemsi bilemedikçe, Mevlana ancak ve sadece dilinizde olacak asla Yüreklerinize inemeyecek...
Mevlananın en değerli eseri olarak ilan edilen Mesnevi, esasında şemsten bahseden şemsten peydah olmuş öz bilgilerin tefsirinden ibarettir...
Mevlananın zamanında ki Konya ahalisi nasılsa, günümüzde ki sözde Mevlana severlerde aynıdır...onlar Mevlanayı değil, Mevlanaya atfettikleri engin ve sonsuz hoşgörüyü seviyorlar, ve onlara göre hoşgörü, kim ne yaparsa yapsın görmezden gelinmesi şeklindedir...işte tamda bu yüzden şems Mevlanayı terk etmiş idi...zira hoşgörü, her yapılanı afetmek görmezden gelmek değil, kişinin nefsine yapılanları afetmesi lakin kendi nefsi haricindeki haksızlıkların karşısında durması idi...
İşte bu yüzden Konya ahalisi hesapta Mevlanaya aşık iken şmsten nefret ediyorlardı, hiç akletmiyorlardı, aşık oldukları zat şemse aşıktı...
Günümüzde Mevlevilik adı altında arzı endam eden sistemin ne Mevlana ile ne şems ile alakası yoktur, oğlu sultan veledin kurguladığı, konevi ve onun üvey babası olan İbni Arabinin öğretileridir...
hercaist
Mar 4 2008, 02:00 PM
aleyküm selam,
kendi bilgi ve algınız yada konuyla ilgili düşüncenizle aynı paralelde olmadığı için, yazarın niyetini okuma hem de tersten okuma gibi bir duruma düşmeniz üzücü. kimbilir, belki sizden de çok seviyordur şems-i tebrizi'yi. yazar konunun bu vechesini ele almış, siz diğer vechesini de siz alın, derinine inin. memnun oluruz çünkü madem derdimiz bir, kim el atsa sevinmek gerekir, şüphe duymak değil. bence herkesin "böyle gelmiş böyle gider" diye kabul ettiği bu mevlana haksızlığına, birilerine dokunacak tarzda cesurca yazılan bu yazı samimiyetinden şüphe edilmesini hak etmiyor. bende yorumunuzu ilginç buldum, ama niyetinizden şüpheye düşme gereği duymuyorum, bilmem anlatabildim mi?
vesselam.
hercaist
Mar 4 2008, 02:24 PM
konuyla ilgili bir yazı daha.
vesselam
Mevlânâ’nın başına gelenler ışığında...
‘BU TOPRAKLAR’DAN söz açan bir insanın, ya ilk, ya ikinci, yahut üçüncü cümlede sözü birkaç isme getireceğini ezbere biliriz.
Biliriz, çünkü sittin senedir bıkkınlığa yol açan bir sıklıkla duymuşuzdur bunu.
‘Bu topraklar’ der demez, Mevlânâ’yı ilk, Yunus Emre’yi ikinci sırada zikreder birileri. Lutfederlerse, üçüncü ve dördüncü sırada Hacı Bayram-ı Velî ve Hacı Bektaş-ı Velî’yi de kaydederler. Bazılarının, işi Anadolu sınırlarına çıkarıp Ahmed Yesevî’yi de hatırladığı olur.
İlk sırada Mevlânâ’nın zikredildiği bu ‘bu topraklarda İslâm,’ ‘bu toprakların maneviyat erlerinin insan sevgisi, engin tevazuu ve hoşgörüsü’ türünden söylemler, hepimizde bir yanılsama üretir.
Bu kadar çok adı anılıyorsa, bu kadar çok biliniyor sanırız.
Oysa hayır. Mevlânâ, sağdan-soldan duyulan, “Ne olursan ol yine gel!” gibi kimisinin ona ait olduğu meçhul, üstelik aslî mecraından saptırılmış birkaç söz ve birkaç mesel dışında, hiç mi hiç bilinmemektedir.
Bu ülkede, istendiğinde Mevlânâ’dan beş vecize aktarabilecek kadar Mevlânâ bilen çok az insan vardır.
Bakıyorum da, Mesnevî okumuşluğuma rağmen, hızlıca okumuşluğumdan olsa gerek, benim de aklıma bir çırpıda beş vecize gelmiyor Mevlânâ’dan.
Gerisini varın siz kendi âleminizde kıyas edin. İsterseniz, çevrenizde bir ‘mini-anket’ gerçekleştirin.
Hele bu satırları okuyanlar arasında ‘gazeteci milleti’nden biri varsa, onlara bir haber-araştırma malzemesi: Siyasetçiden medya vaizine, Mevlânâ’yı dillerinden düşürmeyenlere gidin, Mevlânâ’dan daha o an hatırlanıp zikredilmek üzere beş vecize isteyin.
Sonucun ne olacağını ben kendimden bilebiliyorum.
Mevlânâ, adı bilinen, kendisi bilinmeyen bir velîdir. Adı üzerinde durulmuş, eseri üzerinden geçilmiştir.
Mevlânâ, bilmediği halde bilmiş gibi yapanların elinde bir blöf malzemesidir.
Yahut, ‘gönlündeki İslâm’a—ki bu ‘gönüldeki’nin İslâm’la iler-tutar neresinin olduğu ayrı bir muammadır!—tarihsel bir zemin ayarlama ihtiyacı hissedenlerin elinde bir ‘âlet’tir.
Her hâlükârda, Mevlânâ bir tüketim malzemesidir.
‘Bu topraklarda,’ Mevlânâ, TÜKETİLMİŞTİR!
Evet, eğriye eğri; Mevlânâ tüketilmiştir!
Yoksa niye ortalık ‘Mevlânâ’dan aparmalar’ türü kitaplardan geçilmezken Mevlânâ bu kadar az bilinir olsun?
Niye ortalıkta doğru dürüst bir Mesnevî tercümesi ve şerhi olmasın; yahut bu bu kıvamdaki bir-iki örnek de ‘en çok satanlar’ arasında değil de ‘en çok depoda duranlar’ arasında yer alsın?
Niye Mesnevî’nin Farsça orijinali ve Türkçe tercümesini beraberce basmak bir yayıncıya nasip olmamış olsun?
Niye ‘bu topraklar’ın gözbebeği Mevlânâ’nın Mesnevî’sini yazıldığı dilden okuyup anlayacak çok az sayıda insan bulunsun ve onların da yarıdan çoğu bu işten ekmek yiyen uzmanlar olsun?
Ve niye, hepsini bilene yarım milyon YTL kazandıracak bir bilgi yarışmasında ‘kolay’ sorular sırasında yer aldığı halde Mevlânâ’nın başeseri Mesnevî’yi bilemeyenler çıksın, Mesnevî’nin yazıldığı dil sorulduğunda tökezleyenler çıksın?
Demek ki, çok konuşulmak her zaman hayra alâmet olmayabiliyor.
Çok konuşulmak, bir kullanma, hatta tüketme haline işaret edebiliyor.
• Çok konuşulup az okunduğu bir zeminde;
• Yazdıklarının ‘algının seçiciliği’ içinde çarpıtıldığı bir zeminde;
• Hayatını beş vakit namaz üzere ikame ettiği halde ‘namazsız-niyazsız Müslümanlık’ söylemine âlet edildiği bir zeminde;
• Mesnevî’sinin büyük kısmı doğrudan Kur’ân âyetlerinin izahı sadedinde olduğu, bir o kadar büyük kısmı da hadislere dayandığı halde Kur’ân’dan ve hadisten soyutlanarak anıldığı bir zeminde;
• Hatta birilerinin dillerinin ucunda olup da söyleyemedikleri üzere, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtu vesselamın mümessili olduğu ‘Arap İslâmı’na karşı ‘Türk İslâmı’nın sancaktarı gibi sunulmak istendiği bir zeminde
Hayatımızda ‘Mevlânâ etkisi’nden, ‘Mevlânâ mührü’nden, ‘Mevlânâ ışığı’ndan bahsedebilir miyiz bugün?
Yoksa hoyratça kullanıp orta yerde bıraktığımız bir ‘Mevlânâ posası’ mıdır sözkonusu olan?
Paçavraya mı döndürülmüştür Mesnevî, bizim ‘keyfine göre İslâm’ üretmek isteyen hoyrat ellerimizde?
Bu ikiyüzlülüğe bir son verelim artık.
Mevlânâ değerliyse, değerini bilelim.
Ve ey Risale-i Nur’u ‘herkese mal etme’ derdinin mümessilleri!
Size de kıssadan hisse:
Herkes ondan bahsetsin diye, Bediüzzaman’ın o güzelim hayatından bir ‘pop ikonu’ üretmeye kalkışıp Bediüzzaman’ın akıbetini de Mevlânâ’nın akıbetine çevirmeyelim.
Bir ‘tüketim malzemesi’ haline getirerek Mevlânâ’ya veya Yunus Emre’ye yapılan terbiyesizlik yeter de artar bile.
Bu listeye bir de Bediüzzaman’ı ekletmeyelim.
Metin Karabaşoğlu
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz Gerekmektedir
Buraya Tıklayın.