Mevsimsiz
Her mevsim değişikliğinde oturup buna dair bir yazı yazmadan edemiyorum. İlkbahardan yaza, yazdan güze, sonra kışa geçerken, mevsimler yerini başka mevsimlere, havalar başka havalara, duygular başka duygulara bırakırken, bu devr-i dâime dair cümleler kurmaktan kendimi alamıyorum. Benim için bu olmazsa olmaz bir şey... Yaşadığımız döngünün kısır olmayan kısmı burada hayat buluyor çünkü...
Mevsimler, son zamanlarda beklenmedik çılgınlıklar yapıyor olsalar da, hayatın alabildiğine geniş yaşandığı zamanlardan geriye kalan nadide emanetler bizim için... Hayatın odak noktalarını ıvır zıvırla doldurmadan önce, zamanı ve hayatı mevsimlerle kavrayan, mevsimlerle anlamlandıran, mevsimlerle yaşayan insanlardık. Atasözleri, maniler, türküler, mevsimlerin hayatımıza kattıklarıyla yaşadıklarımızın örtüştüğü, kesiştiği, tezata düştüğü bir zeminden alır çoğu zaman kaynağını. Eskilerin muhabbetlerini hatırlıyorum hayal meyal; başlanmış her sözün mevsimden, havadan, ekim dikim zamanlarından, kardan kırağıdan, ayazdan sağanaktan, lodostan poyrazdan, ilkyazdan harman sıcağından geçtiği bir yer olurdu neredeyse. Şimdi ne mevsimleri, ne havaları, ne o havaların ruhlara getirdiği halleri kullanmıyoruz hayat tariflerimizde. Çünkü giderek mevsimsiz ve iklimsiz kalıyor hayatlarımız.
“İnsanın tabiatı” diyorduk önceden, bir insanın kişiliğini, karakterini, hal ve hareketini kısa yoldan anlatmak gerektiğinde... Mevsimler de hayatın tabiatı, tabiatın hayatına ait parantezler değil mi? Ama hayatın tabiatına, tabiatın hayatına bigâne insanın bir tabiatı olabilir mi? Yazı yaşamayanın, kışı beklemeyenin, bahara ermeyenin, hazanı hissetmeyenin tabii olan seyrin içinde bir yeri olabilir mi? Kırlangıçların, kelebeklerin, bahar çiçeklerinin, çayır çimenin, börtü böceğin, ıssız bir dağ başındaki çalı çırpının bildiğinden habersiz bir insanın tabiatın bir parçası olduğu söylenebilir mi?
Bu bir arıza elbet... Bunu görmek, teşhisini iyi yapmak gerek. Bu cümleleri yazarken, kendi kendine konuşan bir adam hissiyatının dışına çıkamıyorum bir türlü. Mevsimlere dair cümlelerin insan gündeminde tutunacak bir dalı kaldığından emin değilim çünkü. Tepe tepe biriktirdiğimiz, ağzımızı köpürterek konuştuğumuz milyonlarca incir çekirdeğini doldurmaz konu başlığının arasında hayatın muazzam döngüsünün izlerine ayıracak vaktimizin kaldığından emin değilim.
Uzun sıcak yaz yavaş yavaş eteklerini topluyor şehirlerden. Yağmur bir çok yerde hayatı ıslatmaya, çoraklaşan toprağı şenlendirmeye başladı. Yıldızların gökyüzünü doldurduğu yerlerde mehtap hâlâ çok güzel, ama daha serin artık geceler. Yapraklar tek tük de olsa düşmeye başladı ağaçlardan. Yakındır kızıla çalması parkların, bahçelerin. Manav tezgâhlarında yazlıklar ufaktan çekiliyor, elmalar, turunçgiller sahne alıyor artık. Demek okul zilleri de çalacak yakında.
İşte bunlar hayattan haberler... Manşet yapsanız kim okur, kim ilgilenir? Oysa herkesin merak ettiklerinden çok daha fazla dokunacak bu değişim bizim hayatlarımıza. Var mı bir heyecanınız güz kapıyı çalıyor diye? Sevinmiş miydiniz ilkbahara, yaza? Lapa mapa bir kar özlemi hissediyor musunuz içinizde?
Neden ama?
Neden?
Gökhan ÖZCAN