fecrvakti
Feb 22 2008, 04:20 PM
Hayatın her anında karşılaştığımız ve zaman zaman vurucu ifadelerle ortaya konan bir hakikat olan ölüm hep yakınımızda. Depremler, tsunamiler, seller, salgın hastalıklar, trafik kazaları ve uçak düşmeleri aslında her an hayatın içinde var olan ancak çok net görülmediği için unutulan bir hakikati daha vurgulu şekilde önümüze koyuyor.
Bu tip olaylar karşısında toplum genelinde ölüm vurgusu daha belirgin hale geliyor ve herkes şuur altında kendi ölümü ile ilgili irtibatlar kuruyor. Maddî alanın ve olayların acımasız olabileceği düşünülüyor. Varlık çarkları karşısında ezildiğini düşünen insan olaylarla bir irtibat noktası arıyor. Olay yakınları ya da olaya maruz kalıp uhrevî âlemlere göç edenler kadar herkesi ve her insanın hayatını ilgilendirir hale geliyor. İnsanlar bu telâş ile olaylarla sağlam bir irtibat noktası kurmaya çalışıyorlar. Hava yolları şirketini, olayla ilgili ihmali olanları suçluyorlar ve bu olayın tekrarlamaması arayışı içinde ölümsüz bir hayat arayışı var. Herkes dünyanın daha güvenli bir mekân olmasını ve kazaların en az olmasını arzu ediyor. Bunun için geliştirilen teknik imkânlar ve sıfır hata arayışı varlıkla insanın yatay bağlantıları açısından ve yeryüzünde fıtrî şeriat kurallarına uymak arayışı açısından çok güzel. Ancak bütün bunları yürütürken bu kuralları yürüttüğümüz ve uçakları üzerinde uçurduğumuz dünyanın sonsuz bir uzay boşluğunda sür’atle hareket eden küçücük bir nokta olduğunu ve bu küçücük noktanın dahi çok az bir noktasına hükmedebildiğimizi unutmamamız gerekiyor.
Bu durumda acziyetimizi kabul etmekten, hem dünyaya hem sonsuz uzay boşluğuna hem de daha görmediğimiz gayb âlemlerine hükmü geçen Sonsuz Kudret Sahibi bir Zat’a dayanmaktan ve esas emniyeti O’nun ile hissetmekten ve alınan tedbirleri O’ndan talep etmenin fiillerle ortaya konan şekli yani fiilî duâ olarak kabul etmekten başka çare yok.
Ölüm aslında hayatın çok net bir hakikati. Her gün vefat eden yüzbinlerce insan bu hakikatin güneşin doğması kadar net bir şekilde içinde olduğunu vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Teknoloji, tıp ve bilimler ne kadar gelişirse gelişsin ölümün tamamen ortadan kalktığı bir dünya hiç olmayacak. Belki geçici bir hayat rengi türünden çareler olabilir. O halde asıl arayışı içinde girilmesi gereken durum ölümsüz bir dünya değil, hayat ve ölüm bağlantısı ve ölümün hayattan ne istediğini anlamak olmalı. Geçen zaman ortaya koydu ki ölüm hayattan fazlasını istiyor. Yani bu kadar hayatla iç içe olan ölümün verdiği mesaj sadece biyolojik bir işleyişin sonlanması değil, farklı bir aleme ve Aşkın Olan’a ve Sonsuz Kudret Sahibi’ne nazarları yöneltmek olmalı. Yani şu an nazarlar sadece uçağın nasıl düştüğü ve kimlerin bu işte hatası olduğuna değil, aynı zamanda bu hadiseyi bizlere yaşatan İlâhî iradenin muradının ne olduğunu ve bu olayla bize hangi mesajı vermek istediğini anlamaya da yönelmeli.
Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü hep hatırlamamız gerekiyor. Bu hayatın en net gerçeğini unutmak çözüm değil. Mezarlık girişine ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır’ mealindeki İlâhî ikazın yazılmasına itiraz edebilirsiniz, ancak kâinat kitabında çok vurgulu şekilde yazılan uçak kazaları, depremler gibi kevni âyetlerin yazılmasını ve gazete, televizyon ve radyolarda bunun dile getirilmesini engelleyemezsiniz. Bu gerçekten kaçamazsınız. O halde anlamak ve hayat içinde neyi ifade ettiğini çözmek gerekiyor. Bununda en kısa yolu vahye kulak vermek ve O’nun hayatımızdaki en açık yansımaları olan Kur’ân ve Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) dinlemek.
kırık-rüzgar
Feb 23 2008, 09:25 AM
“Zevkleri kesiveren ölümü çokça hatırlayınız.”
Ne yazık ki, yaşadığımız hayatta her şey, ebedi kalınacakmış süsü verilerek yaşanıyor. Fani dünya ebedi kılıflarla süslenmiş bir hilekârdan başkası değil.
Ölüm, çaresiz her canlının sonu. Asıl sıkıntı, ondan sonra ne olacağı değil mi? Oraya girenin ilk gecesi..!
İyi bir son (Hüsn-ü Hatime) işareti sayılabilecek durumlar:
-Ölümden önce Kelime-i Şehadet telaffuz edip gözlerini kapatma.
-Cuma gecesi ölmüş olma.
-Cihad meydanında şehadet.
-Kadere teslimiyette kusur edilmeden, ağır hastalıklardan sonra ve kadının lohusalık günlerinde ölmesi.
-Salih bir ameli yaparken ölmek.
nasreddinhoca
Feb 23 2008, 03:31 PM
Mehmet Alagaş-Kişiye Özel:
ZAMAN, ÖMÜR VE BİZ
Sahih-i Müslim ve Buhari gibi hadis kitaplarında rivayet edildiği göre, Resulullah (s.a.v.) kendisinden nasihat isteyen birçok müslümana “Bir yakının ölmedi mi? Sizin oralarda hiç adem oğlu ölmüyor mu?. Ölüm nasihat olarak yetmez mi?” buyurarak, bu müslümanlara ölüm gerçeği İle nasihat etmiştir. Nitekim Kuram Kerim'in üç ayrı yerinde zikredilen,
“Her nefis ölümü tadıcıdır.” [1]
İlahi buyruğu da, insanlara bu ölüm gerçeğini hatırlatmaktadır.
Peki niye?
İlahi mesaj ve Resulullah (s.a.v.) bizlere niye ölümü hatırlatıyor?
Dünyaya ve dünya yaşantımıza sırt çevirip, bütün dikkatimizi ölüm ve ölümden sonraki hadiselere çekmek için mi?
Kefenimizi ve tabutumuzu hazırlayıp, ölüm vaktini beklememiz için mi?
Değil, elbetteki değil.. ölüm gerçeğine dikkat çekilmesi. Öleceğimizi ve ölümden sonra karşılaşacaklarımızı dikkate alarak, yaşadığımız anların, yaşadığımız zamanların, yaşadığımız ömrün kıymetini bilmemiz içindir. “Ölmeden önce ölünüz” nasihati da, hiç şüphesiz ki kendimizi ölü yerine koyduktan sonra dirilmek için kıyameti ve hasrı bekleme nasihati değildir!. Bu gibi nasihatler ölüm gerçeğini yakından hissederek, yaşamın ve yaşanan fırsatların idrakine varabilmemiz içindir. Nitekim Resulullah (s.a.v.). yaşadıkları zamanın kıymetini bilmeyenlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır.
“İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır; Sıhhat ve boş vakit”
Bu gibi uyanlarla müslümanlardan istenen ise, hastalanmadan önce sağlığın, ölmeden önce, yaşadıkları hayatın ve yaşadıkları zamanın kıymetini bilmeleridir. Zamanın kıymeti, hiç şüphesiz ki zamanın kuşattığı her canlı için değil, sadece zamanın kıymetini bilenler ve zamanı değerlendirenler içindir. Nitekim aynı zaman dilimini, müslümanlara, münafıklarla, kafirlerle ve hatta hayvanlarla birlikte yaşıyoruz. Mesela otladıktan sonra bir köşeye çekilerek aheste aheste geviş getiren bir ineğe bakınız.
“Bu inek için zaman kıymetlidir!”diyebilir misiniz? Gerçi müşriklerin ve kafirlerin yaşadıkları zamanı nasıl ve hangi eylemlerle geçirdiklerine bakarak, geviş getiren ineklerin geçirdiği zamanı, çok temiz zamanlar olarak görebilirsiniz. “Keşke şu müstekbirlerin veya şu politikacıların yaşadığı zamanlar da, ineklerin yaşadığı zamanlar gibi temiz olsa!” diyebilirsiniz.
Ancak meseleyi kendimize göre değerlendirdiğimiz zaman müslümanlar olarak bizlerin görevi; yaşadığımız zamana inekler gibi yaklaşmanın çok fevkinde, bu zamanı gerçek manada değerlendirmemizdir. Zamanın değerini bilerek, zamanı gerçek manada değerlendirebilmek ise. hiç şüphesiz ki yaşanan zaman diliminde değerli şeylerin, değerli eylemlerin yapılmasıyla mümkündür. İlahi mesajda beyan edilen ölüm ve ölüm sonrası hesabını dikkate alarak yaptığımız ve yapacağımız bütün Rabbani eylemler, yaşadığımız ve yaşayacağımız zamanları değerlendirecek, değerli kılacak eylemlerdir. Nitekim hesabını verebileceğimiz anlar, hesap bilinciyle yaşadığımız böylesi anlardır.
Dolasıyla hergün kendi nefislerimize yönelttiğimiz “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusunu aşarak, “Koskoca yirmidört saattir, Allah için yapman gerekirken, neleri yapmadın?” sorusunu sormamız gerekir. Çünkü muhteşem hesap gününde Allah için yaptıklarımızdan değil, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. An be an soluduğumuz, yaşadığımız fakat kıymetini bilemediğimiz zamanlardan hesaba çekileceğiz.
İlahi mesaj, bütün bunları idrak edebilmemiz, yaşadığımız zamanın kıymetini bilebilmemiz için bizlere ölüm gerçeğini hatırlatmaktadır. Ayrıca önemle dikkate almamız gereken bir diğer husus ise bizlere öleceğimizi bildiren İlahi mesaj, ne zaman öleceğimizi bildirmemiştir. İnsan ömrü belli bir süre ile standart hale getirilmemiştir. Bütün bunların önemli bir hikmeti, ölüm gerçeğinin her an gelebileceğini bilmemiz ve buna hazırlıklı olmamız içindir.
Peki bunu biliyor muyuz?
Bu bilinçle yaşıyor muyuz?
Yapmamız gereken hayırlı amellerde, bu bilinçle acele ediyor muyuz?
Oysa bu bilince sahip olarak bütün hayırlı amellerde acele etmemiz, acele etmeniz gerekmez mi?
Mesela ne zaman patlayacağını bilmediğiniz bir saatli bombanın yanında olsanız, onun ibresini geriye almak için hiç acele etmez misiniz? “Nasıl olsa daha patlamaz” diyerek, o saatli bombanın yanında çay içip, muhabbet etmeye veya üç-beş kuruşluk paranızı mal sevgisiyle tekrar tekrar saymaya ya da televizyon seyretmeye devam mı edersiniz?
Veya zilin ne zaman çalacağını bilmediğiniz bir imtihanda olsanız, bildiğiniz cevaplan yazmakta hiç acele etmez misiniz? Yanımzdakilerle şakalaşip, “Oğlum adam olacak, fırıl fırıl bakacak, daha sonra yazacak..” ninnisini mi söylersiniz? Yoksa yazım çok ince ve çok narin olsun diyerek devamh kalemini yontan, aslında ömrünü yontmakta olan kimseler gibi mi davranırsınız?
Halimize bakarak yaşadığımız zamanlan nasıl geçirdiğimize bakarak, kendimize gelmemiz gerekmez mi?
Yoksa insan ömrünü uzun mu görüyoruz!. “Bugün olmazsa yann olur” derken, daha pek çok yarınlar, daha pek çok zamanlar yaşayacağımızı mı zannediyoruz?
Oysa insan ömrü, gerçekleri aktedebilecek kadar uzun, yapılması gerekenleri erteleyemeyecek kadar kısadır.
Nitekim Kur'an'ı Kerim'de;
“İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: “Kabininiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım..” Size orada (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyarıp-korkutan da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.” buyruğu ile ömrün gerçekleri akledebilecek kadar uzun olduğu beyan edilirken, salih amelleri erteleyemeyecek kadar kısa olduğuna işaret edilmektedir.
Günümüzde “İnsan ömrü kısa mıdır, uzun mudur?” sorusu etrafında bir araştırma yapsak, bu soruya değişik cevaplar verilecektir. Ancak huzuru mahşerde verilen cevaplar genelde hep aynıdır.
“Kıyamet-saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler.”
“Gündüzün bir saatinden başka hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar.”
Ayet-i kerimedeki kimselerin yaşadıklarıyla ömürle ilgili olarak söyledikleri söz, gerçek zaman anlayışına göre doğru bir sözdür. Nitekim sanı yüce Rabbimiz;
“Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” buyurarak, bizlere gerçek zaman anlayışını vermektedir. Zaten peygamberler, bu gerçeği dünya hayatını yaşarken farketmektedirler. Efendimiz (s.a.v.)'in dünya hayatıyla ilgili olarak “Sen çöldeki bir ağacın gölgesinde bir saat mola veren yolcu gibiyim” buyurması, dünya yaşantısına bu gerçeklikten baktığına işarettir.
Müslümanlar olarak bizlerin de bu gerçeği öldükten sonra değil, ölmeden önce kavramamız gerekir. Gerçek zaman anlayışına göre bir saatlik olan bu ömrü, Allah'ı hoşnut edici amellerle, eylemlerle, zikirlerle güzelleştirerek değerlendirmeliyiz. Zaman zaman bir köşeye çekilip Allah'ı zikretmek, toplumsal sorumluluğu ön plana çıkaran bazı kardeşlerimize tuhaf gelebilecektir. Oysa yaşantımızda yer alması gereken bu durumun hiç de yadırganmaması gerekir.
Günde beş köşeye gidip boş vakit geçirebilen müslümanların, zaman zaman bir köşeye gidip tevbe ve istiğfarla Allah'ı zikretmesini de bilmeleri gerekir. Çünkü bilinçli bir şekilde tevbe ve istiğfarla geçireceğimiz bu anlar, basit . bir Örnekle banyoda geçirdiğimiz arınma ve temizlenme anları gibidir. Allah'ı zikrederek geçirdiğimiz ve geçireceğimiz böylesi anlar, bu anlamda değerlendirdiğimiz anlar olacaktır.
Cehennemlikler ise, yaşadıkları fırsatların değerini, bu fırsatları kaçırdıktan sonra anlıyan kimselerdir. Dünyada iken televizyon, sinema ve değişik eğlencelerle vakit öldüren bu kimseler, öldürdükleri vakitlerin değerini ancak o zaman anlamışlardır. Nitekim kendilerine verilen fırsatların değerini, ancak öldükten sonra anladıkları için, bu fırsatları tekrar yaşamak ve tekrar dünyaya dönmek isterler.
“Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başlan öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız” (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen.” [7]
Dünyaya dönmek isteyen bir de şehidler vardır. “Ya Rabbi bizi dünyaya döndür, tekrar şehid olalım, tekrar şe-hid olalım, tekrar tekrar şehid olalım” derler.
Peki bunu niye derler?.
Bildiğimiz gibi şehidler, Rabbimizin katında nimetlen-dirilmektedir. Şehadetin gerçek karşılığı olan cennetle henüz karşılaşmayan, sadece bazı nimetlerle nimetlenen bu insanlar, kendilerine sunulan bu kısmi nimetlerin görkemi karşısında Allah (c.c.)'ın kadrini ve kıymetini çok daha yakından hissederek, çok daha yakından idrak ederek.
Böyle bir Rabbimiz için, böylesine güzel bir Rabbimizin hoşnutluğu için “Bir can daha, bir can daha, bir can daha verelim” diyerek, bu arzularını dile getirmektedirler.
Rablerini hoşnut, daha bir hoşnut edebilmek için. tekrar tekrar şehid olmak istemektedirler. Bir kez daha şehid olmak için, bir fırsat, bir fırsatçık daha istemektedirler. Çünkü böyle fırsat, gerçekten çok güzel bir fırsattır. Çünkü böyle bir fırsat, her güzel şeyin bulunduğu cennette, cennette dahi bulunmayan bir fırsattır.
Çünkü cennette dahi.
Allah'ı hoşnut edebileceğimiz böylesi vakitler, böylesi fırsatlar yoktur.
Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) hoşnut etmeyi, hoşnut edilmekten daha çok seven müminler için, Allah'ı hoşnut edebilecekleri bu vakitler, cennet vakitlerinden daha sevgili, çok daha sevgilidir.
Ve bizler, Allah'ı hoşnut etmek isteyen biz müminler, cennette dahi bulamayacağımız bu fırsatları yaşıyoruz. Sevdiğimiz Rabbimizi hoşnut edebileceğimiz bu anları, bu zamanlan yaşıyoruz.
İşte, hem bu anların içinde olduğumuzu ve hem de bu anların biteceğini bilmemiz gerekir.
Yaşadığımız anlara, kendimize, dünyaya ve dünyanın içindekilere bu bilinçle bakmamız gerekir.
Mesela duyduğu bir rahatsızlıktan dolayı doktora giden ve muayenesi sonucu öleceğini öğrenen insanın durumu ne olur hiç düşündünüz mü?
Bu insanın dünyası ve dünyaya bakışı bir anda değişiri. Sevdiği birçok şeye karşı, sevgisini yitiriverir. Anlamlı gördüğü birçok şey anlamsızlaşıverir. Şu an dert edindiği birçok şey, dert olmaktan çıkar. Korktuğu birçok şeyden korkmaz olur. Elli yıl çalışarak biriktirdiği milyarları, elli gün daha fazla yaşamak için vermek ister. Bu insan müslümansa ne yazık ki bu müslümanda da değişiklikler olur. Ölüm haberine her an hazır olan, bu haberi her an bekleyebilen bir müslümanda olmayacak, olmaması gereken değişiklikler, zamammızdaki birçok müslümanda oluverir.
Ölüm haberini alan bu müslüman bir anda kendisine geliverir. Öldükten sonra hesaba çekileceğini bildiği için, başını arkaya çevirerek hesap vereceği yaşantısına bakar. Sevdiği Rabbi için yapmadığı. ertelediği, geciktirdiği bütün güzel eylemler bir dağ gibi yığılır gözlerinin önüne!.
Ağlamaya, hüngür hüngür ağlamaya başlar..
Öleceği için değil. ame! heybesini, güzel amellerle dolduramadığı için, göğsünü ve gönlünü gere gere “Ey güzel Allah'ım, ey güzel Rabbirn, hana lütfettiğin ömrümle Sana bu amellerimi getirdim” diyemeyeceği için ağlar ve ağlar ve ağlar...
Tabi ki gecikmiş bir idrak, gecikmiş bir gözyaşlarıdır bunlar. O halde sizler geç kalmayın canlar, gecikmeyin kardaşlar!..
Şimdi gülüp, ölürken ağlayanlardan değil, şimdi ağlayıp. Ölürken gülenlerden olun...
Vakit öldüren ölülerden değil, dipdiri eylemlerle vakitlerini dirilten, dirilerden olun..
Çünkü sizlere bir doktor, bir profesör, bir kahin değil sizleri yaratan Allah ve O'nun Resulü (s.a.v ) bildiriyor.,
“Öleceksiniz!..”
öncevefa
Jun 11 2008, 12:52 PM
Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü hep hatırlamamız gerekiyor. Bu hayatın en net gerçeğini unutmak çözüm değil. Mezarlık girişine ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır’ mealindeki İlâhî ikazın yazılmasına itiraz edebilirsiniz, ancak kâinat kitabında çok vurgulu şekilde yazılan uçak kazaları, depremler gibi kevni âyetlerin yazılmasını ve gazete, televizyon ve radyolarda bunun dile getirilmesini engelleyemezsiniz. Bu gerçekten kaçamazsınız. O halde anlamak ve hayat içinde neyi ifade ettiğini çözmek gerekiyor. Bununda en kısa yolu vahye kulak vermek ve O’nun hayatımızdaki en açık yansımaları olan Kur’ân ve Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) dinlemek.