Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Bediüzzaman Said Nursi
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
fecrvakti
Bediüzzaman'ın Hayatına Kısa Bir Bakış

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876).

Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü. Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu. "31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü.

Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi. Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü.Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur Külliyatı'nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı.

Problemin çözümü Kur'ân'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.1960 yılının 23 Mart'ında Urfa’da Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur’an talebesi" bırakmıştır.

Allah ondan razı olsun.

<VİSAL>
ALINTI('fecrvakti' @ 'Feb 12 2008, 10:19 AM)

Bediüzzaman''ın Hayatına Kısa Bir Bakış

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876).

Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul''a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü. Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman''a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu. "31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü.

Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü''l-Hikmeti''l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi. Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis''te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van''a döndü.Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur''a, ardından Barla''ya sürüldü. Barla''da Risale-i Nur Külliyatı''nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.1925''li yıllarda Türkiye''de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur''ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı.

Problemin çözümü Kur''ân''ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.1960 yılının 23 Mart''ında Urfa’da Hakk''ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur’an talebesi" bırakmıştır.

Allah ondan razı olsun.


AMİNNN....
Paylaşımınız için Allah sizden de razı olsun.
fecrvakti
ecmain.
rabbim sizdende razı olsun.
rabbim iman ve kuran davasından ayırmasın
siracünnur
AMİN KARDEŞİM SONSUZ KERE AMİN
öncevefa
ALLAH razı olsun jp.gif
Vakıf Ahmet Özışık
Said Nursi'nin Büyük Doğu aşkı

Bir sayısında Büyük Doğu, acı bir haber verir. Okuyucuları acilen yardım etmezse "Büyük Doğu" çıkmayacaktır... Said nursi bu haberi duyar duymaz, yardıma karar verir ama...
02 Aralık 2005 06:53


Yazar Vehbi Vakkasoğlu'nun yayına hazırladığı, "Başkasının Günahına Ağlayan Adam" adlı kitapla Bediüzzaman Said Nursi'nin bilinmeyen anılarına ve ilginç görüşlerine yer veriyor. Zamanının ünlüre ile Said nursi arasındaki ilişkilerin anlatıldığı kitabın önemli bir bölümü de Necip Fazıl ile Said Nursi arasındaki ilişkiye ayrılmış.

Kitapta iki ünlü ile ilgili anektodlardan bir tanesi de İki yorganından başka bir serveti olmayan Said Nursi'nin Necip Fazıl'a nasıl yardım ettiği hususundaki pasaj:

Said Nursi'nin Zübeyr Gündüzalp Ağabeye okutturup dinlediği dergiler arasında, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su da vardır.

Bir sayısında Büyük Doğu, acı bir haber verir: Gelecek sayının çıkması bile tehlikededir. Çünkü yayın için ayrılan para pitmiştir. Okuyucuları acilen yardım etmezse "Büyük Doğu" çıkmayacaktır...

Bu mealdeki yazıyı dinleyen Bediüzzaman, çok duygulanır, bir süre düşünür. Sonra da, "Zübeyr, Büyük Doğu'ya yardım edelim" der.

Zübeyr Ağabey, "Peki üstadım" diye cevap verir. Fakat, "Bu yardım nasıl ve ne ile yapılacaktır?" diye de düşünmeye başlar.
Ancak Üstad, bu haberden çok duygulanmış ve yardıma kesin karar vermiştir.
Der ki:
"İki yorganım var, biri bana kâfi... Diğerini satın, parasını Büyük Doğu'ya gönderin...."

Biri yazlık, ince: diğeri kışlık, daha kalınca iki yorgan... Ve biri "Büyük Doğu'ya kurban...

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?sh...170&hl=Said
Abd_us_SAMED
"Gözümde ne cennet sevdası var ne cehennem korkusu.Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti istemem.orası da bana zindan olur.Milletimizin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur."
Allah razı olsun.
mesdo
Din büyüğü olarak bilinen kimselerin, halk üzerinde etkisini artırmak için olağanüstü kişiliğe büründürülüp kutsallaştırılması yaygın bir durumdur. Buna Said Nursî örnek verilebilir. Risale-i Nurlara göre Said Nursî, “yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamıştır. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap vermiştir.” Çünkü “rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’ân ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir”.

Şiilerde de böyle bir iddia vardır. Onlar bunu, Ali’nin soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler: “... İmamlardan hiçbiri bir öğretmene git­memiş, bir eğitimciden bir şey öğren­me­miştir. ...Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medre­seye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey so­rulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için dü­şünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir...” İmamın ilahî hükümlere, ilahî maarife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıy­ladır... ”

Bir insanın böyle bir bilgiye sahip olmasının mümkün olamayacağı açıktır. Bu özellik her hangi bir peygamberde de olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, tanrını­zın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.” (Kehf 18/110)

“De ki: “Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: “Beni Allah’ın azabından kimse kurta­ramaz. Ondan başka bir sığınak da bula­mam.

Benimkisi yalnız Allah’tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar.” (Cin 72/21–23)

Said Nursî daha ileri giderek şunları söyler: “Benim özel üstadım olan İmam-ı Rabbânî, Abdulkâdir Geylâni ile Cevşen-ül Kebir münâcâtını kendilerinden öğrendiğim İmâm-ı Gazâlî ve Zeynelâbidîn (R.A.) bir de otuz seneden beri Hazret-i Hüseyin ve İmâm-ı Ali'den (Kerremallâhü Vechehû) aldığım ders ve özellikle Cevşen-ül Kebîr vasıtasıyla onlarla kurduğum manevi bağ sayesinde geçmiş gerçekleri ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi aldım”.

Said Nursî ile ilgili iddiaların gerçeklerle ilgisi olamayacağı açıktır. Zaten kendi el yazısı ile yazdığı özgeçmişine göre ilköğrenimden sonra Şeyh Muhammed Celalî’nin ders halkasına katılmış, okunması adet olan kitapları okumuş ve daha sonra Van’da 15 yıl kadar eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur.

Tarihçe-i Hayatı’nda verilen bilgiye göre de; “önce Sarf ve Nahiv ile meşgul olmuş, İzhar’a kadar okumuş, sonra Şeyh Mehmed Celâlî’nin yanına gitmiş, her türlü ilime ait eserleri incelemeye koyulmuş ve İslamî ilimlerle ilgili kırk kadar kitabı ezberlemiştir. Ayrıca Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim, Şeyh Mehmed Küfrevî, Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah’dan da dersler almıştır.

Bu sebeple, onun ilim hayatını üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası onu kutsallaştırma çabasından başka bir anlam taşımaz.

Kutsallaştırma çabalarının öncüsü bizzat Said Nursî’dir. O, 70 yaşına vardıktan sonra bile şu sözleri söyleyebilmiştir: “Ondört yaşında idim. O zaman diploma sahibi olmanın göstergesi olarak hoca tarafından bana sarık sarılması ve cübbe giydirilmesinin önüne engeller çıkmıştı. Yaşım küçük olduğu için büyük hocalara özel olan giysi bana yakıştırılmamıştı. Diğer yandan büyük âlimler bana hoca değil, ya rakip oluyor, ya da karşımda konuşamıyorlardı. Kendini benim yanımda hoca görecek biri çıkmamıştı. Ben bu hakkı elli altı sene sonra kullanabildim. Bundan yüz sene önce ölmüş Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin bana, kendi cübbesi ile birlikte bir sarık gönderdi, şimdi o cübbeyi giyiniyorum. Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret kardeşlerimizden Âsiye adında bir muhterem hanımın eliyle aldım”.

Said Nursî, 14 yaşında iken rakipsiz bir ilim adamlığı payesine ulaştığını iddia ede dursun Tarihçe-i Hayatı’nda on beş- on altı yaşlarına kadar bütün bilgisinin sünuhat kabilinden olduğu ifade edilmektedir. Sünuhat, kişinin aklına ve hatırına gelen şeylere denir. Onlara ilim dense âlim olmayan kalmaz.



MoqavemaT
Bediüzzaman said nursinin zalimler, karşısındaki tavrı büyük ittihad gayretleri bir kenara atılıp. ' günde ilim tahsil etmiş uçan kaçan bir evliya portresi çizilmesi ona yapılabilecek en büyük hakarettir.

Ayıp yahu..

Bediüzzamanın nuru yolumuzu aydınlatıyor.

Bu nur onun kermaeti falan değil fikriyatıdır.

Zengin ilim deryası...

Yaptıpı tek bir mahkeme savunması bile onun takvaca büyüklüğünü, liderliğini, resule yakışırlığını bize kanıtlarken yanında ilmide cabasıdır zaten...

İttihad fikrinin köküne kibrit suyu dökenlerin Bedizzamanı bile uçurup ışınlayabilmesi çok zor dğeil..

Yukarıdaki yazıya dyanarak söylemiyorum genel manada evliyacılık, nurculu oynayanlar bunu yapmaktalar..

Hata yapmamak için pasif kalmak gerektiği bir dönemlde en aktif adama oynamış bizlere hüseyni aşkı, hüseyni kıyamı göstermiştir.

Yakın çağın hüseynler kervanından...


Kerbela diroke me, Bediüzzeman seroke me.....
Saltukoğlu
İslamın yok olmasını isteyen düşmanların en önemli taktiklerinden birisi de müslümanların yollarını aydınlatan mücedditlerin tartışmaya açılması, eleştirilmesi, İslamla bağdaşmayan yönlerinin bulunduğunun ima edilmesi ve küfre karşı müslümanlara önderlik edecek bu önderin böylece müslümanlarca kuşkuyla bakılan, şüpheli bir insan konumuna sokulması ve böylece emperyalist zalimlerin müslümanlar üzerinde kolayca sulta kurmalarının sağlanmasıdır.

Üstad Bediüzzaman da hayatının her soluğunu İslam Ümmetine cömertçe harcamış, bu uğurda hemen herşeyinden vazgeçmiş, tarihte eşine ender rastlanan kahramanlardan birisidir. Ona uzanan hiç bir eleştirinin masum, hiç bir hücumun haklı ve hiç bir tereddudun hak olduğuna kesinlikle inanmıyoruz.
vitrivius
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ (R.A.) KİMDİR?

Bediüzzaman Said Nursî (r.a) Hazretleri "90 Şeriat Kitabı"nın HÂFIZIDIR. Ve bu kitapların içinde "Kütüb-i Sitte" gibi 6 ciltlik külliyatlar "1 tek kitap" olarak sayılmak suretiyle "90 Şeriat Kitabı"nın HÂFIZIDIR. Bedîüzzaman Hazretleri "ömrünün sonuna kadar" her gün 1 kitabı hafızasından tekrar etmek suretiyle 3 ay zarfında bütün kitapları devretmiş bir "DEHÂDIR." Yeryüzünde benzerine rastlanmamış bir tarzda "zekî" ve benzerine rastlanmamış tarzda "dâhî" ve Asrının Mehdîsi olan Ferdiyet Makamı'nda bir Müceddid-i Dîn'dir. Kendi yaşadığı zamanda dünyanın (kendisine denk tutulan) bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsini defâlarca mağlub etmiştir. İlim, zekâ ve dehâ noktasında dünyaya meydan okumuş, kendisine nisbet edilebilecek ihtimalleri delîl ve isbât ve iknâ ile bertarâf etmiştir.

MÜCAHİD KOMUTAN BEDİÜZZAMAN (R.A.)

Bediüzzaman Hazretleri savaşçı bir askerdir. Rus Harbi'nde 500 Talebesini şehid vermiş, kendisi de yaralı vaziyette esir düşmüş bir kahraman mücahid komutandır. Esir düştüğü zaman Rus Generali'nin önünde ayağa kalkmayıp "Bir İslam alimi asla kafire karşı hürmet göstermez" diyerek idam edilmeyi kabul etmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk Bediüzzaman'ın samimiyeti karşısında Rus Generalin kararını değiştirerek Bediüzzaman'ı idam edilmekten korumuştur.

BEDİÜZZAMAN'IN ALEYHİNE ÇALIŞAN MÜSLÜMAN GRUPLARA SESLENİYORUZ

Bedîüzzaman Hazretleri hakkında suizan besleyen Müslümanlar bilsinler ki : Kökü dışarıda olan ecnebî bir şebeke bütün gücüyle Asrın devâsı olan Risâle-i Nûr'u ve müellifi Bedîüzzaman Hazretleri'ni lekelemeye çalışmaktadır. Sağlığında kendisini zındanlara attıran, sürgünlere gönderen, defalarca zehirletip ve hatta makinalı tüfeklerle kurşunlatıp öldürmeye çalışan (fakat Cenâb-ı Hakk tarafından başarılı olmaları engellenen) o ecnebî komite, Üstad Hazretleri vefât ettikten sonra da faaliyetlerine devam etmiş ve etmektedirler. Risale-i Nûr'un te'sîrini yeryüzünde etkisiz hâle getirmeye çalışmaktadırlar. Bediüzzaman Hazretleri'ni Şeriat-ı Ğarrâ'ya muhalif düşünceler içerisindeymiş gibi göstermeyi hedef edinmişler. (Mesela: "Hoşgörü ve Dinler arası Diyalog" iftirası gibi)

Bu gün artık o ecnebî komite başarılı olmak üzeredirler. Bazı nurcu cemaatlerin başına geçirdiği Hoca sıfatındaki ajanlar vasıtasıyla içten yıkım stratejisini uygulamaktadırlar. Çünkü içten yıkım daha tehlikeli ve tesirlidir. Bu cemaatlerin münâfık liderlerine zıt olan samîmi Müslümanlar ise artık Bediüzzaman Hazretleri'ne de düşman olmuş durumdalar. İşte o ecnebî komite Müslümanları böylece Risale-i Nur'a düşman etmeyi başarmış durumdalar.

CEMAATLERİN BAŞINA GEÇMİŞ MÜNAFIK LİDERLERE DİKKAT!

Kur'ân'a ve sünnete muhalif işler yapan kişiler ister cemaat lideri olsun, isterse mehdîliğini ilan etsin o kişilere itibar edilmemelidir. Günahı açıkça işleyen, insanları Allah'ın indirmediği kanunlara davet eden kişilere karşı dikkatli olmak zorundayız. İsterse falanca abi, filanca hoca efendi olsun o kişileri sünnet-i seniyye ölçüsüyle değerlendirmemiz gerekmektedir. "Hocamız Şeriata ters işler yapıyor ama bir bildiği vardır" demek Şer'an caiz değildir! Kim olursa olsun Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) Şeriatına uymuyorsa o kişi kendisi cehennemlik olduğu gibi kendisine tâbî olanları da cehenneme sürükler. Mahşer meydanı cehenneme müstehak olan cemaatler ve onların hoca efendileriyle dolup taşacaktır. Bu sebeple dikkatli olmalıyız.

NURCULUK AYRIDIR, RİSÂLE-İ NÛR AYRIDIR!

Bu gün kendisine Nurcu dedirten bazı cemaatler kâfirlerle iş birliği yapıyorlar. İslâm'ın emir ve yasaklarını açıkça ihlâl eden bu cemaatler böylece Risale-i Nur'u ve Bedîüzzaman'ı da suçlarına ortakmış gibi gösteriyorlar. Halbuki Risale-i Nur Kur'ân'ın îmânî mes'elelerinin tefsîridir. Kur'ân'ın tefsîri Kur'ân'a aykırı olur mu? Olmaz. Öyleyse bu cemaatler Risale-i Nur dâiresinde değildirler. Kendilerine nurcu sıfatını takmış bir kısım gruplardan ibarettirler. Dolayısıyla Risale-i Nur ayrıdır, nurculuk denilen ekol ayrıdır. Risale-i Nur ise bütün Müslümanların istifadesine sunulmuş bir tefsîrdir.

BEDÎÜZZAMAN (R.A.) İSLÂM DÎNİ'NİN ÂLİMİDİR

İmâm-ı Âzam'ı zındanlarda şehid eden, Seyyid Kutub'u zındanlara attıran, Abdullah Azzam'ı bombalarla şehid eden o gizli şebeke, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'ni de 19 defa zehirlettirmiş fakat öldürmeye muvaffak olamamıştır. Mitralyoz denilen makinalı tüfekle uçaktan tarattırmış, askerlere yakından üzerine hedef alarak defalarca ateş açtırılmış fakat mermiler Üstad Hazretleri'nin cübbesinin eteklerinden yere dökülmüştür. Bu, Kur'an'ın, biricik talebesine bir mükâfât olarak mucizesidir. O ecnebî komite, Kur'ân'ın nûru olan Risale-i Nur'u söndürebilmek için Bedîüzzaman Hazretleri'ni sürgünlere göndermiş, "ömrünün çoğunu" hapishanelerde ve sürgünlerde geçirtmiştir. Şimdi de çeşitli planlar ve münafıklar vasıtasıyla o nûr'u söndürmenin hesaplarını yapmaktadırlar.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ'NİN SAVUNUCUSUYUZ

Üstad Hazretleri'nin hayattayken ilim, zekâ, dehâ ve cesâret noktalarında "HİÇ KİMSE" karşısına çıkamamışken, vefâtından sonra biz O Zâta menfî bir küçük söz dâhi söyletmeyiz, söyletmeyeceğiz de, inşallah..

ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN'IN ALEYHİNE ÇALIŞAN KÂFİR VE MÜNAFIKLARA SESLENİYORUZ

Bedîüzzaman Hazretleri bedenen vefât etmiştir. Fakat O'nun talebeleri Allah'ın izniyle hayattadır. Vallahi intikamımız çok şiddetli olacak. Vallahu Azîz'un-zuntikam!

-Batı Şehidleri Tugayı-
mesdo
Bediüzzaman Said Nursî (r.a) Hazretleri "90 Şeriat Kitabı"nın HÂFIZIDIR. Ve bu kitapların içinde "Kütüb-i Sitte" gibi 6 ciltlik külliyatlar "1 tek kitap" olarak sayılmak suretiyle "90 Şeriat Kitabı"nın HÂFIZIDIR. Bedîüzzaman Hazretleri "ömrünün sonuna kadar" her gün 1 kitabı hafızasından tekrar etmek suretiyle 3 ay zarfında bütün kitapları devretmiş bir "DEHÂDIR." Yeryüzünde benzerine rastlanmamış bir tarzda "zekî" ve benzerine rastlanmamış tarzda "dâhî" ve Asrının Mehdîsi olan Ferdiyet Makamı'nda bir Müceddid-i Dîn'dir. Kendi yaşadığı zamanda dünyanın (kendisine denk tutulan) bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsini defâlarca mağlub etmiştir.

SELAMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAH

sevgili kardeşim

işte bizim iddia ettiğimiz ve delillendirdiğimiz noktaya geldiniz

yukarıdaki alıntı size aid

bakınız kutsallaştırma çabaları nerelere kadar varmış

sizin ağzınızdan
Saltukoğlu
Mesdo kardeş, böyle düşünürseniz vakıaları açıklayamazsınız. Çünkü sizin düşüncenize göre bütün insanların aklının, zekasının, bilgisinin, gücünün, malının, kabiliyelerinin kısacası bütün özelliklerinin eşit olması gerekiyor ki TEVHİD olsun da insanları ilahlaştırma olmasın.

Hatta, insan kabiliyetleri itibariyle hayvanlar ve cansız eşyaya göre sizin mantığınıza göre ilahlık makamındadır. Çünkü bütün varlıklar insan denen yaratığın hizmetine verilmiş. Eğer varsa böyle ilahlık izafiyeti bunu yapa edip eyleyen Cenabı Allahtır. Şimdi Hak Teala kendi elleriyle mi, kendi Tevhidini bozuyor dersiniz acaba.

Tevhid olması için, herkesin ve her şeyin eşit olması mı gerekir mi, buna varlık düzleminde imkan bile yoktur. Çünkü yaratılanların her şeyi eşit olsa konumları eşit olmayacaktır. Yani bulundukları nokta eşit olmayacaktır.

Size göre Albert Ainştaiyn da ilahkıl makamındadır. Çünkü fiziği diğer insanlara göre fazla bildiğini iddia ediyor. Ainştaynin diğer insanlardan bir farkı olmadığına göre fiziği daha fazla bildiğini idda etmesi kendisini ilah olarak görmek istemesinden başka bir şey değildir size göre, değil mi?
MoqavemaT
Diyoruz ki Bediüzzamanın 90 kitabı hıfz etmesi Alalh vergisi zekasından ve çalışkanlığındandır..

Keramet aramaya yüceleştirmeye gerek yoktur...

Onun nuru fikriyatıdır.

İsmet sıfatıda yoktur....
meslina
Bediüzzaman hazretlerinin sıkça kullandığı bir ifadeyi buraya alıntılamak istiyorum."Ben kendimi beğenmiyorum beni beğenenleri de beğenmiyorum,"diyor.Onu burada iltifatlarla anmanın ona katkısı olmayacağı gibi onu yerenler de onun bu zamana kadar yaptığı ve kıyamete kadar da yapacağı hizmetleri ört pas edemeyecektir. Bununla beraber bazı arkadaşların kullandığı sert ve bazı hizmet kurumlarını karalayıcı ifadeleri bizleri rahatsız etti. Bu tavır bediüzzaman hazretlerini üstad olarak kabul eden birisine hiç yakışmıyor. Üstadı tanımayanlara veyahut manasını kavrayamamış insanlara her türlü ifadeyi yakıştırabilirim ama kendini nur talebesi olarak gören biri bu tür ifadelerden kaçınmalıdır diye düşünüyorum.İntikam bediüzzamanın metodları arasına hiçbir zaman girmemiştir.umarım hakiki manada onun misyonunu kavrayabilenlerden oluruz...
kırık-rüzgar
kimseyi putlaştıramayız fakat fikriyatını da göz ardı edemeyiz buda zulm olur.

Diyoruz ki Bediüzzamanın 90 kitabı hıfz etmesi Alalh vergisi zekasından ve çalışkanlığındandır..

Keramet aramaya yüceleştirmeye gerek yoktur...

Onun nuru fikriyatıdır.


Allah-ın ona ihsan ettiği ilimdir.İlimiyle aydınlatmıştır.Ama elbette oda Allah-a bir kuldur.
MoqavemaT
Esengül kardeşim elbette Allahtandır..

Biz öğrenemeyiz Alalh öğretir, biz bilemeyiz o bildirir, biz göremeyiz o gördürür.

Bunda şüphe yokki...

İnsanı olağanlık sınıorlarının dışında bir olağan üstülük bir keramet yoktur diyoruz biz....

Allahu(cc)'in herşeye gücü yeter, ama bazı insanlara özel güçler veya gizli(!) ilimler vereceğinin söylememişken Resulune bildirmemişken, bize bunu uydurmak nerden düşüyor...

Biz biliyoruz ki Allah(cc) peygamberlerine davet için özel güçler vermiştir, fakat bu güçleri verdiğini ve vereceğini açıkça belirtmemişmidir.

Peygamberlrine verdiyse bazı kullarınada veriri diye bişey yok..

Diyelim ki verdi bununla amel edilmezki...

Bediüüzaman çok çalışkandı, sabırlı idi, Allah vergisi zeki idi azmetti istedi Allahu teala ona o ilmi verdi...

Ama bu veriş bizim kitap okumamızın vesilesiyle bize verdiği ilim gibidir.

Olağandır...

Bediüzzaman tgrt uydurması tiner gibi uçucu bir evliya değildir...

Allahın dostları ancak takvaca üstün olanlardır.

Ne veliler duyduk ömrünü sözde cihad ile geçirmiş zalim sultanların,emirlerin boyunduruğu altında...(Takva bunun neresinde!)

Ne Allah dostları biliriz harbiden cihad etmiş, Bediüzzaman gibi, Şeyh Said, Şeyh Şamil gibi...


Saltukoğlu
Peygamberlerin mucizeleri evliyanın ilham ve kerametinin delilidir. İslama materyalist bir zihniyetle bakmak insanı yanıltır.
İnsanların, renkleri, cinsiyetleri, kavimleri, zenginlik fakirlikleri, akılları, zekaları tümüyle farklı olduğu gibi fazilet dereceleride farklı farklıdır.
İnsanlık boıyutunda en faziletli insanlar başta peygamberler olmak üzere, evliyaullah, salih kullar, şehitler ve benzeri şekilde Kuranda sınıflandırmaktadır. Bu sınıflandırma peygamberlerde Alllahın layık bulması ile başlar, kulların azim sebat ve gayreti ile elde devam eder.
Bütün insanlarda her değerin frekansı farklı olduğu gibi fazilet frekanslarıda farklıdır. Kimse peygamberleri faziletlerinin yüceliğinden dolayı ilahlık makamına çıkartılıyor demesin ve hiç kimse peygamberlere ait makamları küçük görerek kendisini onlar gibi görmesin.
Üstelik peygamberlerin mücizelerine olduğu gibi evliyanın kerametine de milyonlarca şahid vardır ve bunlar gerçektir. Mesela Üstad elleri kelepçeli iken namaz kılmak istediğinde bu isteğine olumsuz cevap verilmiş ama Üstadımız biiznillah kelepçeleri kendiliğinden çözmüş namaz kıldıktan sonra eski durumuna geri dönmüştü. Bu evliya için bir lütfi ilahi olup manevi yetenek olarak takdım edilmiştir. Bunda şirk aramanın ilahlık aramanıda bir anlamı yoktur.
Peygamberlerin mücizelerini ve evliyanın kerametini inkara kalkışma olayı, garb medeniyeti karşısında aşağılık kompleksine düşerek savunmsa pozisyonuna geçen nevzuhur kendini bilmezlerin güya islami anlayışlarından başka bir şey değildir.
İ K R A
ALLAH RAZI OLSUN
xorient
esselam
din adamlarını otorite ilan etmek bizim değil hrıstıyankların adedidir

her turllu aşırılık sapkınlıktır ve biz bundan allah a sığınırız.


al_muallim
ALINTI(xorient @ May 30 2008, 12:47 PM) *

esselam
din adamlarını otorite ilan etmek bizim değil hrıstıyankların adedidir

her turllu aşırılık sapkınlıktır ve biz bundan allah a sığınırız.


biz risale-i nur da gecenleri anlatıyoruz,,, bazı yanlış anlasılmalar olabilir,,

bizim ilk örnek alacagımız kişi peygamber efendimizdir,,, yani böyle büyük alimler efendimizin düsturuna göre hareket ettiklerinden, peygamber efendimiz i anlatmaları lazım, yani aslında gösterilen efendimiz olması lazım,,ve öylede,,

selam ve dua ile...
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.