Bize düşen meleklerin dediğini demektir: (Bakara/ 32) Melekler: "Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için, senin bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin Sen!" dediler.

*İslam: selam ve barış

Ahirzamanda genç olmak, bir bakıma herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktır.

*Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf'in tamamı gençti.

*İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, Kehf suresinde kesinkes vardı.Hz.Muhammed'in Deccal fitnesine karşıümmetine Kehf suresini tavsiye buyurmasının bir anlamı ve hikmeti olmalıydı.

*Martin Ling:"Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi hemen ilâhî daveti kabul etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davetin önem ve şiddetine karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri yoktu."

*Genç demek, arayan adam demektir. Genç olmak, arayış içinde olmaktır.

*Bilmeye yönelik merak, öğrenmeye duyulan açlık, hayat yolculuğunun başlarında olduğunu bilmekle gelen iddiasızlık, bir genci hakikati kabulde avantajlı kılan unsurlardı.

*Yaşadığımız çağ kalblerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönemdir.

*Ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü'min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.

*Açıkçası, ahir zamanda mü'min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir. Firavun sarayında Musa, çağın Züleyha'ları karşısında Yusuf misalidir.

*Ve, ateşler içinde İbrahim'i yakmayan, Firavun sarayında Musa'yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf'u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü'min genç olmanın yolu elbette görülecektir.

*Melekut savaşı, hakiki din ile sahte dinler arasında.Bu melekut savaşının asıl sahnesi her türlü sözde dinin dokunulmaz İslam'ın ise terörizmle özdeş ilan edildiği Batı dünyasıydı.

*"Dokuzuncu Söz"de, "Namazın mânâsı, Cenab-ı Hakkı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen 'Subhahallah' deyip takdis etmek; hem kemaline karşı, lâfzen ve amelen 'Allahuekber' deyip tazim etmek; hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen 'Elhamdulillah' deyip şükretmektir" ifadesi geçiyordu. Celâle karşı subhanallah, cemale karşı elhamdulillah, kemale karşı Allahuekber!

*Kemal, tam olandı, eksiksiz, bir boşluk ve taşımayandı.

*Rabbimiz, mutlak anlamda celâl sahibi olarak mutlak anlamda cemal sahibi olmasıyla gösteriyordu kemalini. Cebbar ve Kahhar bir Yaratıcı olarak, Rahmân ve Rahîm de olmasıyla; Azîz ve Kadîr olmakla birlikte Kerîm ve Muhsin olmasıyla; Adil ve Zü'ntikam olmasıyla birlikte Gafûr ve Halîm de olmasıyla gösteriyordu.

*Tekbir ile, hem O'nun mutlak büyüklüğünü, hem O'nun büyüklüğü karşısında yaratılmışlar olarak hepimizin mutlak küçüklüğünü kabul ve ilan ediyorduk.

*Ezana da, namaza da Allahuekber ile başlamamız bundandı işte. "Allahuekber" O'nu tanımanın zirvesi ise, kulluğun zirvesi olan namaz onunla başlardı elbet. Kulluğun zirvesi olan namaza davet de onunla başlardı muhakkak.

*Namaza başlarken "Subhane-hu" değil de "Subhane-ke" deyişimiz, Rabbimize karşı doğrudan bir muhatabiyetin ifadesiydi sözgelimi. "Subhanehu," yani "Onu tesbih ve tenzih ederiz" demiyorduk namazda; "Subhaneke," yani "Seni tesbih ve tenzih ederiz" diyorduk. Çünkü, namaz dışında bir biz vardık, bir kâinat; bir de bizi ve kâinatı yaratan Zât-ı Zülcelâl. Biz, O'nun kâinata 'halife' olarak yarattığı en şerefli mahluk olarak, kâinata O'nun adına bakma durumundaydık sair vakitlerde; "Subhanehu" bunun içindi. Ama namaz, halifenin, üzerine halife olduğu teb'adan tahsil edeceğini edip, bunu Sultanına teslim etme vaktiydi. 'Gâibâne ubudiyet'ten 'hâzırâne ubudiyet'e geçiş vaktiydi. Artık kâinat önümüzde değil; ondan o vakte kadar toplayabildiğimiz tesbihat ve tahmidat ile arkamızdaydı. Doğrudan doğruya Rabbimizle yüzyüzeydik, dosdoğru O'nun huzurundaydık namaz esnasındaydı. O yüzden, hâlâ daha 'O' diyemezdik, 'Sen' dememiz gerekiyordu artık

*Ayakta iken eğilişin ifadesi olan rükuda 'rabbiye'l-azîm' dememize bedel secdede 'rabbiye'l-a'lâ' dememiz de rastgele değildi muhakkak. Azîm ismi eşyanın zahiri üzerinden kavranan ilâhî azamet ve büyüklüğü, A'lâ ismi ise eşyanın derûnuna bakıp kavranan ilâhî ulviyet ve büyüklüğü ifade ediyordu. A'lâ ismi, anlamca ve muhtevaca Azîm isminden daha derin bir ilâhî isim idi açıkçası. Dolayısıyla, rükûya göre daha derin bir kulluk ifadesi olan secdeye A'lâ, rükuya da Azîm ismi yakışmaktaydı.

*Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna girişin timsali olan kıyamın, O'nun huzurunda kulluğunu ilanın timsali olan rükunun, O'nun huzurunda kulluğunu mutlak surette ilanın ifadesi olan secdenin ardından gelen tahiyyat ile, en azından şunu bilebilirdik: O Sultan-ı Ezelî'nin şerefli bir halifesi olup bütün mahlukatın hayatlarıyla ettikleri tesbihatı O'na iletir bir büyük makam kazanmak için, en başta kendi benlik iddiamızdan soyunup varlığımızı O'ndan bilmemiz, O'nun ismiyle varlığımızın devam bulduğunu idrak etmemiz ve O'nun adına varolmayı becermemiz gerekiyor. Nitekim, tam bu mânâları en derin ve geniş anlamıyla yaşamış olan Resûlullah'ın miracını bize hatırlatan kudsî bir hatıra da taşıyor değil miydi "et-tahiyyâtu lillâh"?

*Kulluğun özü ve özeti namazdır.Namaz imanla İslam'ın kesişme noktasıdır.Namaz kılan insanın imanı ziyadeleşir""Onbirinci Söz"de görüldüğü ve gösterildiği üzere, kâinatın yaratılışı gelip insana, insanın yaratılışı ise gelip namaza dayanıyordu. Daha açık konuşursak, kâinat insan için, insan ise namaz için yaratılmıştı.Namaz Habîb-i Ekrem'in 'iki gözünün nuru'dur.'dinin direği' idi, 'kişiyle şirk arasında engel olarak namazın olduğu'nu ilan buyurmuştu; 'mü'minin miracı'ydı namaz.


*Kendimizi kurtarmak istiyorsak, namazı ciddiye ve merkeze almak gerekiyordu açıkçası. Başkaları kurtulsun istiyorsak, yine aynısını yapma durumundaydık. Dünya kurtulsun istiyorsak da bunu yapmamız gerekiyordu. Sahabiler, hem kendilerini, hem başkalarını, hem o gün ulaşabildikleri yarı dünyayı bu şekilde kurtarmamışlar mıydı?

*Celal+Cemal=Kemal

*Kemal hali (mükemmel'i bulma), uçlarda olmak değil, kıvamında olmaktı. Uçlarda olmak insanın zirveyi bulduğu anlamına gelmezdi; bilakis, iki ucu bir yakaya gelebilen insan zirvede idi. Meselâ, ne kolaylaştırayım derken zorlaştıranların yolculuğu kemale doğru idi, ne de kolaylaştırmayıp zorlaştıranların. Aslolan, yozlaştırmadan kolaylaştırmak ve yozlaşmasın derken zorlaştırmamak idi.

*Peygamberimiz (a.s.m.), "En faziletli amel nedir?" diye sorulduğunda, soran kişinin ihtiyacına ve istidadına göre farklı farklı cevap vermişti. Genç bir sahabiye "Allah yolunda cihad" cevabını verirken, anne-babasıyla sorunu olan bir başkasına "Ana-babaya iyilik etmendir" demişti. Yaşlı bir hanıma verdiği cevapta ise, en kısa namaz tesbihatı zikredilmekteydi.

*Bediüzzaman : "Sünnet yolu 'minhâc,' yani 'geniş yol"dur.

*Peygamberimiz ardına düşen her istidadın kendine münasip bir şerit bulabileceği geniş bir cadde hazırlayan 'rahmeten li'l-âlemîn' (a.s.m.) idi.