[size=3]İsmail Kazdal

Kemal Kelleci'nin, kendini tarif ederken sık sık tekrarladığı bir cümle “artıları olan halktan biri” şeklindedir. Artıları olan halktan birinin Kur'ânla hayat tanzim etmesi için, hangi alt kimliğe ulaşması gerektiğini anlatmaya, bir bakıma sade insanların kendileri ile Kur'ân arasındaki aracıları ortadan kaldırması için kullanacaklar: “Kur'ân'ı anlama metodolojisini birlik­te düşünmeye çalışacağız bu makalemizde.

Sade insan ile nasıl bir tip çizmiş olduğumuzu da söylemek gerek. Bize göre sade/vasat in­san, etimoloji, semantik, epistemoloji, hermanoloji, linguistoloji, hasılı, dil grameri ve felsefesi bilmeyen, fakat “nasıl kul olacağım” sorusunun ardında samimiyetle koşan, bu can alıcı soru­nun cevabını Kur'ân'da bulmaya çalışan kimsedir.

Hangi kimlik Kur'ân ile sade insanı birleştirmektedir, en azindan birleşmesini kolaylaştırmak­tadır? Bu sorunun cevabından önce, “Kur'ân nedir?” sorusunun açılımını yapmalıyız. [1]

Kur'ân Nedir? Ona Ulaştıracak Olan Alt Kimlik: Nasıl Oluşur?

İnsanoğlu genetik yoldan gelen huy, karakter ve kabiliyetlerle birlikte bilinen yaratılış kanunla­rıyla, çeşitli evrelerden geçerek, hayat ve can bularak doğar. Genetik yollarla, genelde insan cin­sinin müşterek vasıfları, özelde ise kendi soyunun yapı taşları varlığına intikal eder. Bu sayısız huylar ve bilgi mirası ile doğan insan, içinde yaratılıp var olduğu çevre şartlarına göre biçimle­nir. Yani, genetik yollarla gelen huy ve kabiliyetler, çevre şartlarına uygun biçimde gelişir, şekil bulur, hayat haline gelirler, çevre şartlan, bu sayısız huy ve kabiliyetlerin kimini öne çıkarır, bü­yük bir yekûnunun ise üstünü örterek, tezahür etmesine, hayat bulmasına engel olur. Elbette ki maksadımız, genetik bilgilerin hangi ontolojik oluşumlarla insanlara intikal ettiğini açıklamak değildir. Çünkü bu konu müstakil kitapların konusudur.

Bizim açıklamak istediğimiz gerçek, “insan, hayata gelir gelmez Kur'ân ile muhatap olmaz” ilkesidir. İnsan doğduğu çevrenin şartlarına muhatap olur önce. Ve o şartların içindeki bilgilerle donanmak zorunda kalır. Bir insan çevresindeki bilgileri alırken, elbette ki, o bilgileri değerlen­direrek, tanımlayarak, bilinç haline getirerek almaz, alamaz, ta ki akıl baliğ olacağı ana, zama­na kadar. Akıl baliğ oluncaya kadar topladığı bilgileri gayri iradî olarak toplar ve tanımlanmamış bilgiler olarak, hafıza kesesinde atıl ve kullanılmaz, bir işe yaramaz olarak muhafaza eder.

Örnek verecek olursak: Farz ediniz ki, mecburi istikamet olarak yürüdüğünüz bir yolda, hangi nesneyi görürseniz, hiçbir ayırım ve tanımlama yapmadan sırtınızdaki bir çuvala doldurup gi­diyorsunuz, sonunda yolunuz bir mola yerine varıyor, elinizdeki çuvalı yanınıza koyuyor ve din­lenmek için bir yere oturuyorsunuz. Çuvalınızı önünüze alıyor, içinde toplanmış nesneleri teker teker çıkanp ne işe yaradığını bulmaya çalışıyorsunuz. Ne işe yaradığını bulabildiğiniz nesne, he­men isim kazanmış, isimlenmiş demektir, çünkü ne işe yaradığını bulmak, aynı zamanda o eş­yayı tanımlamaktır. İşte bu tanımlamadan sonra, tanımlamanızın doğru olup olmadığını test edeceğiniz bir endaze, bir mizan, bir belirleyici, değişmez ve değiştirilemez mahiyetli kanunlar gerekmektedir.

Durup dinlendiğiniz noktayı akil baliğ olduğunuz zaman, çuvalın içindeki nesneleri de bilgiler olarak tasavvur edin. Evet, böyle düşünün bilgilenme ve bilinçlenme oluşumunu. Akıl baliğ olduğunuzda, yani, bilgileri analiz edip isimlendirecek yaşa geldiğinizde (ki, oranı çok yüksek yı­ğınlar hiç akıl baliğ olmadan bu dünyadan göçüp giderler) akletme melekelerinin bütününü kul­lanarak, harekete geçirerek tanımlama işlemi yaparsınız, sonra da görevlendirme kararına va­rırsınız. İşte Kur'ân ancak bu noktadan sonra devreye giren test kaynağıdır. Vardığınız karar ve verdiğiniz ismin doğru olup olmadığını test edeceğiniz şaşmaz ölçek. Tabii aynı zamanda isim; lendirip kullanılır hale getirdiğiniz bilgiyi hangi yolda ve hangi amaçla kullanacağınızı da bildiren kaynaktır Kur'ân.

Demek oluyor ki, yaşadığımız zaman ve mekân şartlan içinde ve çerçevesinde öyle çok enstrümanlar ve dolayısı ile öyle çok bilgi olacak ki, yani akıl baliğ oluş zamanına giden süreç içinde çok büyük bir oranda topladığımız ve bilgi çuvalımıza ya da hafıza kesemize doldurdu­ğumuz o kadar üstün nitelikli ve vasıflı bilgiler olacak ki, o bilgiler arasından seçim yapıp analiz etme ve kararlara varma alanımız çok geniş olabilsin. İşte, bilgilenmenin en hızlı dönemi olan akıl ve baliğ olma zamanına kadar elde ettiğimiz bilgilerin ne kadarını analiz edip bir karara bağlayabilirsek, ancak o oranda Kur'ân'a, “Bu isimlendirmem ve görevlendirme maksadım doğru mudur?” sorusunu yöneltebilir, yönelttiğimiz soru kadar cevap alabilir, bilgiden bilince, yani, imana varabiliriz.

Özetleyecek olursak; içinde yaşamakta olduğumuz zamanın yani dünyanın Kur'ân'ına, doğ­ru ve faydalı soru sormanın yolu, Kur'ân'ın dışında, fakat kâinat kitabının içinde mündemiç olan, adına sünnetullah diyebileceğimiz, kâinat kitabının bilgilerine sahip olmaktan geçmektedir. Bir insan, bilgilenme döneminde ne kadar büyük oranda bilgi edinebilmişse idraki o nispette geliş­miş ve Kur'ân ile muhatap olmanın üst kimliğini de o derece yakalamış olur. Bir başka ifadey­le, hayatın yasalarını ne nispette çözmüşse, Kur'ân diline o kadar yakınlaşmış demektir, çünkü Kur'ân, Arapça kelimelere yüklenmiş doğa ve yaşam kanunlarının dilidir. Bu yanıyla doğal, do­ğal olduğu için de evrensel vasıflı bir dildir. Bu dile ulaşmanın yolu da, dil ve dilbilgisi kuralları­nın çok ötesinde, doğayı ve hayatı var eden, bu varlığı sürdüren bilgileri okumak, anlamak ve isimlendirmekten geçer. Hayatın dilini okuyabilmek için ise, sorgulama rüştüne ulaşılıncaya ka­dar olan dönemde bütün bilgilenme kaynaklarını ve kanallarını açık tutmak gerekir. Yani, ku­lağın duyması ve gözün de görmesi lazımdır ki, akletme melekeleri onları analiz ederek bir ta­kım sonuçlara yani imana bağlasın ve kalbe yerleştirerek insanı dönüştürebilsin, inkılaba götü­rebilsin.

Kur'ân, elbette Arap insanının kullandığı dilin kelimeleri ve seslendirmeleri üzerine tertip edilmiştir. Ama açıklamaya çalıştığımız gibi, o, cahiliye Arab'ının sözcüklerine, yaratılmış olan varlığın değişmez, değiştirilemez kanunlarının tarifleri yüklenerek evrensel bir dil haline gelmiş­tir. Böyle olduğu için de, varlığın ve hayatın bilgilerine sahip olanların müşterek dilidir. Eğer ca­hiliye Arab'ının sözcüklere yüklediği manaları aynen alsaydı Kur'ân, elbette yirmi üç yıl gibi kİsa bir zamanda, cahiliye Arab'ını dünyanın en ileri boyutlarda düşünen bir toplumu haline dönüştüremezdi. Çünkü bir toplumu içinde bulunduğu bir halden başka bir hale dönüştürecekseniz, o toplumun ya dilini toptan değiştireceksiniz ya da dilini oluşturan kelimelerin içeriğini, mazrufunu değiştireceksiniz. Kur'ân ikinci yolu kullanmış, şiir ve sanat dilinde müntehaya ulaşmış Arap dilinin sözcüklerinin içini, hayat yasalarının, değişmez Allah nizamının gerçek bilgile­riyle doldurmuştur. İşte bunun için kelimelerin lügat karşılığını bilmenin ötesinde, hayatın ger­çeklerinin dilini bilecek ve Kur'ân'a öyle soru soracaksınız ki, doğru ve faydalı cevaplar alabilesiniz.

Bu açıklamaları Kur'ân'ı anlamanın alt kimliğini izah için yaptık. Özetle dedik ki, Kur'ân'ı an­lamanın yolu bilgi edinmekten geçmektedir. Bilgi ise, varlığın ve var oluşun yasalarıdır; “Allah'ın âyetleri”dir. Ancak o âyetleri okumasını becerenler, yüce yaratıcının vahyine ulaşırlar. Bu vahiy ister haber şeklinde olsun, isterse de elle tutulur gözle görülür objeler aleminde bulunsun. Bu girişten sonra, şimdi Kur'ân'ı anlamanın anahtarlarını bulmaya çalışalım.

Kur'ân'ı Anlamanın Anahtarları

Kur'ân dili; doğanın, varlık yasalarının, gerçek bilgilerin diii ise bu dili öğrenmek için bütün var­lıkların var oluş kanunlarını okumak gerekir. Onu tanıyıp tanıtmaya çalışanların, bu olmazsa ol­maz işi yaptıklarını söylemek mümkün müdür? Aslında tercüme olan, fakat adına meal denen çalışmalara baktığımızda; bu mealleri yapanlar, varlığın yasalarını yeterince okumuşlar mıdır ve­ya ciddiye almışlar mıdır? Yoksa ellerindeki hazır tercümeleri asıl kabul ederek mi yapmışlardır meallerini? Gerçekten de cevabı verilmesi zor sorular bunlar. Fakat bir şeyler söyleyecek olur­sak, eleştirilmemiş, sorgulanmamış gelenekçilik yapısına sahip olanlar, çağımızın gerçek aklıyla bakmamışlar, elde olanları ve bulduklarını buldukları gibi yansıtmaya çalışmışlardır.

Halbuki Kur'ânı anlamanın olmazsa olmaz kurallarından biri, onu oluşturan odak kelimele­rin içini doğru bilgilerle doldurmak ve kavramlaştırmaktır. Allah, fnsan, Resul, Cin, Melek, İblis, Şeytan, İman, İnkar, Din, Dünya, Zaman, Mekân, Ahiret, Şeriat, Tevhid ve daha sayısız kelimenin içini doğru bilgilerle doldurmak ve kavramlaştırmaktır. Yani kelimelerin değil manaların arka­sında koşmaktır. Bir cümlenin ya da ayetin bir manayı, oluşu, oluşumu, fikri ve tasavvuru anla­tan kelimeler dizesi olduğunu bilenler, bir manayı anlatan kelimeler içinden birini o cümlenin içinden çıkararak tek başına etimolojik vb. açıdan incelemeye kalkışmazlar. Çünkü bilirler ki, bir cümlenin içinde kullanılmış kelimelerden her biri o cümlenin ifade ettiği mananın kendisine ait misyonunu taşır. Tek başına alıp incelendiği zaman, içinden çıkıp geldiği mananın kendisine yüklediği fonksiyonu taşımaz, taşıyamaz. İlle de mana arkasında koşulmalıdır ki, her cümlenin içinde ayrı fonksiyonlar yüklenen kelimelerin gerçek değerleri ortaya çıkabilsin.

Kur'ân'a Soru Sormanın Usûlleri

Kur'ân'a soru sormaya başlamadan önce bir takım odak kararların olmazsa olmaz ilkelerin var olması gerekmektedir. Mesela, dünya ve ahiret kelimeleri zaman kavramı çerçevesinde anlamlandırılmalıdır. Dünya, bir yanıyla ve ilk anlaşılması gereken noktada, içinde bulunulan, yaşanı­lan andır. Ahiret ise, içinde yaşanılan anın hemen ardından gelen zamandır. İçinde yaşanılan anın bir an sonrasından başlamak üzere, ölüm tüneline girildiği ana kadar süren zamandır. İkin­ci anlamı ise, insanın iki zamanını içine almaktadır. Yaşadığımız ömür zamanı dünya, ölümden sonraki yeniden diriliş anından başlayan zaman ise ahirettir. Ancak böyle anlaşıldığı zaman “ânın”, içinde yaşadığın zamanı nasıl değerlendırirsen, ahiretin o değerlendirmene orantılı olarak kar­şına çıkar” biçiminde algılar ve şimdiki zamanımızı çok iyi değerlendirir ve hüsrana uğrayanlar­dan olmaktan kurtuluruz. “Bu noktalara niçin ısrarla değiniyorsunuz?” diyecek olursanız, dünya ve ahiret büyük oranda iki ayrı mekân olarak algılanmaktadır. Böyle anlaşıldığı zaman ise, bü­tün iyi işlerin mükâfatlarının ikinci mekânda verileceği sanılmakta ve içinde yaşadığımız zaman diliminde, yani ölüme kadar olan dünyada hiçbir beklentinin ve mükâfatın ya da cezanın ola­mayacağı var sayılmaktadır. İşte böyle yanlış bir telakkiye sahip olan topluluklar günümüzün lanetlisi durumuna düştüler. Artık dinlerini seçme haklarını bile yitirdiler. Evet, dünya ve ahiret kelimeleri, kesintisiz olan iki zamanı ifade etmektedir. İnsan için mekân ise tek başına “Arz”dır. Bu örneği, sözünü ettiğimiz ölçüyü açıklamak için verdik.

Kur'ân'a, Kur'ân (kitap halindeki cümleler) dışından, bir bakıma kâinat kitabı denilebilecek kitaptan elde edilmiş olan gerçek bilgilerin sahibi olarak muhatap olunabileceğini bilmek gerek­mektedir.

Allah'ın Varlık İçin Tespit Ettiği Yasalara Uygunluk Arama Usûllerinden Örnekler

Gerçek olanla hayalî olanı birbirinden ayıracak bir kimlik ancak böyle kazanılır. Böyle bir kimlik Kur'ân ayetlerine gerçekçilik, yani sünnetullaha uygunluk kimliği ile yaklaşır, yaklaşabilir. Ger­çekçilik ise, olabilirlik, varlığın değişmez yasalarına uygunluk şeklinde anlaşılmalıdır, çünkü Kur'ân bu dünyadaki hayatın tarifnamesidir. Dünya zamandır, mekân değildir, demiştik daha önce. Yüce Allah bütün örnekleri dünya içinden vermektedir. Neredeyse bütün helak ayetleri, her bir ferdin yaşamış olduğu bu dünya zamanında karşı karşıya kalınan bir hak edişi ifade et­mektedir, ölümden sonraki yeniden dirilme olayının akabinde verilecek cezaların ve mükâfat­ların örnekleri bu zamanın mekânından verilmektedir. Sanki bu dünya zamanıyia, ölüp dirildikten sonraki dünya zamanı birleşiktir Kur'ân'da. Böyle anlaşıldığında ve algılandığında ise; varlı­ğın yasalarının değişmezliği, o yasaları tanzim edici bir üst kudretin varlığını ispat eder. Aynı za­manda, bu belirleyici kudretin var ettiği, yarattığı varlıklardan aşkın ve müteal olması şarttır. O halde, var ettiği ve nizamını koyduğu kevni varlığı neyle kontrol etmekte, koyduğu kanunları nasıl değişmez halde tutmaktadır? Elle tutulmaz, gözle görülmez halde olan melekler, yani ha­yatı ve varlığı oluşturan bütün manevî güçler aracılığı ile yürütmektedir koyduğu değişmez hü­kümlerini.

Durum buysa, o zaman Kur'ân ayetlerinde geçmekte olan bütün fiil kelimelerine eklemlen­miş “na” takılarının, “meleklerimize, ezelde yüklediğimiz görevlen yerine getirdikleri” biçiminde algılanması gerekmektedir. Böyle algılandığında ise, “Allah'a yaslan, Allah'ı kendine vekil tut, se­lameti ve adaleti yalnızca Allah'tan iste” gibi Kur'ân ifadelerini, “Allah'ın meleklere yüklediği fonksiyonları, misyonları ve güçleri kullan” şeklinde anlarız doğal olarak. Şayet böyle anlamaz da geleneksel anlayışımızı sürdürürsek, bütün Allah'a dayanma veya O'nu vekil tutma dilekle­rimiz boşlukta ve karşılıksız kalmaya mahkûm olur, şimdiye kadar olduğu gibi. Dua ve salât şek­lindeki öze! dua da böyledir. Neticeyi almak, istenilene ulaşmak için gerekli olan iş Allah yasa­larını yakalayıp onlara uymaktır. Şayet böyleyse, Allah'ın değişmez yasalarını ve o yasaları ça­lışır halde tutan meleklerin gücünü önünde secde ettireceksin demektir. Yani, Allah'ın melek­lere verdiği “Ademe secde et” emrini hak edeceksin.

Böyle bir gerçekçi anlayışa sahip olan kişi Kur'ân'dan ilkeler almaya çalıştığında, mesela; “innâ a'tey-na” ya da “inna enzel-na”, yahut “reded-nâ” sözcüklerini, “sen Allah'ın herhangi bir ni­metine ulaşmak istiyorsan, ona ulaştıracak bilgi ve eyleme sahip olmalı ve istediğin sonuçlara ulaşmak için, o sonuçlara götürecek sebep ve vesilelere sarılmalısın” şeklinde alır ve neticeye ulaşmak için, onu hakketmek gerektiğine kendisini inandırır. Böylece, Allah'ın atiyesine veya in­dirmesine kendini hazırlamış olur.

Bir başka ölçü de, bütün Kur'ân ayetlerinin insan hayatında bir yeri ve fonksiyonunun oldu­ğuna karar verilmesidir. Hiçbir Kur'ân ayeti amaçsız değildir. Eğer böyle bir ölçü olmaz ise, ta­nımlanmamış şeytan, melek, cin gibi vasıf isimleri insanın elini ayağını bağlar ve ulaşması gere­ken gerçek ve faydalı kararlara gitmesini engeller. Olanların sebeplerini bulmayı zorlaştırır. O halde, her an birlikte yaşanılan, fakat tanımlanmayıp hayal aleminde tutulan varlıkların vasıfla­rının tanımlanması, objektif hale getirilmesi gerekmektedir. Meselâ cin, objektif bir tanımlanma içine alınamazsa, onların insanı vesveseye (verilmiş olan doğru kararlardan şüpheye) düşürme­si önlenemez. Şeytanın kandırması ve saptırması da öyledir. Şayet şeytanın bizim idrakimizde bir tarifi yoksa mücerret ve soyut bir varlıksa, müşahhas ve objektif bir yaratık olan insan, ken­disini o şeytana karşı koruyamaz.

Bir başka ilke de, ne kadar çarpıcı ve sıra dışı olursa olsun, âyetlerin ifade ettiği mananın ay­nen, hiçbir korkuya kapılmadan çözülmeye çalışılmasıdır. Bu bağlamda Allah'ın razı olduğu di­ni, dogma ilan edip, dinin yerine ikame etmeye çalışanların iddiaları boşa çıkarılmalıdır. Bize gö­re dogma olarak tanımlanan dinî bilgiler, geliş kaynağı açıklanamayan, yani delili olmayan, bir başka ifadeyle, yaşanılan hayatın ve çevrenin değişmez yasalarında yeri bulunmayan ya da bu­lunamayan, varlığı için bir sebebin bulunmadığı uçuk ve faydasız bilgilerdir. Bu bilgilere gerçek bilgi deyip sarılmak da dogmatik inançtır. İşte onun içindir ki, Kur'ân âyetlerini yorumlarken, ayetlerin doğal hayatta yerinin bulunmasına çalışılması gerekmektedir. Ancak böyle yapılırsa Kur'ân âyetlerinin kaynağı ve geliş yolları belli hale getirilebileceği gibi, varlığı var eden ve var ettiği varlığın hayatını sürdüren yasaların içindeki yeri de ortaya çıkar. Kur'ân'da, yukarıda açık­ladığımız manada hiçbir dogma âyet yoktur. “Allah dedi, her hangi bir kimse dedi” biçimindeki Kur'ânî diyalogların, aslında bir problemi çözmek ve bir gerçek karara bağlamak için yapılmakta olan akletme faaliyetlerinin, doneler ve deliller arasındaki gidiş-gelişi anlatmak için yapıldığı­nı kavramak gerekmektedir. Zaten böyle düşünmeyi başarırsak, bilginin bilinmeyen meçhul kaynaklardan geldiği savı ortalıktan kalkar.

Son söz olarak, bu yazının gerekçesini bir kere daha açıklayalım. Birinci sebep, etimoloji, fo­netik, linguistik, semantik bilmeyen, yani dil ve dilbilgisi kurallarına sahip olmayan, her hangi bir yabancı dil de bilmeyen, ama, “nasıl kul olacağım?” sorusunun ardında deliler gibi koşan, sa­mimi ve halis niyetlerle bu sorunun cevaplarını bulmaya çalışan ortalama insana “Bu can alıcı soruyu yapılmış olan sayısız Kur'ân tercümelerine sorup cevaplar bulabilirsiniz” cesaretini ver­mek istememizdir. Eğer tercümeler bir işe yaramıyorsa, o zaman bu iş yapılmamalıdır; yarıyor­sa, herkes tercümelerden yola çıkarak nasıl kul olacağını aracısız öğrenebilir.
İkinci sebep ise, birinciye bağlı olarak, nasıl kul olacağını tercümeler yoluyla da olsa, doğru­dan Kur'ân'dan sormaya başlayan kimselerin oranı çoğaldıkça, nasıl kul olunması gerektiğini söylemek yetkisini kendinde gören bir takım kutsal kişilerin sayısı da azalacak ve insan, hürri­yetini eline alacaktır. Böylece insanlar yüce yaratıcı karşısında kendi ayaklarının üzerinde dur­mayı başaracaklardır. Böyle bir sonuç ise, her kurum ve kuruluşu ve onların tepelerinde oturan­ları kutsallıktan çıkaracak, normal hudutları içine çekecektir. Kutsal dinî liderler ortadan yok olursa, devletin kutsallığı da ortadan kalkar doğal olarak. İnşallah bu yazımız, Kur'ân'ı kılavuzu­muz yapmaya vesile olur.