Hor Görme garibi

Bu durumum yeni değil gravatlı beyler. Öyle ‘zırt’ diye çıkmadım ortaya.

Aslında yetmişli yıllarda başladıydım.

Feryat etmeye...

‘Nerde boynu bükük bir garip görsen, hor görme kimbilir ne derdi vardır. O garip halinde ne sırlar gizli, onu bu hallere bir koyan vardır...’

Deyip ağladıydım.

İşitmediniz.

‘Beni benden siz çaldınız, şimdi yalnız bıraktınız, verin beni... Duyun beni...’

Diye feryat ettiydim.

Duymadınız.

‘Bırakın da yaşayalım hasretiz yaşamaya biz.’

Diye yalvardıydım.

Kaale almadınız.

‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya. Ağlatıp da gülene yazıklar olsun...’

Diye isyan ettiydim.

Yoz dediniz. Lümpen dediniz.

‘Ne sevgide ne aşkta. Ne hayatta gülmüşüm. Izdırabım doğuştan. Ben doğarken ölmüşüm.’

Diye ünnediydim.

İplemediniz bile.

Gelen yıllar, geçen yıllar...

Sesimi, kimsecikleri rahatsız etmeden azıcık daha yükselterek, belki bir duyan olur, bir insaf sahibi çıkar diye yükseltmeye devam ettiydim.

Canımı acıtmaya, gözyaşımı akıtmaya devam ettiniz.

‘Ne oldu bana bilemem, kendimi unuttum. Ben eski halimle daha mesuttum.’

Diye halimi arz edeyim dediydim.

Umurunuzda olmadı.

‘Gurbet elde hasta düştüm ağlarım, şu gönül kahrını çekemez oldum...’

Diye gözümden on on döktüydüm.

Yaralı parmağa işemediniz.

Ben efendi, terbiyeli bir adamdım. Anamdan atamdan böyle gördüydüm.

Zaten mektepte de böyle öğretmediler miydi?

‘Küçüklerimi korumak

Büyüklerimi saymak

Yurdumu, milletimi

Özümden çok sevmek...’

O yüzden, ecnebiler gibi sokaklara dökülmedim.

Kırıp dökmedim, yakıp yıkmadım. Bu milletin el emeği, göz nurudur diye.

Bakmadınız, görmediniz, işitmediniz...

Feryadıma ancak benim gibi bir iki arkadaş daha katıldı.

Beraber çığırmaya başladık. Mecnun olduk.

Baktık hiç bir şey yapmıyorsunuz.

Bari, ‘Bir teselli ver. Yarattığın mecnuna bir teselli ver’ dedik.

Yok arkadaş. Ne tesellisi.

Üstüne üstlük ızdırabımızı kendi muhabbet sofranıza meze ettiniz.

‘Hatasız kul olmaz hatamla sev beni...’

Bizim lafımızı, gözümüzün içine baka baka bize söyleyip, kafa buldunuz.

Anhası, minhası...

Onca yıllardır, kendi lisanımızca derdimizi ‘çığırarak’ anlatmaya çalıştık.

Hatta bir ara belki anlayacağınız lisandan çığırırsak duyarsınız dedik.

‘Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin, efkarlıyım efkarlıyım, elini ver nerde elin?..’ dedik.

‘Yiğidim aslanım burda yatıyor.’ dedik.

El insaf be kardeşim.

Onlarla bile göbek attınız.

‘Son sabah... Çilekeş... Huzurum kalmadı... Batan güneş... Almanya treni... Acı gözyaşlarım... Bu şehirde yaşanmaz... Ben insan değil miyim... Paramparça dünyam benim... İtirazım var...’

Dağlara- taşlara- kamyon arkalarımıza- minibüs camlarımıza- dolmuş aynalarımıza- boyacı sandıklarımıza- hamal sırtlıklarımıza- simitçi tezgahlarımıza kazıdık içimizden taşanları.

Bıkmadan

Usanmadan.

Bir gören, bir duyan olur diye...

Umutlandığımız da oldu.

Ama... Olmadı, boşa çıktı umutlar.

Sonra...

Bayaa bi sonra.

Saçımız beyazlayıp, belimiz bükülmeye başladığında...

Bir adam çıktı.

Galiba duydu bizi.

Bizim mahallenin adamı.

‘Delikanlı çocuk’ dediler.

Dininide, diyanetinde.

Amma anlıyor dilimizden.

En azından kulak aşinalığı var.

Evlerinde bizim feryadımız çalınmasa bile, minibüsten, kamyondan duymuş belli ki.

O da başka bir lisandan dile getirmiş feryadını.

İlle de aynı lisanda anlaşacak değiliz ya.

Ortak bir dil bulduk.

‘Futbol...’

‘Aga çift dalıyorlar.’ dedik.

Anladı.

‘Aga makasa getiriyorlar.’ dedik.

Duydu.

‘Aga bu ne biçim hakem?’ dedik.

Çaktı vaziyeti.

‘Aga biz hep ezilmeye mahkum muyuz.

Biz hep çamur sahalara mecbur muyuz.’ dedik.

Göz kırptı.

Böylece dahil olduk takıma.

‘Oynayalım ulan o zaman, iki de biz çakalım topun gözüne gözüne!’ dedik...

Olmaz ya, oldu işte.

Allahın işi.

Lige çıktık iyi mi?

Durup dururken.

O toprak, çamurlu sahalardan sonra, yeşil çimlere biz de basmaya başladık.

Aaaaa... İşe bak.

Kupayı da almaz mıyız?

Ulan ne halt ettik biz?

Ne dinciliğimiz kaldı, ne malezyacılığımız.

‘Bidon kafa’ diye ‘Yuh!’ bile çektiniz. Hem vallaha, hem billaha.

Beyleeeer...

Gravatlı beyleeer...

Papyonlu beyleeer...

Bırakın bu ayakları, azıcık efendi olun.

Eee... nasıl diyorsunuz... Hah... ‘Şövalye ruhlu’ olun biraz.

Hani ‘Dincilik- mincilik’ derken...

Asıl sizi uyuz eden, bir zamanlar İstiklal caddesinde pabuçlarınızı boyayan, beyaz çoraplarınıza boya bulaşmasın diye, pabucunuzun iki kenarına karton yerleştiren, elleri kirli boyacı çocuğun sizin evinize, ya da ebediyyen sizin sandığınız eve yerleşmesi olmasın?

‘Hor görme garibi’ dediydik hatırladınız mı?

Haa, afedersiniz.

Biz kimler miyiz?

Orhanlar... Ahmetler... Neşeler... İsmailler... Ferdiler... Müslümler... Aliler... Güldenler... İbrahimler... Bergenler... Hasanlar... Hüseyinleriz be...

Vallaha biz azıcık insaf bekledik...

Azıcık insaf... Azıcık adalet.

Yoksa, ne anlarız kardeşim biz bu işlerden...

Zorla topa soktunuz...

Her neyse...

Tanıştığımıza memnun olduk