SADIK YALSIZUÇANLAR
Yazı’nın büyüsünü ilk fark ettiğim roman, Carolina Maria de Jesus’ün hatıra defteri Çöplük’tür. Babamın Malatya’da sinema işletmeciliği yaptığı 1960’lı yılların ikinci yarısında, dünyada milyonlarca baskısı yapılan bu sürükleyici hikayeyi bir çırpıda okuduğumu hatırlıyorum.
Eşrefoğlu Rumi’nin yıllar sonra karşılaştığım, ‘Kendi derdim söylerem/Gayrı hikayet etmezem’ dizelerinin bize neyi anlatmak istediğini bu öykü ile görmüştüm. Bu görüşü güçlendiren iki ölümsüz anlatı ise Ankara’daki ‘Türkoloji’ öğrenciliğim yıllarında karşıma çıkmıştı: Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı. Türk modernleşmesinin kalbindeki krizi en güzel anlatan iki roman olarak bu hikayeler de dilimden ve gönlümden hiç çekilmedi.
Risale-i Nur ile tanışma
Eşrefoğlu’nun ne demek istediğini en çok, gözümü ışıltılı bir dünyaya açtığım ve çocukluk acılarımdan kurtulmaya başladığım seksenli yılların ilk yarısında tanıştığım Risale-i Nur’lardan özellikle de Sekizinci Söz’den öğrendim. Maupassant’ın Mezar öyküsü veya Tolstoy’un Gençlik Anıları’nı Sekizinci Söz’ün birer minik şerhi olarak okuduğumu hatırlıyorum. Çöplük, bana edebiyatın artık bir ‘estetik yöneticilik’ çabasına dönüştüğü bu karanlık günlerde en samimi anlatı olarak görünüyor hâlâ. Yetmişlerin ilk yarısında sinemamızda Yeşilçam usulü erotizm baş gösterip de babam gibi pek çok işletmeci salonlarını kapatmaya başladığında lise öğrencisiydim. O günlerde tanıştığım ne Hüseyin Rahmi, ne Ömer Seyfeddin ne de Arif Nihat Asya beni Çöplük kadar etkilemişti. Edebiyat öğretmenimiz bize Cumhuriyet Gazetesi’nin kültür sayfasındaki eleştiri ve değinileri mutlakmış gibi okurdu. Oktay Akbal, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’le de bu yıllarda tanıştım. Öğretmenimin rağmına Kemal Tahir’in Göl İnsanları’na uğradı yolum ve yaklaşık bir sene boyunca Tahiri tekkesinin kütüphanesinden ayrılmadım. Bozkırdaki Çekirdek’le süren yolculuk, Devlet Ana kavşağından Bu Ülke’ye çıktı. ‘Benim Kitaplarım’ın arasında Cemil Meriç’ın Kırk Ambar’ının farklı bir yeri vardır. Doğu ve Batı’yı eleştirel bir nazarla okuma yönünde beni en çok kışkırtan o oldu. Ta ki, seksen kâbusu çökmeden bir yıl evvel elime Küçük Sözler geçinceye kadar. Hz. Mevlânâ’nın, ‘ben ne Doğuluyum ne Batılı, ben güneşim, güneş ne Doğuludur ne Batılı’ şiirinde kastettiği yere gelmiştim. İşte, ‘bir kitap okumuştum ve dünyam değişmişti’.
Yine ‘Benim Kitaplarım’dan biri olan Gariplerin Kitabı’nın girişinde de belirtilen bu durum, yani bir kitabın, insanın yaşamını dönüştürebileceği gerçeği elimdeki kitabın sayfaları arasında gezinip duruyordu. Bediüzzaman, ‘Risale-i Nur, tefekkür değil gıdadır; marifet değil şuhuttur’ diyordu. Bunu anlamam tam yirmiüç yıl sürecekti. Anlama’yı tırnağa almam gerektiğini belirtmeliyim. Oysa biz O’nu ‘mütefekkir’, yazdıklarını da ‘tefekkür’ olarak niteliyorduk. İnsanların kitap okuyarak ‘seyr-i süluk’ yaptıkları vaki midir? Söz bu denli etkin olabilir mi? Bir kitap insanı böylesine değiştirebilir, dönüştürebilir mi? Türkoloji okumak üzere geldiğim Ankara’da 1979 yılından itibaren kendime kıyarcasına okuduğum binlerce kitap cevaplayamadı. Namık Kemal’den başlayarak günümüze değin roman, öykü, deneme, şiir, tiyatro ve edebiyat tarihi; Divan, Tekke ve Halk edebiyatları, sosyoloji, felsefe ve tarih alanında okuduğum nice kitap arasında ‘benim’ diyebileceklerimin sayısı on’u geçmiyor: Çöplük, Fahim Bey ve Biz, Kendi Gök Kubbemiz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Devlet Ana, Oğlumuz, Hızırla Kırk Saat, Turgut Uyar-Divan, Yerçekimli Karanfil, Alemdağda Var Bir Yılan ve belki iki öykü kitabı daha... Sekizinci Söz bir milat oldu yaşamımda. Dostoyevski, Kafka, Joyce, Faulkner, Handke, Borges ve diğerleri için de geçerliydi bu. Bediüzzaman’ın ilk okuduğumda duyularımı yıkamaya başlayan, yüksek voltajlı bir gerilim hattına çarpar gibi kalbimden vuran, ayaklarımı yerden kesip beni farklı bir uzama çeken Sözler’i işte Çöplük’ü de unutturan en ‘Benim Kitabım’ oldu.
Sonraki kitapları bir bakıma onun alt metinleri olarak gördüm. Ta ki bir başka büyük bilgenin, İbn Arabi’nin metafiziksel imajinasyonu ile karşılaşıncaya dek. Aynı göğün şahinleri, kartalları olan bu büyük bilgelerin meclisindeki ‘kuş dili’nin biraz olsun tadını almaya başladığım andan itibaren başka bir şey okuyamaz, okusam da tat alamaz oldum. Bir ‘görev’ olarak okumayı tümüyle bıraktığımı söyleyemem, lakin mecburen okuduklarım arasında hiçbiri ‘benim kitabım’ olamadı.
Oku’nun sırrını anlatanlar
Niyazi Mısri Sultan, ‘mantıku’t-tayr’ın lugat-ı mutlakından söyleriz / herkes anlamaz bizi bizler muamma olmuşuz / lafz u suret u cism içre anlamak isterler bizi / biz ne elfazız ne suret cümle mana olmuşuz’ diyor ya, işte ‘benim kitaplarım’ nicedir bu dilin içinden konuşan, bizi o meclise yani kendi içimize çağıran kitaplar... Onlar arasında hâlâ Bediüzzaman’ın ayrıcalıklı bir yeri var. Ona İbn Arabi’nin Füsus ve Fütuhat’ı katıldı, Niyazi Mısri Divanı eklendi. Geylani, Rabbani ve Be’nin altındaki nokta’nın sırlarını anlata anlata bitiremeyen, Tanpınar’ın ifadesiyle ‘ihtiyar Şark’ın en büyük şairi’ Hz. Mevlânâ dahil oldu.
Çöplük’le başlayan yolculuk, bu sahilsiz ummanda yok oldu. Varlığın yokluktan geçtiğini anlatan kitaplar artık ‘benim kitaplarım’ oldu. Onlarsız yapamıyorum. Onları okumadan soluk alamıyorum. Onlar, aslında ‘Oku’nun sırrını anlatıp duruyorlar. Cümle mana bir nokta, bunca tekrar neden? diyorlar. Algılarımızın sınırlı olduğunu söylüyorlar. Onlara bir başka dünyada birer kapı olmayı başarmış Heidegger, Derrida ve Wittgenstein gibi hikmeti talep eden, bilgeliğin kokusuyla kıvranan dâhileri de katmam gerekiyor. Onlar da kendi ‘meclis’lerinde başka bir ‘kuş dili’nin içinden konuşuyorlar. Derrida’nın dediği gibi, konuşmak için daima birden fazla olmak gerekir, çok ses gereklidir. Belki bu ses, kendi kendini çoğaltır, kendi içinde bölünür, hem bir şey söyler, hem tersini söyler. Benim Kitaplarım arasında, ‘Ereignis’in, Heidegger et la question’ın, Marx en jeu’un ve Tractatus’un ayrı bir yeri var. Schuhon ve Guenon onlara eşlik ediyor. Okumadan ‘benim kitaplarım’ listesine girmiş Kızılderili İrfan’ı sırada bekliyor.
Kendi derdin söyleyen...
Belki bütün bu kitaplar ve yazarlar ‘be’nin altındaki nokta’nın sırrına sızmaya çalışıyorlar. Belki ney’in sesine kulak vermişler ve onun şikayetinin neyi hikayet ettiğini anlamaya çalışıyorlar. Belki aynı şikayeti yineliyorlar. ‘Dünyanın nuru çekildi’ diyen Heidegger’in umutsuzluğuna çare arıyorlar. Bu çarenin peşine düşen kitaplardan vazgeçemiyorum. Carolina Maria de Jesus, kendi hikayesini anlatırken ‘hayatta yaşamaktan daha zor bir şey yoktur’ diyordu. Bu yalınlığa sahip kitaplar benim kitaplarım. Kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen... Bir gazeteci tesadüfen bulup okumasaydı belki de haberimiz olmayacaktı Sao Paolo’nun Favela mahallesinin gecekondularındaki bu yaşamdan. Ve bize başka bir hikayenin içinden geçerek o ‘meta-hikaye’ye katılan Turgut Uyar, ‘ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın / kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir / kararan dünya yeni bir güle bir ateş parçasıdır / bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir’ demeyecekti. Dese de ondan da habersiz olacaktık. Tarkovski, Zaman Zaman İçinde’nin sonlarında bir yerde, kanserin iyice yıktığı bedenini yeşil çimlere serdiğinde, ‘yaşlandıkça insanları ve yaşamı daha gizemli buluyorum’ diye yazar. O gizem’i fark etmiş ve bize fark ettiren kitaplardan birkaçı ‘benim kitaplarım’... Çöplük, Sekizinci Söz, Turgut Uyar ve diğerleri... Hepsi bu: “benim sevdiğim su senin suyunun öz kardeşidir / senin suyunun bıraktığı güçler artık senindir // çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi / her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir // senindir ey sonsuzveren ne varsa hayat gibi / tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir // ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın / aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir”
Kaynak: Kitap Zamanı