DüCaNe CüNDioĞLu

Emin Efendi'nin kaleme aldığı "Menakıb-ı Kethüdâzâde el-Hac Mehmed Arif Efendi" adlı eser, en nihayet Osmanlı Hayatından Kesitler (İstanbul, 2007) adıyla yayımlandı.

Aslını görmek ve okumak bu fakîre nasib olmamıştı. Ne yapalım, kısmet böyleymiş, biz de kendisiyle bu yeni neşri vasıtasıyla âşina olup bir iki gecemizi bu eser-i güzîn ile şenlendirdik.

Kethüdazâde Arif Efendi (1877-1949), son dönem Osmanlı ilim-irfan hayatının parlak simalarından. Çok değerli isimlere talebelik yapmış ve çok değerli talebeler yetiştirmiş, Haleb Mollalığı, Bursa Kadılığı, İstanbul ve Anadolu Kazaskerliği gibi görevlerde bulunmakla birlikte ömrünü umumiyetle ders verip sohbetler yapmakla geçirmiş; hâsılı, "Cihanın nimetinden kendi âb u dânemiz yeğdir/Elin kâşânesinden kûşe-i viranemiz yeğdir" deyû bu dünyaya pek metelik vermemiştir. Beşiktaş/Ortaköy yârânındandır; lâkin ünlü Beşiktaş Cemiyyet-i İlmiyesinin mensuplarının başına gelen belâlardan uzak kalabilmiş; hatta II. Mahmud'un itibar ve hürmet ettiği zevat arasında bulunmuştur.

"Ne vakit Üsküdar'a geçsem ahiret gelir aklıma!" diyen bu zât-ı kiramın menakıbından sizlere bazı hoş notlar aktarmak niyetinde idiysem de bu vesileyle nâ-hoş birkaç hususa dikkat çekmeyi, yerine getirilmesi gerekli bir sorumluluk olarak addettim:

— "Moskof Salih Efendi hazretlerine 'Moskof' denildiğini; kendisi mavi güzeli olduğundan..." (s. 169)

"Mavi güzeli" diye bir tabir var mı bilemiyorum. Herhalde doğrusu "mavi gözlü" olacak.

— "Hakîm, hikmet bilimi demektir." (s. 292)

Doğrusu, "Hâkim hikmeti bilen demektir" olmalı. Peki bu mânâ nereden çıkmış?

Metnin aslında "âlim-i hikmet" yazıyor olmalı. Anlaşılan o ki kitabı hazırlayanlar, bu terkibi "ilm-i hikmet" diye okuyup ibareyi öyle sadeleştirmişler.

— "Muhammedîlerin Arapçası müslim, Farsçası mim'in ve sin'in zammı, lâm'ın sükunuyladır. Müslüman'ın Türkçesi mim ve sin'in zammı, râ'nın sükünuyla, yani müserman şeklindedir." (s. 301)

Hem aslı, hem ismi ne hâl almış şu garibin!?

Oysa Arapçası: müslim (çoğ. müslimûn). Farsçası: müselman, Türkçesi: müslüman.

— "Şîrler pençe-i kahramandan ölürken lerzân

Beni bir gözlü âhuya zebûn etti felek" (s. 120)

Bilmem ki neresini düzeltmeli! "Pençe-i kahramandan" değil, "pençe-i kahrımda", 'ölürken' değil, 'olurken'; "bir gözlü" değil, "bir gözleri"... (Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân/Beni bir gözleri âhuya zebûn etti felek)

Hele şu Arapça ibarenin mânâsı, hakikaten ibretlik:

— "Araftü'ş-şerra lâ li'ş-şerri lâkin li-tevkîhi" (Şerri şer olarak durduğu yerden anlarım.) (s. 156)

Son kelime, tevkîhi değil, tevakkîhi. Lâkin yine de eseri hazırlayanlar bu mânâyı nereden çıkarmışlar anlayamadım; zira bu çok meşhur vecizenin mânâsı şöyle:

— Kötülüğü, onu işlemek için değil, ondan kaçınmak için öğrendim! (Devamı da şöyle: "Ve men la ya'rifi'ş-şerra yeka' fihi" (Zira kötülüğü bilmeyen kötülüğe maruz kalır.)"

Aşağıdaki pasaj da eseri yayıma hazırlayanların ciddiyetsizliklerinin derecesini göstermek bakımından zikre değerdir sanırım:

— "Vemâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn" ("Ben cinleri ve insanları da ancak ibadet etsinler diye yarattım") ayet-i kerimesi ki müfessirîn-i liyağrûfin öyle tefsir buyurmuşlardır. (s. 137)

i) Ayeti kerimenin Arapçası yanlış yazıldığı gibi, mânâsı da yanlış verilmiştir. Çünkü ayetin son kelimesi ya'budûn değil, ya'budûni şeklinde okunup yazılmalı ve mânâsı da "ibadet etsinler" şeklinde değil, "bana ibadet/kulluk etsinler" şeklinde verilmeliydi. Çünkü Kur'an'ın lafzında 'ya' harfi, —erbabınca malum kaideye binaen— mahzuf olmakla birlikte, kıraat (hareke) itibariyle tesbiti aslâ ihmal edilmemiştir.

ii) İbarenin müfessirîn-i liyağrûfin şeklinde tesbit edilmesi de ciddi anlam hatasına yol açmış görünüyor. Çünkü müfessirlerin bir kısmı, sebebi müsebbebe takdim ederek ya'budûni (bana kulluk etsinler) kelimesini ya'rifûni (beni bilsinler) mânâsında tefsir, böylelikle bilmeyi (marifeti) yapmaya (ibadete) takdim etmişlerdir. Nitekim arkadan gelen cümle de bu mânâyı teyid etmektedir: "Hilkat-i dünya vemâ fihâ'dan murad marifet-i ilahiyyesini tahsildir." [Bu tür okuma hataları çok fazla. Msl. "kâbe kavseyn-i ev ednâ" (s. 242)

Eseri hazırlayanların hata listesini uzatmaya gerek yok. Ben üstünü çizip geçtim, metinden aldığım keyfi bozmalarına izin vermedim. En iyisi siz de öyle yapın, kusurlu da olsa, bu menakıb'ın feyzinden sakın kendinizi mahrum etmeyin!