Müştereklerimiz örtüşüyor ama ruhumuz bir değil!” mi diyorsunuz? Haklı olabilirsiniz; insanlarla yaşamak herkesin yolunda duran bir mecburi istikamet. Cihana gelen hiç bir kula nasip olmamıştır “siham-ı kaza”dan kurtulmak. Neticede her insan yine bir insandan meydana geliyor. Yaradan böyle yazmış ezelden neylersiniz.

İnsansız bir hayat; yani problemsiz bir alan... Acaba gerçekten öyle mi? Şunca asırlık birlikte yaşama pratiğimize rağmen her devir ve zamanda nev’imizden şikayet eden bizler bunu gerçekten ister miyiz?

Göklerin ve yerin Rabbi insanlara ve cinlere meydan okuyarak O’nun çizdiği sınırların dışına çıkamayacağımızı açıkça ifade ediyor. Bizler bunu biliyoruz ama bari içinde yaşadığımız kabuğun dışına çıkalım diye çırpınıp duruyoruz. Uzay yolculukları bunun göstergesi olsa gerek. Meraklarının kölesi olan insanoğlu bu konuda iddialı görünüyor. Şimdi bütün bunları hemcinslerinden sıkılan bizlerin insansız bir hayat arayışı şeklinde de düşünebilir miyiz? Kim bilir.. belki de öyledir!

Cenneti düşlesek mesela! Sanki orada kimseyi görmeyecek miyiz insan namına (tabii bu insanlar oranın şartlarına uygun olarak tasarlanmış “insan”lar; yani problemsiz ve hiçbir kötü özellik taşımayan insanlar)? Şimdi diyeceksiniz ki cenneti bulduk da onu mu düşüneceğiz? Demek istediğim “akılların almadığı, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği”, hayallerimizin yetişmediği bir mekan olan cennetin bile neticede insanlar için programlandığı. Cehennemi bahsimiz dışında tutalım; Allah uzak etsin ondan!

Bir de felsefecilerin cennetine bakalım mı; ne dersiniz? “Ütopya” dedikleri şu “Yok ülke” yani ideallerde ve hayallerde yaşayan, hiçbir zaman olmayacak olan ülke. İyi insanların hakim olduğu bir hayat tarzı. Herşeyin rayında seyrettiği, problemsiz bir zihni alan da diyebiliriz... Evet, gördüğünüz gibi bu hayali dünyada da insanoğlu yine başrollerde. Kısacası insansız bir medeniyet kurgulayan yok gibi.

Bazen kendimize rağmen yaşıyoruz; problemin kaynağı başkaları değil biz oluyoruz. Ama aslına bakarsanız dostlar insansız bir dünyanın ne tadı olur ne tuzu. Birbirimizle uğraşmazsak; hırslarımız, kaprislerimiz, öfkelerimiz, ölçüsüz ve de sınırsız sevgilerimiz kendilerine hakperest muhataplar bulamazsa nasıl insanlığımızı test edip geliştirebiliriz ki!

İradelerimizin gücünü aşan nasihatlere genellikle kulak asmayız. Dolayısıyla “Unutalım bütün kötülükleri; gömelim bütün sevgisizlikleri!” demek bir dereceye kadar doğru bir söz olsa da tamamen doğru değildir. Bu konudaki düşüncelerimizi şöylece mihenge vurabiliriz: İnsanlara olan sevgi veya nefretimiz Allah için mi; vicdanımız buna “Evet öyle!” diyebiliyor mu? Cevabımız “Hayır!” ise hislerimizi daha sahici bir zemine oturtmamız gerek sanırım.

“İnsan insanın kurdu” olsa da bazen ve dünya bir “kurtlar sofrası” olsa da bu sofrada insancasına bir hak talebi hiçbir zaman boş ve anlamsız bir şey olmayacaktır. Her zaman iyiler olacaktır ve dalında öten bir kuş size her zaman iyilik duygusunu ilham edebilecektir.

Şu halde ben de vazgeçiyorum bu insansızlık düşüncesinden, insansız bir yer arama kuruntusundan! Dağ-taş insanla dolsun, olmadı göklere uzanalım; yine olmadıysa yer altında şehirler kuralım; yetmezse komşu gezegenlere göçelim. Bir şekilde dünyaya değilse kainata sığacağımız muhakkak... Fakat yeter ki içimize sığalım; birbirimize yetelim. Meşhur bir sözde dendiği gibi; “Düşmanlarla olunca sahra bir fincan, dostlarla olunca iğne deliği bir meydan!”. Dost kazanmaya bakmalı küçük dünyamızı geniş tutmak için.

İnsan en yalın gerçek. Ses veren, söz kesen, Rabbin çağrılarına muhatap kabul edilen yüce mahiyet. O halde insandan olmasın şikayetimiz; insanlık sınırlarını zorlayan davranışlara olsun sözümüz. Herşeye rağmen, karşımızda duran insanoğlunun Cenab-ı Hakk’ın bir “sun’-ı bedîi” olduğunu düşünelim. Ve gerisinin de sıkı bir imtihan..


Alıntı...