Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Hakikat'in Çayevi Sohbetleri
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ NURDAN DAMLALAR ]·.
Hakikat
Merhabalar Sevgili Dostlar.. happy.gif

Umuyoruz ki bundan böyle bu köşecikte sizlerle beraber yeni bir sohbet ortamı daha kuralım ve Evren Sarayında gördüğümüz, Kâinat Şehrinden derdiğimiz hakikat gülleriyle süslenen, O Sultanlar Sultanına dair her yazımızı birer Sohbet-i Canan vesilesi bilelim.. Paylaşalım.

Bu yeni köşeciğin, çayevimizin bir hedefi olduğu gibi, bir de edebi var. Elbette ilk faslımız da bu edebi anlatıyor. smile.gif Her katılımcı kardeşimizin gönlünde kökleşmiş düşüncemiz şu olmalı:

user posted image

Cenab-ı Hak her birerlerimize hakiki iman, makbul yaşayış ve sonsuz başarılar nasib eylesin. Âmin.

Çayevimizde makbul her türlü ikram ve elbette çay -sanal da olsa- mevcuttur. Lütfen çekinmeyiniz, sanal çaylarımızdan yudumlarken, sanaldan sohbetleri okuyunuz, görüşlerinizi bizlerle paylaşınız. wub.gif

Sultan-ı Kâinata Emânetsiniz.. user posted image
Hakikat
ÇAYEVİ TARİHÇESİ
Çayevi aslında nedir? Ne zaman başlamıştır?

Değerli dostlar..

Bazılarımızın da bildiği gibi: Buralar, bu çayevleri hoşgörü mekânıdır. Herkesin fikirlerini serbestçe beyan ettikleri sohbet meclisleridir ve çay tamamen bahane ve fakat güzel bir bahanedir. Buralardaki tatlı hava, ulvi ve ilmi iklim çayda sembolleştirilmiştir, işte hepsi o.

Elbette böylesi toplanışlar, sohbetler bizimle başlamadı ve biz sonuncular da olmayacağız şüphesiz. Bizden evvel nice pek çok gruplar geçtiği gibi, bizden sonra da nice şahsiyetler nice şaheserler üzerinde sohbet amaçlı toplanacak, düşünce alışverişinde bulunacak ve ikramlarla, dualarla gelecek ve geçecek.

Aslında İslâm'da bu toplanışlar, bu ikramlı dini sohbetler ve ilmî atmosfer Asr-ı Saadete kadar dayanır. Ve İslâm'dan evvelki Hak Dinlerde de nice böylesi sohbet meclisleri olmuş ve nice servi canlar böylesi yerlerde zemin bulup serpilmiş ve güzel endamlar kazanmıştır.

Evet.. İslâm'ın onda zirve temsil keyfiyetini bulduğu Resul-i Zişan Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselâm'la başlamıştır böylesi mekânlar ve bunun gibi sohbetler.. O önce Dar-ul Erkam olarak bilinen, Erkam'ın evinde kabul etmeye başlamıştır hakikate muhtaç yaralı gönülleri.. Ve akan kanları dindirmiş, yaralı gönüllere inciden mercandan pırıl pırıl sözleriyle merhem olmuş, deva olmuş, yollarında ışık ve önlerinde ufuk olmuş..

Hatta öylesine canlarında Can olmuş ki, Risalet görevinden 20 sene kadar sonra bu teveccüh ve ilginin sonucu olarak, Veda Hutbesinde, 125 bin beden, bir ruh olarak, Muhammedî ruh olarak, O'nun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) huzurunda O Aşkın Sahabi Topluluğu hep bir ağızdan, içten gele gele ve korolar halinde "Anam Babam Sana Feda olsun Ey Allah'ın Hak Habibi, Hakikati Getiren Şanlı Elçisi" diyerek ona karşı inkiyat ve bağlılıklarını dağları, taşları ve hatta semaları dahi inleterek dile getirmişlerdir.. Veda iklimi buna şahittir. Ve tarih de buna şahit olmuş..

Evet, o kâinatın bağrına çağlayanlar gibi akıp akıp dökülen billur zülalden beslenen nice kollar ümmetin içine doğru ayrılarak, susuz topraklara can, kuru dudaklara ab-ı hayat taşımış ve nice servi canlar, o ortamlarda diriliş şarkılarına durmuştur.. O'nun Aleyhissalatu Vesselâm başlattığı sohbet meclisleri, O'nun Aleyhissalatu Vesselâm varislerince devam ettirilmiş ve her zaman da müthiş engin bir taraftar ve ilgi bulmuştur.. Zira bu sohbet iklimleri hep hoşgörü ve ümidin adresi olmuştur. Ve ilmin bayrağını bu ilim meclisleri yükseltmiştir.

O'nun (Aleyhissalatu Vesselâm) ardından İmam-ı Azamlar bu yolda sohbetlere koşmuş ve O Büyük İmam'ın sohbetlerine nice canlar koşturmuş.. Hatta bir rivayete göre, 40 bin talebesiyle programlar düzenlemiş, sayısız ilmi meclisler kurulmuş.. O bereketli iklimde nice devasa imamlar, müçtehitler iştihar etmiş..

O'nun (Aleyhissalatu Vesselâm) ardı sıra Gazali'ler bu yollarda şehirden şehire göçmüş, sohbetten sohbete koşmuş ve Gazali'lerin sohbetlerine sayısız aşıklar uçuşmuş ve yetişmiş.. Pürdikkat onun lâl-ü güherlerini hafızalarına, sayfalarına kaydetmekle lezzet almış.. İlimler ihya bulmuş..

Yine O'nun (Aleyhissalatu Vesselâm) şem'asıyla, şulesiyle boyanan ve sermest-i câm-ı aşk olan Mevlana'ların parıldadığı halelerde sayısız ışık sevdalıları, muhabbet fedaileri toplanıp demlenmiş ve aşkın gerçek Sahibi olan Cenab-ı Erhamurrahim'in bir Aşığından ne tatlı güfteler, ne hazin besteler dinlemiş, gözyaşlarıyla eşlik etmiş ki Mesnevi gibi nice eserler o aşkın timsalidir, habercisidir.

Evet.. O'nun (Aleyhissalatu Vesselâm) uzaklarında bir zamanda Bediüzzaman'lar da yine çay sohbetlerinde pervanelere ışık olmuş.. Ve sohbetlerine yüzbinler koşuşmuş, onun eserleri el üstünde tutularak, adeta her ev bir sohbet evine, her ortam bir çayevi ortamına çevrilmiş.. Ve hatta Bediüzzaman hayatta iken, -devlet raporuyla sabit- 600 bin gibi muazzam bir talebe ve dost -Nurcu- sayısına ulaşılmış.. Ve şu anda yeryüzünde onun sohbetlerini dinleyen 10 milyona yaklaşan dostlarıyla, bu çayevine inen berekete güzel bir numune ve tatlı bir örnek olmuş.. Nurlu Risaleler o bereketli zeminlerde neşvü nema bulmuş..

Yine O'nun (Aleyhissalatu Vesselâm) zamanca ve mekânca uzaklarında da olsa, ama aşk ve iştiyakça, sevgi ve istekçe O'na (Aleyhissalatu Vesselâm) kalben çok yakın olan nice Fethullah Gülen'ler böylesi çay sohbetlerinin, ilim meclislerinin adresi olmuş ve Nurdan çehreler o doktorun getirdiği şifa çaylarından, merhem sohbetlerinden fayda görmüş ve sayıları milyonları aşmış.. Bu aşk, bu iştiyak, bu neş'e ve neşve, yurt sınırlarını öyle zorlayıp dünya sathına öyle yayılmış ki, her yerde Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla onların sancağı yükselip dalgalanmaya başlamış.. Azerbaycan, Rusya, Fransa, Amerika ve daha ücra ülkeler.. Arzın üzerine bunca mübarek sulh adacıklarını görmekle, yeryüzü bütüncül barışa olan sabırsızlığı adeta nabızlarına da vurmuş.. O'nu (Aleyhissalatu Vesselâm) gözlüyor, taleal bedrularla..

Evet, bu çayevi bizimle başlamadı, bizimle de bitmez. Bu yol, bu tatlı ilim meclisleri ve sohbet iklimleri, elbette her Hak Dinin Hak Elçilerince teşkil edildi ve geleceğin mimarlarınca da hep en değişmez tavır olarak teşkil edilmeye de devam edecektir.

Buralara gelen, buralarda ilim isteyen, hep emeline ulaşmış, amacıyla sarmaş dolaş olmuş, aşktan badeler bulmuş, hüzünden besteler dinlemiş, ışıktan ümitlerle dolup aç ve susuz topraklara kıvrım kıvrım akarsular gibi yardıma koşmuş..

Bu itibarla buraların aydınlık geleceğimizin aydınlık çehresini güldürecek vazgeçilmez mekânlar olduğunu iyi bilmek gerekir ki geleceğin gülücüklerle bizi karşılaması, kışın bahara, gecenin nehara dönmesi de ancak ve ancak bu gibi yümünlü nezih ortamlarda olacaktır.

Gerçi ışıktan rahatsız olan yarasalar ve ateşböcekleri her zaman sözkonusu olmuştur; olmuştur fakat yine de gündüze koşanlar, geceye gömülmek isteyenlerden her zaman daha fazla olmuş ve sohbet meşaleleri her zaman yanmaya devam etmiştir.

Bediüzzaman'lar, Gazali'ler, Mevlana'ler dediğimin sebebi: Adını sanını duymadığımız, fakat Medine'yi Medine Site, Selçukileri Selçuki, Endülüs'ü Endülüs, Osmanlı'yı Osman'lı yapan sayısız sohbet meclisi ve ilim imamı olmasından o isimsiz kahramanları bu meşhur kahramanlarda özetlemişiz.

Evet.. Sevgili Dostlar..

Sohbet-i Cânân Sevdalılarına Yüzbinler Selâmlarımızla, Hürmetlerimizle..
O Sultanlar Sultanına, Mukaddes Hitabın Sahibine Emânetsiniz..

Çaysever Hakikat.
Hakikat
İSLÂM ve İLİM

İslâm'ın günümüz bilim dünyasının ilim öncülerini yetiştirdiği ve bilhassa Avrupa'ya medeniyette Üstadlık yapan Müslüman Endülüs Emevi Devleti ve Avrupa'da bahsettiğiniz ortaçağ yaşanırken, Anadolu'da sayısız ilim yuvaları açan Müslüman Osmanlı Devlet-i Âliyesi gibi büyük devletlere Üstadlık yaptığı tarihi bir gerçektir.

Evet, İslâm hangi ilme öncülük etmemiştir ki?

Sistem mühendisliğine öncülük eden Ahmed Bin Mûsâ'lar mı yetiştirmemiş? Pasteur'den 400 sene önce mikrobu keşfeden Akşemseddin'ler mi yetiştirmemiş? 1000 sene önce Kanser Ameliyatı ve ilk defa katarakt ameliyatı yapan ve göz alanında ve insan fizyoloji ve biyolojisi üzerine eserler vererek Tıp İlmine öncülük eden Ali Bin Abbas, Ali Bin İsa, Ali Bin Rıdvan gibi devasa ilmi şahsiyetler mi yetiştirmemiş?

Dünyanın en meşhur 20 astronomi alimi ve trigonometrinin mucidi Battanîler mi yetiştirmemiş? Dünyanın dönüşünü ilk defa ispat eden Beyruni gibi Müslüman âlimler mi yetiştirmemiş?

Atom bombası fikrinin mucidi Cabir bin Hayyan müslümandır. Zooloji ilminin öncülerinden Câhiz müslümandır. Avrupa'dan 400 sene önce Zooloji ansiklopedisi yazan Demirî yine müslümandır. Ses olayını ilme kazandıran Fârâbî müslümandır. Eliptik meyli ilk ispat eden Ferganî müslümandır.

İlk cebir kitabını Müslüman Harizmî kaleme almıştır. Müslüman İbni Avvam tarım alanında ortaçağ boyunca kendini kabul ettiren bilgindir. Cüzzamın sebep ve tedavilerini 900 sene önce açıklayan İbni Cessardır, müslümandır. Tıp tarihiyle ilgili eşsiz bir eser veren İbni Ebi Useybiadır, müslümandır. Tarih ilmini ilim haline getiren İbni Haldun'dur, müslümandır. 1000 yıl önce ilmi değeri çok yüksek bir coğrafya kitabı yazan İbni Havkal da müslümandır.

Avrupa üniversitelerinde 600 sene müslüman İbni Sina'nın eserleri okutulmuştur. İbni Zuhr'un da eserleri asırlarca Avrupa'da okutulmuştur, müslümandır. Çeşitli ilim dallarını içine alan tam 52 kitaptan teşkil edilen bir ansiklopedi yazan İhvan'us Safa da müslümandır. Ortaçağ'ın heredot'u, Müslümanların Plinius'u, astronom ve coğrafyacı bilgin Kazvanî yine müslümandır.

Seviyesine bugün dahi ulaşılamayan mimari eserlerin Üstadı Mimar Sinan Osmanlıdır, müslümandır. Keşifleriyle ün salan, asırlar boyunca Avrupa'ya ders veren kimyager doktor ve ilim öncüsü Râzî müslümandır. Cerrahlığı ayrık bir ilim haline getiren Zehravî de müslümandır.

Örnekler saymakla bitmez. Tarihte müslümanlar kadar tüm bir toplum olarak ilme sarılan ikinci bir topluluk gösterilemez. Evet, Avrupa ilmin temellerini İslâm'dan almıştır.

Öyleyse, müslümanların ilme yanaşmadıklarını ileri süren aklı evveller, aslında ilmi kimden devraldıklarını ve hal-i hazırdaki dünyada da ilmin artık yeniden kimin eline geçmeye başlayacağını anlayamayacak kadar dar kafalı ve müflis şahıslardır, ki bunların sözlerini önemsemeye de hiç gerek yoktur.

Evet İslâm, Allah'ın sanat eserlerine davet edip, 1 saat düşünüşü 1 yıl nafile ibadetten önde tuttuğu, Kur'an'ın sayısız yerinde düşünmeye ve muhakemeye davet etmeye devam ettiği ve müslümanlar da kendilerinde bulunan bu eşsiz rehber ve bereketli kaynağa sıkı sıkıya sarılmaya devam ettiği müddetçe, Cenab-ı Hak bugün olmasa da yarın müslümanlara yeniden bir ilimle diriliş hediye edecektir. Nasıl ki Ortaçağ karanlığını aydınlatacak projektörleri Müslümanların ellerine Allah avuçlarına koymuş ve Avrupa'ya üç dört büyük devletle Üstadlık ettirmişse, işte bugün de öylece yapacaktır ve olacak ve göreceğiz.

Bediüzzaman gibi eşsiz bir dehânın: Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu dünyaya ilan etmesi de bu bağlamda ne kadar ümit verici ve muhteşemdir. Evet, Risale okuyan zerre kadar da aklı olan her adam, Kur'an'ın mucizeliğini güneşin şualarını görür gibi görecektir.

Aymazların da ayılması dileğiyle..
Hakikat
İSLÂM ve İLİM - 2

Merhaba..

Konu hakkında uzun uzadıya ve gayet ayrıntılı bilgiler vermem mümkün. Ancak ne benim, ne de okuyan kardeşlerimizin bu kadar vakti var.

Müslümanlardan önce elbette Yunan, Mısır, Babil gibi medeniyetlerin birikimleri vardı. Müslümanlar bunları incelediler ve örneğin birçok Yunan kaynak ve verilerini Avrupa'ya Müslümanlar kazandırmıştır. Fakat Müslümanlar bunu yaparken, kopyala yapıştır usulü değil, düzelterek, tanzim ederek ve metodik bir mahiyet kazandırarak ve araştırmalarla zenginleştirerek aktardılar.

Kanser Ameliyatı yapan Müslümanlardandır Ali Bin Abbas.. Üstelik kılcal kan damar sistemini ilk kez Ali Bin Abbas ortaya attı. Bu konuda sağlam ve tutarlı görüşler ileri sürdü. Hipokrat ve sonrakiler çocuğun doğumda kendi hareketiyle dünyaya geldiğini ileri sürdüğü halde, Ali Bin Abbas bu görüşü temelden yıkarak, çocuk doğumunun Ana Rahmindeki adalelerin sıkışmasıyla gerçekleştiğini keşfetti.

Ali Bin Abbas'ın 10. yüzyılda alt karın kanseri ile ilgili önemli yazılar kaleme aldığını ve hatta ilk kez kanser ameliyatı yaptığını çokları bilmez. Kanser hakkındaki görüşlerinden, bahsettiği teşhisin kansere ait olduğu ve ne kadar da günümüzdeki verilerle örtüştüğü açıkça anlaşılmaktadır:

"Doktorlar bu hastalık hakkında -kanser olduğu anlaşılıyor- nadiren yardımda bulunabilirler. Tümörün -günümüzdeki kelimelere çevrilmiştir- organdan tamamen ayrılmasına çalışılmalı, köklerden geride bir şey kalmaması için tömürden muayyen bir mesafe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmeli ve temizlenmelidir."

Dikkat edilirse, Ali Bin Abbas bu sözleriyle çaresi çok zor bir hastalığa işaret etmekte, bu hastalığın yayılmasını önlemek üzere civarından uygun bir mesafe kadar fazla kesilmesi gerektiği ve böylece köklerinden hiçbir şeyin bırakılmaması gerektiğine vurgu yapıyor. Bu basit bir çıban temizliği değildir, kitaplardan bir ameliyattan bahsettiği açıktır. Üstelik kanser ameliyatları günümüzde de aynen yapılmaktadır.

Ali Bin Abbas, aynen bugünkiler gibi, ameliyat esnasında yanında asistanlar bulundururdu. Yardımcı asistanlardan biri haşhaş, banotu ve vik sürülmüş markos süngerini ıslatıp hastanın burnu önünde tutarken (narkoz) bir diğeri hastanın nabzını kontrol eder, üçüncüsü de müdahalede bulunurdu. Operasyon ne geniş, ne de derin olur, bunun için azami özen gösterilir, bir asistan da kancalarla deriyi geriye çekerdi.

Ali Bin Abbas ameliyatı öğrencilerine şöyle öğretirdi: "Şimdi tümörü, sardığı dokudan ayırabilmek için yavaşça ve itinayla kes! Herhangi bir damarın yaralanmamasına ve sinirin kesilmemesine dikkat et!"

"Operasyon bir damara rastlarsa, kanamanın ameliyat sahasını kaplamaması için damarı dikkatle bağla! Kendini doğru ve tam bir itinayla çalışmaya ver."

"Tümörü kesip alınca küçük bazı kısımların içeride kalıp kalmadığını araştırmak için, parmağını sok ve yokla! Böyle bir hal varsa onları dikkatle bertaraf et! Bütün tümör çıkarılınca, fazla deriyi kesip kısaltmak suretiyle birbirlerine ekle ve damarları birbirleriyle kaynaşacak şekilde uygun hale getirdikten sonra, dikişi yap!"

Görüldüğü gibi, bu tamamen bir ameliyattır. Üstelik yaklaşımlardan bunun bir kanser ameliyatı olduğu da tasdik görmektedir. Zaten bunun böyle olduğunu anlamak için Ali Bin Abbas'ın Kitab-ul Melikî isimli meşhur eserini incelemek yetecektir. Dr. Sigrid Hunke'un ifadesiyle, "Bu kitap dünya tıbbına hediye edilen, o zamana kadar eşine rastlanmayan bir eserdi."

İslâm tarihinde son üç asrı kesip bir tarafa koyduğumuzda, onun tarihinin hiçbir dönemi yoktur ki müslümanlar bir devlet ve sistem olarak, hatta bütün bir toplum olarak ilme ve araştırmaya yönelmiş olmasınlar.. Herkes ilim aşkıyla yaşıyordu. Üstelik böylesi devasa eserler ortaya koyan sayısız ilim insanları yetişmişti. Ali Bin Abbas onlardan sadece birisidir.

Ali Bin Abbas hakkında genişçe bilgi olarak Yeni Asya Yayınları'ndan çıkmış olan Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisini inceleyebilirsin. Bu ansiklopedi bir özet mahiyetinde 100 müslüman ilim insanını seçmiş ve hayat ve eserlerini aktarmıştır. Bu özetin bir özeti olarak da yine aynı isimde: Müslüman İlim Öncüleri isimli kitabı satın alabilirsin.

İslâm tarihi ilim adamlarıyla doludur. Zannediyorum bu kadarlık yazımız bile kafirlerin şeytanlarına dahi bahane edecekleri bir mahal bırakmıyor. Son üç asır ise, müslümanların İslâm'dan elini gevşettiği hazin yıllar olduğundan, müslümanlar büyük eserlere maalesef imza atamamış, çağının gerisinde kalmışlardır. Bu ise tamamen kişilerin bir hatasıdır.

İnternette bahsettiğim ansiklopedi yokmuş. Verdiğim linkte özetin özeti var. Ancak kitapçılardan temin edebileceğin bu özet ansiklopedi -ilk bahsettiğim, Yeni Asya'nınki-, 312 sayfadır.

Son olarak, bahsettiğimiz katkılar İslâm'ın yayılmasıyla değil, yaşanmasıyla ilgilidir. Zira İslâm'ı zirvede yaşayan ve hem yaymaya da çalışan Osmanlılarda ilim: çağdaşları olan Avrupa karanlıklar çağını yaşarken, Osmanlılar aydınlıkların zirvesini tutuyor, Avrupa'da asırlarca hecelenecek kitaplara müslümanlar imza atıyorlardı. Demek yayılmakla ilgisi az, yaşamakla ilgisi çok.. Ve aslında bu ivmeyi veren şudur ki: İlmi bir emir halinde teşvik eden, Kur'an ve İslâm olmuştur. İslâm'ın dayandığı işte bu kaynakların ihtişamı sonuçları böylesine arttırmıştır.

İlimleri İlham Eden Yüce Sultan'a Emânetsiniz..
Hakikat
SONSUZLUK İÇİN

Merhabalar Dostlar..

Evet, objektif bakan her insaflı, îmândaki sonsuz güzellik ve gücü anlar, derecesine göre onu hakkalyakin görür de.

Îmân nurdur; ne kadar az da olsa karanlığı dağıtacak bir çekirdek gibi zamanla büyür. Zerrece îmânı olan Cehennem'den çıkacaktır; çünkü atom parçası kadar îmân bir tohum gibi zamanla inkişaf eder ve Cehennem ateşini söndürür. Fakat o kadar bile imanı olmayanlar sonsuzca ateşte kalır.

Îmân'ın altı sapasağlam rüknü vardır ve üssül esası Allah'a îmândır. Allah Zatını ve âhireti tanıtmak için bu dünyayı bize göstermiştir. Bu eserlerden O Sanatkârı tanıyan ve bu sanatları yaratan elbette başkalarını da yapabileceğini bilen, imanda iki rüknü kavramış olur. Allah'a ve âhirete inanan inşaallah kurtulur.

Bu kâinat üzerinde tecelli eden isimlerle Yaratıcımızın Zatına işaret eder. Onun kudretini bildirir, rahmetine numunelik yapar, hikmetine nakışlık eder, ilmine kitaplık vazifesini görür, güzelliğine ayna olur. Yâni kâinata insafla bakan iz'anlı birisi, Allah'ın her bir ismini okuyabilir.

Hem kâinat Allah'ın isimlerini tanıttırdığı aynı anda, âhiretin örneklerini de sergiler. Allah'a inanmaya başlayan bir insan, bu sefer âhiret ufkuna açılmaya başlar. Her bir dağılışın ardında vuku bulan toplanışlar onun fikrine âhirete ait sayısız bilgisel zarflar atar. Aklı başında olan ve okumasını bilen her insan, okuyabildiği bu kâinattan sayısız âhiret delilleri görür, anlar. Ancak çarpık bakanlar bahsimizden hariçtir..

Evet.. zerreler gibi tohumlara, çekirdeklere dağlar kadar ağaçları meyveleriyle beraber yükleyen ve o tohumda o ağacın dakik programını nakşeden bir Kudretli Sanatkâr'a bunların benzerlerini varetmek ağır gelmez. Hem o ağacın ömrünün amel defterini onun meyvesinde, meyvesinin kalbi olan yeni çekirdeğinde nakşeden İlme ve Koruyuculuğa bir daha yaratmak ağız gelemez.

Tırnak kadar çekirdeklere koca ağaçları işleyen hikmetini gösterdiği gibi, O Celalli Yaratıcı atomlara atom bombası kadar enerji paketleri yükleyen kudretini bizlere bildirir. Muhteşem gücünü zerrelerde bile tecelli eden böylesi bir Zat için âhireti vücuda getirmek ağır gelmeyeceğini zerre kadar aklı olan anlar.

Ve böylece tek kumaştan, yani atomlar kumaşından sayısız canlılar ve sistemler örgüleyen Sanatkâr için bir âhireti vücuda getirmek ağır gelemez; kolay gelir. Zira zerreler Allah'ın askerleridir. Bunlara hükmeden âhireti vücuda getirebilir.

Hem çekirdeklere, tohumlara kodladığı ağaçları, bitkileri, kışın beyaz kefeninin altına sakladıktan az sonra baharda birden ve bütüncül olarak her bir yaşamak isteyen tohuma ve hayata âşık her bir çekirdeğe filiz verdiren, sünbüllendirip semalara ser çektiren, yaprak, çiçek ve meyvelerle gürleten bir Kudrete elbette bir âhireti var etmek ve bir tek tür olan insanı yattığı yerden bir emirle canlılığa çekmek ağır gelmez ve sayısız fermanıyla beyan ettiği gibi vuku da bulacak.

Âhiretin sonsuz delili vardır. Allah'ı anlatan sonsuz delil, aynı zamanda âhiretin delilidir de. Ve Âhiretin delili olan sayısız delil aynen Allah'ın varlığı, birliği ve bir işi diğerine mani olmayan Sınırsız Sultan olduğuna da sonsuzca kanıttır.

Evet.. Hiç mümkün müdür ki, bir Saltanat, özellikle de milyarlarca galaksi ve yıldızlarıyla haşmetini ve yeryüzünü trilyonlarca canlılarla şenlendirerek rahmetini ispat eden bir Saltanat Sultanı güzel hizmette bulunanlara ödüllerini ve şu misafirhanenin misafirlerine hakaret eden asilere karşı zindanlarını hazırlamasın ve o asi ve şakileri içine tıkmasın! Asla ve kat'a!

Evet.. Her saltanat gibi kâinat saltanatının da bir Cennet'i ve Cehennem'i olacaktır. Akla uzak değil.. Gökte milyar kere milyarlarca yıldızlar var.. Cenab-ı Hak'ın kudretinden uzak değil, bir galaksiyi çekip üzerine Cennet yazmak ve içini güzelliklerle doldurmak, dünyayı güzelliklerle doldurduğu gibi..

Ve O Kudreti Sonsuz'un Haşmetinden uzak değil.. Bir başka galaksiyi ateş topu haline getirip üzerine Cehennem yazmak ve içine bütün asileri tıkıp cezaya çarptırmak, azgın kavimleri sille-i azapla helak ettiği gibi..

Evet, sonsuzluk bir kitaptır. Fakat onun asıl meseleleri yazılmış, yalnız dipnotları ve açıklamaları kalmıştır. Bu kâinatı hikmetiyle bir kitap hükmüne getiren Sınırsız İlme diğer bir kitabı yazmak ağır gelmez; pek kolaydır.

İşte dünyanın bir salon gibi kapıtılıp öteler âleminin bir kapıdan geniş bahçeye açılması gibi getirilmesinin ardından, bahsettiğimiz o şerh ve izahlar da tamamlanacak, Cennet'e izin kazananlar oraya.. hayatını çürütüp azgınlığında can vererek kendini Cehennem'e ehil edenlerse azaba gidecek, girecek ve orada sonsuzca kalacaklardır.

Elhasıl: Madem Allah var; elbette ve hiç şüphesiz âhiret vardır.

İnsan demesin ki "ben küçümlüğümle beraber neden bu kadar büyük bir dava başımda açılmış ve neden küçüklüğümle birlikte bu kadar önem taşıyorum?" aklına gelmesin..

Zira insan her ne kadar küçük de olsa, o akıl ilgisiyle tüm kâinatın dikkatli bir gözlemcisi ve âlemlerin bir yorumcusu ve sanatların takdir edicisi gibi 20 büyük hakikatle ve pek çok ağır vazifeyle muvazzaftır. Şu halde cirme değil, yeteneğe bakılmalı ve görevine göre davranmalıdır.

Hem demesin ki "Benim küçük günahlarım neden büyük bir Cehennem ve sonsuz bir azabı getirsin?" diye düşünmesin.

Zira cirmi küçük olan o küçük insan günah yönüyle çok büyüktür ve katillik yönüyle çok zalimdir. Zira bir masum çocuğa bile -af buyurun- "piç" diye hakaret eden bir ahlaksızdan o masum çocuk hakkını isteyecektir.

İşte kâfir şu kâinat sarayını dolduran varlıkların her birisine karşı ve şu evren kitabının satırlarını teşkil eden eşyanın her birisine karşı inkar vaziyeti almakla onların her birisine karşı bir zulüm ve cinayet işler ve her bir varlığa karşı böylesi çirkin bir hakaret eder. Sonsuz zulüm, cinayet ve sonsuz hakaretin cezası sonsuz cehennemdir.

Hem o ahmak kâfir hikmetiyle bu ağaca galaksi meyvelerini takan haşmete ve şu kitaba insan gibi zor bahisleri yazan ilme ve böylesi bir kâinat sarayının her bir taşına saray kadar nakışlar işleyen kudret ve sanatkârlığa ve şu varlıklarda tecelli eden İlahi İsimlere karşı tezyif ve aşağılama vaziyetine girmekle sonsuz zulme ve haksızlığa girer ve böylesi sonsuz zulüm ve haksızlık elbette o insanı hayvandan aşağı düşürür ve sonsuz haksızlık sonsuz azap getirir.

Kâfir sonsuz zâlim, sonsuz nankör, sonsuz asi olduğundan sonsuz azap ona müstehak olur. Allah ıslah etsin. Amin.

Değerli Dostlar..

Çok iyi bilinmelidir ki: Selâm ve selâmet hidayete girenleri sarar. Ve fakat tüm tereddüt ve endişelerse hakkı bilerek inkar edenleri her tarafından kuşatır.

Sultan-ı Kâinata Emânetsiniz. Hüsn-ü hâtime dileklerimizle..
Hakikat
'OL' EMRİ ÜZERİNE MÜLAHAZALARIMIZ

Cenab-ı Hakk'ın 'Ol' emrini bir kısım kimseler anlayamamaktadır. Dar bir kısım akıllar bu emri dar akıllarına sığıştıramamaktadır.

'Ol' bir söyleyip bitiriş değildir. Evrenin Yaratıcı'sı her an yeni bir yaratış üzere faal ve mütealdir. Evren hiç durmadan yeni hadiselere şahit olmakta, kışların ak örtüsünün altından yeni baharlar baş çıkarmakta, geceleri her zaman gündüzler takip etmekte -kıyamet gecesini haşir sabahının takip edeceği gibi-, evren kitabının yeni yeni fasıl ve haşiyeleri kader kalemiyle yazılışı sürdürülmektedir.

Allah'ın 'Ol' emrini bir tetikleyici emir olarak da düşünebiliriz. Cenab-ı Hak kâinat kitabını yazmayı murat buyurmuş, önce temel malzemeyi varlığa çıkararak bir "ibda" yaratışı örneklemiş, sonra da vücuda gelen temel maddeden vücutlar yükseltmiş, böylece de bir "inşa" yaratışı örneği sergilemiştir. Zaten Yaratıcımızın iki tarzda yaratışı vardır.

Yeni bilimin söylediği bundan farklı değildir.. Cenab-ı Hak hiç durmaksızın formsuz salınımlardan bozonlar bazında sezilgen tanecikler ortaya çıkardığı gibi, aynı kaynaktan gerçek maddeler olan fermiyonları da köpürterek kâinat yapısını örgüleyen malzemeyi meydana çıkarmaktadır.

İşte bu "ibda"dan sonra bir inşa süreci başlamakta, aynı kumaş olan ve atomaltı düğümlerinden meydana gelen atom kumaşından -o tek kumaştan- koca bir kâinatı her an ve hiç durmaksızın inşa etmektedir. Bu yaratış ve bu kaynayıp vücuda devşiriş öyle ani ve süper hızlı olmaktadır ki âdeta bir "ol" emriyle sürekli olarak vücuda geliyor gibi, kâinat her an maddesiyle beraber trilyonlarca kereler ölüp ölüp tekrar diriltilmekte, giden maddenin yerine hızla yenisi gönderilerek, Cenab-ı Hak'ın faaliyeti gözler ve akıllar önüne serilmektedir.

'Ol' emrini anlık bir tetikleyici olarak düşünebileceğimiz gibi, ilk yaratışın bu emirden itibaren çınlayıp coşmaya ve patlayıp genişlemeye başladığını düşünebiliriz.

Her kitabın bir üslubu vardır. Her faslın bir tarzı vardır. Her yazarın bir stili vardır. İşte Cenab-ı Hak kâinat kitabının her bir faslını özgün tarzda -fakat ana üsluba bağlılık koşuluyla ve tam bir irtibatla- sürekli olarak yazmakta ve yenilemekte, evren kitabını -bilimsel adıyla- "Kanunlar Manzumesi" denilen "Adetullah" üslubuyla, belirli döngüleri ve gidişatı takip etmek stilinde yazmaktadır. Yani Allah yoktan varlığa an be an çektiği maddeyi belli kanunlara riayet ve kendine has üslubunu takip ederek devam ettirmektedir. Çünkü En Büyük Müellif Allah'ın da bir Üslubu vardır.

Öyle bir üslup takip edilmektedir ve bu son derece özenli ve düzenli gidişatı öylesine olağan bir ustalıkla yapmaktadır ki, gören bazı kısıtlı akıllar onu maddenin kendisi sanmakta, fabrikanın çarklarının kendi kendine iç içe geçtiğini düşünmek safsatası, sarayın kirişleri kendi kendine yükseldiği mantıksızlığı gibi mutlak hatalara düşmektedirler.

Ve Cenab-ı Hak bu üslubunu ancak gerektiği yerde değiştirerek kimi zaman mucize şeklinde, kimi zaman musibet ve helaket şeklinde kâinatta cari "kanunlar" üslubuna geçici olarak müdahale edip sonra tekrar orjinal üslubuna geri dönmektedir. Bir kavim azgınlaşınca onları helak edip yerlerine yenilerini ve eski düzenli kâinatı geri getirmektedir.

Kâinatın zerrealtı parçalarına kadar herşeyde bir hareket ve amaçlılığın takip edilmesi ile ancak kâinatın vücutta kalabileceği ve kâinatı inceleyen yüzlerce ilmin milyonlarca kitaplarının bu düzenliliği inceleyip anlayabilmesi, kâinatta bir düzenlilik ve üslubun olduğuna kat'i bir delil ve sağlam bir hüccettir. Aklı olan bilimciler bunu anlarlar.

Allah bu dünyayı dâr-ul hikmet olarak varlıkta tutmakta, yani bu dünyada çeşitli kuralları ve kanunları kendi kararıyla takip etmektedir. Ancak öteler âlemi bir dar-ul Kudret olacak, orada artık sebepler perdesi kalkacak, herşeyin ardındaki O Kudret Eli doğrudan görünecek ve görülecektir. Allah o âlemde sebebe dayamaksızın eşyayı yaratacaktır. Bu âlemse sebepler âlemidir. Bu yüzden bu âlem keskin nazarlılar için O'nun icraatının keşfedilip bilineceği bir sınanma âlemidir.

Cenab-ı Hak insaflı kâfirlere îman versin. Âmin. Allah ayaklarımızı kaydırmasın. Âmin.

Selâm ve selâmet hidayeti arzulayanları sarar. Ve tüm endişe ve azaplarsa bile bile hakkı inkara gidenleri her taraflarından kuşatır.

Cennet ucuz değil.. Cehennem dahi lüzumsuz değil.

Canlar, Sultan-ı Kâinata Emânet..
Hakikat
NURLARI TANIMAYA DAİR
Bir arkadaşa gönderdiğim yazımı buraya da ileteyim..

Merhabalar Sevgili Gönüldaşım,

Nasılsın; dilerim ki iyisindir ve herşey yolundadır. Doğrusu bir mektuba gerek var mıydı bilemiyorum; yine de birşeyler karalayıp adresinize elçi ve yolcu etmek istedim, kabul ederseniz..

'Hayat şeffaf bir muamma.' 'İnsan şu kâinat içinde nazik, nazenin ve nazdar bir çocuğa benzer.' Kâinat içinde sair varlıklardan farklı olarak donatılmış, gönderilmişiz ve elçilerle desteklenmişiz. Amaçsa, gerçek hayatı hak edecek güzel yaşantıyı kendi kıvamına ulaştırmak ve olgunlaştırarak noktalamak. Diğer ifadeyle, Allah'ımızın hoşnutluğunu kulluk yoluyla kazanmak.

İnsana kalsa kendi başına ne kulluğu, ne de o mukaddes hoşnutluğa gidecek yaşantı tarzını keşfetmeyi başaramaz. Ancak bizi hiçlikten varlığa nimet olarak yükselten ve taş değil, ot değil, hayvan değil, cesetli ve akıllı beşer olarak var eden ve hiçlikten çıkardığı insana bir de iman vererek nimetlerine nimetler katan Allahımız, bu lütuflarına donanımlı seçilmiş Peygamberleri rehberliğimize göndererek yeni lütuflar katmış ve bizi bu çöllerde, aç, susuz, dermansız, yolsuz, rehbersiz bırakmamıştır.

Her insana ayrı donanım verilmiştir. Kimi insanlar gönderilen Nebi ve Resullere karşı alakasız kalmayı seçerek ebedi hüsrana kendi hataları olarak düşmüş, kimileri verilen donanımı iyi kullanarak Nebiler Hak yolunu seçmiş, kimileriyse o yolun birer karasevdalısı olarak yaşamış ve bu tarz üzere hayatlarını noktalamış.. Mükemmel yaşantılarıyla bizlere örnek olmuşlar..

Kitaplara olan ilgi de kişiden kişiye değişmiş. Kimileri İlahi kitap ve mesajlara karşı yarım kulak bakarken, kimileri tüm hücreleri ve ruhuyla mukaddes davet ve fermanlara yönelmiş ve o İlahi mesajdan ebedi güller dererek kalb bahçesini şenlendirmiş..

Her insanın Kur'an'dan istifadesi farklıdır: Bazıları onu tek renk anlayıp öyle itikad ederken, başka bazıları onu her yanıyla evirip çevirip tüm nurunu massetmeye, bir annenin memesinden süt emer gibi ondan istifade ve istifaza etmeye ve o mukkaddes çeşmeden ab-ı hayat içmeye adanmıştır. Adanmış ve bizlere de O Sonsuz Nur çeşmesinden nice haberler getirmiş, gönüllerimizi de abad etmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin (Said Nursî) hayatı hayli enteresandır. 1876 yılında dünyaya lutfedilmişler; Bitlis'in Hizan ilçesi 'Nurs' köyünde doğmuşlardır. Annesin onu abdestsiz emzirmediğini söylerler. Babası Mirza Bey, köyünün tarlalarında hayvanları haram yemesin diye ağızlarını bağlar, öyle eve getirirmiş.

Küçük Said 8-9 yaşlarında iken bir rüya görür: Bakar ki her yanda çatlamalar oluyor, kâinat şiddetle sarsılıyor, yıldızlar infilak ediyor, varlık zerre zerre dağılıyor. Gördüğü kıyamet günün dehşetiyle sarsılır. Birden herşeyin yeniden ihya olduğunu ve varlığın yeniden yaratılmaya başlandığını görür. Küçük Said tutunacak dal arar.

Kendi kendine: 'Kime dayanayım? Sıratın başına giderim, Seyyidimiz Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselâm'ı görürüm' der. Köprünün başına gider; orada birçok Peygamberlerle müşerref olur ve en son bir Nur halesi içinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselâm yaklaşır.

Hemen ellerine kapanır: O'nun yardımını diler ve: 'Efendimiz, sizden ilim istiyorum' dileğini de dile getirir. Efendimiz (Asm): 'Ümmetimden soru sormamak şartıyla, Sana Kur'an ilmi verilecektir.' emrini ve müjdesini verir, o rüyadan ayılır.

İlim aşkıyla yanmaya başlar. Ağabeyi Abdullah'tan ders almaya başlar. Derken, annesinin elini öper, ilim yolunda evden uzaklaşır. Çeşitli alimlerin dersinde 2 yıl kadar Sarf ve Nahiv ilmini tahsil eder. 12 yaşlarında Molla Fethullah Hocaefendi'nin nezaretinde iken, çok ilginç bir ilim aralığı yaşar.

Bu son derece enteresan üç ay zarfında, 90'dan fazla kitabı anlayarak ezberler. Ezberlediği kitaplar arasında 'İhya' ve 'Cem'ul Cevami' gibi son derece hacimli ve ağır kitaplar vardır. Hatta Kur'an-ı Kerim'i 15 günde ezberler. Hocasının şahitliği altında Cem-ul Cevami gibi devasa bir eseri bir haftada ezberler. Hocası kitaba not alır: 'Cem-ul Cevami'yi bir haftada ezberledi.'

O günden sonra önce kendisine Molla, sonra da Hocasının isimlendirmesiyle 'Bediüzzaman' ünvanları verilir. Bediüzzaman, zamanında kendisi gibi görülmedik, zamanının garibi, eşsizi, benzersizi gibi anlamlara gelmektedir.

Bediüzzaman muhteşem bir zeka ve hafıza örneğidir. Bir hafta gibi çok kısa bir sürede Kamus-u Okyanus gibi 150 bin kelimelik bir sözlüğü ezberlemiştir. 17 yaşlarına geldiğinde, İslâmî ilimlerden sonra bir de pozitif ilimlere yönelir ve Fizik, Kimya, Astronomi, Matematik, Coğrafya, Tarih, Psikoloji gibi akla gelebilecek pek çok ilme dair eserleri o ilmin muallimleriyle münazaraya girebilecek kadar derin şekilde elde eder. Hatta 1 gecede bir Kimya kitabını ezberlediğini duymuştum.

20 yaşlarına kadar pozitif ilimlerden sonra bir de Felsefe ilimlerine girer ve pek çok felsefi eseri aklına alır. Ve kendi ifadesiyle, 'En meşhur filozofların içinde boğuldukları pek çok müşkil soruyu' Allah'ın ilhamıyla çözmüştür.

Bediüzzaman Hazretlerinin küçük yaşta elde ettiği muazzam ilmi herkesi şaşırtmıştır. Şarkın kırka yakın alimleri onu sınamak için karşısına geçmiş; O ise hepsinin sorularını eksiksiz olarak ikna edici üslupla cevaplamıştır. Hatta İstanbul'a 20 yaşlarında trenle gitmiş, orada kalmaya başlamış ve İstanbul'da bir ofis açarak kapısına: 'Her soruya cevap verilir; hiç soru sorulmaz.' levhasını asmış ve her gelen soruya eksiksiz ikna edici cevaplar vermiş ve ilmini ispat etmiştir. Bu olaylar çok meşhurdur.

Allah Onu çok büyük bir misyon için hazırlıyordu. Allah Ona bu zekayı, hafızayı, ilmi ve ikna gücünü vererek Onu çok büyük bir dava için olgunlaştırıyordu. O gelecekte ümmetin karşısında çatırdayacağı inkar-ı Uluhiyet (ateizm) tufanına karşı ümmetin Nuh gemisini inşa etmek, ümmetin karşısında şaşıracağı dehşetli sorulara karşı en kesin ve en ikna edici ve en açık ve çocukların bile anlayacağı derin ve parlak cevapları (Risale-i Nur vasıtasıyla) vermeye hazırlanıyordu. Bediüzzaman bir çekirdekti; Allah Onu büyüterek meyveler vermeye hazırlıyordu.

Bir gün gazetede şu haberi okur: Lordlar kamarasında bir şahıs ayağa kalkar ve elindeki kitabı (Kur'an'ı) göstererek: 'Müslümanların elinden bu kitabı almadan onlara hakim olamayız.' dediğini gazeten okur. İmanının zirvelerine gelmiş olan Bediüzzaman bu haberi okuduğunda son derece sarsılır ve: 'Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez manevi bir Güneş olduğunu dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.' İmansızlık fırtınasını hissetmiştir Bediüzzaman ve misyonu da bunun önüne geçmek olacaktır. Nitekim sonraki hayatında kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı Kur'an'ın söndürülemez manevi bir güneş olduğunu ispat etmiştir.

30 yaşlarına yaklaşınca ilim olarak artık son bir alan kalmıştı: Siyaset. Ona da girdi ve siyaset yoluyla imanın gösterdiği 'dine hizmet' emelini gerçeklemeye çalıştı. Ancak siyasetin kötü yanlarından ötürü, o ilmi de tahsil edip siyasetten kaçarak çıktı.

1914 yılında patlak veren Birinci Cihan Harbinde Şark Cephesini 5000 kadar sevenleri ve talebeleriyle korudu, bütün talebe ve sevenlerini şehit verdi ve kendisi de sadece 2 talebesiyle beraber hayatta kalabildi, yaralandı, ayağı kırıldı ve Ruslara esir düştü.

4 yıl esaretten sonra bir gece hüzünle, gözyaşıyla dua etti ve büyük bir lütfa mazhar oldu: Allah O'nu Rusyadan İstanbul'a kerametli bir şekilde 1 gecede ulaştırdı; Bediüzzaman Rus esaretinden firar etmişti. Esaretten kurtulduğunda 40 yaşlarındaydı. Öyle olgunlaşmıştı ki.. Kendi ifadesiyle, '40 yaşındaydım; ancak 80 yaşında gibi hissediyordum.' Yine kendi ifadesiyle, 'Birinci Dünya Savaşını gören ihtiyardır.' diyordu.

İstanbul'a ulaştığında, sevinç gösterileriyle karşılandı. Siyasiler ona makam-mansıp teklif etti. Bunları reddedip İstanbul'dan ayrıldı; talebeleriyle beraber Van Dağlarına, erek mağarasına çıktı. Ancak onun zeka ve hafızasından ve şöhretinden korkan zamanın yönetimi onu Van Dağlarından zorla alarak Isparta'nın Barla köyüne sürgün etti. Yeni yönetim ondaki ve eserlerindeki etkiyi görmüş ve bu etkinin kendi işlerine gelmemesinden dolayı bir zulüm dönemini başlatmışlardı. Ona zulmediyorlardı.

Barla'da eski hizmet anlayışından çok farklı olarak dine hizmet yolunda yeni bir hizmet metodu kendisine ilham edilmiş ve sonradan Risale-i Nur Külliyatı adıyla meşhur olacak eserleri telif etmeye başlamıştır.

Talebelerinin anlatımına göre, bir ihtiyar, Barla dağlarında, birkaç genç talebesiyle ilk eserini yazdırır, ismi Haşir Risalesidir ve aynen şöyle demektedir: 'Kardaşlarım, küfrün beli kırılmıştır.' Talebeleri etrafa bakar, kimseciklerin olmadığı bu ıssız ve sessiz dağda, ağacın altında, bir ihtiyar, bir eseri yazdırdıktan sonra söylemektedir bu şaşırtıcı sözü: 'Küfrün beli kırılmıştır.'

Gerçekten de Sözler isimli kitabındaki Onuncu Söz olan Haşir Risalesinin ardından pek çok Risaleler kaleme alınmış ve Sözler, Lemalar, Mektubat, Asa-yı Musa, Şualar gibi devasa eserler yazdırılarak dinsizlik cereyanına karşı bu eserler Sedd-i Zülkarneyn gibi birer Sedd-i Kur'ani vazifesini görmeye başlamış.. Eserleri okuyanların sayıları hızla artmaya başlamış ve Risale-i Nurlar bir anda ünlenmeye, duyulmaya, okunmaya, çoğaltılmaya, yayılmaya ve bilinmeye başlanmıştır.

Hatta devlet raporuna göre, Bediüzzaman Hazretleri daha hayatta iken (vefatı 1960), Risaleleri okuyanların (Nurcu) sayısı 600 bine ulaşmıştır. Şu gün ise sayıları milyonlardan aşmıştır.

Evet, Bediüzzaman'ın Kadir gecesinin müjdesini andıran 84 senelik hayatının en tatlı meyvesi Risale-i Nur Külliyatı müthiş bir asrın, dehşetli düşmanların, öldürücü şüphelerin hortlamaya başladığı bir devrin ta başlarında imdad ve inayet olarak gönderilmiş ve Allah Bediüzzaman vesilesiyle şu ümmete son bir kere daha necat yolunu göstermiştir.

Risalelerde yıldızlar parlaklığında, güneş nuraniyetinde, gündüz bereketinde iptal edilemez, cerhedilemez, harika delillerle Allah'ın varlığı, birliği, bir işi diğer işine mani olmayan Sınırsız Sultan olduğu, Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselâm'ın Peygamberliğinin parlak delilleri, mucizeleri, Kur'an'ın Mucizeleri, Haşrin varlığının akli ve mantıki pek büyük ve parlak kanıtları en tatlı bir üslupla ve çocukların bile anlayacağı bir yöntemle anlatılarak, dinsizliğe karşı iman cereyanında bir tecdid hareketine vesile olunmuştur.

Risale-i Nur'lara o günün zalim yönetimi tam 750 dava açmış, ancak Risale-i Nurlar bütün davalardan beraat kazanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Bundan daha büyük olan başarı ise: Türkiye'de artık hiçbir mahkemenin Risale-i Nurlar hakkında dava açamayacağı kararının alınmış olmasıdır. Bu şu demek oluyordu: Artık hiçbir mahkeme Risale-i Nurlar hakkında hiçbir şekilde mahkeme başlatamaz. Risale-i Nurlar devletin tam desteğini de kazanmış oluyordu. Evet, pek büyük bir zafer daha kazanılmış oluyordu; oluyordu ama 27 senelik zulüm ve hapis döneminden ve Bediüzzaman Hazretleri şiddetli zulümler gördükten ve hatta tam 19 defa zehirlenerek öldürülmeye çalışıldıktan sonra.. Anlatılamaz zorluk ve çilelerden sonra..

Yüzbinlerce insana iman anlatarak imanlarına vesile olan ve bu kadar büyük hizmetlere vesile olan Risale-i Nurlar başka değil, sadece Kur'an'ın malıdır ve Allah'ın Kur'an'a hayatını adayan Bediüzzaman Hazretlerine bir ilhamıdır. Risale-i Nur Kur'an'ın hakiki bir tefsiridir ve onun aynasıdır ve onun manevi bir mucizesidir. Çünkü herşeyiyle Risaleler Kur'an ayetlerine dayanarak yazılmıştır. Yani Risaleler, Kur'an'ın günümüz anlayışına hitabıdır.

Risale-i Nurlarla tanıştıktan sonra işinden aşından ayrılarak ona hizmete koşan, Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden olan Zübeyir Gündüzalp Abinin çok önemli bir sözü vardır: 'Her gün 2 sayfa Risale-i Nur okuyan, imanını korur. 10 sayfa okuyan feyiz alır. 20 sayfa okuyan hizmet eder.' Yani günde iki sayfacık okumak ve o delilleri ve samimiyeti görmekle, iman korunabilir. Ancak 20 sayfadan fazla okuyan, öyle bir yüksek feyiz alır ki, içindeki engin hislere dayanamaz ve başkalarına da anlatmak ister.

İnsan kitaplığında görmediği kitabı okumayı düşünmez. Kitaplığımda gördüğüm bir kitabı okuma isteği gelir. Bu yüzden de Risaleleri birer birer para verip almak ve kitaplıkta dizmekten öte, onları her gün hiç değilse birkaç sayfa dahi olsa (ama süreklilik sırrı için her gün okumak şartıyla) okumak, okumak, okumak..

Anlama derdine düşmeden önce onun üslubuna alışmak, tüm Külliyatı bir kere bitirdikten sonra, yavaş yavaş anlamaya da çabalamak.. Ve beş kere tüm külliyatı bitirdikten sonra da çok daha fazla tefekkür ede ede okuyarak imanda her gün yol almak.. Evet, Risale-i Nurlar, bir insan hangi iman seviyesinde bulunursa bulunsun, sürekli imanda derinleşmesini sağlayacak Kur'ani sırları anlatmaktadır. Onu okuyan en bilgili alimler bile ondan yeni yeni şeyler öğrenerek her gün imanlarını derinleştirirler.

Bize düşen bu Nur Külliyatını tanımak, bu halkanın kıymetini bilerek dahil olmak ve bu kitapların öğrettiği hizmet metoduyla insanlara imanı anlatmaktır. Zira günümüz insanlığı, havadan ve ekmekten çok fazla olarak iman ve imana ait mehasin ve delillerin anlatılmasına muhtaçtır ve bu ihtiyacı yüzünden her gün stres ve depresyonlarla kıvranmakta ve uzanacak imanlı ve şefkatli elleri beklemektedir.

Bu asırda tıfıl bir bireyin olgunlaşıp ufkunu arttırmasının bence hakiki olarak yegane yolu Risale-i Nurlardır. Risalelerdeki hakikatleri okuyan insaflı bir gönül, o feyizlerle ruhunda olgunlaşmaya, kalbinde derinleşmeye, nefsinde safileşmeye, aklında şeffaflaşmaya ve davasında samimileşmeye başlar. Evet.. Okumak, okumak, okumak..

Yol budur. Ve bu yolda ilerleyenler ne kadar da kutludur! Hele bir de hizmet yolunu başkalarına anlatarak genişletmeye çabalayanlar ne kadar da ulu ve huzurda kıymetlidir. Allah (cc) bizlere de bu yolda okumakla, hizmetle ilerlemeyi ve ömrü gerçek kıvamında bitirmeyi nasip eylesin. Allah bize Risaleleri okumayı, idrak etmeyi, yaşamayı, muhtaç gönüllere ab-ı hayat gibi ulaştırmayı nasip etsin. Âmin.

Bu yol tarikat değil, hakikat yoludur. 'Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır. Zaman iman kurtarma zamanıdır. İki dünyayı mahveden inkar-ı mutlaktan kurtarma vazifesi pek çok ehemmiyetlidir.' Zira bir insanın imanına vesile olmak, üzerine güneşin doğup battığı (Kâbe ve Mescid-i Aksa dahil) herşeyden daha hayırlıdır. Hele bu dehşetli ve insanları imansız eden asırda bu vazife çok daha önem kazanmış ve her birerlerimizin omuzunda farzul efraz bir yükümlülük olmuştur.

İnsan tanıştığı güzellikleri terketmemelidir. Öğrendiği gerçeklere yapışmalı ve benimsediği yolda ilerlemelidir. Hele bu yol nurlu bir hizmet yolu ise ve bu yoldan Allah hoşnut olacağını bildiriyorsa, o yol hayatın gayesi yapılmalıdır.

Uzun mektubumu mazur görün. Hakkınızı helal ediniz. Selam zarfında saygı ve sevgilerimi yolluyorum. Hayatınızda sonsuz başarılar diliyorum. Cenab-ı Hakk'a, Din Gününün Sahibine Emânet olasınız.

Pürkusur Kardeşiniz Hakikat.
....
kardeş bende katılmak isaterım sohbetlere
Hakikat
Merhabalar Zınar Kardeş..

Elbette ki sohbetlere katılabilir; hatta sohbetler yazabilirsiniz. Ve başlığın alnında yazdığımız 'Edeb Ya Hu' anlayışına uygunluk çerçevesinde yazılar kaleme alacağınızı da biliyoruz. Burası edebe riayet eden herkesin..

Sevgi ve selâmlarımızla..
La_Edri
yazılarınızdan çok istifade ettik .Paylaştığınız için Allah Razı Olsun.
Devamını da bekliyoruz smile.gif
Hakikat
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN AŞKIN İLİM PERFORMANSI
Bir şüpheyi gideren önemli bir cevaptır

Bediüzzaman Hazretlerinin ilmi hakkında söylenenler akıldan uzak değildir. Dünyaca ünlü kişisel gelişimci Anthony Robbins, hızlı okuma tekniğini kavradıktan sonra üç yılda yediyüz kitap okuduğunu söyler. Demek hızlı okumakla kitap sayısı artabilir. Bediüzzaman Hazretleri üç ayda 90 kitabı aklına almıştır. Bunun olamayacağını kanıtla.

Ayrıca Rus gazeteci 'Bay S' meşhur bir hafıza şampiyonudur. Onun geçmiş yıllardan birisinin belirli bir ayındaki belirli bir gününde belirli bir saatte nerede olduğunu ve ne iş yaptığını sorun, size anında cevap versin. Bu adam meşhurdur. Demek hafıza şampiyonları görerek veya işiterek akıllarına aldıkları tüm bilgileri koruyabiliyorlar. Allah'a inanmayanlar, insandaki potansiyele de inanmak istemiyorlar, şaşırıyorlar.

Bediüzzaman Hazretleri bir zeka ve hafıza şampiyonudur. Ayrıca hızlı okuma yeteneğine, fotografik hafızaya sahiptir. Bunu anlamak istemiyorsunuz. Üstelik eserlerini de okumak istemiyorsunuz. Eğer eserlerini okusaydınız ve mantığınızla olaya yaklaşsa ve kitaplarını anlasaydınız, kitaplarından yola çıkarak hem hafızasının hem de zekasının nasıl da aşkın olduğunu görebilecektiniz. Yazık ki bu sağduyuyu inkarcılarda göremiyorum.

Ayrıca onun ilmi sadece rakamlarla ve rivayetlerle kayıtlı değil. 14 yaşlarında karşısına geçen 40 alimin kendisini sınadığını ve onların sordukları sorulara net yanıtlarla ikna edici cevap verdiğini hiç mi okumadınız?

Şunu da mı bilmiyorsunuz: İstanbul'da 20 yaşlarında ofis açtığını herkes bilir. Ve herkes bilir ki Bediüzzaman ofisinin kapısına: 'Her soruya cevap verilir; hiç soru sorulmaz.' yazmıştır. Ve herkes bilir ki gelen herkesin sorularına eksiksiz ve ikna edici cevaplar yazmıştır. Hatta Mısır El-Ezher Üniversitesi ilminiproflarından birisi ilmini sınamak ister. Kendisine: 'Osmanlı ve Avrupa'nın halini nasıl görüyorsunuz?' diyerek ilminden aldığı feyzi tartmak ister.

Bediüzzaman: 'Osmanlı bir Avrupa'ya hamiledir. Vakti gelince doğurur. Avrupa da bir Osmanlı'ya hamiledir. Vakti gelince doğurur.' der. 50 yaşlarındaki El-ezher profesörü bu cevap karşısında: 'Aynen böyle düşünüyorum. Ancak bu kadar veciz cevap vermek Bediüzzaman'a mahsus olabilir' diyerek o şahıs bile Bediüzzaman'ın ismini kabul etmiştir. Buna basit bir gözlem deyip geçemezsiniz. Bu vecizlikte cevabı 20 yaşlarında vermiştir. Bu mesele de Tarihçe-i Hayatta yazar, açın okuyun. Tabii siz yine rivayet deyip geçeceksiniz. Tarihe ve belgeye olan saygınız da ancak bu olur.

Aslında Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini ispatlayan devasa 130 parça eseri meydanda iken fazla söze gerek yoktur. Biraz ilimden, fenden, siyasetten behreniz varsa, Bediüzzamanca Kur'an yorumu nasıl olurmuş anlardınız; anlardınız ama sanırım bu işin polemiği daha çok hoşunuza gidiyor.

Evet, 3 ayda 90 kitabı ezberlemiştir. Zaten Allah insanı -bilimcilerin ifadesiyle- 90 milyon kitabı ezberleyebilecek bir hafıza ve algılayış potansiyelinde yaratmıştır. 90 kitap Bediüzzaman'ın tüm tahsili değil; sadece o özel 3 aydaki başarısıdır. Bunun dışında da sayısız kitabı incelemiştir. Hayatı boyunca okumuş, okumuş, okumuş, yazmış ve yazdırmıştır.

Allah aşkına, cahil bir insan olsaydı, vefat ettiği yıl 600 000 tane Nurcu sayısına -devlet raporuyla sabittir- nasıl ulaşılacaktı ki? Bu Zat'ın kitaplarında ilim olmasaydı, ispat olmasaydı, şu anda içlerinde Profesörlerin, Doçentlerin de bulunduğu milyonlarca insanlar Bediüzzaman'ın eserlerini okurlar mıydı?

Evet, 1950'li yıllarda 750 dava açılmış, üç ayrı araştırma heyeti Bediüzzaman'ın eserlerini incelemiş, ve karar verilmiştir: Bediüzzaman'ın tüm eserleri ilmi ve dini mesailin ispatlarına dairdir. 750 ayrı beraat kararıyla kitapların sıhhati ispat edilmiştir. Üstelik mahkeme şu kararı da almıştır: Bediüzzaman'ın eserlerine hiçbir Türkiye Cumhuriyeti mahkemesi dava açamaz. Zira bu kadar çok dava ve beraattan sonra onların sıhhat ve asayişe uygunluğu ispat edilmiş olmanın yanında, devletin tayin ettiği tam 3 ayrı ehl-i vukuf (uzman ilim heyeti) aynı kararda ittifak etmiştir: Bediüzzaman'ın eserleri ilmi ve dini meselelerin yeni bir yöntemle öğretilmesinden ibarettir, sıhhatlidir. 3 ayrı heyet eserlerdeki ilme imza atmıştır.

Birkaç şahsın kendi ilimlerine güvenip, iman edenlerdeki ummanlardan bereketli ilme karşı hürmetsizlik etmesi, elbette biz ışık sevdalılarını dağidar etmez. Kim ne yaparsa kendine yapar. Allah ıslah etsin. Âmin.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri 13-14 yaşlarında iken 3 ayda 90 büyük ve hacimli kitabı ezberlemiş, müsbet olarak akla gelebilecek pek çok ilme dair eserleri aklına almış, 2 yıl Van Valisi Mustafa Bey'in kütüphanesine kendisini kapatarak sayısız eseri incelemiş, 20 yaşlarına geldiğinde öyle bir ilmi seviyeye ulaşmıştır ki İstanbul'da ofis açmış ve kapısına şunu yazmıştır: 'Her soruya cevap verilir; hiç soru sorulmaz.' Ve ilmi hayatı 84 yaşında vefat edene değin sürekli taptaze ve dinamik olarak devam etmiştir. Eserleri ve bu meselenin tanıkları çoktur, hem pek çoktur.

Hala ikna olmadıysanız, bir daha Tarihçe-i Hayat'ı, o günkü resmi gazete küpürlerini, 5 ciltlik Bediüzzaman'ı anlatan 'Son Şahitleri' ve bugün binlercesi düzenlenen Risale-i Nur Sempozyumlarını inceleyin, meseleyi anlayın.

Bâkî selâm..
Hakikat
BEDİÜZZAMAN'IN İLMİNİ ANLAMAK İÇİN
Bir şüpheyi giderirken önemli bilgiler veren kuvvetli bir cevaptır

İmzamda tanıttığım bestseller kitapların yazarı Dr. Muhammed Bozdağ, 5 sene boyunca hızlı okuma seminerleri vermiştir. Sayın Bozdağ hızlı okuma ile 500 kelime/dakika mümkündür der. İzmir'de hızlı okuma seminerleri veren hızlı okuyucu Eğitimci Ziya Baran da aynı bilgiyi verir.

Yani: 150-200 kelime okuyanlar, konuşma hızında okuyan yavaş okuyuculardır. 250-300 sınırında okuyanlar normal hızdadır. Ancak hızlı okuyucular 400-500 kelime/dakika hızında okurlar. Bunun dışında 700 kelimeye -anlamak şartıyla- ulaşanlar vardır.

Ayrıca hızlı okuma uzmanları beyanatlarında ısrarla altını çizdikleri bir gerçek vardır: Bir doyum noktasına varana kadar okuma hızıyla orantılı olarak anlama seviyesi de artar. Normal hızda okuyan birisi okuduklarının %70'ni anlarken, hızlı okuma tekniğini edinmiş bir uzman için bu seviye %85 ve %90'lara ulaşmaktadır. Yani hızlı okuma anlamayı ketmetmez, bilakis anlama seviyesini yükseltir. Ancak bunun doyum noktası temelde 700 kelime/dakika'dır.

Kısacası: Kaynak olarak ingilizce birşeyler vermişsiniz. Ancak olayı bilmediğiniz için kaynağın zayıf bilgi verdiğini de anlamamışsınız. Berkeley üniversitesinde profesör olması bir kişinin verdiği bilgiyi tam onaylamaz; başka uzmanların sözlerini nakzetmez. Zira birçok hızlı okuma eğitimcisi verdiğim temel sayıyı onaylıyor. Bu işin birçok deneyimlisiyle de konuştum. Çoğu 300 kelimenin normal okuyucu, 500 kelimenin hızlı okuyucular için mümkün olduğunu söyler.

Hızlı okuyucu olarak 500 kelime/dakika okumak mümkündür. Ayrıca anlamayı da arttıran bir etkendir. Kimse 10,000 kelime/dakika'dan bahsetmedi zaten. Her neyse, bu konu çok açık olduğundan kapatabiliriz.

Dakikada (normal üstü hızla) 6 sayfa ile saatte 360 sayfa mümkündür. Verim göz önüne alındığında, günlük 3 saat çalışma ile ayda 1050 * 30 = 30 000 yuvarlak rakamına ulaşılır. Bu rakamlarda verim düşüşünü göz önüne aldım.

3 ayda 90 kitap değil 270 kitap okumak bile mümkündür. Konu uzmanı Dr. Muhammed Bozdağ yılda 500 kitap okumayı mümkün görür (Bkz: Ruhsal Zeka). Ancak ezberleme meselesini de göz önüne alınca ve çalışmayı günlük 3 saatle sınırlayınca, 100 000 sayfayı hafızası güçlü bir insan 3 ayda ezberleyebilir. Üstelik fotoğrafik hafızaya sahip bir insan bunun birkaç kat fazla performansı çok rahatlıkla gösterebilir.

Bu yeteneğe sahip olmayan bir kimse, bu muazzam performansı anlamaz. Hele bu kişi inkarcıysa, insandaki potansiyeli inkar etmeye bile çalışır. İnsan 90 milyon kitabı ezberleyebilecek potansiyeldedir. Bunu nakzeden hiçbir bilimsel makale yoktur. Bilakis destekleyen çoktur.

Siz daha meşhur hafız 'Rus S'i bile bilmezken, sizinle hafıza üzerine konuşurken çok daha dikkatli olmam gerekiyor. Rus S'in ismi var elbette; ancak literatürdeki meşhur ismi 'S'dir; yanlış duymadınız, tek harflik lakabı vardır. Bu şahsı hafıza şampiyonu Tony Buzan'ın ve Türk Hafıza Şampiyonumuz Melik Safi Duyar'ın kitaplarından okuyabilirsiniz. Bu şahıs bir efsane değil, realitedir. Bunun gibi çok insan vardır; bunların çoğunluğunu da İslâm âlimleri teşkil eder. İsterseniz dudak kıvırın.

Tarihçe-i hayatı yadırgar ve objektif bulmazsınız diye de (ki tüm kitapları gibi Tarihçe-i Hayat da TC hükümetinin tayin ettiği üç ayrı ehl-i vukuf araştırma heyetleri tarafından onay almıştır) yine de size 5 ciltlik 'Son Şahitler' kitabını okumanızı tavsiye etmiştim. Ama siz şahitlere ve tarihe saygı duymamak gibi bir yolu seçiyorsanız, sizin için objektif deliller bulmak çok zor; zira sizin objektiflik anlayışınız biraz farklı ve gayet subjektif.. Devletin rapor ve onayını bile kabul etmeyi düşünmüyorsunuz.

Sizi tebrik ederim. Said Nursi Hazretlerinin cahil olmadığını düşünmeniz bir sağduyudur. Gerçi cahil olduğunu düşünseniz ne yazar? Onu, değil halk, koca İslâm âleminin fetvalarına kulak kabarttığı Osmanlı Devletinin fetvalarını ondan aldığı sözü Osmanlıyı etkileyen kurum olan Dar-ul Hikmet-ül İslamiye'nin beş müessir azasından birisi olan Bediüzzaman olarak koskoca Osmanlı Devleti bile kabullenmişken, hatta Mustafa Kemal bile meclise davet ederek ilmini tasdik etmişken, sizin gibi ne olduğu belirsiz bir şahsın Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini kabullenmemesi çok da bizi tınmaz. Ayrıca, bu son paragraf çok önemli bir delilimdir. Bunu sonra anlatacağım. Dar-ul Hikmetteki diğer dört aza: İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Akif Ersoy (Milli Şair, Meal), Elmalılı Hamdi Yazır (Tefsir, meal), Ömer Nasuhi Bilmen (Fıkıh, ilmihal yazarı). Ve bu şahısların meslektaşı Bediüzzaman..

Her neyse.. Bu apaçık konuda bile bazı şahıslar inat ediyorlarsa, anlayışsız fertlere birşey anlatmak mümkün olmadığından konuyu soğumaya terkediyorum. Zira hakikat çekirdekleri çoktan toprağa inmiştir, elbet bir gün baş çıkarıp çiçeğe, meyveye koşacaktır. Hakikat her zaman galiptir. Allah bizi ıslah etsin. Âmin.
Hakikat
NURLARI OKUMADA ASIL BAŞARI
Nasıl ve ne kadar okumalıyız?
-İlgili olduğu için bu başlığa da ekliyorum-

Merhabalar Düşünceli Arkadaşlar..

Bizler çoğu zaman, eserleri az okuduğumuzdan dert yanıyoruz. Anlayamamaktan şikayetçiyiz. Bu önemli konuyu halletmek için.. Şöyle düşünmemiz gerekmez mi: Arabesk takılmak değil; kendimizi sorgulamak lazım.

Kendim için müellifin yaptığı gibi araştırma ve ikna yolunu deneyeyim. Umarım size de faydası olur bu notların.. Ve umarım bilindik gelmez.

Ketmeden Engellerden Çıkış

Sanırım bizim okumamıza ket vuran en az şu engeller var:

1. İhtiyacı hissetmiyoruz; çünkü ya dünya cazibesi unutturuyor; veya olduk, piştik zannediyoruz. İşte aç olsak bu mutfağa koşardık.
2. Eserlerin gücünü farketmemişiz; çünkü ya anlamamışız ne anlatıyorlar; veya tanık olmamışız nasıl muzaffer oluyorlar. İşte biz kaynaklarımızın gücünden yana hayli gafiliz. Elimiz altında elmaslar hazinesi var.
3. Veya tam dava edinmemişiz; çünkü ya davayı idrak etmemişiz; veya nefis boğazımıza basıyor, başımıza vuruyor. İşte içinde evladımız yanan konağa koşmamak nasıl mümkün değilse, öyle de dava edindiği halde aksi davranmak mümkün olmazdı. Buna da dikkat..

Bunlarda birbirini doğuran döngü var bir bakıma: İhtiyacı hissetmek okumayı sağlıyor, okumak ihtiyaç hissini tahrik ediyor. Okudukça eserlerin gücünü farkediyoruz; farkettikçe mütalaaya devam ediyoruz. Davayı benimsedikçe sarılıyoruz kitaplara; sarıldıkça da dava netleşiyor zihnimizde..

Bu eserler ki Kur'an'dan nebean etmişler. Bu eserler ki tecdid yapıyor. Bu eserler ki Said Nursi gibi bir şahsiyet bunlara kapak olmuş.. Bu eserler ki -tahminim- yeryüzünde en az 4 milyon seveni ve yüzbinlerce okuyanı var. Ve sayısız şahsiyetlere imanda hizmet ve vesile olmuşlar.

Bu asır ki sağ salim içinde ömür noktalamak için Nurlar kadar bilmek gerekiyor. Bu çağ ki Risale kadar sebat ve marifet istiyor. Ben madem oturup yeniden Nurları yazamam. Madem hazır yazılmışlar; madem bu hakikatlar olmadan devrileceğim; bu köklerden beslenmem hayati bir mesele...

Yirminci mektuptaki kişi, nasıl istatistikli bir nevi coğrafya yazmak için: ya beş paralık tel ile telefon makinesini Sultanın telefon ve telgraf merkezine bağlar, her yerle görüşür, bilgi alır. Veyahut tüm yerleri gezmek veya yeni bir telefon-telgraf santralini her yere çekip Sultan kadar masraf etmek gerekecek.

Aynen onun gibi bütün bu hakikatları anlamak için, ya beş paralık akıl telimi Nurlar merkezine bağlayacağım; veya tüm bu hakikatları keşfeden ikinci bir Bediüzzaman olacağım. İkinci şık pek şık gelmiyor bana ve çok zor olduğu için mantıken makul olan birinci yolda ilerlemeliyim.. Okumalıyım. Bana bundan başka yol yok.

Risale-i Nur Ne Kazandırır

60 yaşlarında muhterem bir büyüğüm hayalen Nurlardan sormuş.. Nurlar ne kazandırdığını hakikat lisanıyla söylemiş. Söylenirken not ettim, Risale-i Nur ne kazandırır:

1. Huzur-u Daimî
2. Sağlam bir tahkikî îmân
3. İyi bir uhuvvet
4. Muhkem bir ihlâs
5. Eneye tokat
6. İsrafsız iktisat
7. Maişette bereket
8. Derin bir şefkat
9. İkna gücü
10. Geniş tefekkür
11. Devamlı faaliyet
12. Örnek bir edeb
13. Şuurlu itaat
14. Metotlu hayat
15. Toplumda güven

Daha ne olsun, Allah aşkına?


Ne Kadar Okumalı

Bir arkadaşım var, Serkan. Risaleleri 5 defa tekrarlamış. Bazılarını duydum 27 kere Sözleri bitirmiş. Bazı kişiler tüm külliyatı 80 defa, hatta 120 defa bitirmiş. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin en az 600 kere bitirmiş olduğunu duydum. Belki tahdis-i nimet olarak kendisi söylemiştir. Zaten günde 200 sayfa okumakla en az 40 yıl tutar. Demek ki okundukça okunuyor. Cezbe incizaba inkılab ediyor. Bir de meselenin ömürlük olduğu anlaşılıyor.

Her zaman duyduğumuz bu klasik istatistiki bilgiden sonra, şunu sorgulayayım: Neden önce perdeli, sonradan inkişaf ediyor bu eserler; neden armut piş ağzıma düş değil?

Şöyle: Bugün yirminci mektup denilen şaheser bahçesinden elim yetiştiği meyveleri koparmaya çalışıyordum. "Ve huve ala kulli şey'in Kadir ve ileyhil masir" sırlarını okuyordum.

İşte ordan aklıma geldiğine göre.. Nasıl ki her bir asker bütün ordu gücünü ardına alır ve alabilir. Her bir parça risale de bütün Risale-i Nur ordusunu ardına alıyor. Bu yüzden bütün Risaleleri (külliyatı) bütüncül bilmek ve fakat iyi bilmek gerekiyor ki derin anlamak mümkün olsun.

İşte bu birlik ve bütüncüllük içinde okumadığımız için perdeli gidiyor, anlamayınca kaçmak geliyor. Perdenin aralanması yine okumakla ve mütalaa ile olur.

Asıl mesele: Süreklilik

Yukarıda bahsettiğim arkadaşım Serkan hayli ilginçtir. Diyelim sabah uyandı, daha eserleri okuyamadan bir işi çıktı. Dışarı çıkmadan önce mutlaka şunu yapar: İlla eline eseri alır, yarım sayfa dahi olsa okur. Okumadan gitmez. Çünkü marifet çok okumakta değil, süreklilik sırrına mazhar olmakta, anlamış.

İşte bu süreklilik sırrını yakalamak için her gün -miktar çok önemli değil, ne kadar olsa kârdır- elden geldiğince okumak gerektiği kanısındayım. Her gün biraz okumak.. Bir iki paragraf bile olsa.. Yeter ki sayfa ipi her defasında yeni yeri işaret etsin. Mesele süreklilik sırrına mazhariyet.. Süreklilik sırrı.. Süreklilik..

Zaten kemmiyetten ziyade, keyfiyet önemli değil miydi? Teknik ve miktardan ziyade, ihlâs önce gelmeli değil miydi? Süreklilikten daha güzel ihlâs mı olur?

Yahu ey tenbel nefsim! İmtihan dünyasındasın; bırak arabesk takılmayı.. İnsaf et.. Herşeyin de pişip ağzına düşmesini bekleme! Bırak bu inadı.. Kolay gelsin.

Okuyucuya selamlarımla..
....
hakıkat abıye bende canım la gönlumle eklerım ve dogru derım

RİSALE İ NUR LAR COK KISKANÇDIRLAR VE KENDILERINDEN BAŞKASINA AŞIK OLANA YÜZÜNDEKİ PEÇEYİ SIYIRMAZLAR
Hakikat
BİR İLİM ÇAĞLAYANI: BEDİÜZZAMAN
Bir itiraza güzel bir cevaptır

Sayın İtirazcı..

Daha önce de belirttiğim gibi, küfre düşenler, insanın potansiyeline şaşıyorlar. Hafıza-i beşer 90 milyon kitabın ezberini aşar. Bunu ben değil, bilimciler söylüyorlar. Bunu reddeden hiç kimse yok, siz hariç.

Yeryüzü köhnedir, ama nice dehalar görmüştür. Evet, Bediüzzaman'da hafıza ve zekâ buluşturulmuştur. Eserleri ortadadır, isteyen bakar.

Ayrıca, böyle bir ilmi performansı olmasa, Anglikan Kilisesi onu muhatap alıp hiç kimseye değil, ona soru sormayı düşünmezdi. Japonlar kimseye değil, Yaratıcı'nın varlığına dair ona soru göndermezlerdi. Osmanlı ki fetvalarını Dar-ul Hikmet'ten alır. Bediüzzaman'ı Dar-ul Hikmet'in beş mümtaz azasından birisi olarak seçmezdi.

Evet, eğer Bediüzzaman'da bu ilim potansiyeli meşhur olmasa, her gün gazeteler ondan bahsetmez, Mustafa Kemal onu ilim ve din adamı vasfıyla meclise bizzat davet etmezdi.

Hem eğer Bediüzzaman'da bahsettiğimizin çok üzerinde bir ilim çağlayanı olmasa, eserleri devletimizin üç büyük ehl-i vukuf kurulu tarafından onay almazdı. Eserleri yüzlerce beraat kazanmazdı.

Eğer Bediüzzaman'a Allah böyle bir ilim vermese, şu an eserleri yeryüzünde Avrupa ve Amerika'lı akademisyenlerce başvurulan eserler arasına girmez, El-ezher gibi üniversiteler onun kitaplarını ders kitabı olarak öğrencilerine okutturmazdı.

Eğer Bediüzzaman'a Yaratıcımızın lütfuyla Kur'an ilmi verilmeseydi, onun öğrettiği hakikatlarla -birkaç kör kafir haricinde- milyonlarca seven ve yüzbinlerce okuyup sahip çıkanlar olmazdı.

Siz neyden bahsediyorsunuz? Siz hangi alemde yaşıyorsunuz? Aklınızı çalıştırın. Biraz okuyun. Affedilmez bir kibir taşıyor benliğiniz.. Ve Gayretullah'a dokunmasından korkarım.

Edep lazım. Kibri atmak lazım. Biraz insaf lazım. Sükûnet ve saygı lazım.. Yoksa bu mantıkla devam ederlerse, küfrün içinden çıkamazlar..

Hala argümanın zayıf diyeceğini de biliyorum.

Umarım anlaşılmıştır.
Hakikat.
....
allah razı olsun ben de iler ki zamanlarda risale i nurdan alıntılarla katılacagım inşallah hayırlı olur
sohbetlere herkesı beklerız
....
allah razı olsun ben de iler ki zamanlarda risale i nurdan alıntılarla katılacagım inşallah hayırlı olur
sohbetlere herkesı beklerız
MuSaB_BiN_uMeYR
bende katılmak isterim inşAAllah hakikat Abi Allah razı olsun sizi daha once bir ateistlerin bir forumundan tanıyorum orada abdulkadir geylani nikiyle girmiştim(belkşi hatırlarsınız) az durmuştum onlarla uğraşmamın bana zararı olacağını düşündüm yani ilmi olarak bir seviyeye gelmek gerekiyor.... neyse selametle
Hakikat
QUOTE(MuSaB_BiN_uMeYR @ Nov 17 2005, 07:56 PM)
bende katılmak isterim inşAAllah hakikat Abi Allah razı olsun sizi daha once bir ateistlerin bir forumundan tanıyorum  orada abdulkadir geylani nikiyle girmiştim(belkşi hatırlarsınız) az durmuştum onlarla uğraşmamın bana zararı olacağını düşündüm yani ilmi olarak bir seviyeye gelmek gerekiyor.... neyse selametle
*



Sevgili Abdülkadir Geylani..

Hatırlamaz olur muyum.. Rumuzunuz çok zaman aklıma geliyordu. Çok hoşuma gidiyor seçtiğiniz rumuzlarınız. Yenisi de pek güzel.

Haklısın Kardeş. Bir kısım kuru kafalarla uğraşmak gerçekten çok zor. Asrın en güçlü kaynakları, Risaleler başta olmak üzere, güçlü eserlerle çok iyi bir ilmi seviyenin yakalanması, hazmedilmesi, yaşanması ve sırf lillah için konuşulması, yazılması, ama mutlaka hizmet edilmesi gerekiyor.

Aksi halde, herşeyi çarpıtan cerbezeci akıllarıyla, nice kardeşlerimizin ve evlatlarımızın imanından olmasına sebep olacaklar. Hem de ne gibi bir belaya sebebiyet verdiklerini bile bilmeden.. Evet inkarda sonsuz nankörlük ve zulüm olduğundan, inananlar için adeta bir musibet mesabesindedir.

Onlardaki potansiyel tehlike, onlarla konuşma ve diyaloğa geçmemize engel teşkil etmez. Bilakis -sizin de dediğiniz gibi- ilmi seviyesi yüksek şahısların mutlaka onlarla diyalog kurup kurtarma adına hizmette bulunması ve bu arada da onların çarpık mantık ve eksik bilgiyle ürettikleri şüphe verici yazılara karşı da sürekli olarak cevabi ve kesin yazılar üretilmeli ve halkımıza mal edilmeli..

Cenab-ı Hak imanımızı siyanet buyursun. İmana istidadı olanları da imanla şerefyab etsin. Âmin..

Sevgili Abdülkadir Geylani -Mus'ab Bin Umeyr- wub.gif

Burada da yine buluşabilir, sohbet edebiliriz. Lütfen buralara uğrayınız, güzel sohbetlerinizden ekleyiniz. Ziyaretçilerimize gönül buketlerinden ikram ediniz.

Sevgi ve selâmlarımı yolluyorum..
Sultan-ı Kâinata Emânet.. user posted image
MuSaB_BiN_uMeYR
Allah razı olsun Hakikat Abim.....gerçekten bu kafirlere laf anlatmak çok zor...kafir nankorden gelmiyor mu...her şeyi inkar ediyorlar...YaHu nasıl bir Zatı inkar edersin ki Yeri Göğü direksiz olarak yaratmış...Sana o kadar nimetler vermiş....Üstad ne diyor: Şu aleme nazar-ı hikmetle baksana hiç birşeyi nizamsız gayesiz goremezsin, nasıl sen nizamsız gayesiz kalabilirsin....

bunlar kendi başlarına bırakılacaklarını mı zannediyorlar?

bir de o kadar safsata laflar ediyolardı ki dayanamadım... batılı tasvir safi zihinleri idlaldir kaidesince bu kadar batıl fikirleri okumanın zihni bulandıracağından korktum ve bıraktım...ama sizin yonteminiz güzel hakikat sohbetleri namında bir bolum açıp orada tebliği yapmak mantıklı bu sayede oradakilere tebliğ yapmış oluyorsunuz....

bu arada bir kaç makalenizi bir yere kopyaladım....mahsuru yoktur inşAAllah...nur okumada asıl başarı adlı makaleyi bir yere kopyaladım....güzel bilgiler var...

özellikle bu asırda risale-i nur a çok ihtiyaç var goruyorum ve daha da sarılıyoruz inşAAllah....süreklilik dediğiniz gibi çok onemli zaten belirli bir zamandan sonra alışkanlık oluyor o alışkanlığı kazanmak çok onemli.....

Bediüzzaman gerçekten çok mümtaz bir şahıs...zamanın MEHDi sidir desem herhalde fazla büyük bir söz olmaz...En azından şu andaki risale-i nur şakirtlerinin şahs-ı manevisi buna layıktır....

inşAAllah sohbetlere devam edelim....çaysız olmaz tabi...kırmızı kitaplar ve çay bunlar vazgeçilmezlerden :-)
....
hakıkat abı sohbet genış olsun cünki bak bütün şakırdler gelıyor
allah razı olsun kardeş inş bızde devamınıu beklıyoruz hakıkat abıden bızde bazı yerlerde yazılar yada ekleme yapabılırsek ne mutlu
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2009 Invision Power Services, Inc.