Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Ahmet HÜsrev Altinbasak
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
aleksx
AHMET HÜSREV ALTINBASAK
1899 yilinda Isparta’da dünyaya geldi. Idadi Mektebini bitirdikten sonra, Bati Cephesinde Kurulus savasina katildi. 1931 yilinda Bediüzzaman Hazretleri ile tanismasi, hayatinin en büyük dönüm noktasi oldu.

1926 yilinda sürgün olarak Isparta’ya gelip Barla’da ikamet etmekte olan Bediüzzaman hazretleri ile tanistiktan sonra, artik hayatini iman ve Kur’an davasina vakfederek Onun en sadik talebesi, ve en samimi dava arkadasi olmustu. O yillarda, Kur’an-i Kerim’in tevafuklu olarak yazilmasi vazifesi açilmis, ve bu büyük vazife on kisi içerisinde kendisine tevdi edilmisti.

Hüsrev Efendi üzerinde kirk sene çalisarak, Kur’an-i Kerimi dokuz defa yazdi. O, ayni zamanda, kaleminden nurlar saçan, yorulmaz bir Risale-i Nur Katibi idi.

Hayati, Üstadinin hayati gibi çilelerle dolu geçti. Eskisehir (1935), Denizli (1944), Afyon (1948), Isparta (1960), Eskisehir (1971) tevkif ve mahkemeleri ile Bursa, Bergama, Izmir ve Buca cezaevlerinde yedi yil hapis yatmisti. Hüsrev Efendi, çile ve mücadele dolu bir hayat sonunda, 1977 yili Ramazan ayinda Istanbul’da Hakk’in rahmetine kavustu.

Geride, yazdigi Tevafuklu Kur’an-i Kerim, ve bu Kur’an-i Kerimi basmak üzere kurdugu Hayrat Vakfi, yazdigi binlerce nüsha Nur Risaleleri yaninda, yetistirdigi çok sayida talebeleri gibi büyük eserler birakti. Allah Ondan razi olsun! sahip oldugu iman suuru ve ihlastan bizleri de nasipdar eylesin! (Amin)
flowers.gif flowers.gif flowers.gif


Ahmed Hüsrev Efendi, bütün dünya ile beraber, Osmanlı Devletinin de maddi, daha ziyade manevi buhranlarla sarsıldığı bir dönemde, yani 1315/1899 senesinde Isparta’da dünyaya gelmiştir.

Osmanlıların son dönem Isparta valilerinden olan Hacı Edhem Efendi’nin torunu olup, babasının ismi Mehmed, annesinin ismi ise Ayşe idi. Anne ve babası başta olmak üzere akrabalarından bir çoğu hafızdı. Babası Hz. Ebubekir (ra) soyundan gelmekle beraber, Isparta eşrafından olup “Yeşil sarıklılar” diye tanınmakta, annesi de asil bir sülaleye mensubiyetle birlikte soyu Hz. Hüseyin (ra)’den gelmekte ve “Hafız-ı Kurrâlar'’ olarak bilinmekteydiler.

Hüsrev Efendi gayet varlıklı bir aileye mensuptu. Yüzlerce dönüm araziye sahiptiler. Beldelerine gelen misafirleri kırk odalı konaklarında onlar ağırlarlardı.

Doğduğu günlerde evlerini ziyaret eden Senirkentli bir Allah dostu, kendilerine hem isim koymak, hem de tebrik ve dua etmek kabilinden şu beyitleri söylemişti:

“Cihana Ahmet Hüsrev vere ikbâlin pertev
Ede ömrün ziyade Hak etmeye tali’in geçrev
Senin aslın, şerefli şanlı, Elhac Edhemzâde
Zamanında bütün Ala vü eşrafa ede pişrev
Erişe vâlideynin, saye-i lütfunda maksuda
Yüzünden görmeyeler gam kasavet, misal-i cev
Budur dâdâ-i hayriyem, hulus-i kalb ile daim
Seni sevsin cihan halkı ....Cihanın halkını sen sev
Şu mısradan çıkar gevher ....sözü tarih olur Kâmil
Erişti gülşen-i mehdi ....vücûda Ahmed Hüsrev”

Bu sözler Onun hem ismini tayin etmiş, hem Ona duacı olmuş, hem de istikbalde karşılaşacağı zor günlerde, milletin nasıl bir fedakâr ve cefakâr kahramanı olarak hizmet edeceğinin müjdecisi olmuştur.

^


Hüsrev Efendi’nin daha küçük yaşlardan itibaren, etrafındakilerin gözünden kaçmayan zekâveti, dürüstlüğü, yardım severliği ve ibadete düşkünlüğü ona “Hızır” diye hitap edilmesine sebep olmuştu. Beş altı yaşlarında iken bile, sabah namazlarını cemaatle eda etmek ve halka-i zikre yetişmek gayreti vardı. Hatta o gelmediği zamanlar, zikir halkasındaki yeri boş bırakıldığı vakidir.

İdadi mezunu olan Hüsrev Efendi 17 yaşında Harb-i Umumî yıllarında askere çağırılır ve İstanbul Tuzla’da iki yıl süreyle eğitim görür. Henüz 17 yaşında olmasından dolayı kısa sürede terhis edilmişlerse de, ikinci defa celbinde teğmen rütbesiyle Milli Mücadele harbine katılır. Uzun çarpışmalardan sonra Manisa civarında Yunanlılara esir düşer. Arnavutluk sınırları yakınlarındaki Yunan topraklarında iki sene devam eden ızdıraplı esaret hayatı, ancak harp bitiğinde mübadele yıllarında sona ermiştir.

http://www.husrevefendi.com/

AkinciBey
Yazıcılar grubu.
Allah rahmet eylesin
a.zade
ALINTI
Yazıcılar grubu.
Allah rahmet eylesin


Selamun aleykum

Evet, yüce Allah rahmet etsin. Kendileri Kur'an-ı Mecid'i çok güzel bir hatla yazmışlardır. Allah teala hizmetlerini kabul etsin ve ondan razı olsun.
İslama hizmet edenleri (kim olursa olsun) başımız gözümüz üstüne sevmeliyiz ama şahısperestlik yapmamalıyız. Şahısperestlik insanı yoldan çıkarır.
AkinciBey
ALINTI(a.zade @ Dec 3 2007, 01:32 AM) *

ALINTI
Yazıcılar grubu.
Allah rahmet eylesin


Selamun aleykum

Evet, yüce Allah rahmet etsin. Kendileri Kur'an-ı Mecid'i çok güzel bir hatla yazmışlardır. Allah teala hizmetlerini kabul etsin ve ondan razı olsun.
İslama hizmet edenleri (kim olursa olsun) başımız gözümüz üstüne sevmeliyiz ama şahısperestlik yapmamalıyız. Şahısperestlik insanı yoldan çıkarır.

Şahısperestlikmi yapmıız?
Anlayamadım..
a.zade
Selamun aleykum

Sizden alıntı yapmamın sebebi "Allah rahmet etsin" demişsiniz ya ben de o sözünüze katıldım.
Şahısperestlik nurculukta da var. Şahısperestlikle ilgili sözüm (orada) size değildi.
AkinciBey
ALINTI(a.zade @ Dec 3 2007, 03:36 AM) *

Selamun aleykum

Sizden alıntı yapmamın sebebi "Allah rahmet etsin" demişsiniz ya ben de o sözünüze katıldım.
Şahısperestlik nurculukta da var. Şahısperestlikle ilgili sözüm (orada) size değildi.

Anladım
Selametle..
a.zade
Fi emanillah
aleksx


Yirmi üç senede peyderpey nazil olan ayetler, bir taraftan sahabeler tarafından hıfz edilmiş, diğer taraftan deri ve kemik parçaları gibi maddeler üzerine yazılmıştı. Hafız olan sahabelerden bir çoğunun vefatı Kur’anın derlenmesi meselesini zaruri hale getirmişti. Hz. Ebubekir (ra)ın hilafeti döneminde bir nüsha haline getirilen Kur’an-ı Kerim, Hz. Osman (ra)ın hilafeti döneminde çoğaltılarak diğer İslam merkezlerine gönderilmişti.

Bu devirde yazılan Kur’an-ı Kerim nüshalarında, hareke tabir edilen okutucu işaretler, noktalı harflerin noktası, secavendler bulunmamaktaydı. Bu hal ise, az da olsa yanlış okumalara sebebiyet verebiliyordu. Hem de İslamiyet’i kabûl eden Arap olmayan milletlerin, Kur’an’ı yanlış okumalarının önüne geçmek için, bu işaretlerin Kur’an-ı Kerim’e kazandırılması zaruret halini almıştı.

Bu sebeble mevzu-u bahs olan işaretlerin konması, Kur’an adına hayırlı bir hizmet olarak ümmetin hüsn-i kabulüne mazhar olmuştur.



Hz. Ebubekir ve Hz. Osman (ra) zamanında Kur’anın yazılmasına dair olan hizmetler, Hafız Osman Efendi zamanında yeni bir merhale kazanmıştır. Kayışzade Hafız Osman Efendi, daha önceki devirlerde toplatılan fakat belirli bir sayfa ve satır ölçüsü olmayan Kur’an’a sayfa ve satır ölçüsü getirmiştir. Bunu yaparken sayfa ölçüsü olarak Bakara Suresi’nin 282.ayetini (Ayet-i Müdayene), sık satırlara İhlas Suresi’ni, seyrek satırlara da Kevser Suresi’ni ölçü almıştır. Bu tanzim neticesinde, her sayfa on beş satırdan ibaret olup, ayetle başlayıp yine ayetle son bulmaktadır.

‘Ayet Berkenar’ tabir edilen bu hususiyet, Kur’an-ı Kerim’in yine Kur’an’dan alınan ölçülerle tertip edilmesidir. Bu tertip dahi Kur’an adına yapılan hayırlı bir hizmet olarak tarihe geçmiştir.



İşte bir gün de gelmiş, Ahmed Hüsrev Altınbaşak isminde bir zat Üstadının arzu, istek ve tarif etmesiyle yine Kur’anda zaten var olan tevafukatı, insanlığın nazarına takdim etmiştir. Akılları gözüne inmiş insanoğluna Kur’anın böyle bir mucizesinin dahi varlığını gösterip, O’na teveccühü temin etmiştir. Hüsrev Efendi’nin yazmış olduğu bu tevafuklu nüsha insanlığın hizmetine takdim edildikten sonra, Kur’ana ve İslam’a karşı iştiyakın kırıldığı, ‘Kur’an öğrenmek zor, ben beceremiyorum’ diyenlerin çoğaldığı bir dönemde, yepyeni bir çığır açılmıştır. Kur’an, Hüsrev Efendi’nin elinde ve kaleminde açığa çıkan bu mucizesiyle bütün insanların nazarını tekrar kendisine toplamış ve Kur’an öğrenimini ve okumasını çok daha kolay bir hale getirmiştir.



Allah’a kendisini tamamen vakfetmiş olan Hüsrev Efendi, Allah’ın inayetiyle Kur’anın zaten var olan tevafukunu gözlere göstermiş ve Üstadının tabiriyle “yaz emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki Kur’an gibi”(1) yazmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin, “Hüsrev; Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın büyük bir halaskarıdır. Ve Türk milleti onunla iftihar edecek bir halis fedakarıdır”(2) dediği Hüsrev Efendi’nin, yazmış olduğu nüshaları görenlerin, “Maşallah, Barekallah, ben bu nüshayı görünceye değin Kur’an okumayı bilmiyordum, ama şimdi çok rahat bir şekilde Hüsrev Efendi’nin hattından öğrendim ve kolaylıkla okuyabiliyorum, Allah ebediyen ondan razı olsun” dediklerine müteaddid defalar şahid olmaktayız.



Hadd-i zatında bu Kur’an-ı Kerim, bütün hareke ve noktalarının harflerin tam üzerine veya tam altına getirilmiş olması, Kur’anda geçen bütün harflerin her yerde aynı ölçülerde bulunması, okuyucuya, hususen Kur’anı yeni öğrenenlere, büyük okuma kolaylığı sağlamaktadır.

İnsanların nazarını Kur’an’a çevirmekle Hüsrev Efendi’nin kazanacağı sevapları ise Üstadı Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmektedir.

“Ey Hüsrev! İnşallah senin yazdığın Mucizeli Kur’an-ı Azimüşşanın yakında tab’a girmesiyle, alem-i İslam’da senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, hamd ile Allah’a şükret”
Kastamonu, 233
“Maşallah, Barekallah! Kur’anın altın bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, değil yalnız bizleri, belki ruhanileri ve melekleri de sevindiriyor.”

Kastamonu, 2



Tevâfuk kelime olarak; denk gelme, latifane bir ahenkle uyum içinde olma manalarını taşır. Yani Kur’an’daki Allah lafızlarının ve aynı kökten gelen kelimelerin alt-alta, karşı-karşıya veya sırt-sırta gelmesiyle zuhur eden intizam ve ahenktir.

Bakmasını bilen gözler görecektir ki; kainatın hiçbir yerinde karışıklığa, tesadüfe mahal yoktur. Bu Cenab-ı Hakk’ın iradesini zahir bir şekilde göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’deki Tevafuk meselesi dahi Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu, bir başkasının elinin karışamayacağını ve Kur’an’ın, Allah’ın iradesinin varlığını, aklı gözüne inmiş insanlara gösterir bir mucizesidir.

Hadd-i zatında bu tevafuk meselesi Bediüzzaman Hazretlerinin, “Kur’an-ı Kerimin meânî ve hakâikinde, esrar ve işaratında olduğu gibi, elfaz ve hurufatında dahi çok esrar ve mezaya bulunduğuna bir zemin ihzar etmek için, Lafzullahın binde bir sırrına işaret edecek bir tarzı yazmak ve bizden sonra gelenler inşallah daha büyük esrarları o anahtarla açacak”(5) temennisi ve “nazar-ı dikkati Kur’anın hattına çevirmek ve hakaikine ehemmiyetle baktırmak” niyeti ile 1930’lu yılların başında Barla’da on talebesini toplayıp, her birisine üçer cüz yazdırmasıyla başlar.



Bediüzzaman Hazretlerinin “yalnız, mushaf üç renkli mürekkeple; lafzullah kırmızı, sair tevafukat başka renkli mürekkeple, ayetleri siyah yazdırmak emelindeyim”(6) arzusunu yerine getirmek için çoğu hafız, hattat, hatt-ı Arabi muallimi olan Şamlı Hafız Tevfik, Hafız Ali, Hoca Halid, Galib, Sabri, Zühdü, Tığlı Hakkı ve Ahmed Hüsrev Efendi gibi, Nur talebeleri yazmaya başlamışlarsa da, Üstad Hazretlerinin istediği tarz, sadece Hüsrev Efendi’nin hattında gözükmüştür. Öyle ki, büyük bir hat ustası olan Şamlı Hafız Tevfik, bu meseleyi duyunca; “işte tam bana göre bir hizmet açıldı” demişti. Fakat tevafuk, san’at ve maharet meselesi değildi. Tam bir ihsan-ı ilahi idi ki, hafız olmayan ve san’attan uzak gayet sade bir hat sahibi olan Hüsrev Efendiye nasib olmuştu. Neticeyi Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde beyan eder:


“Asıl müsveddede tevafuk, Hüsrev’in tarzındadır. Onun için Hüsrev’in bir mahareti varsa tevafuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse maharetini karıştırmasın. Demek en büyük maharet odur ki, tevafuku bozmasın, çünki tevafuk var.”(7)
Barla Lahikası, 31



Bu zat hafız olmadığı halde yazdığı iki mükemmel Kur’an ile ve üçüncüsünü gözle görünür bir nev’i lem’a-i i’caziyesine beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’anîleri mükemmel olan kardeşlerime, taksim ettim. Bunların içinde Hatt-ı Arabi-i Kur’anda Hüsrev onlara yetişemediği halde birden umum o katiplere ve hatt-ı Arabi muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabi’de en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip, evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Hüsrev’in kalemi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın ve Risale-i Nur’un mucizevari kerametleri ve harikalarıdır.”
Kastamonu, 109



Bediüzzaman Hazretlerinin “yorulmaz ve usanmaz, ciddi, samimi kardeş (Hüsrev)! Tevafukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan i’caz-ı Kur’anın ahirinde senin hakkında (Allah’ım! Onu hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede muvaffak eyle) olan dua, bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabul olmuş”(9) diye bahsettiği talebesi, en yakın arkadaşı, “Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskarı”(10) diye tarif ettiği Hüsrev Efendi, “yaz emrinin buyrulmasıyla Levh-i Mahfuz’daki Kur’an gibi yazılması”na (11) muvaffak olmuştur.

Bazı ehl-i kalb ve ehl-i hakikatin “bu tarz yazı, Levh-i Mahfuz’un yazısına benziyor diye hükmettikleri(12)” gibi insanlığın hizmetine takdim edilmesiyle, üzeri küllendirilmeye çalışılan Kur’an ve hakikatleri kendisini, Hüsrev Efendi’nin yazdığı bu nüshayla bütün insanlığa göstermiştir.

Davasını “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” diye tarif eden Bediüzzaman Hazretleri, hakikatlerini inkar edenlere karşı, telif ettiği Risale-i Nur ile; aklı gözüne inenlere karşı da, Hüsrev Efendi’ye yazdırdığı Tevafuklu Kur’an-ı Kerim ile, bu davasını gerçekleştirmiştir.






Büyük insanlar, hakikaten büyük oluyorlar. Bir insanın büyüklüğünü anlamak için ise, meşgul olduğu işlere ve ortaya koyduğu eserlere bakmak kafi olsa gerektir. Hüsrev Efendi de, yazdığı bu Kur’an’ı satıp çok paralar kazanabilecekken, böyle yapmayıp, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak noktasında, 1974 yılında talebeleriyle beraber Hayrat Vakfı’nı kurarak, yazmış olduğu okunuşu çok kolay ve tevafuklu olan bu nüshanın telif hakkını, ilâ-nihaye vakfına karşılıksız olarak vermiştir.

Husrev Efendi ahirete gittiğinde (gayet zengin bir aileye mensup olarak çok mülk sahibi olduğu halde) dünyevi bir miras bırakmamıştır. Fakat, elli yıllık bir emekle yazdığı Kur’an gibi, yine o Kur’anın hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur eserlerinden gece gündüz çalışarak binlerce nüsha yazıp, bu vatanın evlatlarına takdim etmiştir. İşte, bıraktığı bütün miras, bu iki büyük hazineden ibarettir.

Allah Ondan ebediyen razı olsun!

http://www.husrevefendi.com/

http://www.islamharfleri.com/

http://www.siyahnur.com/

http://www.risalem.com/?p=38

nasreddinhoca
Hüsrevcilik...
Hüsrevizm...
Hüsrevistler...
Hüsrevistim...
Hüsrev, hüsrev, hüsrev...
Hüsrev (ra), Said Nursi (sav)'nin sahabesi!!!
a.zade
Selamun aleykum

Sevgili Nasreddin hocam, insan bir kere aklını çalıştırmazsa bu ve buna benzer hatalar daima olacaktır. Ahmed Husrev üstadımızdan Allah ebediyyen razı olsun. Çok güzel hizmet etmiş, güzel hattıyla Kur'an'a pek bereketli hizmet etmiştir. Fakat her ruhaninin başına gelen onunda başına gelmiş ve kutsanmıştır. İşin açığı böylesi yollar bu uygulamaya sonuna kadar açıktır. İnsana yaklaşım konusunda sünnete uyulsaydı bu hatalara asla düşülmezdi. Tabi çoğu şeydse olduğu gibi sünneti de yanlış anlamışız. Bu ümmet öyle eğilip bükülmüş ki neresine bakacağını insan şaşırıyor.

Ben de yazıcı nurcuların içinde yetiştim. Hatta onların tabiriyle "vakıf" oldum. Bir kez çıktım, yine girdim. O kardeşlerimizin yaklaşımlarını çok iyi biliyorum. Yüce Allah selamet versin çok iyilerdir. Ama müslümanlara yapışan bazı illetler onlara da yapışmıştır. Ahmet Husrev efendiye yüce Allah rahmet etsin. Sözüm ona değil onu ve başka insanları çok yüceltenlere...
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.