Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Allah Bazı Ayetlerinde Zatı Için Neden Biz Diyor?
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ SORU-CEVAP ]·.
aymes
Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.(2/23)BAKARA

İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.(2/29) BAKARA

Arkadaşlar Allah Kur'an da yukarda olduğu gibi bazı ayetler de biz demiştir.Bir arkadaşım bana sordu ama pek açıklayıcı bi cevap veremedim .daha sonra hıristiyanlar bunu baba oğul kutsal ruh inançlarına delil gösteriyolar dedi.İş te bakın Kur'an da bile geçiyor Allah İsa'yı oğlu olarak bizlere göndermiştir diyolar.Güya biz derken Allah kendi yanına hz İsayı'da Katıyor diye. bu işin ilmini yapmış arkadaşlarımdan rica ediyorum.bua ikna edici bir açıklık getirirlerse sevinirim
İlle Cihad
Arapça'da azamet nun'u denilir, nun harfi vardır. Fiil sigalarının baş tarafına geldiği zaman, o çoğulu göstermez; söyleyen kimsenin azametini, ululuğunu gösterir.

Onun için Allah-u Teala Hazretleri, kendisiyle ilgili ayet-i kerimelerde ifade olarak azamet nun'uyla, o siga ile "Biz azimüş şan" diyor. Yani, "Ben azamet sahibi olan Allah şöyle emrediyorum." demektir o... Arap dilinin bir inceliğidir, özelliğidir. Ordaki bizden maksat, müteadditlik değildir, çok çok olmak değildir. Kudretinin sonsuz olması, gücünün sonsuz olması manasına gelir. O bakımdan öyle ifade ediliyor.

Alıntıdır...
mumythan
selamun aleyküm yukarıda bir arkadaşımız islami görüşlerden birini belirtmiş. bende buna bazı islam alimlerinin buradaki görüşlerini eklemek istiyorum. genellikle nahnu kelimesinin yanında inna gibi kelimelerde kullanmıştır.
inna nahnu kelimelerini inceleyerek işe başlayalım.
inna muhakkak anlamına gelen başına geldiği kelimeyin birincisi nesb ikincisini raf eden bir kelimedir.
nahnu ise biz demektir.
allah bazı ayetlerde inna nahnu derken bazı ayetlerde innallahe demiştir. innallahe denildiğinde allah kendisinden üçüncü bir şahıs gibi bahseder muhakkak ki allah der ancak konuşan - burada dil ile bir konuşmadan bahsetmediğimi hatırlatarak- kendisi olduğunda muhakkak ki biz demiştir. kuranı kerimin geneline bakıldığında ben kelimesinin geçtiğini değilde biz kelimesinin geçtiğini kendiden üçüncü bir şahıs olarak kullandığında ise azameti yerine uyduğu için sırf ismini söylediği görülebilir.
buradan çıkan sonuç aslında allahın bilinenin aksine ben ve biz demediği o , allah, rab, hakim, ...... gibi isimlerinden birini kullandığı yada onun yerine biz demeyi yeterli gördüğü ortaya çıkar.
biz diye başladığı ayetlere bakıldığında ise allahın zatının kendi sıfatlarından birinin tezahürünü kullandığı
misalen "innaa ersalnake şahiden ve mübeşşiran ve nezira" muhakkakki biz seni izleyici müjdeleyici ve allahtan korkutucu olarak indirdik. ortaya çıkmaktadır. dikkat edildiğinde allah rasulünün risaletini ve görevlerini kendi zatı ve sıfatları ile kollamış birkaç sıfatını kullandığı içinde o sıfatlarını da yüceltmek üzere anmıştır.
bunun gibi bir örnek te şu şekilde olabilir.
"innallahe ye*muru bil adli vel ihsani ve itaai izilgurba ...." muhakkak ki allah adaletli olmayı ihsan etmeyi ve akrabaya itaati emreder.
burada da görüldüğü üzere allah sadece tek bir sıfatını kullanmış ve biz dememiştir.
kuranın hatasız ve mükemmel bir kitap olşunun içinde yatan bu ince ayrıntılardır.
inşallah yardımcı olmuş ve doğru bir biçimde ifade edebilmişimdir. yanlış ifade etmekten ve yanlış anlaşılmaktan allaha sığınırım.
ahhalher birinizin yar ve yardımcısı olsun
aymes
[arkadaşlar gerçekten çok mkbula geçti çokbüyük bir hayır işlediniz işallah .insan bazı şeyleri biliyor ama ifade edmiyor kendim e tabi biraz da bu eğitim ile iligi manen biliyosunuz amam ilman açıklayamıyorsunuz onun için sizi meşgul ettim
Alah ikinizdende razı olsun,gönlünüz dek i murtlarınızı hayırlı eyleyip versin.
Oublious
Kur’anda ben, biz, o gibi ifadelerin kullanılışı hakkında İsmail Hakkı Bursevi hazretleri buyuruyor ki:
Sultanların dört türlü konuşma tarzı vardır:
1- Ben yaptım der.
2- Biz yaptık der.
3- Kendinden bahsetmeden (Şunlar emredildi) der.
4- Yalnız unvanı ile (Sultanınız size şunu emretti, şunlar size yasak kılındı) der. Üçüncü şahıs olarak o diye de bildirir.

Allahü teâlânın, bazen ben, bazen biz demesi, halkın aşina olduğu sultanlara mahsus bir hitap tarzıdır. O, sultanlar sultanıdır. Yukarıdaki gibi dört tarzla da hitap etmiştir. Kur’an-ı kerimden üçer örnek verelim:

1- Ben dediğine örnekler:
Yalnız benden korkun. (Bekara 40)
Ben tevbe edenin tevbesini kabul ederim. (Bekara 160)
Kullarım beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, onlara yakınım. Benden isteyenin, bana dua edenin duasını kabul ederim. (Bekara 186)

2- Biz dediğine örnekler:
Biz şükredenlerin mükafatını vereceğiz. (Al-i İmran 145)
Biz kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık. (Nisa 37)
Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık. (İsra 8)

3- Kendinden bahsetmeden verdiği emirlere örnekler:
Oruç size farz kılındı. (Bekara 183)
Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. (Nisa 24)
Namaz, müminlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (Nisa 103)

4- Üçüncü şahıs olarak bildirdiğine örnekler:
Allah ki sizi yarattı. (Rum 40)
O Rab ki, yeri sizin için bir zemin, göğü de bir tavan yaptı. (Bekara 22)
O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. (Bekara 29)

Allahü teâlânın Ben demesi yüce zatına göre, Biz demesi, isim ve sıfatlarına göredir. İsim ve sıfatlarının çokluğu zatının birliğine zıt değildir. Çünkü isim ve sıfatların hepsi, zata aittir. (Ruh-ul-beyan c.1, s.37)
ayna
hristisyanların en çok takıldığı nokta budur.biz deyince kuran baba oğul kutsal ruh olarak üçlü olduğunu düşünüyorlar..oysa yüce Allah kendi büyüklüğünü ifade ediyor...
TEVHİD
Biz kelimesi kesrette vahdeti ifade etmektedir.
Ama neden "Biz?"

Yaradılmış herşey kendi ruhundan üflenerek hayatiyet ve varlık almıştır.
Hakikatte tüm ef'al ve sıfatların sahibi olması cihetiyle bu hitabı kullanmaktadır.
Kendisi tüm isimleri camiidir. İhata ettiği kainattın sahibi olması hasebiyle biz hitabını kullanması kesretteki yaradılmışların seviyesine tenezzül etmesi sebebiyledir.

"en güzel isimler O’nun olan" ( İsrâ, 17:110; Tâhâ, 20:8 ) Zât-ı Zülcelâl’i bütün güzel isimleriyle tanıyabilmek için, bazı denklemleri kavrayıp bazı basamakları geçmemiz gerekiyor. Vâhidiyet-ehadiyet denklemi, bunlardan biri. Yani, Allah’ı herşeyi yaratan olarak tanımakla kalmayıp; bu vâhidiyet içinde ehadiyeti de görmek ve göstermek gerekiyor. Allahı her bir şeyi yaratan ve her bir şeyde bütün isimlerini cilvelendiren Biri olarak tanımak; diğer bir deyişle, her bir şeyin O’nun bütün kâinatı kuşatan mutlak isim ve sıfatları ile var olduğunu ve varlığını devam ettirdiğini kavramak icab ediyor.

Marifetullah yolundaki en önemli basamaklardan bir başkasını ise, celâl-cemal denklemi teşkil ediyor. Gerçekte, O’nun bazı isimlerinde celâl, bazı isimlerinde ise cemal boyutunun tezahürünü görüyoruz. Meselâ Kadîr, Kahhâr, Cebbâr, Azîz, Azîm gibi isimler celâlî isimler cümlesinde yer alırken; Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Cemîl, Vedûd, Hannân, Mennân gibi isimler denklemin cemal tarafına düşüyor. Hem, mahlûkatın da esma-i hüsnadaki bu celâl-cemal cilvesiyle farklılaştığına şahit oluyoruz. Meselâ çiçekte, kelebekte, arıda, meyvede, bebekte cemal öne çıkarken; dağlar, denizler, deprem, şimşek, gökgürültüsü ve gökyüzü bize öncelikle celâli bildiriyor.

Ancak, bu celâl-cemal basamağında kalmayıp, celâlin içinde cemalin, cemalin içinde celâlin gizli olduğu manâsını yüklü ‘kemal’ basamağına da çıkmak gerekiyor. Meselâ cemal yüklü tek bir kar tanesine mukabil, o kar tanelerinin birleşmesiyle kapanan yollar, duran iş hayatı vs. karşısında ‘cemal içinde celâl’i okuyoruz. Diğer taraftan, azamet ve celâl yüklü dağları yeryüzünün hazineli direkleri olarak toprağı tutup suyu depolamaktan rüzgârların sevkine bin türlü cemal ve rahmet cilvesini barındırıyor rüzgarların sevkine bin türlü cemal ve rahmet cilvesini barındırıyor oluşu karşısında ‘celâl içinde cemal’i okuyoruz. Birbirine zıt gibi görünen cemal ve celâli, rahmet ve azameti, lutuf ve kahrı böylece birleştiren ve buluşturan Rabb-ı rahim’i Celîl-i Zülcemal ve Cemîl-i Zülcelâl olarak tanıdığımızda ise, O’nu her türlü kusur ve noksandan münezzeh tam bir kemal ve kibriya sahibi olarak tanımanın eşiğine ayak basmış oluyoruz.

İşte bunlar gibi, Cenab-ı Hakkı esma, sıfat ve şuunatıyla tanıma-marifetullah- yolundaki en kritik basamaklardan bir diğerini ‘uluhiyet-rububiyet’ denklemi teşkil ediyor. Çok kısaca ifade etmek gerekirse, uluhiyet o Sultan-ı Ezelî’nin saltanatında şirki, rububiyet ise icraatında şirki red ve tard ediyor. Bir diğer açıdan, uluhiyeti cihetinde Allah’tan başka hiçbir şeyin ilahlık vasfına lâyık olmadığını; dolayısıyla, ibadet edilmeye lâyık yegâne Varlığın O olduğunu kavrıyoruz. Rububiyeti cihetinde ise, değişik renkler, veçheler, biçimler, sûretler, hikmetler ve maslahatlar donanmış mevcutlar üzerinden, O’nun her bir ismini ve her bir ismin de değişik mertebelerini tanıyoruz.

Daha açık ifade etmek gerekirse, uluhiyet O’nun esma ve sıfatının mutlak ve sınırsız olduğunun ifadesi olurken, rububiyet sırrınca -bizim anlayabilmemiz için- her bir isim ayrı ayrı mertebelerde tecelli ediyor.

Rabb-ı Rahim, dört mevsimi bir anda var etmeye, bütün kâinatı bir anda yaratıp yok etmeye ve bütün isimlerini mutlak sûrette cilvelendirmeye kâdir olduğu halde (uluhiyet), kabiliyeti sınırlı biz kullarının tanıyıp bilmesi için, esmâ ve sıfatını mertebeler ve dereceler ile tecelli ettiriyor (rububiyet). Böylece, meselâ Hâlik ismini önce kendi varoluşumuza bakıp, “Beni yaratan O’dur” makamında; sonra sair insanların da O’nun mahlûku olduğunu kavrayıp, “Bütün insanları yaratan O’dur” makamında kavrıyoruz. O’nu kâinatı -içindeki her şey ile- her an yaratan anlamında Hâlik isminin en azamî mertebesinde tanıma noktasına, ancak bu şekilde, adım adım erişiyoruz. Diğer bütün isimler için de aynı kademeleri geçtiğimiz gibi, O’nun her bir isminin birbirini nasıl gerektirdiğini kavrama noktasında da aynı süreci yaşıyoruz.

İşte, Zât-ı Zülcelâl Kur’ân- Hakîm’de öncelikle Zâtına bakan ‘uluhiyet’i cihetiyle ‘Ben’ buyururken, öncelikle ef’aline, yani kâinata bakan ‘rububiyet’i cihetiyle ‘Biz’ buyuruyor. Ve, bu ‘Biz’in içini bizim O’nun bütün isimlerini en azami mertebeleriyle kapsayacak derecede doldurmamız gerekiyor. Meselâ “İnsanı Biz yarattık” âyetine muhatap olduğumuzda, şunu idrak etmemiz icab ediyor: Demek, insanın yaratılışına dikkatle bakabilsem, orada O’nun bütün isimlerinin tecellisini görüp, insan aynasında O’nun esmâ-i hüsnâsının tamamını okuyabilirim. Hem, meselâ “Gece ile gündüzü de Biz iki âyet kıldık” âyetine muhatap olduğumuzda, aynı şekilde, gece ve gündüze şu nazarla bakmamız lâzım geliyor: Demek, gece ve gündüzü O’nun bütün isimlerini azamî mertebesiyle bildiren şahitler olarak okumalıyım.

Öte yandan, “Muhakkak ki bu kitabı insanlar için Biz sana hak ile indirdik” mealindeki Zümer âyeti gibi âyetlere muhatap olduğumuzda da, Kur’an’ı, ‘bütün isimlerin azamî mertebesinden gelen’ bir Mu’cizu’l-Beyan olarak kavramamız icab ediyor. Aynı şekilde, ‘Biz’ hitabı ile gelen bir emri Kur’ânî karşısında şöyle düşünmemiz gerekiyor: Demek, O’nun küllî rububiyetine karşı küllî bir ubudiyet sergileyip Allah’ı bütün isimleriyle tanıyabilmem için, bu ilâhî emre uymam lâzım geliyor.

Sözün kısası, ‘Ben’ zamiri yüklü âyetler uluhiyet dersini bize verirken: ‘Biz’ zamiri yüklü âyetler O’nun rububiyetine ve bizim terbiyemize bakıyor. O’nu bütün isimleriyle tanımaya ve küllî bir ubudiyetle bütün isimlerini hayatımızda yansıtmaya bizi davet eden remizler ve işaretler barındırıyor


Selam ve dua ile

Oublious
ALINTI(TEVHİD @ Nov 6 2007, 06:40 PM) *

Biz kelimesi kesrette vahdeti ifade etmektedir.
Ama neden "Biz?"

Yaradılmış herşey kendi ruhundan üflenerek hayatiyet ve varlık almıştır.
Hakikatte tüm ef'al ve sıfatların sahibi olması cihetiyle bu hitabı kullanmaktadır.
Kendisi tüm isimleri camiidir. İhata ettiği kainattın sahibi olması hasebiyle biz hitabını kullanması kesretteki yaradılmışların seviyesine tenezzül etmesi sebebiyledir.

"en güzel isimler O’nun olan" ( İsrâ, 17:110; Tâhâ, 20:8 ) Zât-ı Zülcelâl’i bütün güzel isimleriyle tanıyabilmek için, bazı denklemleri kavrayıp bazı basamakları geçmemiz gerekiyor. Vâhidiyet-ehadiyet denklemi, bunlardan biri. Yani, Allah’ı herşeyi yaratan olarak tanımakla kalmayıp; bu vâhidiyet içinde ehadiyeti de görmek ve göstermek gerekiyor. Allahı her bir şeyi yaratan ve her bir şeyde bütün isimlerini cilvelendiren Biri olarak tanımak; diğer bir deyişle, her bir şeyin O’nun bütün kâinatı kuşatan mutlak isim ve sıfatları ile var olduğunu ve varlığını devam ettirdiğini kavramak icab ediyor.

Marifetullah yolundaki en önemli basamaklardan bir başkasını ise, celâl-cemal denklemi teşkil ediyor. Gerçekte, O’nun bazı isimlerinde celâl, bazı isimlerinde ise cemal boyutunun tezahürünü görüyoruz. Meselâ Kadîr, Kahhâr, Cebbâr, Azîz, Azîm gibi isimler celâlî isimler cümlesinde yer alırken; Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Cemîl, Vedûd, Hannân, Mennân gibi isimler denklemin cemal tarafına düşüyor. Hem, mahlûkatın da esma-i hüsnadaki bu celâl-cemal cilvesiyle farklılaştığına şahit oluyoruz. Meselâ çiçekte, kelebekte, arıda, meyvede, bebekte cemal öne çıkarken; dağlar, denizler, deprem, şimşek, gökgürültüsü ve gökyüzü bize öncelikle celâli bildiriyor.

Ancak, bu celâl-cemal basamağında kalmayıp, celâlin içinde cemalin, cemalin içinde celâlin gizli olduğu manâsını yüklü ‘kemal’ basamağına da çıkmak gerekiyor. Meselâ cemal yüklü tek bir kar tanesine mukabil, o kar tanelerinin birleşmesiyle kapanan yollar, duran iş hayatı vs. karşısında ‘cemal içinde celâl’i okuyoruz. Diğer taraftan, azamet ve celâl yüklü dağları yeryüzünün hazineli direkleri olarak toprağı tutup suyu depolamaktan rüzgârların sevkine bin türlü cemal ve rahmet cilvesini barındırıyor rüzgarların sevkine bin türlü cemal ve rahmet cilvesini barındırıyor oluşu karşısında ‘celâl içinde cemal’i okuyoruz. Birbirine zıt gibi görünen cemal ve celâli, rahmet ve azameti, lutuf ve kahrı böylece birleştiren ve buluşturan Rabb-ı rahim’i Celîl-i Zülcemal ve Cemîl-i Zülcelâl olarak tanıdığımızda ise, O’nu her türlü kusur ve noksandan münezzeh tam bir kemal ve kibriya sahibi olarak tanımanın eşiğine ayak basmış oluyoruz.

İşte bunlar gibi, Cenab-ı Hakkı esma, sıfat ve şuunatıyla tanıma-marifetullah- yolundaki en kritik basamaklardan bir diğerini ‘uluhiyet-rububiyet’ denklemi teşkil ediyor. Çok kısaca ifade etmek gerekirse, uluhiyet o Sultan-ı Ezelî’nin saltanatında şirki, rububiyet ise icraatında şirki red ve tard ediyor. Bir diğer açıdan, uluhiyeti cihetinde Allah’tan başka hiçbir şeyin ilahlık vasfına lâyık olmadığını; dolayısıyla, ibadet edilmeye lâyık yegâne Varlığın O olduğunu kavrıyoruz. Rububiyeti cihetinde ise, değişik renkler, veçheler, biçimler, sûretler, hikmetler ve maslahatlar donanmış mevcutlar üzerinden, O’nun her bir ismini ve her bir ismin de değişik mertebelerini tanıyoruz.

Daha açık ifade etmek gerekirse, uluhiyet O’nun esma ve sıfatının mutlak ve sınırsız olduğunun ifadesi olurken, rububiyet sırrınca -bizim anlayabilmemiz için- her bir isim ayrı ayrı mertebelerde tecelli ediyor.

Rabb-ı Rahim, dört mevsimi bir anda var etmeye, bütün kâinatı bir anda yaratıp yok etmeye ve bütün isimlerini mutlak sûrette cilvelendirmeye kâdir olduğu halde (uluhiyet), kabiliyeti sınırlı biz kullarının tanıyıp bilmesi için, esmâ ve sıfatını mertebeler ve dereceler ile tecelli ettiriyor (rububiyet). Böylece, meselâ Hâlik ismini önce kendi varoluşumuza bakıp, “Beni yaratan O’dur” makamında; sonra sair insanların da O’nun mahlûku olduğunu kavrayıp, “Bütün insanları yaratan O’dur” makamında kavrıyoruz. O’nu kâinatı -içindeki her şey ile- her an yaratan anlamında Hâlik isminin en azamî mertebesinde tanıma noktasına, ancak bu şekilde, adım adım erişiyoruz. Diğer bütün isimler için de aynı kademeleri geçtiğimiz gibi, O’nun her bir isminin birbirini nasıl gerektirdiğini kavrama noktasında da aynı süreci yaşıyoruz.

İşte, Zât-ı Zülcelâl Kur’ân- Hakîm’de öncelikle Zâtına bakan ‘uluhiyet’i cihetiyle ‘Ben’ buyururken, öncelikle ef’aline, yani kâinata bakan ‘rububiyet’i cihetiyle ‘Biz’ buyuruyor. Ve, bu ‘Biz’in içini bizim O’nun bütün isimlerini en azami mertebeleriyle kapsayacak derecede doldurmamız gerekiyor. Meselâ “İnsanı Biz yarattık” âyetine muhatap olduğumuzda, şunu idrak etmemiz icab ediyor: Demek, insanın yaratılışına dikkatle bakabilsem, orada O’nun bütün isimlerinin tecellisini görüp, insan aynasında O’nun esmâ-i hüsnâsının tamamını okuyabilirim. Hem, meselâ “Gece ile gündüzü de Biz iki âyet kıldık” âyetine muhatap olduğumuzda, aynı şekilde, gece ve gündüze şu nazarla bakmamız lâzım geliyor: Demek, gece ve gündüzü O’nun bütün isimlerini azamî mertebesiyle bildiren şahitler olarak okumalıyım.

Öte yandan, “Muhakkak ki bu kitabı insanlar için Biz sana hak ile indirdik” mealindeki Zümer âyeti gibi âyetlere muhatap olduğumuzda da, Kur’an’ı, ‘bütün isimlerin azamî mertebesinden gelen’ bir Mu’cizu’l-Beyan olarak kavramamız icab ediyor. Aynı şekilde, ‘Biz’ hitabı ile gelen bir emri Kur’ânî karşısında şöyle düşünmemiz gerekiyor: Demek, O’nun küllî rububiyetine karşı küllî bir ubudiyet sergileyip Allah’ı bütün isimleriyle tanıyabilmem için, bu ilâhî emre uymam lâzım geliyor.

Sözün kısası, ‘Ben’ zamiri yüklü âyetler uluhiyet dersini bize verirken: ‘Biz’ zamiri yüklü âyetler O’nun rububiyetine ve bizim terbiyemize bakıyor. O’nu bütün isimleriyle tanımaya ve küllî bir ubudiyetle bütün isimlerini hayatımızda yansıtmaya bizi davet eden remizler ve işaretler barındırıyor


Selam ve dua ile



alakasi bile yok..... Kurani Kerimin Belagat ilminden nasibini almamis ve tefsir yazmaya curet etmis....
TEVHİD
Alakasız olan nedir kardeşim? Belli ki siz anlatılan halleri yaşamışsınız ve o yollardan geçmişsiniz.Doğru olanı izah ederseniz cahilliğimi gideririm inşallah.Buyurun.

Selam ve dua ile
muhakeme
bir arkadaşı uyardım.... "yağmur yağarsa evini su basar... şuraya bir kamyon çakıl döksünler" dedim...

bu zamana kadar buraya hiç öyle bir yağmur yağmadı, sanmıyorum" dedi...

ben de "ya yağarsa, sen tedbirini al" dedim..

gerek yok dedi.... ben de "ben demiş olayım da" dedim..... onu uyardım.... ama o dinlemedi.....


2 ay sonra bir yağmur yağdı... onun evi sularla doldu... dediğim çıkmıştı.....

ertesi gün ben ona: "BİZ demiştik" dedim....


oysa diyen "ben"dim... yanımda başkası da yoktu...

"ben" niye

"biz demiştik"

dedim acaba?

büyüklük mü taslamış oldum şimdi????

ayıp mı etmişim????? jp.gif good.gif jp.gif good.gif
TEVHİD
"ben" niye

"biz demiştik"

dedim acaba?

büyüklük mü taslamış oldum şimdi????

ayıp mı etmişim?????


Tam tersi kardeşim.Buradaki biz hitabınız sizin Allah'a olan edebinizdendir.
Ben sözünü başta söylemeniz, müminin mümine uyarısı mahiyetindedir.Sözünüz vuku bulduğunda ise "biz" demeniz fiili Hakka vermeniz anlamına gelmektedir diye düşünmekteyim. Zira "Ben demiştim" demek, ben biliyorum, ben uyardım gibilerinden benlik hissi verebilir insana.Halbu ki tüm fiil ve sıfatların yegane sahibine iade ettiniz kelam tarzındaki fiili.Allah izin vermezse yaprak kıpırdamamaktadır.Öyle değil mi ? Bu beisle de sizi tebrik ediyor ve maşallah kardeşime demek geliyor içimden.
Allah'a emanet olunuz.

Selam ve dua ile
muhakeme
ALINTI(TEVHİD @ Nov 8 2007, 09:13 PM) *

"ben" niye

"biz demiştik"

dedim acaba?

büyüklük mü taslamış oldum şimdi????

ayıp mı etmişim?????


Tam tersi kardeşim.Buradaki biz hitabınız sizin Allah'a olan edebinizdendir.
Ben sözünü başta söylemeniz, müminin mümine uyarısı mahiyetindedir.Sözünüz vuku bulduğunda ise "biz" demeniz fiili Hakka vermeniz anlamına gelmektedir diye düşünmekteyim. Zira "Ben demiştim" demek, ben biliyorum, ben uyardım gibilerinden benlik hissi verebilir insana.Halbu ki tüm fiil ve sıfatların yegane sahibine iade ettiniz kelam tarzındaki fiili.Allah izin vermezse yaprak kıpırdamamaktadır.Öyle değil mi ? Bu beisle de sizi tebrik ediyor ve maşallah kardeşime demek geliyor içimden.
Allah'a emanet olunuz.

Selam ve dua ile



Allah sizden de razı olsun....teşekkür ederim..

selam ve dua ile.... good.gif friends.gif flowers.gif flowers.gif
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2009 Invision Power Services, Inc.