Dokuzuncu Osmanlı padişahı olan Yavuz Sultan Selim Han'a, devrin en seçkin âlimleri tarafından dînî ve fen ilimleri ikmal ettirilmiştir.
Trabzon'da şehzadelik görevini ifa etmek suretiyle idarecilikteki kabiliyetini ta o zamandan göstermiştir. Şöyle ki: Daha o zamanda Gürcüler üzerine üç sefer yapmış, fethettiği yerlerdeki bütün Gürcülerin hidayetine vesile olmuştur.
Altıyüz küsur senelik imparatorluğun sadece sekiz sene gibi kısa bir döneminde yaptığı icraatları havsalaya sığdırmak -adeta- imkânsızdır.
Onun İstanbul’a davet edildiğinde devletin ileri gelenlerine yaptığı şu konuşma ne kadar dikkat çekicidir. Cihan padişahının çileye talip oluşunu ne güzel ifade eder:
“Ben padişah olursam, İslam birliği yolunda ciddiyetle yürüyeceğim; hatta Mevla ruhsat verirse, Hint ve Turan’a gideceğim ve doğuda da batıda da i’la-yı kelimetullaha çalışacağım. Zalimlere, evladım olsa dahi merhamet etmeyeceğim. Zamanımda rahatlık olmayacak, ahaliye tasallut edilmeyecektir. İşte benim halim! Biraderim ise rahatı sever ve yumuşak bir tabiatı vardır. Eğer seferden korkmaz ve çileye talip olursanız, bana bey’at ediniz! Aksi halde sultanlık için kardeşim Şehzade Ahmet’i tercih ediniz ki, onun zamanında rahat ve safanızla meşgul olursunuz.”
2500 kilometrelik bir mesafeyi o zamanın şartlarında kat etmiş ve dönemin en kuvvetli devletlerinden biri olan Safevîlerin muazzam ordusunu perişan etmiştir.
Zaferden sonra Selim Han Tebriz’e girdi. Dört halifeyi zikrederek kendi adına hutbe okuttu. Tebriz’deki ilim ve sanat erbabına alaka göstererek, onları İstanbul’a davet etti.
Hilafet müessesesi, onunla yeniden izzet kazanmış ve müessir bir hale gelmiştir. Cihangir dedesi Fatih, bu cengâver torununun madde ve manadaki üstünlüğünü çok evvelden keşfetmiş ve O’na Yavuz adını vermiştir. Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin ifadesiyle:
“Tarih, emsalsiz bir cengâver hakan portresini altın sahifelerine onunla resmetmiştir. O bütün hayatı boyunca, çaresizlik ve aczi kabullenmeyip her çarenin Allah celle celaluhuya dayanmak suretiyle bulunabileceğine inanarak çaresizlikleri çarelendirmiştir.”
Kapıağası Hasan Ağa’nın gördüğü bir rüya, Yavuz Sultan Selim Hanın yaptığı fetihlerde, aldığı manevî yardımlar konusunda bize ışık tutmaktadır. Şöyle ki: Hasan Ağa’nın rüyasında harem dairesi nur yüzlü kimselerle dolmuştur. Sultanın kapısı önünde ellerinde birer sancak bulunan dört kişi vardır. En öndeki zatın elinde bir sancak vardır. O zat der ki: “Şu gördüğün mübarek kişiler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ashabıdır. Hepimizi Rasul-i Ekrem efendimiz gönderip, Sultan Selim Han’a selam söyledi ve buyurdu ki: Harameyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin!” Hasan Ağa’nın gördüğü dört kişinin de dört halife olduğunu ve bu müjdenin Sultan Selim Han’a verilmesinin Hazret-i Ali tarafından söylendiğini Hasan Ağa söyler.
Hasan Can (Yavuz’un Lalası), Hasan Ağa’nın rüyasını Sultan’a nakleder. Padişahın mübarek yüzü kızarır ve gözyaşları içinde:
“Ey Hasan Can sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa memur olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdadımızdan her biri evliyalıktan nasibini almışlardır. Her birinin nice kerametleri vardır…” Meğerki Sultan da o gece aynı rüyayı görmüş!
Mısır fethi için korkunç Sina Çölü’nü geçmek gerekiyordu. O bu işi o günün şartlarında hiç zayiat vermeden ve ikmal güçlüğü çekmeden onüç günde başardı. Yavuz Sultan Selim’den üç yüzyıl sonra büyük bir asker sayılan Napolyon, aynı işe girişmiş fakat Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuştur. Bu girişimleri hüsranla sonuçlanmıştır. Sina Çölü gündüz cehennem gece ise buz gibiydi. Artı 50 ile eksi yirmi arasında değişen bir iklimi vardı.
Yavuz’un bu yolculukta bir müddet gidip sonra atından inmesi ve yürüyerek sefere devam etmesi üzerine askerleri de atlarından inmiş ve kavurucu sıcakta yürüyerek sefere devam etmişlerdir. Paşaların ısrarı üzerine Hasan Can:
- Hünkârım bu hal neyin nesidir? diye sorar. Yavuz:
- Hasan görmüyor musun; Önümüzde Allahın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz yürüyor! O âlemler sultanı yaya yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz? dedi.
Yavuz’un şu dörtlüğü de aleyhissalatü vesselam Efendimize olan hürmet ve muhabbetini ne güzel ifade eder:
“Ey keremkanı Rasul-i Kibriyâ
Kemterindir bu Selim-i pür-hatâ
Dergehinden iltica eyler atâ
El-meded vey ma’den-i nur-i hüdâ”
Bu muhabbet ve bereketledir ki girilen korkunç Sina Çölü, Yavuz’un yüksek askerî dehası, Allah Teâlâ’nın yardımı ve Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellemin ruhaniyetleri ile on üç günde geçilmiştir.
Melik Müeyyed Camii’nde okunan hutbede hatibin kendisi için, “Hakimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hâkimi)” demesi üzerine hatibe müdahale ederek: “Yok yok! Bilakis Hadimu’l-Harameyni’ş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi)” demiştir.
Cihangir Padişah yeryüzünün genişliğini merak etmiş ve getirilen dünya haritasına bakarak:
-Yeryüzü bir hükümdar için eh neyse! Ama iki hükümdar için az!demiştir.
İstanbul’a dönüşte yaşanan şu hadise Cihan Padişahının tevazuunun ne güzel bir misalidir. Üsküdar’a gündüz vakti ulaşılır. Yavuz, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezahürat yapacağını haber aldığından lalası Hasan Can’a:
- Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi nefsimize mağrur edip yere sermesin, dedi.
Yavuz’u korkunç Sina çölünde bir aslan; Mısır’a girişte mütevazı gözü yaşlı bir mümin; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilâhî ve derunî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz. Hasan Can’a okuduğu şu mısralar da çok anlamlıdır:
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.
Şirpençe adlı büyük bir çıban Yavuz’un yeni bir sefere çıkmasını engellemiştir. Çıban kısa sürede büyümüş ve sultanın ciğeri görünür hale gelmiştir. Hasan Can’ın kendisine:
-Padişahım artık Allah Teâlâ ile beraber olma vakti gelmiştir! demesi üzerine koca sultan döner hayretle bakar ve:
- Hasan Hasan! Sen beni bu ana kadar kiminle bilirdin? Cenab-ı Hakk’a teveccühümde bir kusur mu müşahede eyledin, der ve Sure-i Yasin’in okunmasını ister. “Selam” ayetine gelindiğinde muazzez ruhunu Rabbine teslim eder.
Rahmetullahi Aleyh…
Kaynak:
http://www.ilkadimdergisi.net/haber_oku.asp?haber=226