Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Nur Rİsalelerİ’nİn KaynaĞi
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ NURDAN DAMLALAR ]·.
Tevhid_13
Yazarın bir eleştirisi daha..

NUR RİSALELERİ’NİN KAYNAĞI



Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hîzan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:



Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir: "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân-ı İzam hazarâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.



Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için büyük bir şevk uyandırır. O rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevab vermiştir.[22]



Bu rü'yalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rü'ya-yı sâdıkadır. Çünkü, Hadisçe sabittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rü'yada şeytan o rü'yaya karışamıyor. Bu rü'ya-yı sâdıkadan her biri, gerçi rü'yadır, delil ve hüccet olamaz, fakat her birinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle:



Birincisi: Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Ebu Bekir-is-Sıddîk Radıyallahu Anh’a emrediyor: "Çık hutbe oku" Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: "Bu söylediğim hakikatların izahatı "Yirmidokuzuncu Söz"dedir..."



İkincisi: Risale-i Nur’un şâkirdlerinden Osman Nûri diyor ki: Rü'yamda, Şemâil-i Şerife muvafık, nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.



Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rü'yada ona diyorlar ki: "Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş." O da koşarak gidip, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı çok nuranî ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.



Dördüncüsü: Risale-i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rü'yasında ona diyorlar ki: Risale-i Nur şâkirdleri îmansız ölmezler, kabre îmanla girerler.[23]



(...) Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zata rü'yada (ona) deniliyor ki:



"RESAİL-İN-NUR ŞAKİRDLERİ, İMAN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ VEFAT ETMEZLER."



Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik.[24]



Ï



İlmi tedrisen almayan ya da alamayan, fakat buna rağmen ilim adına çok büyük iddialarda bulunan kişinin artık başvuracağı tek yol kalmıştır: Kesbî olamadığına göre, ilminin vehbî olduğunu iddia etmek...



Tarihçe-i Hayat’ta Hz. Peygamberin (s.a.v.), Said Nursî’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla ilm-i Kur'an’ın öğretileceğini müjdelediği iddia edilmiştir. Said Nursî, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, ilim -üstelik de Kur'an ilmi- öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. İslâm, ilim edinme yollarını, bilgi kaynaklarını göstermiştir.



Said Nursî bununla da kalmamış, hüccet teşkil etmeyen bu rüyaları, Nur Risaleleri’nin makbuliyeti (?) ve Hz. Peygamberin bu risalelerden rızası (?) gibi büyük iddialarının da delili olarak göstermiştir. Onun bu iddiaları tıpkı, samandan bir temelin üzerine sağlam bir ev inşa ettiğini ileri süren birinin iddiasına benzemektedir.



Şimdi, Hz. Peygamberin (s.a.v.) rüyada görülme meselesini ele alalım:



O buyurmuştur ki:



"Rüyasında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan ben(im suretim)le hayale giremez."[25]



"Beni rüyada gören, hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime giremez."[26]



Mevdudî der ki:



Bu hadis-i şerifin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Peygamberi kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. Peygamberi görmüş olur. Çünkü, şeytana Hz. Peygamberin şekline girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu açıklamayı Muhammed b. Sirin yapmıştır. İmam Buharî onun şu sözünü nakletmektedir:



"Peygamberi rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir."[27]



Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir kimse İbn Sirin’e, "Ben rüyamda Hz. Peygamberi gördüm deyince" ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. Peygamberin şekline ve şemailine uymayan bir biçim söylerse, İbn Sirin ona: "Sen Hz. Peygamberi görmemişsin" derdi. İbn Abbas’ın tutumu ve davranışı da aynıydı. Nitekim Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir. Bu hadisin sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan şey, şeytanın Hz. Peygamberin şekline giremediğidir. Yoksa herhangi bir şekle girerek, insanı Hz. Peygamberi gördüğünü zannettirerek aldatması değil.[28]



Bu konuda, birçok âlimin görüşü bu minval üzeredir. Şeyh Alâaddin der ki:



Demek ki, sahih olan rüya Resulullahın sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten başka bir surette Resulullahı rüyasında gördüğünü zannederse; o, Resulullahı görmemiştir.[29]



Bazı kimseler, "Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Peygamberi sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Peygamberi görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. Peygambere veya başka bir kimseye ait olduğunu nasıl bilebilirler?" diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı şudur: Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın Hz. Peygamber olduğunu tam bir güvenle söyleyemezler. Ama, rüyalarının manasının ve konusunun Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığını kesin olarak bilebilirler. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Peygamber olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü, şeytan bir kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle giremez.[30]



İmam Mazirî, bu hadisin açıklamasında şöyle der:



Bazen bir kimse hayal ettiği bir şeyi görür gibi olur. Çünkü, hayal ettiği şeyin âdeta gördükleri ile bir bağlantısı vardır. (...) Bir kimse rüyasında Peygamberin, kendisine katli haram bir kimseyi öldürmesini emir buyurduğunu görse; bu, hayal edilen sıfatlardan olur, görülen şey değildir.[31]



Aynı konu hakkında Mevdudî de şunları söylemiştir:



Eğer bir kimse rüyasında Hz. Peygamberi görse de, ondan herhangi bir emir alsa veya bir şeyi o kimseye men etse ya da din konusunda ondan bir çeşit işaret ve ima yollu bir şey görse; o gördüğü, duyduğu şeylerin Kitapta ve Sünnette benzerini görmeden onlara uyması, uygulaması caiz değildir. Allah Tealâ ve Peygamberi, din konusunda, bizi rüyalara, ilhamlara ve keşiflere bırakmamış, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı pırıl pırıl bir Kitap ve senetli, delilli bir Sünnet içinde önümüze koymuştur. Eğer gördüğünüz bir rüya veya keşif yahut ilham, Kitaba ve Sünnete uygun ise, o zaman Peygamberi görmeyi nasip etti diye veya keşif ve ilham nimetini lütfetti diye Allah’a şükrediniz. Ama, o gördüğünüz rüya, Kitaba ve Sünnete ters ve aykırı ise, o zaman da onu reddederek, böyle denemelerden ve imtihanlardan koruması için Allah’a yalvarınız.



Bu inceliği anlayamamaktan dolayı pek çok kimse, dalâlete düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir. Bizzat tanıdığım bazı kimseler rüyalarında, inandıkları sapık bir mezhebin kurucusuna Hz. Peygamberin iltifat ettiğini veya onu desteklediğini gördüklerini zannettiklerinden dolayı, o sapık mezhebe bağlanmışlardır. Eğer onlar, rüyada gördükleri herhangi bir insan şeklinin Hz. Peygamber olamayacağı ve Hz. Peygamberi gerçekten rüyada görmek nasip olsa bile, onunla dinî bir hüküm elde edilemeyeceği gerçeğini bilmiş olsalardı, böyle bir sapıklığa düşmezlerdi.[32]



Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:



"(...) Rüya üç türlüdür: (...) Üçüncüsü: Kişinin kendi kendine konuştuğu (düşündüğü) şeylerden meydana gelir. (...)"[33]



İbn Mace’nin sahih bir senetle rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurulmuştur:



"Şüphesiz rüya üç çeşittir: (...) Rüyaların bir kısmı da insanın uyanık iken arzulayıp azmettiği, sonra da uykusunda gördüğü şeydir. (...)"[34]



Risale-i Nur şakirtlerinin gördükleri rüyalar, muhtemelen bu kabildendir. Çünkü, Said Nursî ve talebeleri; Said Nursî ve Nur Risaleleri için Allah’ın Kitabından, Resulün hadislerinden, tabiat olaylarından, hatta gündelik basit olaylardan bile çeşitli şekillerde işaretler, remizler, imalar, tevafuklar, tebşirler... çıkarabilmek için akla hayale gelmeyecek şeylere başvurmuşlardır. Dolayısıyla, gerek Said Nursî’nin gerekse talebelerinin şuuraltındaki bu konularla rüyalarında da meşgul olmaları kuvvetli bir ihtimaldir.



Said Nursî için Hz. Peygamberi güya dayandığı vaziyetten doğrultan, Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) Peygamberin huzurunda ve onun emriyle okuduğu hutbedeki hakikatlerin "Yirmidokuzuncu Söz"de izah edildiğini söylettiren... bu rüyaların, sadık rüya olmasına olanak yoktur.



Said Nursî’yi ve talebelerini yalancılıkla itham etmemekle beraber, Hz. Peygamberin şu hadislerini de hatırlatmak yerinde olacaktır:



"Görmediği bir rüyayı gördüğünü iddia ederek yalan söyleyen, (kıyamet günü) iki arpa tanesini birbirine düğümlemekle mükellef kılınır ve bunu yapamamasından dolayı ona azap edilir."[35]



"Beni rüyada gören, hakikaten görmüş olur. Zira şeytan, benim suretimle temessül edemez. Bir de, benim üzerime bilerek yalan uyduran, cehennemdeki yerine hazırlansın!"[36]



Gerçekten Peygamberimizi rüyasında görmeyen kimsenin, gördüğünü iddia edip rüyasından bütün naklettikleri, hadis uydurmakla aynı hükümde olup, bu kişi anlattıkları ile, kendisini yukarıdaki hadiste belirtilen vaid’e[37] dâhil etmiştir. Allah bizleri korusun.[38]



Bütün bu aktardıklarımız göstermektedir ki, Said Nursî ve şakirtleri davalarını ispat edebilmek için birtakım rüyalara sığınmışlardır. Bunlara tâbi olanların birçoğu da, rüyalarında gördükleri ile hareket edip, bunlara inanmışlar ve arkalarından gitmişlerdir.



Anlatılan bu rüyaların Nur Risaleleri’nde uzun uzun zikredilmesi tesadüfî değildir. Zira, bu çeşit rüyalar, safdil ve basit insanları aldatmada kullanılan en yaygın vesiledir.



Bildiğimiz gibi, avam tabakasının ve cahillerin büyük bir kısmı rüyaya bağlanırlar, rüyadan gelen her şeyi tasdik ederler, onu hayatlarında takip edecekleri yolu aydınlatan bir ışık sayarlar; alâmetlerini, hayallerindeki kalıntıları incelemeye koyulurlar.



(...) Bu yalanlara ancak aklında delilik, gönlünde maraz bulunanlar; avam tabakasına, cahillere, bönlere karşı kalpleri hakikatlere yalan karıştırmak ve meramına erişmek için vasıta olarak kullandığı habis maksatlarla dolu olan kimseler inanabilirler.



Rüyaların büyük bir kısmı tevili olmayan kompleks şeylerdir. Onlar, ya ruhî hastalıkların bir neticesidir veya aklî bozukluklardan, vücut hastalıklarından doğar. Yahut da insanın farkında olmadan şuuraltında saklanan ve herhangi bir sebeple uygun bir zamanda şuur üstüne çıkan, başından geçmiş eski hadiselerin tesiriyle meydana gelir.



Sadık rüyalar azdır. Bunlar doğru olmakla beraber, zannî delildirler ve üzerlerine itikadî esaslar kurulamaz, bir fikrin ispatına veya dinî hükümlerden herhangi birine delil olamaz.[39]





[22] Bediüzzaman Said Nursî, 32, İlk Hayatı.

[23] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Sadakatta Meşhur Olan Barlalı Süleyman’ın Vazife-i Sadakatını Tamamiyle Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır.

[24] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 102; Şuâlar, 564, Birinci Şua/Yirmialtıncı Âyet.

[25] Buhārî, Ta‘bir, 10/13.

[26] Müslim, Rü'yâ, 1/10.

[27] Buhārî, Ta‘bir, 10/12.

[28] Ebu’l-Alâ el-Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri (Resâil ve Mesâil), çev. Yusuf Karaca, Risale Yayınları, İstanbul 1990, 4/9-10.

[29] Şeyh Alâaddîn, İmam Nevevî’nin Fetvalarının Şerhi, çev. Abdülbari Polat, Kahraman Yayınları, İstanbul 1988, 342.

[30] Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, 4/10-11.

[31] Nak. Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1977, 10/26-27.

[32] Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, aynı yer.

[33] Müslim, Rü'yâ, 6.

[34] İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907.

[35] İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907.

[36] Buhārî, İlim, 39/51.

[37] İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için, ileride olacak kat'î hâdiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

[38] Rüya, bu yolun yolcularınca batıl iddialarını delillendirmek (?) üzere en sık kullanılan kanıttır. Örneğin, Muhyiddin b. Arabî bir gece rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz elinde bir kitap tutarak; "Bu Füsûs-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyatını açıkla." buyurdu. Muhyiddin-i Arabî de sevgili Peygamberimizin manevî işaretine uyarak, emir ve ilham ile, kitabın ihtiva ettiği hususları ne eksik, ne de fazla yazdı. (Evliyâlar Ansiklopedisi, İhlâs Gazetecilik Holding A,Ş., İstanbul 1992, 9/170.) İbn-i Farid bir gece rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Resulullah Efendimiz ona: "Sen kime mensupsun?" buyurunca; "Süt valideniz Halime’nin bağlı olduğu Benî Sa’d kabilesine" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; "Bilakis senin nesebin bana bağlıdır. Yani, sen benim sevgimle dolusun, benim sünnet-i seniyyeme bağlısın." buyurdu. (...) İbn-i Farid şöyle der; Kaside-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Buyurdular ki: "Kasidene ne isim koydun?" Ben de: "Ya Resulallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâic-ül-Cinân) ismini verdim." dedim. O zaman Resulullah; "Hayır, ona Nazm-üs-Sülûk adını ver." buyurdu. Ben de Kaside-i Tâiyye’ye bu adı verdim. (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/145-146.) İsmail Hakkı Bursevî (v.1725/1137) hazretleri Tefsîr-i Rûh-ul-Beyan’da şöyle buyurur: "Manevî pederim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin delâleti ile, birgün rüyamda Resulullah Efendimiz bana lütfedip arkamı sığadılar. Tatlı bir ifade ile; "ümmetim için bir tefsir yaz!" diye emir buyurdular. Bunun üzerine Allah Tealâ’dan ve Resulullah Efendimizin ruhâniyetinden yardım isteyerek üç ciltlik bir tefsir yazdım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/347.) Şemseddin Habibullah İbn Mirza Can (v.1701/1113) hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber Efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbanî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; "Ya Resulallah, onlar benim pirimin evlâdıdır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Ya Resulallah! İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allah Tealâ için; "O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allah Tealâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resulullah Efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey devam etti. sabah olunca büyüklerden bir zat erkenden gelip bana: "Ben bu gece rüyamda sizin bir rüya gördüğünüzü gördüm. O rüyayı bana anlat!" deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah Efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/118.) Mir Muhammed Numan (v.1650/1069) şöyle anlatır: Yine bir gün Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. Hazret-i Ebu Bekr de yanındaydı. Buyurdular ki: "Ey Ebu Bekr! Oğlum Muhammed Numan’a de ki, "Şeyh Ahmed’in makbulü benim makbulümdür. Şeyh Ahmed’in merdudu (reddettiği) benim de merdudumdur. Benim merdudum da Allah Tealâ’nın merdududur." Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; "Elhamdulillah ki, ben Hazret-i İmam’ın makbulüyüm. O hâlde Allah Tealâ’nın da makbulü oluyorum." diye içimden geçirdiğimde, Resulullah Efendimiz Hazret-i Sıddık-ı Ekber’e buyurdular ki; "Oğlum Muhammed Numan’a de ki; Onun makbulü olan, Şeyh Ahmed’in de makbulüdür, benim de, Allah Tealâ’nın da makbulüdür. Onun merdudu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allah Tealâ’nın merdudumuzdur." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/242.) ...
[39] Muhsin Abdülhamid, Hakīkatü’l-Bâbiyye ve’l-Behâiyye [İslâma Yönelen Yıkıcı Hareketler (Bâbîlik ve Bahâîliğin İçyüzü)], çev. M. Saim Yeprem-Hasan Güleç, DİB Yayınları, Ankara 1986, 105.
sabırtaşı
Slmn Alykm,

Maşallah kendinizi çok iyi yetiştirmişsiniz. Başka başlıklar altındaki yazılarınızı da okudum.

Ben sadece birkaç noktayı belirtmek istiyorum.

İlimde fikirlerin çatışmasından Hak ortaya çıkar. O şartla ki taraflar hakkı bulmak niyetinde olsun. İslamiyette dahi bir çok konu zamanın şartlarına göre insanlara libas giydirmek için örtülü bırakılmış. Ta ki her durumda müslüman içine vesvese vermeyecek şekilde doğruyu bulsun. Yalnız buradaki doğrulardan kastım mutlak olan değil, mutlak doğruya mevcut şartlar içinde mümkün olduğunca yakınlaşmaktır. Yoksa Mutlak doğruları Cenab-I Hak Kur'anı Kerim de koymuş. Bizim vazifemiz ise nefsül emirdeki bu doğrulara mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışmaktır. Yoksa aynen nefsül emre uygun hareket edebilmek mümkün değil. İnsan bunu kendine sorun edinirse vesveseye düşer. Mazallah bu da zaten en tehlikeli durumdur fertler için.

Sırf müslümanların vesveseye düşmesini engellemek için içtihad kapısı açılmıştır ki, amaç islamiyetin her asırda gençliğini ve tazeliğini korumak, insanları islamiyet dairesinde tutabilmektir. Umumi İçtihadlarda dikkat edilecek bir husus şudur ki, sorun umuma mal olmuş olsun. Bu da ruhsatı gerektiriyor. Yani bir nevi özel izin. Çünkü umumun sorunu ancak bu şekilde hallolur. İçtihad alimleri dahi ruhsat verirken umumun ihtiyacını nazara almışlar fakat aynı sorunu kendi alemlerinde ruhsata tabi olmadan nefsül emre en muvafık şekilde yapmaya çalışmışlardır.

Buraya kadar anlattıklarım, islamiyetin fıkıh kısmına bakan durumlarla ilgilidir. Bir de isamiyetin İman kısmı vardır ki, en yüksek hakikattır. bunda içtihad yoktur. Çünkü zaten Cenab-ı Hakkın gösterdiği hakikatlerin bütünüdür. Bu hakikat İslamiyette de aynıdır, tahrif edilmemiş Musevilikte de, İsevilikte de ve diğer tüm Hak dinlerde de.

İslamiyet noktasında geçmişin günümüzden bir farkı şudur ki; eskiden düşman belliydi. saldırı direk hariçten ve genel anlmada islamiyete geliyordu. o zamanın şartlarına uygun olarak da kılıç savaşlarıyla düşmanla savaşılırdı. İslamiyet dahilinde ise insanların dinine taarruz yoktu. Sadece fıkıh kısmında insanların sorunları olabilirdi ve alimler de bu konuda en azami hassasiyeti gösterebilmişler ve hemen hemen her noktada içtihad yapmışlar, ümmete yol göstermişlerdir. Hatta nerdeyse hiçbir konuda yeni bir içtihada gerek kalmamıştır ki, günümüz için bile her sorunda her insanın durumuna uygun birden fazla içtihad ortaya konmuştur. Böylece içtihad noktasında insanlara bunlar arasından kendisine en uygununu seçmek ( bir nevi içtihad) kalmıştır.

Ancak bu zamanda saldırı öyle sinsice yapılmaktadır ki, müslümanlar düşmanını anlayayamamaktadır. Gizli düşman artık islamiyetin en büyük kalesi olan iman kalesine saldırmaktadır ki müslümanlar ibadetini rahatlıkla yaparken, ahlak, ihlas ve dinde samimiyet noktasında bu derece lakaytlık gösterilmesi de iman kalesini fethetme noktasında ne kadar başarılı oduklarını göstermektedir. Çünkü dindeki lakaytlık büyük oranda iman zayıflığından gelir. Fıkhi konularda bilinçsizliğin etkisi azdır. Kaldı ki bir fıkhi konuda bir çok sağlam içtihad varken yapılan ibadet herhalde birine uyacaktır.

İkinci bir planları ise müslümanları birarada tutan kardeşlik bağlarını koparmaktır ki, müslümanlar iman noktasında kardeş oldukları halde, kardeşliği müslümanların nazarında fıkhı konulardaki birliğe kadar indirgemişler ve bunu bir ayrılık sebebi olarak kullanmışlardır. yani mezhep çatışmaları gibi.

İşte bu zamanda öncelikle bu iki konunun müslümanlar arasında iyice tesis edilmesi gerekiyor ki diğer kısımlar kendiliğinden hallolur böylece.

Çözümü şudur ki; Diğerlerini eleştirmek yerine, onlara saygı göstermek, kendi mesleğini daha da güzelleştirmeye çalışmak, kendi mesleğinin güzelliğini anlatmak. çünkü insan diyebilir ki mesleğim en güzelidir. ama diyemez ki tek güzel meslek benimkidir. çünkü en güzeli nefsül emirdedir. herkesinki oraya bir derece yakındır, temelden zıt olmamak kaydıyla o da kabuldur. Hele bu zamanda yapıcı olduğunu düşündüğümüz eleştirinin faydasından çok zararı dokunuyor. Bir çok farklı istidadı bünyesinde barındıran islamiyette bu durum birleştirici olması gerekirken, dinimizin bu zenginliği dinden uzaklaşma adı altında ayrışmaya sebep oluyor, daha doğrusu sebep ediliyor. Bunun bir çok örneği şu anda dünyada gözler önünde yaşanıyor. Kardeşi kardeşe kırdırıyor. Malum ya iki kahraman birbiriyle dövüşürken küçük bir çocuk her ikisine de dövebilir, dağlar kadar iki yük terazide dengedeyken küçük bir taş birini aşağıya indirip diğerini yukarı yükseltebilir.

Kendi içimizde elbette birbirimize görüşlerimizi bildirmeliyiz, ama kendi mesleğimizin güzelliğini anlatarak. karşıdakini çürütmeye çalışarak değil. ve elbette dışarıya karşı değil birbirimizi eleştirmek, en zayıf halkayla dahi birlik olmak ve onun davasını da savunmak ve dehşetli bir savaş zamanında muvakketen küslükleri unutmak. Çünkü düşman artık tek tek ve bireylere saldırmıyor. azim bir cemaat-i manevi şeklinde en büyük kaleye saldırıyor. her müslümanın sığınmış olduğu bir kale ki iman kalesi. Zırhı çelikten Kur'an ve sünnet. Bu kale en büyük bir alimin dahi bireysel olarak savunamayacağı bir dehşetli saldırı altında. Çünkü bu zamanda islamiyeti yaşamak o kadar zorlaşmış ki, bir birey dinin bütün özelliklerini üzerine alıp hepsini ileriye götüremez.

İman noktasında küfre girmeyen tüm mezhepler, tüm cemaatler, tüm tarikatlar, tüm bireyler bu dinin bir dalını tutmuş ileriye götürmeye çalışırken, düşmanın ekmeğine yağ sürmek nevinden birbirlerine köstek olmamalıdır. ve hatta düşmanın mesleğiyle dahi ilgilenmekten çok mesaimizi kendi içimizdeki birliği sağlamaya sarfetmeliyiz.

Yaşasın iman ve islamiyet kardeşliği, kahrolsun husumet.
Şifaserver
Bizzat ışık evlerinde kalan ve anlatttığınız hikayelerin binbir varyasyonuna maruz kalan bir hakikat yolcusu olarak teşekkür etmek ve açıklamalarınıza Hz Ali r.a. ın Celcelutiye sinde yer aldığına ve risalelere atıfta bulunduğuna inanılan satırlara da yer vererek devam etmenizi rica ediyorum.İnsanların sevdikleri kişileri daha inanılır ve güvenilir kılmak için giriştikleri ve Mustafa İslamoğlu nun bir hristiyanlaşma temayülü olarak tabir ettiği bu çarpık zihniyetlerin artk uyarılması gerektiğini ben anlatmaktan yoruldum görüyorum ki bu site de aynı davanın hizmetkarı Allah muvaffak eylesin...
xorient
ALINTI(Tevhid_13 @ Oct 1 2007, 10:57 PM) *

Yazarın bir eleştirisi daha..

[color=#FF0000]NUR RİSALELERİ’NİN KAYNAĞI

Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir: "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân-ı İzam hazarâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.



ESSELAM KARDEŞİM YAZI COK UZUN HEPSİNİ OKUYACAK VAKTİM YOK ESASEN BU TİP FORUMLARDA BÖYLE UZUN YAZILARIN OLMASININ COKDA İSABETLİ OLMADIKLARINI DUSUNUYORUM



SADECE BAŞDAKİ RUYA HADİSESİNE DİKKAT CEKMEK İSTİYORUM



EVVELA SIRAT KOPRUSU YORUMU YANLIŞTIR!!! BU DÜZGÜN TEM,İZ BİR HAYAT CİZGİSİ TERTEMİ,Z BİR KULLUK ANLAMINDA DIR BUNU KÖPRİ GECENEK OLARAK YOTUM ETMİŞ İSE BU BİR HATADIR

RÜYASINI REFERANS İLŞAN ETMESİ İSE AYRI BİR HEZEYHANDIR AFEDERSİNİZ KİMSEYİ İNCİTMEK MAKSADINDA DEĞİLİM ANAK BİRAZ ARAŞTIRINIZ DERİM VE ESSELAM
Saltukoğlu
Satırbaşı kardeşimizin mükemmel bir olgunlukla ortaya koyduğu görüşler, bu gün bütün islam aleminin gerçekten acilen ihtiyacı olduğu konulardır.

Müslümanlar dünyaya hakim olsalar, en güçlü müslümanlar olsa bile, kardeşlik hukuku gereği yine birbirleri ile vahdet içerisinde olmaları ilahi evamir gereği olduğu halde, hele de İslamın garip müslümanın mazlum duruma düşürüldüğü, ülkelerinin gizli ya da açık biçimde işgal edildiği, yağmalandığı, malların, canların varlıklarının payumal edildiği bir zamanda, İslami vahdeti bozacak bütün mukaddes maskeler altında desenli yılanların dillendirdikleri mezhepzçilik, meşrepçilik hastalıklarından kurtulmak, islamın ve müslümanların izzet ve şerefi için islami vahdeti tesis etmeliyiz.

Zahmet etmiş, vakit ayırmış uzunca anlatmışsınız. Bu uzunluk bize bıkkınlık değil zevk verdi Satırbaşı kardeş. Allah Teala sizin gibi müminlerin sayısını artırsın inşallah.
şemme
İlimsel bir yazıya ilimle cevap verilir. Lakin, yukarda yazılan yazının ne ilimle ne Kur'an ölçüleri ile bir alakası yoktur.

Bakınız, Kur'an ile mücadele etmek vazifemizdir. Kur'an namına kendi cebimizden çıkan ölçüler ile mücadele mağlubiyetle neticelenmektedir. Yani, Kur'ani mücadele Kur'an'da bildirilen hak ölçüler ile olmalıdır. Zira, Kur'an'ı koruyacak Kur'andır. Bizler ancak vesile hükmündeyiz. Kur'an namına Kur'andan uzak metod, tarz, uslub, prensip, umdeler ile yapılan mücadele, Kur'anın kendisi korumasının sağlamadığından, ayete münafi olması sebebi ile Kur'an red edecektir.

İşte bunlardan tek biri yukarda yazılan yazıdır.

Bunu yazan zat, Kur'an namına bir endişe içindedir. Saygı ile karşılıyoruz. Lakin, metodu tamamen dalalet fırkalarına aittir. Hak metod olan Kur'ani metod ise hakkı tasvir ve tavsiyedir. Dalaleti fazla izhar ve tarif Kur'anın asla kullanmadığı bir metodtur.

Hal böyle olunca bu zat ehl-i dalalete layık olan inkar mesleğinde sülük etmekte ve iddiasını ispat edemediği için hırs ve tarafgirliğe girmektedir. Bu durum onun iki dünyası için bir hasarettir. Zarar tek kendisine ve onun mesleğinde sülük eden safdilleredir. Zira, bu kişiler sadece dalaleti öğrenmekte ve hakkı öğrenmemektedir. Oysa Kur'an'da aslolan Asr Suresi mucibince hakkı bilmektir, "onlar hakkı ve sabrı tavsiye ederler" sıfatı ile hemhal olmaktır. Bu tür inkar ve dalaleti fazla tarif yolunda gidenler ile yapmış olduğumuz münazaralarda mağlup oldukları vakit görülmüştür ki nefs ve enaniyetine mağlup olup -malesef- iftira ve hakarete dönmüş ve gümleyip gitmiştir.

Yazıyı dikkatlice okursanız göreceksiniz ki, yanlız ve yanlız şu söz batıldır, şu tavır batıldır, yanlıştır, dalalettir ve hakeza söz, işaret ve imalarını göreceksiniz. Oysa bunu yaparken hak budur dememiş, çoğu kez hakkı tasvir dahi etmemiştir.

Aşağıda bir kaç cevap vereceğim, dileyan oksun.

Muhabbetle
şemme
Risale-i Nur'u çürütme mesleğinde sülük edenler veya Risale-i nur'un kahreden ve karşı konulmaz yükselişine tahammül edemeyenlerin kalsik itirazlarından biri Said Nursi'nin güya Risaleleri rüya ile yazmaya başlamasıdır.

Oysa rüya ile ameledilemez. Said Nursi bunu bizzat Risalelerde kendi söyler ve rüyanın ne demek olduğunu vazıh bir şekilde anlatır.

Peki, bunu bilen bir zat nasıl olurda denildiği gibi bir hataya giriftar olur. Yada böyle bir hata gerçekten var mıdır?

Müddeinin itirazına bir de Kur'an dürbünü ile bakalım. Zira kendisi Kur'an mesleği olmayan inkar mesleğine sahiptir. Elbette ne kadar ihlaslı ve alim olsa o mesleği onun sözlerine temkinli yaklaşmayı lazım kılar.

Bakınız yukarıdaki yazıda şöyle bir ifade var.

"Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için büyük bir şevk uyandırır. "

Feyiz nedir? Manevi gıda, demektir. Yani, bir işi koyulmadan önce lazım olan inanç, irade ve azimi simgeler. Yani Said Nursi rüya ile amel etmiyor. Şu kaide ile amel ediyor: "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır."

İşte Peygamberi kaide budur. Demek rüyanın halkında bir Murad-ı İlahi şudur ki, dünyaya ait işlerde boğuşanlara ve uhrevi mesleklerde mücadele edenlere bir sabır gücü ve bir feyz versin.
Hepinizin başına gelmiştir. Mühim bir işimiz olduğu vakit veya mühim bir derdimiz olduğumuz vakit o doğrultuda görülen rüya bize şevk verir, bir nevi müjdeci tellaki ve kabul edilir.

İşte Said Nursi dahi her normal insan gibi gördüğü rüydan sonra şevki artmış ve kendine derd edindiği ve dava edindiği Kur'an'ı korumaya vesile olma işinde bir moral motivasyona kapı açmış.
Hakikat budur.
Muhabbetle
şemme
Bir de Peygamberi rüyada görme meselesine bir itiraz olmuş.

Denmiş ki, Şeytan Peygamberin suretine giremez, lakin kendini başka surette Peygamber olarak tanıtabilir.

Elbette Said Nursi'de bunu kabul etmiştir. O zaman bakılacak şey rüyanın ardından çıkan sonuçtur.
Yani, madem rüyada murad-ı İlahi feyzve şevke medar olmasıdır ve madem Said Nursi bu rüyayı gördükten sonra şevki artmış, o zaman şeytanı Peygamber kılığında görmüş olsa dahi zarar yoktur. Demek önemli olan mücadelesinin hak olup olmadığıdır. Ona bakmak lazımdır.

Peki hak mıdır?

Cevap yine Risale-i Nur'dadır.

Bakınız ibadeti Risalelere nasıl ibadetin manası tarif ediliyor. Nasıl Allah'ın varlığı iki kere iki dört edercesine en inatçıya dahi ıspat ediliyor. Bakınız nasıl insanı elinden tutup haşrin caddelerinde dolaştırıyor. Meleklerin varlığını nasıl ıpat ediyor. Miracı nasıl makul gösteriyor. Tüm dalaletlerin zuhur ettiği kader meslesini nasıl 7 yaşında bir çocuğunun anlayacağı hale getiriyor.

Madem sonuç güzeldir demek hikmetini bilmediğimiz meselelerin peşine takılmamak lazımdır.

Nasıl Yahudiler e Talut komutan olarak verildiğinde zahire bakıp hükmettiler. Talutu soylu biri gömediklerinden kabul etmediler. İşte biz dahi o kıssayı iyi anlamalı zahire değil batına bakmayı bilmeliyiz.

Devam edecek inşaallah.
kardağ
ÇOK UZUN OKUMADIM KİMSEDE OKUMAZ.. YİNEDE DİLİNE SAĞLIK
S.Eren
Üstad'ın ruhu şadolsun..
islam ve kulluk
ALINTI
(...) Bu yalanlara ancak aklında delilik, gönlünde maraz bulunanlar; avam tabakasına, cahillere, bönlere karşı kalpleri hakikatlere yalan karıştırmak ve meramına erişmek için vasıta olarak kullandığı habis maksatlarla dolu olan kimseler inanabilirler.


Bu yazar Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in meclisde bazı hadisleri açıklığa kavuşturmnadan önce "bügun rüya gören yokmu" şeklinde soru sormasını nasıl açıklar?

Rüya ilminde derinleşmiş kişilerin rüya hakkında yorum yapmalarını ve rüya hakkında derin bilgi sahibi kişilerin yorumlarını dinlemeyi tercih ederim...

Allah-u alem
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.