Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Her Suale Cevap Vermek, HİÇ Kİmseye Soru Sormamak (!)
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ NURDAN DAMLALAR ]·.
Tevhid_13

selamun aleykum ve rahmetullah..
Arkadaşlar elimde bir kaynak var. Risaliye nur 'a reddiye gibi bende bu konuda hep beraber faydalanalım ve okuyalım diye tarafsız olarak bende sizlerle okuyacagım yazılar koyacağım. Kendı açımdanda Tamemen objektif'im, Sadece bazı alıntıları yayınlayacağım kardeşler.


HER SUALE CEVAP VERMEK, HİÇ KİMSEYE SORU SORMAMAK (!)




Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi.

Bilmez ki sorsun, bilse sorardı.

Atasözü



Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.[124]



Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.[125]



Hiçbir ulemadan soru sormazdı. Yirmi sene daima mûcib kaldı. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkar etmem. Binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmime şüphe edenler var ise sorsunlar onlara cevap vereyim. Şu halde sormak şüphe edenlerin hakkıdır."[126]



Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, "kim ne isterse sorsun" diye, hârikulâde bir ilânat yapmıştır.



Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip böyle bir İslâm dâhisi, Asr-ı Saadet müstesna şimdiye kadar zuhur etmemiştir.[127]



O Zât-ı zîhavârık; daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskat etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla tereddüt etmeden cevap vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve teveccühlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyle "Bediüzzaman" unvan-ı celîlini bahşettirmiştir.[128]



İstanbul’daki ikametgâhının kapısında bir levha asılı idi: Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.[129]



(...) o rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sebavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir.[130]



Ï



Hz. Peygamber (s.a.v.) bile böyle mutlak bir iddiada bulunmamıştır. İmam Buharî, Sahih’inde İtisam Bölümünün 8. Babını "Peygamber kendisine vahiy indirilmeyen konularda sual sorulduğunda 'Bilmiyorum' der yahut kendisine o konuda vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi. Peygamber (s.a.v.): 'Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!' (Nisâ, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile de söz söylemezdi." şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud’un (r.a.) şu sözünü rivayet etmiştir:



"Peygambere (s.a.v.) ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar sükût etti."



Nitekim aynı bapta, Cabir b. Abdullah’ın (r.a.) Hz. Peygambere bir soru sorduğu ve o konuda ayet ininceye kadar Resulullahın hiçbir cevap vermediği de rivayet edilmiştir.



Bu konuda birçok hadis vardır. Örneğin:



Resulullah (s.a.v.):



"Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun melun olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum." buyurmuştur.[131]



Cübeyr b. Mut'ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullaha (s.a.v.):



-Ya Resulallah! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla öfkelenir? dedi. Resulullah:



-Bilmiyorum, Cibril’e (a.s.) sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek:



-Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de çarşılardır, haberini verdi.[132]



İbn Mace de Sünen’inin Mukaddime’sinde Reyden ve Kıyastan Kaçınma Babı açmıştır ki, muradı Kitaba ve Sünnete dayanmayan şahsî arzulardan kaçınmak gerektiğini beyandır. Hemen her hadis kitabında bu anlamda bir bölüm vardır. İşte mezkur bapta rivayet edilen bir hadis:



"Şüphesiz Allah Tealâ, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla söküp almaz. Lâkin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dinî sorular sorulur, onlar da şahsî reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem halkı dalâlete sürüklerler hem de kendileri saparlar."[133]



Bir keresinde Resulullaha (s.a.v.) hoşlanmadığı bazı şeyler soruldu. Sahabîler bu soruları çoğalttıklarında Resulullah öfkelendi ve:



"Bana istediğinizi sorun!" buyurdu.[134]



Resulullahın öfkelenmesinin sebebi, kendisine sorulan soruların "Babam kim?", "Devem nerede?" gibi sorular olmasıydı. "Bana istediğinizi sorun" cümlesi, Resulullahtan işte böyle bir hâldeyken sâdır olmuştur. Yoksa Said Nursî’ninki gibi her soruya mutlak olarak cevap verme iddiası olmamıştır. Kaldı ki, kendisi Allah’ın Resulüdür, vahiyle muhataptır. Allah’ın bildirmesiyle kendisine sorulan sorulara cevap verebilir.



Allah Resulünün bile böyle bir iddiası olmadığı hâlde, Said Nursî nasıl olur da her soruya cevap verir, hem de "tereddüt etmeden" ve "mutlak bir isabetle"?...



Her soruya cevap verme iddiası bir yana, âlimlik iddia etmek bile zemmedilmiştir. Nitekim, İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: Resulullahın:



"'Ben âlimim' diyen, cahildir." dediğini kesin olarak biliyorum.[135]



Abdullah İbn Mesud (r.a.) demiştir ki:



"Ey insanlar, Allah’tan korkun! Sizden bir şey bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen de 'Allah bilir' desin. Zira, sizden birinizin bilmediği bir şey için 'Allah bilir' demesi de ilimdir. (...)"[136]



İmran b. Hıttan şöyle demiştir: "Ben, Aişe’ye ipek(li giyinmek) hakkında sordum. Aişe:



-İbn Abbas’a git, ona sor, dedi. İbn Abbas’a gidip ona da sordum. O da bana:



-İbn Ömer’e sor, dedi. Ben de gidip İbn Ömer’e sordum. (...)"[137]



Aişe ve İbn Abbas sahabenin âlimlerinden olmalarına rağmen, sorulan her soruya hemen cevap vermemişler, soru soranı başkasına yönlendirmişlerdir.



İmam Gazalî şöyle der:



Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer, sorulan her suali, Kur'an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: "Bilmem" der. Eğer, kendi içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyatî tedbir olarak, varsa daha iyi bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük iştir. Haberde şöyle gelmiştir:



"İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de 'Bilmem' demektir." (İbn Mâce, Abdullah b. Ömer’den)



Şabî diyor ki: 'Bilmem' demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükût edenin alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir.



Sahabenin ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi. Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emire git de, bu meseleyi onun boynuna geçir, derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud: Âlimin kalkanı "bilmem"dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silâhına hedef olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, âlimin bazı meselelerde konuşup, bazılarında sükût etmesidir. Şeytan der ki: "Şuna bakın, bunun bu sükûtu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır."



(...) Bazıları da: Hakikî âlime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek, dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburî: Hakikî âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette "Bu cevabı nereden buldun" diye sorulacağından korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymî kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve: Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Âliye, er-Riyahî, İbrahim b. Edhem ve Süfyan-ı Sevrî ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemaat çoğalınca dağılırlardı.



(...) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükût eder de ancak birine cevap verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükût ederdi. Fakihlerin "Bilmem" dedikleri, "Bilirim" dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevrî, Malik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebi Leylâ diyor ki: Bu mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekremin ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.



(...) Bir de şimdiki âlimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.[138]



İmam Şafiî dedi ki: Ben, İmam Malik’e kırk sekiz meseleden sorulup da, otuz iki tanesine "Bilmiyorum" diye cevap vermiş olduğunu biliyorum.[139]



Selef-i salihinin bu güzideleri, kapılarına pervasızca "Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz" diye levha asanları görselerdi, acaba ne yaparlardı?...



Ð



Hiç kimseye soru sormamanın hükmünü de yine âsârdan araştıralım:



Her şeyden önce Allah’ın Kitabı sormayı emretmektedir:



"Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!"[140]



İlim öğrenmenin fazileti hakkında o kadar çok hadis vardır ki, onları burada nakletmek mümkün değildir. İsteyenler hadis kitaplarının "İlim" bölümlerine baksınlar. Sadece soru sormak hakkındaki rivayetlerin birkaçını nakledelim:



"İlim hazinedir, anahtarı ise sualdir. O hâlde sorunuz ki, Allah da size rahmet etsin. Böylece sualle dört sınıf ecir kazanır: Soran, öğreten, dinleyen ve bunları seven."[141]



"Ulemadan sor! (...)"[142]



Cabir b. Abdillah’tan (r.a.) zayıf senetle rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v.), yanlış fetva verip arkadaşlarının ölümüne sebep olanlar için buyurmuştur ki:



"Onu öldürdüler. Allah da onları öldürsün! Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin şifası ancak sormaktır. (...)"[143]



İmam Gazalî, bu konuda da şöyle demektedir:



Süfyan-ı Sevrî, Askalân şehrine gitti. Orada bir müddet beklediği hâlde, kendisine bir şey soran olmayınca, "Bu diyarda ilim ölmüş, artık benim beklememe lüzum yok, vasıta temin edip gideyim" dedi. Şüphesiz böyle demesi, öğreticiliğin üstün değerine ve faziletine hevesi ve ilmin devamını sağlamak arzusundandı.



Atâ, "Said b. Müseyyeb’i ziyaret ettim ve kendisini ağlar gördüm. Sebebini sorduğumda, kendisinden bir şey sorulmadığı için ağladığını söyledi" demiştir.[144]



Hz. Musa’ya (a.s.) "İnsanların en âlimi kimdir?" diye sorulduğunda, "Benim" demişti. İlmi (Allah, en iyi bilendir diyerek) Allah’a havale etmediğinden dolayı, Allah onu kınayıp azarladı ve ona "Senden daha âlim, kulum Hızır vardır" diye vahyetti. Musa, onu bulmak için yollara düştü. Ona sorular sordu.[145] İşte "ulu’l-azm" bir resulün bile bu konudaki hâli böyleydi...



Hele yenilir yutulur cinsten olmayan şu cümleler, bin dört yüz küsur yıldır her ilim dalında birçok zahmetle yetişmiş İslâm ulemasına karşı, büyük bir küfran-ı nimettir:



Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir (Asr-ı Saadet müstesna).[146]



Ð




[124] Bediüzzaman Said Nursî, 34, İlk Hayatı; İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü'ya.

[125] Bediüzzaman Said Nursî, 37, İlk Hayatı/O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış; İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat/O Zamandaki Hayatları Şöylece Tasvir Olunur.

[126] İctimâi Reçeteler I, 23-24, Tarihçe-i Hayat/Ders; Bediüzzaman Said Nursî, 44, İlk Hayatı.

[127] Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.

[128] Bediüzzaman Said Nursî, 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir; Şuâlar, 524, Onbeşinci Şuâ/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir.

[129] Bediüzzaman Said Nursî, 47, İlk Hayatı.

[130] Bediüzzaman Said Nursî, 32, İlk Hayatı.

[131] Ebû Dâvud, Sünnet, 14/4674.

[132] Abdülazîm b. Abdelganî b. Abdillah, Ebû Muhammed Zekiyyuddîn el-Munzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb (Hadislerle İslâm), çev. Heyet, Hikmet Yayınları, İstanbul 1989, 1/329. Hadisi Ahmed, Ebû Ya‘lâ, Hâkim ve Bezzâr rivayet etmişlerdir. Lâfız Bezzâr’ındır. Hâkim: Hadisin isnadı sahihtir, dedi. Ayrıca bazı değişikliklerle Taberânî ve İbn Hibbân da rivayet ettiler.

[133] İbn Mâce, İ‘tisâm,3/22.

[134] Buhārî, İ‘tisâm, 3/22.

[135] Munzirî, Tergîb ve Terhîb, 1/191. Hadisi, Taberânî rivayet etmiştir.

[136] Müslim, Sıfati’l-Munafikīn ve Ahkâmihim, 7/39; Buhārî, Tefsîr, 30/294.

[137] Buhārî, Libâs, 25/53.

[138] Gazâlî, İhyâ, 1/177-180.

[139] Gazâlî, İhyâ, 1/72.

[140] Nahl, 16/43.

[141] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Râmûz el-Ehâdîs, çev. Abdülaziz Bekkine, Milsan 1982, 1/223. Hadisi Ebû Nuaym, er-Râfiî ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir.

[142] Râmûz, 1/295. Hadisi Hâkim rivayet etmiştir.

[143] Ebû Dâvud, Tahâre, 125/336. Hadisin ravilerinden Zübeyr b. Harîk’in kuvvetli olmadığını Dârekutnî söylemiştir. İbnü’s-Seken ise, bu hadisi sahih görmüştür. (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, 2/244.) Hadis, Abdullah b. Abbas’tan da (r.anhuma) rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvud, Tahâre, 125/337; İbn Mâce, Tahâre ve Sünenihâ, 93/572.) İsnadının munkatı olduğu Zevâid’de belirtilmiştir. Beyhakî de, hadisi müteaddit tariklerden rivayet ederek, onun zayıf olduğunu söylemiştir. (Hatipoğlu, age, 2/243-244.)

[144] Gazâlî, İhyâ, 1/37.

[145] Buhārî, Tefsîr, 196/246.

[146] Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.


usame
Yahu varsa ilmi yeteniniz buyursun çıksın ortaya, yoksa susun be kardeşim...
RuhulhaK
Şimdiii...

Bu hazret, her suale cevap verilir diye iddiada bulunup da iddiasını kanıtlamışsa , bu iddiayı tenkit etmenin bir anlamı kalmaz. Aynı durum üstadın vehbi alim olup olmadığı konusunda da geçerli.

Eğer her suale cevap verilir deyip de cevap veremeseydi, o zaman eleştirebilirdik.

Niye her soruya cevap verebildin diye de suçlanmaz ki...

Ayrıca Peygamberle kıyaslanması akılcıl olmamış. (insaflı da olmamış)

Nursi , sonuçta peygamberin öğretileriyle ilgili sorulacak sorulara cevap vereceğini bildiriyor, gaybden ya da vahiyden değil...

ALINTI
Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir


Bu sözler de bir kanıt olmaktan ziyade aksi bir iddia olarak yazılmış. Görülmemiştir, zuhur etmemiştir, olabilir, bu neyi ispatlar ki...

Dediğim gibi soru sorup da cevabını alamayan biri varsa ancak o bir kanıt olabilir.

Had hudud tayin edilmediğine neye göre karar veriyoruz ? Etrafındaki insanlar bu ilanattan sonra gelip nursi'ye piyango sonuçlarını ya da gömülü bir hazinenin yerini sormuşlar mı...
Tevhid_13
ALINTI(RuhulhaK @ Oct 1 2007, 05:43 PM) *


nursi'ye piyango sonuçlarını ya da gömülü bir hazinenin yerini sormuşlar mı...[/color]

Bilmem sormuşlarmı? Benim bir bilgim yok hangi sorulara tam olarak ne cevap verdiğine dair. Bu tabelayı astıysa eğer böyle insanlar gelmişmidir acaba..?
Hakikat
ALINTI(Tevhid_13 @ Oct 1 2007, 10:29 PM) *

ALINTI(RuhulhaK @ Oct 1 2007, 05:43 PM) *


nursi'ye piyango sonuçlarını ya da gömülü bir hazinenin yerini sormuşlar mı...[/color]

Bilmem sormuşlarmı? Benim bir bilgim yok hangi sorulara tam olarak ne cevap verdiğine dair. Bu tabelayı astıysa eğer böyle insanlar gelmişmidir acaba..?

Piyango sonuçlarını merak eden zavallı insanların sormayı çoğu zaman akıl edemedikleri ancak Bediüzzaman Hazretlerinin milyonlar piyangolardan daha kıymetli olan elmas hazinelerinden yüksek olan sonsuz hayata dair cevaplar verdiğini bilmiyor gibisiniz.

Evet, o tüm filozofların ömürlerince uğraştıkları çok konu ve bilhassa üç soruya müthiş cevaplar vermiştir: Biz neciyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sırlı sorularına verdiği muhteşem cevaplar ortadadır. Eserleri tamamen bu konulara odaklıdır.

Bir piyango sonucu mu daha sor sorudur; yoksa Allah'ın, Peygamberlik müessesesinin, Ahiretin ve sonsuz adaletin varlığını ispat etmek mi?

Zavallı sinek kafalar, bir de reddiye iddiasıyla ortaya çıkmış, saf zihinleri bulandırmaya yelteniyorlar. Bari kimse kanmasa da, gidip Bediüzzaman'ı eserlerinden tanımaya çalışsa...

Beyanı Mucize Kur'an'a dayanan her suale cevap verir; hiç soru sormaz.
karuban
Esad Erbili Hazretlerinin ihvanlarından naklen, şahit olanlarının diliyle:

"Said Nursi, Kelami dergahına gelir, Esad Efendiye sorular sorar, hatta bazen o sormadan sorularına cevap verilir; Allahu Ekber diyerek ayağa fırlardı. Sonra Esad Efendiden Kadiri dersi aldı."

İnanmakta zorlananlar Altınoluk dergisinin sitelerine baksınlar. Esad Erbili Hz.'nin halifelerinin talebeleri çıkarıyor bu dergiyi.
Hakikat
ALINTI(karuban @ Jan 26 2008, 03:14 PM) *

Esad Erbili Hazretlerinin ihvanlarından naklen, şahit olanlarının diliyle:

"Said Nursi, Kelami dergahına gelir, Esad Efendiye sorular sorar, hatta bazen o sormadan sorularına cevap verilir; Allahu Ekber diyerek ayağa fırlardı. Sonra Esad Efendiden Kadiri dersi aldı."

İnanmakta zorlananlar Altınoluk dergisinin sitelerine baksınlar. Esad Erbili Hz.'nin halifelerinin talebeleri çıkarıyor bu dergiyi.


Kardeş, Altınoluk dergisi senin için bir haber otoritesi olabilir; ama herkesin kabul ettiği tarihi kaynaklardan ve şahıslardan isim vererek iddiada bulunursan daha etkili olur.
karuban
Kardeş, siz Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerini tanır mısınız?
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2008 Invision Power Services, Inc.