oww sizler daha nerelerdesiniz ya, Aleviligi bilmeyen arasdirmayan hicmi bir arkadas yok aranizda
25 milyon alevi ile yan yana yasiyorsunuzda halenmi onlarin dini düsüncesini bilmiyorsunuz??
Alevi olanlarada aynisini söylüyorum türkiyenin yarisi Sunni mezhep inancinda halenmi ögrenmediniz onlarin dini görüslerini ??
Simdi evvela basdan alalim bu konulari..
Hz Muhammed Mustafa(sav) ölmesiylen Islam ülkesinde halife tatsizligi cikmisdir, bundan dolayi SIA ALI ve SUNNI diyerek iki gruba ayrilan olmusdur..Ama bu zamanlarda daha sorun büyük degildi..Bakiniz bunun icin Hz Peygamberin vefati ile ilgili hadisler buharide..Fedek vakasi ile ilgili hadisler...
Velakin bunlarin yaninda bir grup haricilik, ve bir grup Yahudi bir din bozmak isteyen düzenbazin Hz Aliye ilahlik taslamisdir bunlarin ne alevilikle ne sunnilikle alakasi vardir... Ayrintili bilgi icin sorabilirsiniz...
Hz Ali dördüncü halife oldugunda bilindigi gibi siffin savasi olmusdur ve Islam devletinde ilk defa iki halife tahta oturmusdur..Biri Muaviye ve biriside Emirülmüminin Hz Ali...
Muaviye Mescidlerde Hz Aliye küfür ve ehlibeyte lanet okutmusdur , bunu propaganda olarak kullanmisdir..Bunun icin bkz. Buhari, Tirmizi, Islam tarihi vesaire..Ayrintili bilgi icin kaynaklan beraber yazabilirim sorun degil...
Her neyse kisaca baslangic budur...
Islamin basindan beri Vahdeti Vücut düsüncesi vardir, yani var olan Tek bir ALLAH ..Bunun en önde gelen savunuculari...
Imam gazali Kalbin nuru kitabina bakin
ibn arabi kitablarinda
hallaci mansur Enel hakk deyimi
Cüneyd bagdadi
Beyazid bistami :" Benim sanim ne yücedir !" demesi vesaire..
Sunni Seriatcilar bunu kabul etmemislerdir, Hallaci mansuru bildiginiz gibi asmislardir, Ibn arabiye fetva cikarip kafir ilan etmislerdir..Kitaplarinin okunmasi yasaklanmisdir...Beyazid bistami icin deli demislerdir onunla konusmayin demislerdir...Bunlari söyleyen seriatci ulemadir..Dabi bunlarda mal mülk hirsida mevcut oldugundan Vahdet düsüncesini insanlardan uzak tutmuslardir...
basinda belirttigim gibi Sia Ali bu küfürlerden dolayi camileri birakmis evlerde ibadetlerini etmeye baslamislardir...Cünki acikcasi bugün bir camide Hz Aliye küfür edilse sanirim bizlerde gitmeyiz degilmi

Haci bayram veli hazretleri 1150 senelerinde bir cok talabe yetisdirmis, ve bunlari anadoluya göndermisdir .. bunlardan en taninmislari Mevlana celaleddin rumi ve Haci bektasi velidir..Mevlana mevlilik ile taninmis Haci bektasi veli Bektasilik tarikati ile..
Bundan sonra anadolu sevgi ve hosgörü ile islama gecirilmisdir gönüller feth edilmisdir...
Haci Bektasda yine Vahdet birligini savunmusdur, Mevlana da aynen..
Bakin mesnevi, fii ma fii, makalati semsi tebrizi, Makalati sultan velet, makalati Haci bektasi veli, haci bektas veli velayetnamesi..
Alevi aslinda Ali evi kelimesinden türemisdir ve sia anlamin türkcesidir..
Yani yine Ali yandasi...
Simdi gelelim Yavuz sultan selim ve sah hatayi meselesine...Sah hatayi irak taraflarinda türkmendir ve Sahligini yani padisah benim diye ilan etmisdir , bu dabiki Yavuz selimden asla kabul edilmemisdir..Bundan dolayi orayi feth etmek icin sefer hazirlamak istemisdir lakin türkiyenin anadolusunda cok alevi oldugundan onlarin Sah hatayi ile birlesmesinden korkmus bundan dolayi onlari kilicdan gecirmek istemisdir..
Bunun icin bazi yalanlar uydurtmusdur , bunlardan en taninmisi MUM SÖNDÜ olayi...Aleviler Nur suresinin bir ayetinde gecen :"O nur üstüne nurdur " ayetinde dayanarak Cemlerde (bu arada Cem ve Cami Cemaat kelimesinden türemisdir yani ayni anlamdadir) bir cerag uyandirirlar..bununda cok hos bir deyisi divani vardir
Hata ettim hüda yakdi delili
Muhammed Mustafa yakdi delili
ol ali abadan haydari kerrar
sol hayrün nisa yakdi delili
diye devam eden sah hatayini güzel bir Deyisi ile yandirilir bu cerag...
Cerag nedir? Zeytin yaginda ve bir fitilden yanan kücük bir atesdir, buda isik sacdigindan , sembölük olarak Nur üstüne nurdur diye yakilir...
Yavuz sultan selim han Mum söndü olayini kadilarina yalanca fetvalarlan uydurmusdur cünki korkusu, Sah hatayiye karsi seferce cikdigindan belki aleviler (cünki hatayiyi seviyorlar türk oldugu icin)Anadoluda ayaklana bilir...
o eski fetvalardan bir kac tane örnek vereyim
1) Alevilerin kesdigi haramdir
2) alevilere kiz veren haramzadedir dinden cikmisdir
3) aleviler mum söndü yaparlar , cinsel bozukluk iliskiye girerler
4) Aleviler Kafirdir
5) Alevi birini öldüren kirk huriye sahip olur
ve bir kac tane daha böyle sacma fetvalar cikmisdir..
Yavuz sultan han 30bin aleviyi kilicdan gecirmisdir..
Ogün bugündür Aleviler ve Sunniler bir türlü bagdasamamisdir..
Sunnilerin sucu halen bu fetvalari efsane sekilde gercek diye kulakdan kulaga anlatmalaridir..
Alevilerin sucu Sunnileri yezid harici diye nitelenmeleridir..
Aleviler ve sunnilerin ortak yani birde onu gözden gecirelimde...
burdan ötesi alintidir kardeslerim...
DİN BİRLİĞİ: Tarih ve İlahiyat gösterir ki Alevilik, İslam içinde ortaya çıkan bir dinsel yorum ve pratikler bütünüdür. Geçmiş dönemde Sünni kesimden bazı ulemanın Alevileri İslam dışı gösterme gayreti sadece o günkü politik ve maddi çıkar kavgasının yansımasıdır. Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyıla kadar görülmeyen bu suçlamanın iki Türk devletinin (Osmanlılar ve Safeviler) rekabetiyle gündeme gelmesi, bunun en açık kanıtıdır.
Ayrıca, Alevi toplumunun geleneksel yaşantısı, felsefesi, din algısı da İslam üzerine temellendirilmiştir. Bu konuda Alevi toplumunun en küçük bir kuşkusu, itirazı veya farklı yorumu olmamıştır.
Günümüzde Aleviliği din dışında veya İslam dışında göstermek isteyenler ya politik çıkarlarla veya ateizmin propagandacısı olarak bu görüşleri dile getirmektedirler. Alevi toplumu, bu tür iftiraları şiddetle reddetmektedir.
ALLAH İNANCI: Alevi toplumunun Allah inancı ile Sünni toplumunun Allah inancı aynıdır. Vahdet fikri ve bu fikre bağlılık Alevilerde çok samimidir. Tek fark Allah'ın sıfatlarında ortaya çıkmaktadır. Aleviler, Allah'ın adil olduğunu ve cezalandırıcı olmadığını düşünürler. Allah her şeye kadirdir ama o kulunu yaratmış, ona akıl vermiş ve kendi davranışlarının sorumlusu yapmıştır. Bu yüzden kulun kötü eylemlerinin (şerrin) sorumlusunun Allah olduğu düşüncesi Alevilerde kabul edilemez. Bu kötü fiilin sorumlusu kul kabul edilir.
“Hayır –iyi– olan Allahtandır, şer ise insanın kendisindendir” İlahi bir varlık kabul edilen insanın şerre yönelmesi de şeytanın aldatması sonucu sayılır.
(Buyruk'tan bir not: Her zaman iyilik Allah'tan, kötülük insanın kendi nefsindendir. Talip kötülüğün Şeytan'dan geldiğine inanmalıdır., s.43)
KURANA BAĞLILIK: Alevi mezhebinin temel yol kitabı sayılan Buyruklar incelendiğinde gerçek açıkça görülür. Alevi yaşantısı eğer Kuran emirlerinin dışına çıkarsa, bu sapıklık kabul edilir. (Fuat Bozkurt'un yayımladığı Buyruk incelenebilir. Diğer buyruklarda zaman içinde bilgisiz insanların yaptığı mantıksız eklemeler ve saçmasapan bölümler vardır).
Alevilerle Sünnileri ayıran şey, Kuran'dan ne anlaşıldığı üzerinedir. Aleviler Kuran'ı 7. Yüzyıl’a özgü, Arap toplumuna inmiş özel bir kitap olarak değil, bütün insanlara doğru yolu gösterebilecek bir kılavuz olarak görürler. Kuran'ın yerel veya 1400 sene öncesine göre getirilmiş kurallarını o gün için doğru sayarlar ama o kuralların bugüne taşınarak hayatı biçimlendirmesini doğru bulmazlar.
PEYGAMBER:
“Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel, kendi güzel Muhammet”
Teslim Abdal
Aleviler için Peygamberimiz Hz. Muhammet hem bir peygamber hem de çok kutlu bir zattır. Onun sıradan bir insan olmadığına, Alemlerin rahmeti olduğuna inanılır. Alem yaratılmadan önce Muhammet ile Ali'nin nurunun yaratıldığı kabul edilir.
Muhammet-Ali Yolu olan İslam'da önce dinin banisi peygamberimiz, sonra Müminlerin Velisi kabul edilen Ali anılır. Ve İslamda kutsallık, yukarıdan aşağıya doğru, Allah, Muhammet, Ali diye sıralanır. Bu sıralama gülbenklere de girmiştir.
Ali'nin peygamberden üstün tutulduğu biçimindeki bir yaklaşımın Alevilikle ilgisi yoktur.
Peygamberin makamı nübüvvet makamı olup o Kuran'ı tebliğ etmiştir. Ali'nin makamı ise velayet makamı olup, o tebliğ edilen Kuran'ın hakiki anlamını müminlere açmakla görevli sayılmıştır.
Veli'nin varlık sebebi, nebi olmuştur.
Ali'nin görevi de Kuran'la sınırlandırılmıştır.
AHİRET İNANCI: Alevilerde de Sünnilerde olduğu gibi ahiret inancı vardır. Bu kavramın algılanmasında farklılık da yoktur. Soru ve hesap gününe inanan Aleviler, oradan rahat çıkmak için hesabın bu dünyada verilmesi gerektiğine inanırlar. Bu yüzden ibadetlerini, aynı zamanda bu dünyadaki hataların sorgulanmasına da açarlar. Ve bu konuda rızalık sağlanmadıkça gerçek mümin olunamayacağına kesinlikle inanırlar. Sünnilerle Alevilerin ibadetteki amaçları bu dünyada rızalık sağlama açısından farklılaşır.
İşte Alevilerin yaptığı CEM TÖRENİ, bu dünyada rızalığı sağlamaya yönelik bir soru-hesap ibadetidir. Alevi birey, hesabını bu dünyada halka vererek ahirete huzur içinde gider. Bu yüzden de öte dünyadan korkmaz.
MELEKLERE İNANÇ: Alevilerin meleklere inancıyla Sünnilerinki aynıdır.
KADERE İNANÇ: Aleviler, kader konusunda Mutezili anlayışla hareket ederler. Önceden kulu bağlayan bir kader ve kaza fikrinin,Allah'ın sıfatlarına ters düştüğüne inanırlar. Bireyin dünyada özgür yaratıldığı, davranışlarının sorumlusunun kendisi olduğu Alevilikteki temel kabullerden birisidir.
EHLİBEYT SEVGİSİ: Ehlibeyt, İslam yorumcularının büyük çoğunluğunun ortak kanısına göre, Peygamberimizin soyunun devam ettiği ailedir.
Kevser suresinde müjdelenen bu aile, İslam tarihi içinde edebi bilgisi ve hayatıyla örnek olmuştur.
Kuran'da, Allah'ın Müslümanlardan istediği tek şey, Ehlibeyt'e saygı ve sevgidir.
Her Müslüman namazda, Ehlibey'te, (Al-i Resul) selam verir.
Müslümanların temel sloganı tekbirde de peygamberimiz ve Al-i Resul Allah'ın esenliği ile esenlenir.
Bilgili her Sünni Müslüman da Alevi kadar Ehlibeyt'i sevmek zorundadır. Ama günümüzde, Ehlisünnet cemaatinde bu konuda bilgi eksikliği ve görüş farklılığı vardır.
Alevileri ve Sünnileri ortak paydada buluşturacak değerler sistemi Ehlibeyt sevgi ve saygısı olmalıdır.
Sahabe İle Ehlibeyt Bir Değildir
Peygamberimiz döneminde yaşamış bütün Müslümanlar sahabe kabul ediliyor ve o dönemdeki bütün insanlar aynı değerde sayılıyor.
Bu yaklaşım, İslam dininin ve Peygamber'in düşmanlarını aklamak üzere geliştirilmiş bir Emevi oyunudur. Bu konuda da Peygamber adına yalan sözler uydurulmuştur.
Bizzat Kuran, bu yaklaşımın doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
57. Sure Hadid, 10. Ayet şöyle diyor: “(.....) İçinizden, Mekkenin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, fetihten sonra sarf eden ve savaşan kimselerle bir değildirler, ilkinkiler daha üstün derecededirler.”
Bu ölçü, Peygamberimizin sahabesi arasında bile, halka ve Hakka hizmet (infak ve cihat) temel alınarak bir ayrımın Allah tarafından yapıldığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bütün sahabeyi aynı derecede gören yaklaşım, Kuran'ın bu temel esprisine ters düşmektedir.
Birincisi, sahabe ile Ehlibeyt asla bir tutulamaz.
İkincisi, sahabe içinde Ehlibeyt'e yakın olanlar Allah nazarında çok daha değer sahibidir. Bunu, Allah, yukarıdaki ayette gayet belirgin bir örnekle vurgulamıştır.
Bu tavrı, Sünni kardeşlerimizde net biçimde göremiyoruz. “Benim bütün sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, doğru yolu bulursunuz.” anlamına gelen hadisin, Kuran'ın bu açık mesajı ile çeliştiği için sıhhatinin doğru olmadığı da anlaşılmaktadır.
Bu yüzden Ebu Süfyan gibi İslam düşmanları, Muaviye ve Yezit gibi Ehlibeyt düşmanları, sahabe kabul edilemez. Bunlar ancak sıradan Müslümanlardır.
Elbette ki Ebubekir, Ömer, Osman gibi önemli zatları sahabenin en önde gelen kişileri saymak da şarttır.
(EK 2002)
KURAN VE ALEVİLİK
Aleviliğin özünde Kuran-ı Kerim'in insancıl ve toplumcu yorumu bulunur. Bu konuda en sağlam kanıt, Anadolu Alevilerinin en az 500 senedir kılavuz olarak kullandıkları “Buyruk”larda yer alır. Değişik yazmaları bulunan Buyruk'larda, Kuran'la ilgili olarak yer olan ortak görüş çok açıktır. Alevi kitleye önderlik eden pir ve rehber anlatılırken deniliyor ki:
“Pir ve rehberin kesinlikle okur-yazar olması gerekir. Şeriatta okuryazar olmayan müftü görülür mü; ya da okur-yazar olmayan hoca olur mu? Kuşkusuz olmaz. Okur-yazar olmayan insan eşeğe benzer. Oysa, pirin yol gösterici olması gerekir. Ancak okuduğunu anlayan, dünyayı ve toplumu tanıyan kimse sorunlara doğru çözüm bulabilir. Tanrı'nın gönderdiği kitabı (Kuran ve diğer kutsal metinler) bilmeyen, Tanrı'yı nasıl bilebilir. İnsanlar doğuştan bilgi sahibi olsalardı, Tanrı, peygamberlere kitap göndermezdi.
Kitapsız pir, Şeytan'dır. Talipler ise pire bağlıdır. Bu nedenle, taliplerin böyle cahil pirlerin izlerinden gitmemeleri ve sözlerine itibar etmemeleri gerekir. Kimi pirler, 'Ak'tan okurum, kara'yı bilmem' diyerek okur-yazarlığı küçümserler. Böyle söyleyen pir, Kuran'ı inkar etmiş demektir. Ak'tan okumak, âşıklara özgüdür. Oysa, âşıkların da Kuran'ı övmesi ve buyruklarını yerine getirmesi gerekir. Bir âşığın sözü Kuran'a uyduğu sürece o gerçek âşıktır. Sözleri Kuran'a uymayan âşığın sözüne itibar edilmez. Bilge kişi, ham ile hası birbirinden ayırır, doğru yolu bulur. Talip; pir, rehber ve âşığın söylediklerini anlamazsa mürşid ve üstaddan öğrenip doğru yola gitmelidir.
Ayetsiz, kitapsız söz söyleyip nasihat eden pirin söylediği sözler saygın değildir. Söylenen sözün kesinlikle Kuran'a uyması gerekir. Âşığın serveti altın ise Kuran mihenk taşıdır; üstadlar sarraftır. Bir sarrafa altın getirildiğinde önce mihenk taşına sürer; altınsa alır, değilse geri çevirir.
(...)
Pir, gecenin ikinci yarısından sonra kalkıp kıbleye karşı oturup gün doğuncaya kadar Tanrı'ya ibadet ve niyaz etmelidir. O zaman pirin nefesi keskin olur. Oysa günümüzde pirler yeyip içip kuşluğa değin yatıyorlar.
'Kuran bizim dedemize inmiş. Bakalım ne buyurmuş? Biz bu dünyaya niye geldik? Yarın tanrı katına ne yüzle çıkarız? Bu taliplerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz?' diye düşünmeyen pirin vay haline!”
(Buyruk, Fuat Bozkurt düzenlemesi, 1981. s.23 vd.)
Buyruk'un “Ölmeden Önce Ölmek” bölümü, Alevi insanın pişmesi (eğitilmesi) ve sağlam inanç sahibi yapılmasını işliyor. Burada, talip (Alevi vatandaş) için şöyle davranması öğütleniyor: “Kuran ne buyurduysa ona göre davranayım.”
Buyruk, dedeler (pirler) ile talipler (Alevi vatandaş) arasındaki ilişkiyi anlatırken diyor ki:
“İnsan insanı günahtan arıtamaz, düzeltemez. Pir ve rehber, insanın kendisini düzeltmesi için araçtır.
Talibin suçu, pirin bağışlayacağı türden ise, küçük ise, pir gerekli cezayı verir ve 'Bizim gözümüzde iyi oldun, biz seni bağışladık; umarız ulu Tanrı da ulu divanında seni bağışlamış olsun.” diye dilekte bulunur; hayır dua eder.
Ama talibin günahı büyükse ve pir onun malına ya da güzelliğine kapılıp, 'İyisin; senin günahından geçtim!' derse, Hakkı batıl eder. Mahşer günü Tanrı, talibin hesabını o pire soracaktır ve diyecektir ki: “Dünyada benim vekilim olan pirler gelsin, bugün hesap günüdür.”
O pir, Muhammed'e inen Kuran'da buyrulanlara göre hükmedip Hakkı Hak etti ise ne mutlu ona. O zaman Tanrı, 'Gel, sevabını al! Sen hesabını önce dünyada vermişsin.' deyip o piri cennete alacaktır.
Pir; kendi aklının estiği gibi ayetsiz, hadissiz, kendi uydurduğu sözlere göre karar vermişse, talibe, 'Hadi senin günahlarından geçtim, seni yarlıgadım!' derse kesinlikle kafir olur. Ve de o talip, 'İşte, pirim günahımdan geçti!' diye düşünürse boşuna avunmuş olur. Çünkü, asıl yargıç Tanrı'dır. Öbür dünyada kendisini bağışlayan pir önde, kendisi arkada cehenneme gideceklerdir.
Yanlış hüküm veren piri Tanrı sorguya çekecek ve ona, 'Ey asi! Sen dünyada Tanrı mıydın? Ben seni Muhammet-Ali'nin soyundan boşuna mı getirdim? Oysa sen inanmadan, kendi çıkarın için kendi bildiğin gibi yol sürdün. Büyük günah işleyen talibe, dünya malı için, 'İyisin!' dedin. Kuran'ı, hadisi, bir yana bıraktın, 'Ben babadan böyle gördüm!' dedin. Oysa baban yaptıklarının hesabını kendi verir. Şimdi başını kurtar!' diye hesap soracaktır.
Bu nedenle kesin olmayan, belgelenmemiş hadislere göre hüküm verilmez. Arapça'da söz çoktur. Bunların Türkçe'ye çevrilmesinde birçok yanlış ortaya çıkar. Kesinlikle Kuran'a göre karar vermek gerekir. Pir, Tanrı'nın vekili sayılır. Ona bir emanet verilmiştir. Emanete hıyanet edilir mi? (s.91 vd.)”
Buyruk'ta Kuran dışı hüküm verilmesi karşısında Alevi vatandaşa nasıl davranması gerektiği de anlatılıyor ve bunun için şu yol öneriliyor:
“Talip; pirin durumunun kitaba uygun ama söylediklerinin kitapsız olduğunu görürse, bir kamil mürşit (bilge kişi, bilgin Alevi) bulup o piri kitaba uymaya çağırmalıdır. Ama pir, kamil mürşidin sözüne uymayıp ayetsiz, hadissiz hükmünü yürütmeyi sürdürürse artık o talip o pirin darına durmamalıdır. Gidip Ali soyundan başka bir pir bulup onun eteğini tutmalıdır.
Kitaba uymayan pir, şeytandır. Böyle bir pirin darına duran talip, şeytandır, şeytan darında durmuş sayılır.
Ermeni, Rum, Yahudi uluları bile kendi kitaplarına bağlıdırlar... (s. 93)”
Aynı kaynakta olgun bir Alevinin anlatımı olan “sofu” tanımlanırken deniliyor ki: “Sofunun yüzü, kutsal Kuran-ı Kerim'in yüzüdür. Yüzündeki çizgiler, Kelam-ı Kadim'in (Kuran'ın) çizgileridir (Kuran harfleri). İki sofunun birbirinin yüzüne bakması, Kuran okumaktır. (Sayfa 32)”
Cem töreni sırasında yeri geldiğinde “Fatiha Suresi”nin tümü ve Kuran'ın başka ayetleri de okunur. Bu ayetler genellikle şu surelerden okunur: Bakara, Necm, Furkan, Al-i İmran, Kehf, Tahrim, Yusuf, Hacc, Haşr, Münafıkın, Talak, Feth, Maide, Araf, Saffet, Nur...
Pir veya mürşid (dede) yeri geldiğinde konuşmasını başka surelerden ayetlerle pekiştirir ve başka duaları da sık sık okur.
Alevi edebiyatının büyük bölümü dinsel niteliklidir. Kuran, bu edebiyatın sembollerinin oluşmasında ciddi katkıda bulunmuştur. Ayetlerin dizelere serpiştirildiği Alevi edebiyatı Kuran ile derinlik kazanmıştır.
Edebiyata yansıyan bu sayısız örnek, özellikle 7 Ulular diye bilinen Alevi ozanlarında doruğa çıkmıştır. 15., 16. ve 17. yüzyıllardaki bu ulu ozanlardan özellikle Hatayi, Virani, Nesimi ve Pir Sultan Abdal Kuran'dan ayetleri Alevi inancının bir parçası olarak şiirleştirmede büyük başarı göstermişlerdir.
7 Ulular'dan Virani ise, Kuran'ın temel ayetlerini şiirleştirmede önemli adımlar atmıştır.
Kuran Mahluk mu
İslam dünyasında yaşanan en büyük kavgalardan birisi de Kuran'ın mahluk (yaratılmış) olup olmadığı üzerine oldu.
Kuran'ın insanla ilişkisi ve insanlık için gönderildiğini dikkate alan Şii bilginleri, Kuran mahluktur görüşünü geliştirdiler. 827 yılında Abbasi Halifesi Memun, Kuran'ın mahluk olduğunu devletin resmi görüşü haline getirdi ve bunu ilan etti.
Halbuki Harun Reşid, “Kuran mahluktur!” diyen birisinin boynunu kendi huzurunda vurdurtmuştu. (İbn Kesir, c.10, s. 365).
833 yılında Halife Memun, kadılarla hadisçileri “Kuran mahluktur!” dedirtmek üzere sınava çektirdi. Memun'a ve onu yönlendiren Mutezili bilginlere göre Kuran muhdes (yeni, yani yaratılmış) idi ve muhdes olan her şey de mahluk olurdu.
Mahluk oluş, Kuran'ın Peygamberle ilintili olduğunu içeren bir iddiadır. Bu iddiaya göre Kuran, Hazreti Muhammed'in düşüncelerinden ve duygularından oluşmuştur ama kaynağı ilahidir. Karşı görüş ise Kuran'ın Peygamber ile ve onun özel duyguları-düşünceleri ile en küçük bir bağının olmadığını ileri sürüyordu.
851 yılında Halife Mütevekkil, Kuran'ın mahluk olduğunu söylemeyi yasakladı. Böylece Bağdat'ta yüzyıllarca sürecek bir kavga başlamış oldu. Bağdat'ın Kerh Mahallesi'nde yerleşmiş olan Şiilerle şehre egemen olan Sünniler birbirleriyle sık sık çatıştılar: Kerh mahallesi ikide bir basıldı, yağmalandı, yakıldı, hatta buradaki insanlar bile yakıldı. 973 yılında Vezir Ebül Fadıl'ın emriyle Kerh Mahallesi yakılmış, bu yangında 17 bin insan yanarak ölmüştü (İbn Kesir, c.11, s.464).
Bağdat'ta Şiiler Gadir-i Hum gününü kutlamak istediklerinde, Sünniler onlara saldırıyorlardı. Yine 10 Muharrem'de Şiiler Hazreti Hüseyin'in şahadetini anmak istediklerinde Sünni kesimin saldırısına uğruyorlardı. 998 yılında böyle çatışmalar ortaya çıkmıştı. Bu çatışmalar giderek savaş niteliğini alacaktır. 1049 yılında Şiilerin Muharrem ayinleri resmen yasaklandı. Fakat çatışmalar ertesi yıl da sürdü gitti. 1082 yılında, Kuran'ı Muaviye gibi mızrağın ucuna takan Bağdat Sünnileri Kerh Mahallesi'ne saldırmışlardı.
Bu mücadele, yine Ehlibeyt yandaşları ile yönetim yandaşları arasında oluyordu. Abbasi devleti de Ehlibeyt'i ezmek için her yola başvuruyordu. Ehlibeyt imamlarının mezarlarına bile tahammül edilmiyordu. 850 yılında Halife Mütevekkil emir verdi. İmam Hüseyin'in mezarı, mezarın çevresindeki evler yıkıldı. Sonra orası sürüldü ve ekilen biçilen tarla haline getirildi. Mütevekkil, orasını üç gün içinde terk etmeyecek halkın da öldürüleceğini duyurdu (İbn Kesir, c.10, s.528).
Bu süreçte İslam ülkelerinde koyu baskıya karşın Alevi nitelikli anlayış yaygınlaşmaya devam ediyordu.
Alevi Devletleri
Alevilik bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıktığı için yönetim ideolojisine uygun değildi. Buna karşın siyasal-sosyal-ekonomik gelişmeler, zaman zaman Alevi güçlerin iktidara gelmesine de yol açtı. Böylece bazı Alevi devletleri ve beylikleri ortaya çıktı. Bunların belli başlıları şunlardır:
Fatımi Devleti: Bu devletin ismi, Peygamberin kızı Fatıma'dan gelir ve Fatımasoylular demektir.
Fatımi Devleti 909 yılında Ubeydullah tarafından kuruldu. Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Kufe'yi bile ele geçiren Fatımiler, Kahire'yi kurdular ve burasını başkent yaptılar. Bu devlet 1171 yılında Türk padişahı Nureddin tarafından yıkıldı.
Bugünkü El Ezher üniversitenin de kurucusu olan Fatımiler İslam dünyası içinde fikir rönesansı yaratmışlar ve İslam'ı okul yoluyla Hindistan'a sokmuşlardır.
Deylemli Büveyhoğulları Devleti: Bunlar Abbasilere bağlı iken 935 yılından itibaren bağımsızlık kazandılar ve yüzyıl boyunca egemenliklerini sürdürdüler. Şiraz'ı merkez yapan Büveyhoğulları (18 Zilhicce h. 352'de) 964 yılında Gadir-i Humm nedeniyle Gadir Bayramı'nı başlattılar ve bunu Bağdat'ta yaptılar. Yine bunların hükümdarlarından Adudüddevle, Hazreti Ali'nin bilinmeyen mezarını ortaya çıkarttırdı orayı ve bir ziyaret makamı haline getirtti. Bu padişah İmam Hüseyin'in kabrini de yeniden yaptırtmıştır.
Aridoğulları Devleti: 939'da Şam, Trablus, Taberiye bölgesinde kuruldu. Rayıkoğlu Muhammed'in kurduğu bu devlet onun ölümüyle de yıkıldı.
Tağlibi Hamdanoğulları Beylikleri: Arap kökenli bu beyliklerden birincisi 905 yılından 978 yılına kadar Musul'da egemen olmuş idi. Aynı sürede bu ailenin bir kolu da Halep'te yönetimi elinde bulundurmuştur.
Lazkiye Tenuhiler Devleti: Bu beylik de 968 yılında kuruldu ve 1084 yılına kadar bağımsız kalabildi.
Hammudoğulları Devleti: Bunlar Endülüs'te (İspanya) 1016 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler ve 42 yıl bağımsız olarak yaşadılar.
Ahmeroğulları Devleti: Bunlar da İspanya'da, Zaragoza dolaylarında 1232 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bunlar 1490 yılına kadar bölgenin egemeni idiler. Haçlı kuvvetleri Ahmeroğulları Devletini 1490 yılında yıkmıştır.
İsmaili Devleti: 1070'lerden sonra Hasan Sabbah tarafından kurulmuş olan bu devlet, İslam dünyasında gerilla eylemlerini organize etmesiyle ünlü idi. Bu devlet 1256 yılında Moğol Hakanı Hülagü tarafından yıkılmıştır. (Kaynak: Muhammed Emin Galib et-Tavil, Nusayriler, s. 159 vd.)
Safavi Devleti: Fatımilerle birlikte, Alevilerin en büyük iki devletinden birisidir. Bu devletin kurucuları Türklerdir. 1501 yılında Erdebilli Şah İsmail'in kurduğu bu devlet 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaşamıştır.
sorulariniz olursa hem sunnilik icin hem alevilik icin yahut sia icin buyrun sorun ...Elimden geldigince anlatmaya calisirim...
Artik bu düsmanlik bitsin...
Bana soracak olursaniz hangi tarafdanim
en ayrim yapmam...Ne aleviyim ne sunniyim..Ne mezhepciyim ne baska birseyim...
Ben Kurani kerimi kitabim bilirim onun emirlerine uyarim ve kurana uyan her hadisi kabul ederim uymayanlari Diyanet gelse bana yutturamaz..
Yani kisacasi Müslümanim sadece..hic bir örgütü yahut dernegi kabul etmem

)
ve cemden bir bölüm link olarak attiyorum bir dinleyin bakalim Sunnilige karsi ne var cemde...Ve cemde ne yapiliyormus mp3 olarak dinleyinde öyle karar verin...
Yarin mahserde hesap var kardeslerim , bilmeden konusmak bilmiyormusunuzki küfürdür...Bilin ,dinleyin, ondan sonra karar verin
tikla dinle iste