Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Dünyayı Ağlatanlar
Islami Forum - Popüler Forum > EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE > .·[ OKU VE DÜŞÜN ]·.
Sayfa: 1, 2
islam ve kulluk
İnsanlık tarihi , sık sık hatırlanması gereken olaylarla doludur. Bunlardan en önemlileri , hiç şüphesiz ki , yönetim kademesinde bulunanların , topluma yönelik vaat ve uygulamalarıdır.

GİRİŞ

İnsan hak ve özgürlüklerine , din ve vicdan hürriyetlerine , yaşama biçimlerine ait olumlu yönetimler ne kadar takdir toplamışsa , bu değerleri hiçe sayarak terör estiren , kan ve ölüm saçan idareciler de o ölçüde nefret kazanmışlardır.

Firavun'dan Lenin'e , Nemrut'tan Mao'ya , Hitler'den Franko'ya , Mussollini'den Stalin'e , Pol Pot'tan Miloseviç'e kadar birçok lider , "insan hak ve özgürlüklerini , emeği , eşitliği ve kardeşliği" savunarak iktidar oldukları halde , yönetimi ele aldıktan sonra , kendilerine muhalefet eden binlerce insanı ya katletmişler ya da "işkence kamplarına" yollamışlardır.

İnsan hafızası , olayları ve acıları çabuk unutur. Yaşanılan acı tecrübelerin bir daha yaşanmaması için tarihi olayların hatırlanması gerekir. Daha da önemlisi , komünizm , faşizm veya diğer baskıcı rejimlerin yeniden canlandırılması için bazı tarihi gerçeklerin yeniden hatırlanması lâzımdır.

Sosyalizm , komünizm veya faşizm adıyla yeni nesillere yeniden sunulmak istenen sistemlerin geçmişte nasıl bir vahşet ve dehşet saçtığını , milyonlarca insanın hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini bilmek gereklidir.

Son günlerde komünizm , sosyalizm , faşizm veya bazı radikal söylemleri olan grupların , yeniden bu rejimleri topluma lanse etmeye çalışmaları , geçmişte yaşanan bu tür olayların hatırlanmasının ve ders alınmasının önemini gündeme getirmiştir. Bu yüzden baskı rejimlerinin uygulandığı vahşet ve insanlık dışı olaylar bir kere daha hatırlanmalıdır.

"Dünyayı Ağlatanlar," kan döken liderleri anlatırken , kan dökmemeye , kavga çıkarmamaya , vatan ve milletin insan hak ve özgürlüklerinin önüne dikkat çekmek için kaleme alınmıştır.

Bu kitap iyi okunduğu taktirde , huzurlu , uyumlu , adaletli ve kavgasız bir toplum için önemi bir kere daha iyi anlaşılacaktır.

"Dünyayı ağlatanlar" isimli bu kitapta , Firavun'dan günümüze kadar çeşitli baskıcı liderlerin yönetim anlayışları , uyguladıkları metotlar ve ortaya çıkan sosyal problemler yer almıştır.

Aynı hatalarla "tarihin yeniden tekerrür etmemesi," yaşanılan olayların yön ve yol gösterici olması için , tarihî olaylar iyi bilinmeli ve gerekli dersler alınmalıdır.
HALİT ERTUĞRUL

islam ve kulluk kardeşiniz yeni bir çalışmayı sizlerle buluşturmayı planlamakta. Allah'ın izni ile Halit Ertuğrul'un "dünyayı ağlatanlar" isimli kitabını foruma taşımayı düşünüyorum. Her gün bir liderin babını yazıp sizlere sunacağım inşaallah. Böylece eski rejim ve uygulamalar hakkında tarihsel bilgimiz artacak ve girişde yazarın dediği gibi bir çok beisde ön bilgilerimiz oluşabilecektir.
Hayırla başladık Hayırla bitir Allah'ım
islam ve kulluk
islam ve kulluk
İnsanları kendisine taptırmak için yapmadığı zulüm kalmamıştı. Onlara işkence etmek ve aslanlara parçalatmaktan büyük bir zevk alırdı . Hazreti İbrahim (aleyhisselam)ı da ateşe attı , ama öldüremedi . Fakat kendisinin ölümü dillere destan oldu.
A.Cevdet Paşa

Yeryüzünde Hakim Olmak İsteyen Zalim Bir İnsan

NEMRUT

M.Ö.2600 yıllarında yaşadığı sanılan Nemrut , Keldani kavminin ilk kralıydı... Babil şehrini kurmuştu. Aynı zamanda ilâhlık davasına kalkışan zalim bir hükümdardı. Onun ilâhlık davasına yeltenmesi ve bu derece büyüklenip kibirlenmesi ; sahibi olduğu mülk ve saltanatı yüzündendi. Elindeki zengin imkânlar , bol servet ve geniş mülk , Onu iyice azdırmış , gurur ve enâniyetini iyice şişirmiş ve ilâhlık davasına kalkışacak kadar haddini aşmasına sebep olmuştu.
Kuraklık zamanlarında halk ondan yiyecek almaya gelirdi . O, gelenlere "Rabbiniz kimdir?" diye sorardı . Eğer o kimseler , "Sensin!" derlerse , yiyecek verirdi. İlâh olduğunu söylemeyenlere ise , hiçbir şey vermezdi. Bu cihetle herkesi ister istemez kendi hakimiyeti altına almıştı.
Nemrut'un kavmi , tamamen putperestti. Bu kavim gökteki yıldızlara ve yerdeki putlara , heykellere ibadet ediyordu. Her yıldız için ayrı bir put dikmişlerdi. Bu putların , yıldızların yanında kendilerine şefaatçi olacağına inanırlardı.
Nemrut , Hazreti İbrahim Peygamber zamanında yaşamıştı.
Bir gün Nemrut'un müneccimleri Hazreti İbrahim'i işaret eden bir kehanette bulundular.
"Yıldızlardan anladığımıza göre , bu sene senin memleketinde , insanların dinini değiştirecek bir çocuk doğacaktır.
"Bu çocuk aynı zamanda senin saltanatının da zeval bulmasına sebep olacak. Onun için sen , bu sene memleketinde doğacak bütün çocuklların öldürülmesini emir buyur."
Bu haber üzerine Nemrut , yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti.
Nemrut , doğacak her çocuğun öldürülmesi emrini verdiği sırada , Nemrut'un puthanesinde bekçilik yapan Âzer'in karısı Hazreti İbrahim'e hamile bulunuyordu. Âzer bir müddet sonra karısının hamile olduğunu anlayınca , doğacak çocuğunu Nemrut'un elinden kurtarma çareleri aradı. En nihayet onu, Basra ile Kûfe arasındaki Kûse köyüne yakın mağaraya kaçırdı.
Hazreti İbrahim , işte bu mağarada dünyaya gelmişti. Âzer, eşinin ve oğlunun yiyeceklerini gizlice mağaraya getiriyordu. Rivayete göre Hazreti İbrahim , Muharrem ayının 10.günü yani Aşûre günü dünyaya gelmişti.
Hazreti İbrahim büyüyünce babası da ,"Nemrut artık oğluma bir şey yapmaz," diye mağaraan çıkarmıştı.
Hazreti İbrahim, babasının bekçiliğini yaptığı, cansız bir puta tapmamıştı. Tapılacak olanın her şeye gücü yeten , bütün mahlûkata hayat veren , onlara acıyan , merhamet eden bir kuvvet olması lâzım geldiğini düşünüyordu. Bu yüzden çevresindeki eşyalara , ağaçlara , taşlara ve yıldızlara baktı. Bunların hepsi de doğuyor , batıyor , eriyor , kırılıyor , görmüyor ve konuşmuyordu. Bunlar nasıl ilâh olabilirdi?
Bu arayışın sonunda gerçek İlâh'ı buldu. Bir müddet sonra da sapıtmış insanları doğru yola getirmek için kendisine peygamberlik gelmişti. Bu konuyu önce babasına açmış , sonra da kızarak putları birer ikişer kırmıştı. Bunu duyan Nemrut , çok kızarak Hazreti İbrahim'i huzuruna çağırttı.
-Putları sen mi kırdın? diye sordu.
Hazreti İbrahim ilginç bir cevap verdi.
-Şu yerde yatan puta sorun , kimin yaptığını söyler.
Nemrut:
-Ya İbrahim,dedi. Sen de çok iyi bilirsin ki , bu nesneler konuşmazlar. Sen niye böyle muhal bir işi teklif ediyorsun?
-O halde siz Allah'ı bırakıp , size hiçbir faydası dokunmayan , aciz , zavallı , konuşmayan , yemeyen içmeyen , kimseyi cezalandırmayan , kimseye zararı ve faydası dokunmayan şu putlara neden tapıyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacakmısınız? Size ve Allah'tan başka taptıklarınıza yazıklar olsun. (El-Enbiya/65-66-67)
Bundan sonra Nemrut'la Hazreti İbrahim arasında tarihî bir mücadele başladı. Nemrut , Hazreti İbrahim'e ilâh olduğunu bir türlü kabul ettiremeyip , tartışmalarda da mağlup olunca , ünlü zulüm metoduna başvurarak işi kaba kuvvetle halletme yoluna gitti.
Nemrut kendi mabutlarını Rab tanımayan , üstelik onlarla açıkca alay eden , hakaretlerde bulunan Hazreti İbrahim'in , yakılarak öldürülmesine karar verdi. Bunun için de büyük bir bina inşa edilecek ve binanın içiodun yığınlarıyla tamamen doldurulduktan sonra , ateşlenecek Hazreti İbrahim tam ateşin ortasına atılacaktı.
Rivayete göre , yapılan bu bina 30 arşın yüksekliğinde ve 20 arşın enindeydi. İnşaat tamamlandıktan sonra , içi odunlarla doldurularak ateşe verildi. Yakılan ateşin manzarası korkunçtu. Değil İbrahim'i içine atabilmek , yanına yaklaşmak bile imkânsızdı. Nihayet bir mancınık kurdular. Hazreti İbrahim'i mancınığa koyarak ateşin içine attırmaya hazırlandılar.
Hazreti İbrahim ateşe atılırken , dua etmeye başlamıştı: éHasbünallahü ve ni'mel vekil : Allah'ın nusret ve yardımı kâfidir. O ne güzel vekildir" demişti.
Nihayet mancınık fırlatıldı ve İbrahim (aleyhisselam) tam ateşin ortasına düştü. Fakat o anda Cenab-ı Hakk'ın emri de imdada yetişti:
-Ey ateş, İbrahim için soğuk ve selâmetli ol. (El-Enbiya,69)
Bu emir üzerine ateş Hazreti İbrahim'i yakmadı. O'nun için selâmetli bir hâl aldı.
Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ateşte yanmama mucizesine baktığımızda , bu mucize ile , insanlara büyük bir keşif ve terakkî kapısının aralandığı görülür. Çünkü , bu mucizede , ateşte yanmayan , insanları ateşin şerrinden koruyan bir maddenin bu dünyada bulunduğuna ve bir gün bu maddenin keşfine imkân olacağına dair işaret vardır. Dolayısıyla insanlar , bu maddeyi arayıp , keşfedip , kullanmaya teşvik edilmektedir. Nitekim bu husus , gümünüzde kısmen gerçekleşmiştir. Bugün , ateşin yakıcı tesirini önleyen bazı maddeler bulunmuş olup , ondan ateşe karşı dayanıklı elbiseler yapılmaktadır.
Nemrut ; Hazreti İbrahim'in ateşte yandığı , kendisine ve dinine hakaret eden bu şahsın yok olduğunu düşündükçe , için için sevinmekteydi. Neşe içinde bir hafta kadar bayram yaptıktan sonra , Hazreti İbrahim'in tamamen yandığı gözleriyle de görmek istedi. Yüksekçe bir yere çıkarak , Hazreti İbrahim'in ateşe düştüğü yere doğru bakmaya başladı. Gördüğü manzara çok şaşırtıcıydı. Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ateşin içinde dipdiri duruyordu. Hiçbir tarafı yanmamıştı. Şu durumda , Nemrut'un bütün plânları sonuçsuz, uğraşmaları neticesz kalmıştı. Artık Hazreti İbrahim ile başa çıklamayacağını , yavaş yavaş anlamaya başlıyordu.
Bu mucize karşısında bir kısım insalar Hazreti İbrahim2in peygamber olduğuna ve bu kâinatın bir İlâh'ı bulunduğuna inandılar. Ancak Nemrut dahil bazı insanlar da inarlarını sürdürdüler.
Hazreti İbrahim , kavmi tarafından büyük işkencelere maruz bırakılmıştı. Bu vaziyet artık had safhaya geldiği için , müminlerle birlikte , ibadetlerini daha rahat bir şekilde yapabileceği bir yere gitmesi , bu müşrik kavmin oturduğu beldeden hicret etmesi , kendisine Cenab-ı Hak tarafından vahiy edildi.
Bunun üzerine Hazreti İbrahim , mahiyetiyle birlikte Nemrut'un hüküm sürdüğü toprakları terk etti.
Hazreti İbrahim , Nemrut'un zulmünden kurtulduktan sonra , Nemrut ve kavmi sineklerin istilâsına uğradılar. Birçok adamı ya öldü ya da o beldeyi terk etti.
Bu arada , Nemrut'a bir sivrisinek musallat olmuştu. Ulûhiyeti dava eden , kendi kendine malik olduğunu zanneden , saltanatı , mali ve mülkü ile gurur duyan Nemrut ; şimdi ufacık bir sivrisineğin karşısında aciz kalıyordu. Nereye kaçsa o sivrisinek karşısına çıkıyor ; nereye saklansa , sivrisinek bir delik bulup içeri giriyor , velhasıl on son derece rahatsız ediyordu. Nemrut'un bütün kibir ve gururu , şimdi azaba dönmüştü . Küçücük sivrisinek , onun gözünde bir fil gibi görünüyor ; her nereye gitse karşısına çıkıyordu. Bu , olacak iş değildi; lâkin bir vakıa idi ve işte oluyordu. Bütün öldürme çablaarı boşa gidiyor; her el atışta , her hamle edişte , mutlaka sivrisinek muzaffer çıkyordu. Kendisini her şeye hakim , hatta ihya ve imateye kadir bir ilâh zanneden Nemrut sivrisinek Nemrut'un burnundan içeri girip beynine yerleşti. Bundan çok ızdırap duyan Nemrut , başına tokmakla vurup rahatlamak istedi. Ancak başını tokmakla döve döve bir sineğe mağlup olup , öldüç

Dünyaya hükmetmek isteyen kendisini ilâh kabul eden bir zalimin , en aciz bir hayvan olan sivrisineğin eliyle öldürülmesinde , kâinatın hakimi Cenab-ı Hakk'ın çok büyük mesajları vardır.
islam ve kulluk
Gelmiş geçmiş en büyük inkârcı ve zalim olarak tanındı. Allah'a inananlara yapmadığı zulüm kalmadı. Hazreti Musa Peygamberi , Kızıldeniz'de boğmak isterken , kendi boğuldu. Cesedi ibret için hâlâ beklemektedir.
Prof.Dr.İbrahim CANAN

İlahlık Dava Eden ve İnsanlık Tarihindeki en Büyük Zalimlerden Birisi Olarak Gösterilen

FİRAVUN

"Firavun gibi adam" sözüyle , zulüm ve ihanetin sembolü olan , tarihin en barbar yöneticisi ve inananlara en ağır işkenceyi reva gören Firavun , M.Ö.1200 yıllarında yaşadı ve dört yüz seksen yıl ömür sürdü.
Sürekli en büyük kendisinin olduğunu ileri sürüp ilâhlık dava ederdi. Bu yüzden insanları zorla kendisine taptırdı.
Mısır'da yaşayan İsrail Oğullarını sınıflara ayırmıştı. Bunların bir kısmını esir , bir kısmını köle , bir kısmını da amele olarak çalıştırıyordu.
Gördüğü bir rüyadan sonra İsrail Oğullarının yeni doğan erkek çocuklarını öldürtmeye başlamıştı. Rüyasında Beytü'l Makdis tarafından gelen bir ateş , Kıptileri tamamen yakıp kül ettiği halde , İsrail Oğullarına dokunmamıştı . Kahinler bu rüyayı şu şekilde tabir ettiler :
"İsrail Oğullarından bir erkek çocuk dünyaya gelecek , senin saltanatını yıkcak ve helâk olmana sebep olacak."
Rüyanın hemen akabinde Hazreti Musa dünyaya gelmişti. Firavun'un korktuğu ve onun korkusundan İsrail Oğullarının erkek çocuklarını öldürttüğü çocuk , daha sonra Firavun'un sarayına girmiş , hanımı Âsiye'nin himayesinde büyümeğe başlamıştı.
Hazreti Musa, peygamberlikle görevlendirilince , Firavun'la karşı karşıya geldi ve o tarihî mücadele başladı. Hazreti Musa , Firavun'a Allah'ın emirlerini tebliğ ediyor , Firavun da "kendisinin ilâh olduğunu , buna inanmayan herkesi öldüreceğini" söylüyordu.
Müthiş bir çekişme başlamıştı.
Firavun , Hazreti Musa (aleyhisselam) ile söle başa çıkamayacağını anlayınca , sihre başvurdu , en meşhur sihirbazlarını çağırttı.
Sihirbazların galip geleceğine inandığı için bütün halkı toplamıştı. Ellerindeki cisimleri yere bırakan sihirbazlar , yaptıkları sihirlerle bunları halkın gözünde yılanmış gibi göstermeye muvaffak oldular. Bunun üzerine , Hazreti Musa (aleyhisselam) VAhy-ı İlâhî ile elindeki âsasını yere attı , âsa kocaman bir ejderha olarak bütün yılanları yutuverdi . Bu hadiseye şahit olan sihirbazlar bunun bir sihir değil ancak mucize olacağına inanmışlardı. Çünkü kendi yaptıkları sihri iptal edecek başka hiçbir sihir mevcut değildi. Bunu düşünen sihirbazlar , Hazreti Musa'nın bir sihirbaz değil , Peygamber olduğunu anladılar ve derhal secdeye kapanarak , Âlemlerin Rabb'ine iman ettiklerini ilân ettiler.
Bu konu , Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır :
"Firavun , Hazreti Musa (aleyhisselam) ile ona iman eden Benî İsrail kabilelerine karşı büyük bir zulme başlamıştı. Bunun üzerine Hazreti Musa (aleyhisselam) ve ona tabi olanların , Mısır'dan çıkıp gitmelerine Allah tarafından izin verildi. Bunu haber alan Firavun , çok kuvvetli bir odu ile onları takibe başladı. (Eş-Şuara; 52 : Taha , 77)
Hazreti Musa (aleyhisselam) bu takipten kurtulmak için , Kızıldeniz'in kıyısına kadar gelmişti . Önlerinde düşman gibi deniz , arkalarında ise deniz gibi düşman vardı. İşte bu dehşetli vaziyette iken Hazreti Musa (aleyhisselam) âsasını denize vurmuş ve ordusunu , Cenab-ı Hakk'ın emriyle yarılan denizden geçirerek , selâmete ulaşmıştı.(Eş-Şuara; 62,63,64)
Firavun ve askerleri, Kızıldeniz'i boydan boya ikiye ayıran bu mucizeyi dehşetle görmüşler , ancak kin ve düşmanlıklarını yenemeyerek , takibe devam etmişlerdi. Sözde kendileri de yarılmış denizden geçebileceklerini sanıyorlardı. Firavun ordusu , dalgaların duvar gibi çevrelediği yolun ortasına geldiğinde , deniz birleşmeye başladı. Firavun'un ordusuda , Firavun dahil tek kişi bile kurtulamadan sulara gömüldü.(Eş-Şuara;65,66)

Yunus Suresinin 90. ve 91. ayetleri hadiseyi şöyle anlatıyor:
"İsrail Oğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun , boğulacağı anda , `Allah'tan başka bir ilah olmadığına inandım , artık ben de Müslümanım,`dedi.
"Fakat Cenab-ı Hakk Firavun'un imanını kabul etmemiş ve ona Cebrail (aleyhisselam) vasıtası ile şöyle buyurmuştur:
"Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırıp bozgunculuk etmiştin."(Yunus,91)

Aynı surenin 9. ayetinde ise , şöyle buyrulmaktadır : (suda boğulan Firavun'a)
"Bugün senin gark olan (boğulan) cesedine necat (kurtuluş) vereceğim. Tâ ki senden sonrakilere bir ibret olsasın."
Evet Kur'an haktır ve hakikattir. Ve hiçbir hükmü yanlış çıkmamıştır. Ayetlerde gayet açık bir şekilde belirtilen Firavun hadisesi de , bunun bir başka örneğidir. Çünkü aradan asırlar geçmiş ve dünyada bir başka eşi daha bulunmayan o ceset , 3000 yıllık bir mucizeyi gözler önüne sermek üzere asrımızın sahillerine atılmıştır.
Cesedin bulunduğu yer ve onun diğer özellikleri son derece dikkat çekici olup , mucizenin ispatı için başlı başına bir delil hükmündedir. Çünkü ceset , hadisenin meydana geldiği yerde , Kızıldeniz'in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onu kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürmüştür.
Cesetlerin yaşını tespit etmekte uygulanan metotların , günümüzde kesin bir sonuç vermedği kabul edilmektedir.
Fakat "Karbon 14" metodunun uygulandığı bu cesedin en az 3000 senelik olduğu - yani Hazreti Musa (aleyhisselam) devrinde yaşadığı bilinmektedir.
Bütün bu delillerin , mucizelerin ispatı için yeterli olduğu ortadadır. Çünkü ayet ve tefsirler , hadiseyi her bakımdan teyit eder mahiyettedir.
Meselâ 1144 yılında vefat eden Zemahşeri , Yunus Suresinin 92. ayetini şu şekilde tefsir etmekte ve kendisinden 8 asır sonra bulunacak olan bu cesedi , âdeta görür gibi tasvir etmektedir:
"...Seni , deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam , noksansız ve bozulmamış halde , çıplak ve elbisesiz olarak , senden asırlar sonra geleceklere ibret olmak üzere koruyacağız."(Keşşaf Tefsiri, C.2/252)
Ayet ve tefsirlerde , Firavun cesedinin "tam" olacağının bildirilmesi , onun mumyalanmış durumda olacağını da ispat etmektedir. Çünkü mumyalanmış cesetlerin iç organları eksiktir. O halde dünyada bir benzeri daha bulunmayan bu ceset , ayet ve tefsirlerde bu noktadan da uygunluk arz etmektedir.
Evet , bir cesedin 3000 yıl muhafaza edilmesi , mukaddes kitabımızın sahibi olan Rabb'imizin kudretine , elbtte ağır gelmeyecektir. Ancak bizler , secde vaziyetindeki cesetten ibret almalı ve Rabb'imizin kudreti karşısında secdeye varmalıyız.
Kendisini ilâh ilan eden , inanmayanlara en ağır işkence ve zulmü reva gören Firavun , bugün hâlâ beddua ve nefretle anılmaya devam edilmektedir. Çünkü , zalimin zulmünü hiçbir dönemde hiçbir topluluk hoş görmemiştir.
islam ve kulluk
Baskı ve zulümden bıkan Romalılar , hayal bile edemedikleri bir sahne yaşamışlardı. Romanın ünlü diktatörlerinden biri olan Sezar , sırtından yediği bıçak darbeleriyle , kanlar içinde yatıyordu. Romalılar ,"kan dökenin kanı dökülür" diyordu.
Emin OKTAY

Roma'nın Kanlı Diktatörü

JULİUS SEZAR

"Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hırsı" olarak tarihe geçen Sezar , M.Ö.101 yılında Roma'da doğdu.
Avukat olarak hayata atıldı. Zeki , kurnaz , çok hırslı v eusta bir demagog idi. İnsanları etkilemenin , onlara hükmetmenin yollarını iyi biliyordu. İçini yakan büyük bir hırsla , gözünü yukarılara dikmişti. "Ya birinci adam olmalıydı , ya da hiç yaşamamalıydı." Birinci adam olmak uğruna her şeyi göze almıştı. "Ömür boyu Roma'da ikinci adam olmaktansa , Alplerdeki bir dağ köyünde birinci adam olmayı tercih ederim" sözü de Sezar'a aittir.
Roma'da siyasî iktidar olmanın yolunun askerî kumandanlıktan geçtiğini bilmekteydi. Bu yüzdendir ki ne yapıp etmiş kendisini İspanya Proptreatoru tayin ettirmişti.
Kazandığı çok küçük zaferleri propaganda ile büyütüp , şişirmesini bilmişti. Galya ve İtalya'yı işgal ettikten sonra şöhreti birdenbire artmıştı. Bunu fırsat bilen Sezar , Gol valiliğine aday oldu . Senato , onu Roma'dan uzaklaştırmak için iyi bir fırsat olarak bunu onayladı. Hâlbuki Sezar , "İktidarı ele geçirmek için gerekli orduyu orada kurabileceği" için bunu istiyordu. Dokuz yıl boyunca , gerekli serveti ve orduyu temin etti.
Sezar , "zarlar atılmıştır," sözü ile dönüşü olmayan yola çıkmıştı. Yolun sonunda ya iktidar , ya da ölüm vardı.
Pompe , itirazlara rağmen şehrin boşaltılmasını kararlaştırmıştı. Panik başlamış ; Sezar tarafları olanlar bile , zulüm haberlerinin tesiri ile kaçışıyorlardı. Senatörler , " ayrılış dualarını yapmadan" şehri terk etmişlerdi. Baştakilerin bu durumu üzerine bütün şehir bir anda Sezarcı kesilmişti. Roma , Sezar'ın ayaklarına kapanıyordu.
İlk iş olarak , kendisini hedefine götürecek kanunları peş peşe çıkartmış ve kendine pek çok sâlahiyet verdirmişti. Konsüllüğünün ömür boyu olduğunu senatoya tasdik ettirmiş ve M.Ö.49'da devlet başkanı olduktan sonra da , diktatörlüğünü ilân etmişti.
Artık kanunu kendisi koyuyor , müesseselerde değişiklikleri kendisi yapıyor , senatörlerin listesini kendisi düzenliyorduç İmparator sıfatıyla ordunun mutlak hakimi de kendisiydi.
Yine senatoya tasdik ettirdiği bir kanunla hudutsuz salâhiyetler kazanmıştı. Savaş ilân etme ve sulh yapma , asalaet unvanı verme , yüksek vazifeleri tayin etme , eyalet hükümetlerini bölüştürme , kanun gücünde kararnameler çıkarma , senato ile komiteleri toplantıya çağırma salâhiyetlerine haizdi.
Basılan bütün paraların üzerinde kendi resmini koydurmuştu. Yılın bütün bir ayına (Juliud - Temmuz) da kendisi adına verdirmişti. Ülkenin her tarafına heykelini diktirmişti.
Gerçek bir halk idaresini kurmak vaadiyle iş başına gelen Sezar , tarihin kaydettiği en büyük diktatörlerden birisi olup çıkmıştı. İsterse , kukla hâline gelen senatoyu da kaldırabilirdi. Fakat senatoyu bir kukla olarak kullanmak en büyük zevkiydi.
Ülkedeki ahalinin durumu umurunda bile değildi. Oysa ki halk büyük sıkıntı içerisindeydi. Ekonomik durum gittikçe kötüye gidiyordu. Sezar , kendince bütün bu sıkıntıların çaresini bulmuştu. Eğlence... Çılgınca eğlenceler tertipleyerek halkın sıkıntılarını unutturmaya uğraşıyordu. Fakat nafile... Halk artık homurdanmaya başlamıştı... (Bozgeyik , 1999 : 33)
Suikastçılar senatoda hazırlanmışlardı Sezar , yerine oturur oturmaz etrafını aldılar. Onunla konuşacak , bir şeyler isteyecekmiş gibi davranıyorlardı. Sezar durumdan şüphelendi ve onlardan uzaklaşmak istedi. Hızla doğruldu , fakat , sırtındaki harmanisinin baştan başa yırtıldığını gördü . O anda suikastçılardan biri arkasından bir hançer darbesi indirdi. Hançerler üst üste girip çıkıyordu gövdesine. Etrafındakileri ümitsiz bir şekilde hızla gözledi. Son bir gayretle kaçmaya yeltenecekti. Fakat o anda , gayrimeşru çocuğu Brütüs'ün hançerini hırsla savurduğunu gördü.
Dudaklarından dökülen kısacık cümle , beklenmedik ihanetler için deyim olacaktı:
-Sen de mi Brütüs?!
Sezar , önce iki büklüm oldu. Sonra sırt üstü yuvarlandı. Hayret ve dehşetle açılmış gözleri hâlâ sorar gibi bakıyordu:
"Sen de mi Brütüs?..."(Vakkasoğlu , 1976:177)
İktidara büyük vaatler içinde gelen ve kendisini tek adam yapmak uğruna binlerce canlar yakıp , zevk ve eğlenceye dalan Sezar'ın sonu , insanlık tarihinde ibret olmuştur. Çünkü ;
"Kanla gelen , kanla gider , seçimle karşılanan ise seçimle uğurlanır."
asiLDuA
En beğendiğim firavunun hadisesi oldu devamını bekliyoruz islam teşekkürler.
islam ve kulluk
İnşaallah mehlika kardeşim...

tüm kitap toplam 28 lider barındırmakta iki hafta içerisinde hepsini nakletmiş olmayı planlamaktayım kardeşim...

Allah'a emanet olasın
islam ve kulluk
Neron gibi insanların hayatını okuyup ayıplardan ders almak lâzım. Bu şekilde , bu ayıpların bir daha işlenmesine müsaade edilmemiş olunur.
P.GREEN

Roma'yı Keyfine Göre Yakan Adam

NERON

Roma'nın Beşinci İmparatoru olan Neron , M.S.15 Aralık 37'de İtalya'da doğdu. Annesi ve babası Roma İmparatorluğu soyumdan gelmektedir.
Babasının 40 senesinde ölmesi ile annesi Aggrippina , amcası ve aynı zamanda imparator olan Clauduis ile evlendi. Claudius'un meşru varisi , oğlu Britlanicus'tu. Ancak Aggrippina , imparatoru ikna ederek , tahtın varisisinin kendi oğlu Neron olması olmasını sağladı. Britlanicus'u varis isteyenleri de işbaşından uzaklaştırdı. Clausius , 13 Ocak 54'te Aggrippina tarafından zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra 17 yaşındaki Neron hükümdar oldu. Ancak , idareyi ise annesi ve adamları ellerine aldılar. Aggrippina'nın plânları gereği Neron'un yakınlarından olan Burrus ve filozof Senaka , uzun süre imparatorluğun en tesirli kişileri oldular.
Neron'un ilk beş hükümdarlık senesi , onun altın yılları oldu. Yardımcılarının tavsiyeleri doğrultusunda , önceden yaptırdığı vaatleri tuttu , vergileri azalttı , halk yararına mali reformlara girişti , iç barışı ve sınır emniyetini tesis etti. Ancak bu beş yılın hemen ardından zevk ve sefahate daldı. Annesinin bu hayatına müdahale etmesi üzerine onu öldürttü. Bu yıllarda Neron'un en mühim işi , ülkenin bozulan düzenini tekrar düzeltmeye çalışmak oldu. Bunun için en yakın dostlarından olan Burrus'u M:S.62'de , Senaka'yı 65'te öldürttü. Öldürülenlerin arasında karısı ve bir senatör ile çok sayıda önemli kişi de vardı.
64 yılında , Roma'yı zevkine göre yeniden inşa etmek için , "Büyük Roma Yangını"nı başlattı. Yangın sonucu Roma'nın tamamına yakını kül oldu. Suçu , Hıristiyan ve Yahudilerin üzerine atarak binlerce kişiyi katletti. Bundan sonra halkın önünde şarkı söylemeye çaldı çalmaya başlayan Neron , nüfuzunu iyice kaybetti. Senato ve ordu , kendisini kundakçılık , katillik ve uygunsuz davranışlarda bulunma ile suçlayarak , başkaldırdı. Kendisine bağlı olanlar Roma'yı kan gölü haline çevirerek ayaklanmayı bastırdılar.
Neron , kendi keyiflerini sonuna kadar almak ve dünyada tadılacak bir lezzet bırakmamak için ülke dışına gezilere çıktı.
Neron'un bu davranışı , halkı üzerinde olumsuz tesirler bıraktı ve çeşitli tepkilere neden oldu. Özellikle Filistin , Mısır ve Afrika'daki sömürgeleri kendisine başkaldırmaya başladılar. Başlarında "ahlâksız imparator" görmek istemiyorlardı.
Bunun üzerine Neron , derhal Roma'ya dönmesine rağmen , bu sırada ortaya çıkan Galya ve İspanya ayaklanmalarına mani olamadı. Ülkesinde , senato ve halk tarafından vatan haini ilân edilmesi üzerine , 9 Haziran 68'de Roma dışına çıkarak , bir mağarada boğazını kesmek suretiyle intihar etti. Kendi zevkleri uğruna ülkeyi yakan ve binlerce insanı öldüren Neron , hazin bir sonla hayata veda etti. Hiçbir zalimin , yaptığı yanına kâr kalmadığı gibi , Neron'un da yaptığı yanıan kâr kalmamıştı.
ayna
ellerine sağlık islam çok değişik bir derleme olmuş.
islam ve kulluk
Teşekkür ederim mihrican kardeşim çok beğendiğim bir kitap ve bir çok liderin yaptıklarından insanları nasıl lkandırdıklarından ve kananların akıbetlerinden ders alınması gerektii kanaatine vardığımdan paylaşmaktayım...

Allah'a emanet olasın
islam ve kulluk
Zalim Haccac , büyük sahabe Abdullah ibn-i Zübeyr'in cesedini , Nekkelilere korku salmak için , ağaca asmış ve günlerce bekletmişti. Hazreti Ebubekir'in kızı olan Abdullah ibn-i Zübeyr'in annesi Hazreti Esma , oğlunun cesedini görünce söylediği çok anlamlı bir söz , tariha mal olacaktı : "Bu hatip , bu hutbede daha ne kadar vaaz verecektir."
İmam Yusuf

Binlerce İnsanı Öldüren Emevi Valisi

ZALİM HACCAC

Tarihin kaydettiği belli başlı zalimlerden olan Haccac'ın asıl ismi Haccac B. Yusuf es-Sekefi'dir. 661 yılında Taif'de doğdu.
Babası tanınmış âlim Yusuf B.Hakem'dir. Annesi ise , Kufe Valisi Muğire B.Şu'be'nin eski karısı Faria B.Henmam'dır.
Zalim Haccac , küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim aldı , Kur'an'ı ezberledi ve gençliğinde de çocuklara Kur'an öğretti. Çok zeki , çok ihtiraslı , kısmen de dengesiz bir insandı.
Emeviler'in yeniden ülkeyi kontrol altına almaları önemli ölçüde , aralarında Haccac ve babasının da bulunduğu Sakifliler'in Emeviler'e verdikleri bu destek sayesinde gerçekleşti.
Bu şekilde Haccac , Emevi devletinde önemli bir isim haline geldi. Bunun için Haccac , Halife Abdullah B. Zübeyr'in kardeşi ve Basra Valisi Mus'ab B. Zübeyr'e karşı düzenlenen sefere artçı birlikler kumandanı olarak tayin edildi.. Haccac'ın Emevi devlet hayatına etkin bir şekilde rol alması bu olaydan sonra başlar. Mus'ab'ın ortadan kaldırılmasından sonra Haccac , İbn Zübeyr'le mücadele için Hicaz'a gönderilen ordunun başına getirildi.
Yedi bin kişilik orduyla Mekke'yi kuşatan Haccac , şehri mancınıkların attığı taşlarla dövmeye başladı. Şehir ve islamın mukaddes emaneti Kâbe tahrip oluyor , insanlar toplu halde katlediliyordu. Mekke kuşatılmış olduğu için , yiyecek ve su kıtlığı da çekilmekteydi. Bu abluka ve taş bombardımanı tam yedi ay sürdü.
Şehri , tanınmış sahabe Abdullah ibn-i Zübeyr savunuyordu. Abdullah ibn-i Zübeyr , Hazreti Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) en yakın arkadaşı ve büyük sahabe Zübeyr'in oğluydu. Annesi ise , Hazreti Ebubekir'in kızı Esma idi.
Abdullah ibn-i Zübeyr , Yezid'e karşı çıkarak halifeliğini ilân etmiş ve on yıl İslâm'ın halifesi olarak kalmıştı. Alim ve fazıl sahabe , Abdullah ibn-i Zübeyr , Zalim Haccac'ın hücumuna daha fazla dayanamadı , şehir düştü.
Tam hac mevsiminde tahrip edilen Mekke , belki de tarihinde ilk ve son olarak böylesine korkunç bir taarruza hedef olmuştu. Onbinlerce Müslüman canice öldürülmüş , şehir tam bir harabeye dönmüştü.
Abdullah İbn-i Zübeyr , öldürülerek , ibret olsun diye cesedi bir ağaca asılıp , Mekke sokaklarında günlerce dolaştırılmış ve yerlerde süründürülmüştü.
Zalim Haccac , Abdullah ibn-i Zübeyr'in annesi Esma Hanıma haber göndererek ; gelip ayaklarına kapanıp özür dilemesi hâlinde oğlunun cesedini indireceğini söylemişti.
Esma Hanım , Haccac'ın huzuruna çıkmış ama hiçbir özür dilemeyerek , o vakur ve metanetli haliyle şöyle haykırmıştı :
"Resûl-i Ekrem , Sakif'ten bir yalancının , bir bozguncunun çıkacağını haber vermişti . Gördük ki , yalancı Muhtar es-Sekafi imiş. Bozguncu da sensin."(İslâm Ansk.Haccac md.)

Böylece Hicaz , Irak ve Mısır'da dokuz yıl hüküm süren ve Emevi Devletine zor günler yaşatan Abdullah B.Zübeyr'in hilafetine son verilmiş oldu. Haccac gösterdiği bu başarıdan sonra Hicaz , Yemen ve Yemame valiliğine getirildi. Üç yıl bu görevde kaldıktan sonra Halife Abdülmelik'in kardeşi Bişr. B. Mervan'ın ölümü üzerine stratejik önemi olan Irak'a vali tayin edildi.
Irak'ta Emeviler'e muhalif olan her hareketi kanlı bir şekilde bastıran Haccac'ın bu çok sert yönetiminden kaçanlar ya silâha sarılıp muhalif hareketlere katılıyor ya da Hicaz valisi Ömer B.Abdulaziz'e sığınıyordu. Bu durum , daha sonra Haccac'ın Ömer B.Abdulaziz ile sürtüşmesine sebep olmuştu. Haccac , 697 yılında yetkileri daha da artırılarak bütün doğu illerinin valiliğine tayin edildi. Onun valiliği sırasında Hariciler'in İran'daki , Mutarrif B.Mugire'nin Medain'deki Şebib B. Yezid'in Musul'daki ve Abdurrahman B.Muhammed B.Eş'as'ın Horasan'daki isyanları bastırıldı. Binlerce insan katledildi.
Haccac Emeviler'in muhaliflerine karşı çok sert ve acımasız davranmış , aralarında Enes B. Malik'in de bulunduğu pek çok kişiye zulmetmiş , meşhur muhaddis ve müfessir Said B. Cübeyr dahil binlerce kişiyi öldürmüş , kendisine yeminle biat ettirmiş , yeminlerinden dönenlere mürtet muamelesi uygulamış , Müslüman oldukları halde ahalisinden haraç ve cizye almıştır.
Haccac , Said B. Cübeyr'i öldürttükten bir kaç ay sonra kendi ölümünü isteyecek kadar büyük ruhi sıkıntılara maruz kalmış , sonunda dayanılmaz mide ağrıları ve elem içinde ölmüştür. Ölüm haberini alan âlimler ona rahmet dilememişler ; Hasan-ı Basri ve Ömer B.Abdulaziz şükür secdesine gitmiş ve İbrahim en-Nehai ise sevincinden ağlamıştır.
714 yılında ölen zalim Haccac'ın mezarı tahrip edilme korkusuna karşı bilinmeyen bir yere gömülmüştür.
Zalim Haccac , 54 yaşında öldüğünde , ardında iki yüz bin kesilmiş kelle ve yirmisekiz bin hapis bırakmıştır. (Vakkasoğlu , 1976:41)


Zalim Haccac'ın zalimliği tarihe geçerek , herkes ondan , rahmetle değil , nefretle söz etmektedir. Bir insan için bundan daha vahim bir şey var mıdır?
TEVHİD
ALINTI

"Dünyayı ağlatanlar" isimli bu kitapta , Firavun'dan günümüze kadar çeşitli baskıcı liderlerin yönetim anlayışları , uyguladıkları metotlar ve ortaya çıkan sosyal problemler yer almıştır.

Aynı hatalarla "tarihin yeniden tekerrür etmemesi," yaşanılan olayların yön ve yol gösterici olması için , tarihî olaylar iyi bilinmeli ve gerekli dersler alınmalıdır.


İbret dolu satırları okudukça hala firavun ahlaklı kişilerin yaşamakta olduğu aklıma gelmekte.
Bilhassa yakın tarihimizi çok iyi tetkik etmeliyiz. Zira ibret alınacak oyunlatla dolu.Kulaktan dolma ,yalan yanlış bilgiler malesef insanın akidesini bozmakta.Tefekkür eden bir toplum olduğumuz vakit birçok hususu kolayca anlayabilir ve sorunların çözümü için akılcı yöntemler geliştirebiliriz inşallah.

Güzel bir paylaşımdı. Ellerine sağlık kardeşim.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
Yalancı cennetiyle insanları kandırıp , kendisini peygamber ilân eden , karşı çıkanları da vahşice öldürten Hasan Sabah , en acımasız cinayet şebekesinin lideriydi. Ancak , “kan dökenin kanı dökülür” kaidesi yine bozulmayacaktı.
İ.Hakkı UZUNÇARŞILI

Kan Dökmeyi Çok Seven , Sapık Görüşlü Zalim

HASAN SABBAH

Saf ve muhtaç insanları kullanarak kanlı bir saltanat süren Hasan Sabah , 1059 yılında İran’ın Kum şehrinde doğdu. Çok zeki ufak ve siyasete yatkın bir karakteri vardı. Din alimi olmak için çalıştı , kısa zamanda önemli başarılar elde etti.
Yaşı henüz 17 iken İsmailiye görüşüne mensup bir kişinin etkisinde kaldı. İsmailiye görüşü şu anlama geliyordu :
Bilindiği gibi hilafet – bir diğer ifadeyle imamet – konusunda farklı görüşe sahip üç siyasî mezhep vardır : Şiilik , Haricilik ve Ehl-i Sünnet. Şiiler , Hazreti Ali’nin bizzat Hazreti Peygamber tarafından seçilmiş imam olduğu konusunda birleşirler. Onlara göre Hazreti Ali sahabenin en faziletlisidir ; imamet ancak Hazreti Ali’nin çocuklarına intikal eder , etmelidir.
Şia , ilk çıktığı şekliyle fazla sürmemiş ve kısa zamanda şubelere ayrılmıştır. Bunlardan sade Ehl-i Beyt sevgisiyle yetinmeyen ve Gulat (aşırılar) denilen bazı fırkalar , Hazreti Ali’nin peygamberliğini ve hatta uluhiyetini iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir.
Günümüzde , başta İran ve Irak olmak üzere bazı İslâm ülkelerinde mevcut olan Şiîlerin ekserisi , imamiye Fırkasının İsnaaşeriye kolundandır. Bu mezhep mensupları imamın masum olduğuna diğer bir kolu ise İsmailiye fırkasıdır. İsmaililer , halen çeşitli İslâm ülkelerinde dağınık vaziyette yaşamaktadırlar. Genel olarak İsnaaşeriye mutedil Şiîliği , İsmailiye ise aşırı görüşü temsil eder.
İsmaililer , Mısır’da yönetimi ele geçirince Hasan Sabah da oraya gitmiştir. Daha sonra Hasan Sabah İsmaililer’in davetçisi olarak İran’a gelerek , baştan başa dolaşır.
İsmaililiğin Mısır’da yıldızının sönmeye yüz tuttuğu bir sırada Hasan Sabah , İran’da yeni bir dinamizm kazandırmıştır. Babası İsnaaşeriye mezhebinden olan mezhebinden olan Sabah , genç yaşta Batıni davetçilerin tesirş altında kalarak Mısır’a gitmiş ve orada İsmaili olmuştur. Dönüşünde Alamut kalesine yerleşerek halkı İsmailiye mezhebine davet etmeye başladı.
Batıniler İslâm toplumunda daha rahat faaliyette bulunmak ve halkı kandırmada başarılı olmak için fikir ve inançlarını Kur’an’ın içine yerleştirmek lüzumunu hissetmiştir. Onun için de her mertebede ayetleri çok garip bir şekilde tevil etmişlerdir. Böylece Kur’an’a dayanarak Kur’an’ı yıkmak , İslâm perdesi altında dinsizlik yapmışlardır. Bu tevillerin bazıları şunlardır:
Hasan Sabah , Mısır’dan İran’a davetçi olarak gelince Selçuklu Devleti ile mücadelesini sürdürebileceği uzak ve ele geçirilmez bir kale , yeni tip bir genel karargah bulmak için araştırmıştı. Sonunda tercihi Elburz Dağ çemberinin tam ortasında , dev gibi bir kayanın zirvesinde , 1800 metreden fazla bir irtifada kurulmuş olan Alamut kalesi oldu. Kale , dışa kapalı ve verimli bir vadiye hakim bulunuyordu. Uzunluğu 54km.olan bu vadiye , Alamut ırmağından , dik ve çıkıntılı kayalar arasındaki dolambaçlı bir yol , vadinin üzerinde , onlarca metre yükseklikte oturmuş olan kaleye ulaşıyordu.
Kaleye kartal yuvası anlamına gelen Alamut adı verildi. Çeşitli hilelerle ele geçirdiği kaleye yerleşen Hasan Sabah , 1090’dan ölünceye kadar geçen otuz beş yıl boyunca hiç dışarı çıkmadı.
Hasan Sabah , taraftarlarını kendine çok bağlamıştı. Bu konuda Vakanuvis rnold de Lübeck şunları yazmıştır :
“Şeyh , ülkesindeki insanların kafasını , büyüsü sayesinde öyle bulandırıyor ki , onun dışında bir tanrıya ne saygı duyuyor , ne de ibadet ediyorlar. Onları öyle umutlara ve ebedi bir cennet içindeki öyle eğlence vaadiyle kendine çekiyor ki , onlar da yaşamaktansa derhal ölmeyi tercih ediyorlar. Hatta içlerinden bir grup , onun emri veya basit bir işareti ile , yüksek bir surun tepesinden atlamaya ve kafası parçalanarak korkunç bir şekilde ölmeye hazır vaziyettedir. İnsan kanı döken ve buna karşılık kendisi de ölümü tadan kişilerin en mutlu kimseler olduğunu ileri sürüyor. Böylece bazıları , birini hile ile öldürüp , sonra sanki cezalandırma ile ermişçesine bizzat kendilerini telef ederek ölmeyi göze aldığı zaman , onlara adeta bu işe mahsus olan hançerleri veriyor. Daha sonra onları , sarhoşluk ve unutkanlık halinde kendinden geçiren bir içkiyle coşturuyor. Bu sayede onlara zevk ve haz , daha doğrusu aldatmacalık dolu bazı tuhaf rüyalar gösteriyor ve bu kabil eylemleri karşılığında onlara bu güzelliklerin sürekli sahipliğini vaat ediyor.”
Meşhur seyyah Makro Polo , Alamut kalesini şöyle tasvir ediyordu :
“O , iki dağ arasında bir vadide , dünyadaki her türlü meyve ile dolu , normale göre çok büyük ve güzel olan bir bahçeyi duvarla çevirmişti. Orada her tarafı yaldızlı ve güzel resimlerle süslü , eşi görülmemiş en güzel evler ve en güzel saraylar bulunuyordu. İçinden şarap , süt , bal ve su akan kanallar vardı. Burası her türlü müzik aleti çalmasını bilen , çok güzel kadınlar ve kızlarla doluydu. Şeyh onları , bu bahçenin cennet olduğuna inandırıyordu. Bundan dolayı bahçeyi , cennetin Kur’an’da tasvir edildiği şekilde şarap , süt , bal ve su kanallarıyla , zevke göre güzel kadınlarla dolu büyük bahçeler şeklinde düzenlemişti.
“Bu bahçeye , Haşişî yapmak istediği kimseler hariç , hiçbir kimse giremezdi. Bahçelerin girişinde , hiç kimsenin ele geçiremeyeceği kadar mustahkem ve bahçeye , ancak kendinden girilebilen bir şato vardı. Şeyh , hükümdarlık sarayında , kendisinin silâhlı adamı olmak isteyen 12-20 yaş arasındaki yöre gençlerini alıkoyuyor ve onlara : `Muhammed, cenneti nasıl benim size söylediğim şekilde tasvir etmiş,`diyordu. Onlar da bütün Sarasinlerin inandıkları gibi ona inanıyorlardı. Gençleri onlu , altılı veya dörtlü gruplar halinde birbiri ardından bu bahçelere sokuyordu , sonra da onları bahçesine taşıyordu. Uyandıklarında ise kendilerini bahçenin içinde buluyorlardı.
“Bulundukları yerde , kendilerini o kadar güzel bir durumda görüyorlardı ki , hakikaten bir cennette olduklarını düşünüyorlardı. Kadınlar ve kızlar bütün gün onların dileklerini yerine getiriyorlardı. Öyle ki her istediklerini elde ettikleri için oradan asla kendi arzularıyla çıkmıyorlardı.
Oysa size söylediğim şeyh efendi , muhteşem ve büyük bir saraya kapanıp , etrafındaki basit insanları kendinin büyük bir peygamber olduğuna inandırıyordu. Haşişilerinden birini bir yere göndermek istediğinde , bahçesindeki Haşişilerinden herhangi birisine içkisinden verdiriyor ve onu sarayına getiriyor. Haşişi uyandığında , kendini cennetin dışında yani şatoda bulur ; buna çok şaşırır ve durumdan pek memnun kalmaz. Şeyh onu huzuruna getirir ve Haşişi , onun gerçek bir peygamber olduğuna inanmış bir kimse olarak huzurunda eğilir. Şeyh ona Muhammed’in kendi dininde tasvir ettiği şekilde düzenlenmiş olduğunu söyler. Cenneti duyan ve fakat onu görmemiş olan kimseler , oraya gitmek için büyük arzu duyarlar ve oraya gitmek için ölmeyi isterlerdi.
“Şeyh , önemli bir kimseyi öldürtmek istediğinde onlara : `Gidin ve filan kimseyi öldürün ; döndüğünüzde sizi meleklerin vasıtasıyla cennete göndereceğim ; eğer iş başında ölecek olursanız meleklerime sizi cennete götürmelerini emredeceğim,` diyordu. Onları buna inandırıyordu. Onlar da tekrar cennete dönmek arzusuyla , hiçbir tehlikeden korkmaksızın onun buyruğunu yerine getiriyorlardı. Şeyh , bu şekilde onlara istediği her kişiyi öldürtüyordu. Hükümdarlar , duydukları aşırı korkudan ötürü , onunla barış ve dostluğun temini için kendisine vergi veriyorlardı.
Bu şeyh , kendisine itaat eden , her hal ve hareketlerine saygı gösteren iki halife seçmişti. Onlardan birini Suriye diğerini Irak bölgesine gönderdi.”
İmam-ı Gazali’ye göre , dinî kültürü zayıf , İslâmiyetin hakimiyetinden zarar gören , çoğunluğu muhalif davranmayı prensip edinen , ashaba dil uzatmakta sakınca görmeyen , suç işlemye eğilimli kişilere , fedai yapmak için kanca atıyordu.
“Nizamülmülk,`Siyasetname` isimli eserinde Hasan Sabah ve Batıniler hakkında şöyle diyordu : `Her devirde , her yerde asiler çıkmıştır. Fakat hiçbir ,Rafızi mezhep , Batıniler kadar kötü olamaz. Zira onların gayesi İslâmiyeti ve devleti karıştırmaktır. Bu sahtekârlar Müslümanlık iddiasında görünürler. Lâkin hiçbir düşman Hazreti Muhammet’in dini ve yüce Sultan’ın devleti için onlar kadar tehlikeli değildir.”
Gerçekten , Nizamülmülk haklı çıktı. Onu da birçok devlet adamı ve İslâm alimi gibi gönderdikleri fedailere öldürttüler. Hasan Sabah , kanı o kadar seviyordu ki var olan iki oğlunu çeşitli bahanelerle katletti.(Saygılı,199:123)

Selçuklu devleti Alamut kalesiyle mücadelesinde başarılı olamadı. Sonunda zalim Hülagü’nün orduları burayı zaptetti. Akıbeti ise kaleden atılarak parçalanmak olmuştu. Yani , bir zalim bir başka zalim tarafından öldürülmüştü.

islam ve kulluk
"Arabistanlı Lawrence” adıyla üne kavuşan , kendini bir İsâl ve bir Arap şeyhi olarak kabul ettiren Lawrence , sinsi ve haince plânlarıyla Arapları birbirine düşürdü. Birbirine düşman bir çok devletin kurulmasına zemin hazırladı. Özellikle de , Arapların Osmanlıyı arkadan vurmasında en büyük rolü oynadı. Bu yüzden Ortadoğu’nun asırlarca süren haritası ters yüz oldu.
Mathew EDEN

Ömrü Müslümanlara İhanet Etmekle Geçen Ünlü İngiliz Ajanı

THOMAS EDWARD LAWRENCE

Ortadoğu’da dökülen kanın , ihanetin , savaşların ve Türk – Arap çatışmasının baş mimarı İngiliz ajanı Lawrence 1888’de İngiltere’nin Galler bölgesinde doğdu. Evlilik dışı bir ilişkiden olduğu için babası bilinmemektedir.
Sert ve kaprisli bir annenin elinde büyüdü. Babası ve kardeşleri yoktu. Annesi , eğitimde cezalandırmanın önemine çok inanırdı. En ufak bir hatasında Lawrence’i döverdi. Gayrimeşru çocuktu ve kendini hiçbir işe yaramaz , değersiz olarak görürdü. İnsanların kendini aşağılamasından dolayı herkesten nefret eder , gizliden gizliye onlardan intikam almak isterdi.
Lawrence , Hıristiyanlığın koyu bir tarikatını temsil eden Cizvilter’in Koleji’ne girdi. Bu kolejde hem Hıristiyanlık hem de İngiliz siyaseti gereği ,”Yayılma ve Propaganda” dersleri aldı. Daha sonra Oxford Üniversitesini 1909 yılında bitirerek , İngilizlerin Ortadoğu’ya yayılma siyaseti istikametindeki faaliyetlere katılıp , 1910 yılında Arkeolog Prof. Hagarth ile birlikte Türkiye’ye geldi. Fırat Nehri kıyısında arkeolojik kazılar adı altında petrol etüdü yaptı , siyasî ve etnolojik bilgiler toplandı. Bu çalışmalar 1914 yılına kadar , Sina’da , Gazze’de ve Akabe’de sürdü. Bu şekilde Birinci Dünya Savaşı öncesi , Osmanlı’nın haritası çıkarılmış ve etnik yapı tespit edilmişti.
Lawrence; Mezopotamya , Suriye , Filistin ve Mısır’ı gezip Arapçayı , Müslüman adet ve göreneklerini öğrendi. İngiliz hükümeti de iyi yetişmiş bir ajan olarak Lawrence’yi Mısır’a atadı. Çünkü ona Birinci Dünya Savaşında büyük işler düşecekti.
Ortadoğu’ya geçen Lawrence bazen bir gezgin , bazen bir biyolog ve bazen de bir İslâm âlimi şeklinde Araplarla iç içe yaşadı. Özellikle de kendisini bir Arap Şeyhi ve İslâm âlimi olarak tanıttı. Arapça’yı kusursuz konuşuyor , Arapların geleneksel yaşantısını çok iyi taklit ediyordu.
Lawrence , Osmanlı Devletini ve Osmanlı askerlerini tanıtıcı bir broşür hazırlayarak , bütün İngiliz ordusuna dağıttı. Onun asıl hedefi , Birinci Dünya Savaşına giren Osmanlı’yı parçalayarak , Arapları birbirine düşürmek , küçük ve güçsüz Arap emirlikleri kurdurup , Osmanlı’nın ve İslâm’ın gücünü azaltarak , İngilizlerin hakimiyetine sokmaktı. Bunun için hem bir taraftan ajanlar yetiştirdi , bir taraftan da , Arapların ileri gelenleriyle çok sıcak dostluklar kurdu. Kendisini “Arap Davası”na adamış birisi olarak tanıtıyordu.
Lawrence , Arap liderleriyle görüşerek Osmanlı’dan kurtulma zamanının geldiği tezini sürekli işlemeye başlamıştı.
1916 yılında Kut’ül , Amare’de kuşatılan İngiliz ordusunu kurtarmak için Halil Paşa’yla gizlice görüştü ; ona iki milyon İngiliz sterlini rüşvet teklif etti. Halil Paşa bu parayı reddedince İngiliz ordusu şartsız teslim oldu.
1916’da Mekke Şerifi Hüseyin’le tanıştı. Dostluklarını ilerletti ve onu Osmanlılara karşı isyana teşvik etti. Bu uğurda bedevileri örgütledi , para yardımı yaptı.
Lawrence , Vehhabi Abdulaziz Bin Su’ud ile çok samimi dostluklar kurup , onun yakın adamı gözüktü. Abdulaziz Bin Su’ud , İngiltere’den bolca para silâh , cephane , teçhizat ve levazım malzemesi temin etti. İttihatçı subayların Arap ülkelerindeki zulmü ve ahlaksızlıkları kendisine malzeme yapıp bölgede Osmanlı’ya karşı isyan oluşturmayı başardı. Asi Arapları da Yemen , Filistin ve Irak cephelerinde , İngilizlerin emrine verdirtti.
Lawrence , emrindeki İngiliz ajanları ve Arap askerleriyle gerilla harbine başlayarak Türk kuvvetlerini çok büyük zararlara uğrattı. Türk askerlerinin Hicaz’a ulaşmasını sağlayan Şam-Hicaz demiryolu tahrip edildi. Lawrence , ayrıca 1917 yılında emrindeki Arap birlikleriyle Akabe limanını ele geçirdi. Kudüs ve Şam’ın düşmesinde büyük rol oynadı.
Lawrence , Türklere karşı çok zalimdi. Çölde , bitap düşmüş yorgun esirleri bile öldürüyordu. Bedeviler , bu ölülere üşüşerek elbiselerine varıncaya kadar soyuyorlardı. Daha sonra hatıralarını kaleme aldığı “Bilgeliğin Yedi Direği” adlı kitabında , kendini haklı gösterebilmek için Türkleri zalim ve kan dökücü olarak lanse etti. Fakat tarafsız tarihçiler asıl kan dökücü ve kalleşin kendisi olduğunu yazmaktadır. Lawrence , çocukluğunun acılarını ve insanların onu hakir görüşünün intikamını âdeta Türklerden almıştır.
Türklere karşı Mekke ve Medine’deki ihanetlerde , ayaklanmalarda , Türklerin kalleşçe arkadan vurulmasında Lawrence’nin organize ettiği İngiliz ajan grubu ve kandırılmış Arap birlikleri vadı.
Lawrence’nin istediği olmuştu. Osmanlı’ya karşı başlatılan isyan , Türklere karşı büyük zararlara yol açtı. Lawrence’nin kışkırttığı , kandırılmış Arap kuvvetleri İsrail Devletini kurmak için gayret gösteren siyonistlerle bile işbirliği yaptılar. Sonunda Türkler çekilmek zorunda kaldı. Fakat sonraki durum Araplar için daha beterdi. Fransız ve İngilizler , Türklerin boşalttığı yeri doldurmuşlardı. Üstelik Türkler verici iken bu iki güç , sömürgeciydi. Araplar ağır bir boyunduruk altına girmişlerdi. Yapışkan , sinsi ve iki yüzlü İngilizlerin sömürgesi olmuşlardı. Arapları böyle bir hileyle aldatan Lawrence de ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı.
Hayatının değişmesine sebep olduğunu iddia ettiği şu Deraa olayı… Kitapta, Türklerin kendisine nasıl işkence yaptığını , nasıl etlerini parça parça edinceye kadar kamçıladığını ve daha sonra da nasıl ırzına geçildiğini uzun uzadıya , tüyler ürperten ayrıntılara girerek anlatmıştı. Deraa’da çektikleri yüzünden Türklere düşman olduğunu ve Tafas’taki katliam emrini o düşmanlık hissinin etkisi altında , kendinde olmayarak verdiğini hikâye etmişti. Tafas katliamı öyle dehşet verici , utandırıcı bir suçtu ki , bundan pişmanlık duyduğunu saklayamamıştı.
İngiliz ordusundan emekli olan Lawrence , çevresinde beklediği ilgiyi göremedi. Ortadoğu’da ülkesi hesabına yaptığı olağanüstü başarısını ; zalimliği , kolay kan dökücülüğü ve zayıf kişiliği gölgelemişti.
Yalnızlık içinde günlerini geçirmekteydi. Tekrar Ortadoğu’ya gitmenin plânlarını yaparken , 1953’te bir motosikletin çarpmasıyla öldü. Ölümü üzerindeki esrar perdesi de bir türlü aydınlatılmadı.
Gerçekten bir kaza sonucu mu ölmüştü? Veya yaptığı ihanetin hesabını sormak isteyen bir Müslüman tarafından mı öldürülmüştü? Yoksa Ortadoğu’ya gidip , İngiliz prestijini sarsmaması için bir İngiliz ajanı tarafından mı öldürülmüştü?
Nasıl öldürüldüyse öldürülsün , onun Ortadoğudaki ihanetleri bugün bile birçok alanda etkisini göstermektedir.
Osmanlı’nın çekilişinden yıllar sonra bugün bile Araplarda yaşadıkları toplaklarda durum hiç açıcı değildir. Aklı selim olanlar , Osmanlı günlerine hasrettiler. Çünkü , Osmanlı’nın terk ettiği yerlerde bugün irili ufaklı onun üzerinde devlet , birbirleriyle çekişmekte , zalim diktatörlerin pençesinde kıvranmakta , üstelik tam ortalarında , saplanmış bir hançer gibi , Amerika ve Batı’nın desteklediği İsrail yer almaktadır.
TEVHİD
Şu anda da ne LAWRENCE'lar vardır kim bilir.Sabataistler de çok büyük bir tehlike.İnşallah bu konuda bir topik açmayı düşünüyorum.Zira halkın birçoğu bu gerçekten bîhaber.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
inşaallah kardeşim bende elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım Allah'ın izni ile...
asiLDuA
En zalimi HACCAC imiş.Tam bir merhametsiz ve zalim imiş MEKKEYE GELİP KABEYİ BİLE YIKMAYA kalkışıp sahabe evlatlarını bir bir öldürdüğüne göre öyle.Birde şu ingiliz ajanı.tam deccal gibiler yaw
islam ve kulluk
evet mehlika kardeşim

hepsi birbirinden beter hepsinin yaptıkları insanlık namına kabul edilemeyecek şeyler.

Allah zalim hükümdarlardan bizi korusun
islam ve kulluk
Rus Komünist Partinin kurucusu , komünist fikirlerin ilk tatbikçisi yazar , ihtilâlci ve acımasız bir diktatör olan Lenin,”eşitlik , emek , barış , toprak , ve iş” vaadiyle ihtilâl yapmıştı.. Ama kısa süre sonra SSCB’yi koca bir hapishaneye çevirdi. En büyük darbeyi de Müslümanlara yaptı. 10 bin cami , 15 bin medrese kapattı. 4500 din adamını astırdı. Binlerce Müslüman Türk ileri gelenleri işkence kaplarına yollandı. Kendisi ise beyin kanamasından uzun bir felç dönemi yaşadı ve acı çekerek öldü.
Raymond ARON

Bir Dönem İlâh Gibi Tapılan , Sonra da Heykelleri Yıkılan Acımasız Bir Komünist Lider

V.İLİÇ ULYANOV LENİN

Karl Marks’ın görüşlerini sistemleştirip , SSCB’de bir komünist ihtilâl gerçekleştiren sert ve acımasız lider Lenin , 1870 yılında Yahudi Simbirs şehrinde doğru. Babası dindar bir hükümet memuru , annesi ise Alman asıllı bir kadındı. Bu yüzden Lenin , daha çok Alman kültürüyle yetişti.
Lenin’in ihtilâlci fikirleri , Rus Çarı III.Aleksandr’a karşı başarısız bir darbe girişiminde bulunarak daha sonra idam edilen abisinin ölümüyle başlamıştı. 1891’de Kazan Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi yaparken , ihtilâlci fikirlerden dolayı kovulmuştu.
Kardeşinin idam edilmesinin psikolojik etkisi , kendisinin okuldan atılması ve erken dönemde devrimci çevrelerle girdiği ilişkinin , Lenin’in politik gelişimi üzerinde büyük bir etki yapmıştır. Psiko , tarihsel açıdan bakılırsa , Lenin’in hayatı , idam edilen kardeşinin intikamına yönelik bir arayış ve intikam alma olarak yorumlanabilir. (Benewick ve Philip , 2000 : 287)
Marksizim’e karşı büyük bir ilgi duyarak , ihtilâlci fikirlerini ilerleten Lenin , 23 yaşına geldiğinde ateşli bir Marksist olmuştu. Bu yönde yaptığı çalışmalar nedeniyle , 1895 yılında tutuklanarak 14 ay hapisten sonra Sibirya’ya sürgün edilecektir.
Beş yıl süreyle Sibirya’da sürgün hayatı yaşayan Lenin , bu zamanı iyi değerlendirerek bir çok kitap yazdı ve kafasında oluşturduğu sistemi netleştirdi. Ayrıca sürgün sonrasında kendisi ihtilâlci fikirlerinden dolayı Sibirya’ya sürgün edilen Nataşa isimli bir kadınla evlendi.
Lenin , sürgünden sonra , Rus Sosyal Demokrat Partisince “teşkilatlandırma ve propaganda faaliyetleri” için Avrupa’ya gönderildi. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde ihtilâlci fikirler taşıyan insanlarla görüştü , defalarca Marks’ın kabrini ziyaret etti. Yazılar yazdı , kitaplar hazırladı ve en önemlisi de ihtilâl için gerekli olan ön hazırlığı plânladı. Bu süre zarfında Fransızca , İngilizce ve Almanca öğrendi ve zihinde ateist , materyalist ve komünist bir felsefenin temellerini oluşturdu.
Lenin , yirmi beş yılını bir ülkeden diğerine gitmekle , çeşitli tarihlerde de ; Almanya , Avusturya , Polonya , İsviçre ve İngiltere’de dolaşmakla geçirdi.
1903’te Brüksel ve Londra’da toplanan Rus Sosyal Demokrat Partisi’nde , fikir ayrılığı oluştu. Lenin’in etrafındakilere Bolşevikler , Plekhanov’un ve Troçki’nin etrafındakilere de Manşevikler denildi. Manşevikler demokratik yoldan iktidara gelmeyi isterken , Lenin zor kullanarak yönetimi ele geçirme fikrini savnuyordu.
Troçki ve adamlarının 1905 yılında Çar’a karşı ayaklanmaları sonuçsuz kalınca Lenin de diğerleri gibi yeniden Avrupa’ya kaçtı. Burada Pravda (Gerçek) gazetesini çıkararak , ihtilâlci fikirlerini anlatmaya çalışıyordu.
Birinci Dünya Savaşı , Lenin’in beklediği büyük fırsatı ortaya çıkarmıştı. Savaş SSCB için askerî ve ekonomik bir felaket oldu ve Çarlık sistemine karşı olan hoşnutluğu arttırdı. SSCB’ye dönen Lenin , Komünist Partinin kontrolünü ele almak için mükemmel bir fırsat bulunduğunu gördü. Bolşevikleri geçici hükümeti hemen devirmeye ve yerine komünist bir hükümet geçirmeye teşvik etti. Temmuzdaki ayaklanma girişimi başarısız olunca Lenin saklanmak zorunda kaldı. Kasım 1917’de ikinci girişim başarı kazanınca da Lenin devletin yeni başkanı oldu.
Lenin özel mülklerin hepsini kamulaştırdı. Köylüler bu mülklere el koydukları sırada bunların sahipleri dünyanın dört bir yanına kaçmışlardı.
Lenin , SSCB’deki Müslümanlara “Çarlar ve zalimler tarafından dinleri tahkir edilen Müslümanlardır! Dininizin ve kültür müesseselerinizin serbest olduğunu bildiriyorum” dediyse de büyük bir zulüm ve kıyım hareketi başlamıştı.
Lenin , şiddet taraflısıydı.”Tarihte şiddet kullanmadan halledilmiş bir tek sınıf mücadelesi problemi yoktur” diyordu. Ve ekliyordu; “Proletarya diktatörlüğü kuvvete dayanan ve hiçbir şey tarafından engellenmeyen iktidardır.”(Lenin , 1974 : 46)
İhtilâlin devamı için Kızıl Orduyu ve gizli polis teşkilâtı olan ÇEKA’yı kurdu. Kızıl Ordu ve ÇEKA eliyle öylesine acımasız bir kıyım başlamıştı ki , âdeta SSCB büyük bir hapishaneye dönmüştü (Akın , 1974 : 8)
Öyle ki , 1919’da Lenin’in görüşlerine katılmayan on bin Rus aydını ve subayı , erkek çocuklarıyla birlikte idam edildi. Lenin’in yedi yıllık icraatı döneminde , öldürülen insan sayısı on milyonu geçti ve sürgün edilenler ise bunun üç-dört katına ulaştı. SSCB tam bir cehenneme dönmüştü.
Tarihin en kanlı diktatörlerinden Lenin , 16 Aralık 1922’de beyin kanaması geçirerek , sağlığını yavaş yavaş yitirmeye başladı.
1922’deki beyin kanamasından sonra Lenin’e sık sık felç inmeye başlamıştı. Daha sonra sara hastalığına tutulmuş , ardından damar sertliği ve migrene yakalanmıştı.
Bu patolojik rahatsızlıkların yanı sıra yavaş yavaş delirmeye başlamıştı. Sık sık şuurunu kaybediyor , cinnet geçiriyordu. Lenin tamamen delirmiş vaziyette 24 Ocak 1924’te öldü.
Öldüğünde suratı korkunç bir hal almıştı. Onun bu hâlinin bilinmemesini isteyen Stalin , doktorlara emir vererek , cesedin “güzelleştirilmesini” istemiştir. Doktorlar da bir nevi “estetik cerrahi” tekniğiyle ve ilâçlarla onun yüz şeklini “normal hale” getirmiş , daha sonra mumyalamışlardı. Lenin’in mumyalı vücudu bir “cam fanusa” yerleştirilmiş , onun da üzerine bir “anıt” mezar yapılmış ve ziyarete açılmıştı.
Son anlarında derin acılar içerisinde bağıra bağıra ve delirmiş vaziyette ölüp giden Lenin’in düzinelerle heykeli yapılacak , bu heykeller SSCB başta olmak üzere Kızıl diktatörlükte idare edilen ülkelerde pek çok şehrin merkezi yerlerine “zulmün taşlaşmış ve tunçlaşmış sembolü olarak” dikilecekti.
1990’lı yıllara gelindiğinde dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi komünizmin kurulduğu SSCB’de bu zalim ve kanlı rejim yıkıldı. Ardından Lenin’in heykelleri vinçlerle yerle bir edildi. 1993 yılında Lenin’in şeref muhafız alayı lağvedildi. Ardından Lenin müzesi kapatıldı. Artık Lenin’e herkes kanlı ve zalim diktatör nazarıyla bakmaktadır.
Lenin’in sonu , şu çok ünlü tespiti hatıra getiriyordu:
“Zulüm ile âbad olanlar , er geç berbat olurlar.”
karanfilce
Çok güzel bir konuya değinmişsiniz gerçekten bilgilenmemiz ve öğrenmemiz gereken konular..

Teşekkürler İslam ve kulluk kardeş...
Biz müslümanların en eksik olduğu konulardan biri
"Düşmanımız kim?" tanımıyoruz..

ALINTI
Öldüğünde suratı korkunç bir hal almıştı. Onun bu hâlinin bilinmemesini isteyen Stalin , doktorlara emir vererek , cesedin “güzelleştirilmesini” istemiştir. Doktorlar da bir nevi “estetik cerrahi” tekniğiyle ve ilâçlarla onun yüz şeklini “normal hale” getirmiş , daha sonra mumyalamışlardı. Lenin’in mumyalı vücudu bir “cam fanusa” yerleştirilmiş , onun da üzerine bir “anıt” mezar yapılmış ve ziyarete açılmıştı.


Sadece acı bir gülümseme oluşturdu...
Allah dünyada kalan diğerlerine hidayet nasip etsin inş..


islam ve kulluk
SSCB’de 1917’de yapılan komünist ihtilâlden , 1959 yılına kadar ki dönemde komünist liderler , muhalefeti bastırmak için 66 milyon insanı öldürdüler. Bunların büyük kısmı ise Stalin döneminde katledildi.
Aleksandr Soljenitsin

Tarihin en Acımasız Diktatörü , Milyonların Katili ve Rus Komünist Lideri

JOSEF STALİN

Gelmiş geçmiş en zalim insan olarak tarihe geçen Stalin , Gürcü asıllıdır. 1879 yılında Gürcistan’ın Gori kasabasında dünyaya geldi. Babası fakir bir kunduracı , annesi ise dindar bir çamaşırcı kadındı.
Çocukluğu yoksulluk içinde geçen Stalin , on bir yaşında babasını kaybetti. Annesinin baskısıyla da Ortodoks İlâhiyat okuluna girdi. Ancak , aykırı fikirlerinden dolayı okuldan atıldı.
Marksist hareketlere katılan Stalin , Bolşevikler kanadında yer aldı ve Lenin’i yakından tanıdı. 1902 yılında tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Ancak o kaçarak tekrar Tiflis’e döndü. 1905 yılında Bakü Bolşevik liderliğine getirildi. 1912 yılında da tekrar tutuklandı. Ama yine kaçarak kurtulması üzerine kendisine “Çelik Adam” anlamına gelent “STALIN” denildi.
1917 Komünist İhtilâlinde önemli bir rol oynamadıysa da yine kendine özgü kurnazlık ve hile ile 1922 yılında Komünist Partinin genel sekreteri oldu. Ancak , Lenin’den sonra İkinci adam olamamıştı. Çünkü , ünlü komünist Troçki’nin gölgesinde kalıyordu. Troçki ortadan kaldırılmadan kendisine ikinci adamlık veya Lenin’den sonra liderlik mümkün olmayacaktı. Çünkü Lenin , kendisinden sonra parti liderliğine Troçki’yi vasiyet etmişti. Ancak Stalin bu vasiyeti gizlemeyi başararak , Lenin’in 1924 yılında ağır bir felç hastalığından ölmesinden sonra , herkesi şaşırtan bir manevrayla liderlik koltuğuna oturdu.
Stalin makamını kuvvetlendirip , Sovyetler’in mutlak diktatörü olmak için kalburüstü komünistlere karşı kanlı bir katliam başlattı. Diğer yandan da , Lenin’in koyduğu kısmî esnekliğe yönelik ekonomik politikayı yürürlükten kaldırarak , bunun yerine bütün işçi ve köylüleri toplu halde isyana götürebilecek katı prensipler taşıyan ekonomik görüşlerini uygulamaya başladı.
Stalin devri o kadar vahşiyane ve kanlı geçiyordu ki , bu korkunç zulüm hareketinin “İnsanlık tarihinin en barbar dönemi” olduğunu bizzat Kuruşçev itiraf etmişti.(Wingast , 1980 : 205)
Stalin , muhaliflerine karşı ünlü temizlik harekatına en büyük rakipleri olan Kirov’u öldürtmekle ve Troçki’yi de sürgüne göndermekle başlamıştı. Kızıl ordunun kudretli komutanı Troçki , Stalin’in kanlı niyetinden kurtulmak için önce İstanbul’a sonra da Meksika’ya kaçtıysa da , Stalin’in emriyle öldürülmekten kurtulamadı.
Bundan sonraki birkaç yıl içinde , 1917 İhtilâlinde Komünist Parti liderleri olan ve Lenin yönetiminde bulunan pek çok kişi , Stalin tarafından ihanetle suçlanarak idam edildi. Daha sonra temizlik harekatının başında bulunan gizli polis lideri Yago’da da yargılandı , ihanet ettiğini itirafa zorlandı ve idam edildi.
Stalin , 1935’te temizlik harekatını Komünist Parti ve Sovyet silâhlı kuvvetleri içine uzattı. Meselâ , 1934 Parti Kongresinde seçilen Merkez Komitesi’nin üyelerinin üçte ikisi ihanetle suçlanarak öldürüldü.
Stalin’in gizli polisi acımasızca kullanması , keyfi tutuklama ve idam programı , iktidarını en hafifçe eleştirenleri hapse atması veya çalışma kamplarına göndermesi , halkı boyun eğmeye zorlamıştı. 1930’lu yılların başında Stalin’in emriyle milyonlarca köylü ya öldürüldü veya açlıktan ölmeye terk edildi. Böylece en sonunda politikası hakim oldu.
Stalin’in zulmü , tarihin en gaddar katliamı ve en insafsız kıyımı haline gelmişti. Öyle ki;
Stalin zamanında SSCB’de olanlar , zihinlerin alamayacağı kadar korkunçtu. Tarihin en cani insanı , tarihin en korkunç katliamlarını yapıyordu.(Marchorko , 1982 : 61)
Bu katliamlar sırasında , 5 mareşalden 3’ü , 16 ordu komutanlarından 14’ü , 8 amiralden 8’i , 67 kolordu komutanlarından 61’i , 133 tümen komutanlarından 130’u , 599 tugay komutanlarından 211’i , 11 harp komiseri yardımcılarından 11’i tasfiyeye uğradı , 35 bin subay kadrosundan yarısı ya idam edildi , ya da hapse atıldı.(Conquest , 1981 : 136)
“…Milyonlarca yorgun , bitkin ve perişan işçi ve köylüler , Stalin politikasına karşı olumsuz fikir sahibi oldukları için , kışın ortasında Sibirya’nın beyaz cehennemine ölüme gönderildiler. Tabiî ki kurtulan olmamıştı”(Soljenitsin , 1983 : 35)diyen Aleksandr Soljenitsin , büyük çoğunluğu Stalin devrinde olmak üzere komünist rejime karşı geliyor. Çünkü,”Benimle olmayan bana karşıdır” diyen Stalin , bütün Sovyet insanını karşısına almıştı.
Philip Vander Elst imzasıyla ünlü “The Daily Telegraph” gazetesinde yayınlanan bir araştırmada Sovyet istatistiklerinden de faydalanılarak söz konusu gerçek şöyle anlatılır:
“1917 Komünist İhtilâlden bu yana komünist hareketli bütün dünyada 142 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Buna göre , 1821 – 1906 tarihleri arasında Çarlık Rusyasında siyasî cinayetlere kurban gidenlerin sayısı 997’yi bulurken , Lenin’in iktidarda olduğu 1917 – 1923 tarihleri arasında “Oportünist” olarak damgalanan 1.861.568 kişi öldürülmüştür.
Profesör Kuganov ‘un 14 Nisan 1964 tarihli “Novie Rousekoi Slov” dergisinde yer alan resmî Sovyet istatistiklerine dayanarak yaptığı demografik çalışmaya göre , 1917 ile 1950 tarihleri arasında büyük ölçüde Stalin’in olan toplam kurban sayısı 66 milyon civarındadır.”(Hakes Dergisi , 1979)
Stalin’in SSCB Müslümanları üzerindeki zulmü de dayanılmaz boyutlardaydı.
“Türkistan’da 14 bin Kafkasya ve Kırım’da 8 bin , Tataristan ve Baş Kurdistan’da 4 bin cami ve mescit yıkıldı veya tahrip edildi. Müslüman din alimleri olarak katledilenlerin miktarı 300 binin üzerinedir. Sibirya’nın acımasız soğuğuna sürgün edilenler ise , mülyonlarla ifade edilmektedir. Bununla da yetinmeyen Stalin , İslâm’ın ilim merkezleri olan Buhara , Semerkant , Kokant , Derbend , Timurhan , Kaşgar , Almasta ve Tirmi gibi şehirlerdeki mevcut milyonlarca Kur’an-ı Kerim’i , Hadis kitaplarını ve İslâmî kaynakları yaktırdı.” (Rehber Ansiklopedisi)
Stalin , ihtilâlin tehlikeye düşmesinden korkarak 1939 yılında Hitler ile “saldırmazlık” paktını imzaladı. Böylece ani bir geri dönüşle İkinci Dünya Savaşının çıkmasına zemin hazırlamış oldu. Durumdan yararlanan Stalin , Polonya’yı , Finlandiya’yı , Romanya’nın bir kısmını ülkesine kattı. Savaş sonu Almanya yenilince işgal ettiği toprakları bırakmadı.
Savaşın hemen ardından soğuk savaşa başladı. Yayılmacı politika ile Komünist düzeni tüm dünyaya yaymak istiyordu.
Sovyet hükümeti 1953 Ocak ayında , bir grup doktorun , yüksek Sovyet yetkililerinin ölümlerini plânladıkları gerekçesiyle tutuklandıklarını bildirdi. Stalin’in yeni bir dizi temizlik harekatını plânladığı anlaşılıyordu. Ancak 73 yaşındaki diktatör 5 Mart 1953’te Kremlin’de öldü.
Stalin’in ölümünden sonra yerine Nikita Kuruşçev geçmişti. Kuruşçev’de SSCB’nin tek hakimi ve komünizmin rakipsiz liderleri olmak için Stalin’i “tarihin en kanlı insanı” ilân etti ve Stalin dönemini de “tarihin en kanlı dönemi” olarak belirtti. (Wingast , 1980 : 205) Bununla da kalmayarak , Stalin’le başlayan şehirlerin ismini değiştirdi. Para ve resmî dairelerdeki Stalin’in resmini kaldırttı. Heykellerini yıktırdı. Mezarlarını dahi açıp Kremlin’in dışına taşıttı.
Karısını öldürten , oğlunu ölüme terk eden ve milyonları katleden bu eli kanlı diktatör dünyanın bir numaralı insan kasabı , nefret ve kinle anılmaya devam etmektedir.

(teşekkür ederim karanfilce kardeşim inşaallah faideli olur. Ve okuyanlar olarak düşmanlarımız hakkında ilim sahibi olabilir önlem alabiliriz)
TEVHİD
ALINTI
inşaallah kardeşim bende elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım Allah'ın izni ile...


Memnun olurum Kardeşim.

Bu arada Mehlikaya da tamamen katılıyorum.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
SSCB'ye komünizmin gelmesinde , yerleşmesinde ve Kızıl Ordu ile istihbarat güçlerinin oluşmasında Troçki birinci derecede rol oynamıştır. Her ayaklanmayı kanla bastırmış , muhalifleri acımadan ezip geçmiştir. Başında olduğu Kızıl Ordu milyonlarca insanı katletmiştir. Ancak , kendisi de sonunda bir komünist eliyle katledilmiştir.
Andrei Sakharow

Rus Kızıl Ordu Başkomutanı , Dışişleri Bakanı ve Binlerce İnsanın Katili

DOVİDOVİÇ TROÇKİ

Kızıl orduyu kurarak milyonlarca Rus vatandaşını acımasız bir şekilde sindiren , süren ve öldüren Troçki , Yahudi asıllı bir ailenin çocuğu olarak 1879 yılında doğdu. Babası varlıklı bir çiftlik sahibiydi. 1898'de devrimci hareketlere katıldığı için tutuklanarak Sibirya'ya sürüldü. Orada Lenin'le tanıştı. Marksist fikirleri benimsedi.
1902 yılında sahte pasaportla İsviçre'ye gitti. Sosyal Demokratik Partinin , Bolşevik ve Menşevik olarak ikiye bölünmesinde , Lenin'in sert ve diktatör fikirlerine karşı , Menşeviklerin yanında yer aldı. Ancak , SSCB'de 1905 yılında Çara karşı ilk komünist ayaklanmayı organize etti , Lenin'e zemin hazırladı ve "İşçi Sovyeti"ni kurdu. Bu yüzden Troçki ,"ihtilâlin babası" olarak üne kavuştu.
Aldatılmış halkın da katıldığı gösteriler önü alınmaz bir hal alınca , Çar anayasayı çıkarma vaadinde bulundu ve işçilerin arzusuna uyarak siyasî suçluları affetti. Bu aftan yararlanan Lenin de SSCB'ye dönme hakkı kazanıyordu. Böylece , 1905 yılında isyancıların hareketinin durması beklenirken daha da genişledi. SSCB'de genel grev ilân edilmişti. Hükümet bir ihtilâlin arifesinde olduğunu görünce , çok sert tedbirlerle karşı çıktı , işçilere ateş açıldı ve Troçki de dahil olmak üzere , liderler tevkif edildi. 1907 yılında ikinci defa Sibirya'ya sürüldü. Bu başarısız ihtilâl teşebbüsü , iyi bir ders olmuş , 10 yıl sonra yapılabilecek ihtilâlin bir nevi provası sayılmış , hataların tespitine ve daha iyi bir tekniğin tatbikine yaramıştı.
Troçki ikinci defa sürgünden kaçtı. Avusturya , İsviçre ve Fransa'da komünist hareketlere katıldı. Fransa'dan sınır dışı edilince , Amerika'ya sığındı. Bir yıl sonra 1917'de , SSCB'ye tekrar döndü. Yeniden "Petragod Asker ve İşçi Sovyeti" Başkanı seçildi. Bu sıfatla ekimde yapılan Bolşevik ihtilâlde çok mühim rol oynadı. Troçki ayaklanmanın her noktasında hakim görünüyordu. Adeta dizgniler tamamen onun elinde idi.
İhtilâl başarıya ulaşmış , Lenin'in başbakanlığında kurulan hükümete , Troçki , dışişleri baknı olarak katılmıştı. Daha sonra savunma ve deniz bakanı oldu. Kızıl orduyu kurdu ve teşkilâtlandırdı. Batılı devletlerin silâhlandırdığı komünist ihtilâle karşı hareketleri tamamen bastırdı , milyonlarca insanı öldürttü.
Lenin'in 1924 yılında ölmesiyle , bütün hakimiyet partiş genel sekreteri Stalin'in elinde toplanmaktaydı. Stalin , komünizminevvelâ SSCB'de yerleştirilmesini , kuvvetlendirilmesini ve ancak bundan sonra , dünyada Bolşevik ihtilâlinin hazırlanmasına gidilmesini müdafaa ediyordu. Troçki ise , durumun müsait olduğunu , bilhassa Almanya'nın olgun hale geldiğini söylüyor , hemen dünyada Bolşevik ihtilâlin tahrik edilmesi gerektiği tezini savunuyordu. "Stalin , Troçki'yi haris , menfaatperest , bir Yahudi olmakla , ihtilâle ihanet plânları hazırlamakla suçlayarak bakanlıktan uzaklaştırdı. Tamamıyle elinde olan basın ve gizli polis vasıtasıyla Troçki'nin itibarını günden güne siliyordu.
Troçki 1927 Kasımında karşı ihtilâli hazırladı ise de , önceden haber alınarak bastırıldı. Ayaklanan yüzlerce Yahudi , öğrenci ve işçi tutuklandı. Troçki , artık her şeyi kaybetmiş olarak SSCB'den ayrılmak zorunda kaldı.
Taraftarlarının çokluğu sebebiyle onu SSCB'de öldürmeye cesaret edemeyen Stalin , sürgünde öldürmeye karar vermişti. 1929'da İstanbul'a gelen Troçki 4.5 yıl kaldı. Geniş emniyet tedbirleri arasında , daima öldürülme korkusu içinde yaşadı. Türk polisinin sıkı tedbirleri bir suikasta meydan vermedi.
1937'de geldiği Meksika'da üç sene boyunca dört duvar arasında bir zindan hayatı yaşamıştı. Dışarı çıkmağa bir türlü cesaret edememişti. İşte sonunda fırsatı bulmuşlardı.
Troçki , remi vazifelilerin dışında ancak birkaç kişi ile görüşmekteydi. Bunlardan ikisi Sylvia Agellof ile nişanlısı Jackson Mercader idi. Jackson ile tanışalı çok olmamıştı. Fakat ona güvenmişti. Daha doğrusu Mercader Troçki'ye yaklaşmasını bilmişti.
Jakson , İspanyol'du ve komünistti. Fakat , Troçki'nin değil Stalin'in görüşlerini kabul etmekte ve Kızıl İhtilâlin başarısı için Troçki'nin ortadan kaldırılması gerektiğine inanmaktaydı. Bu yüzdendir ki , Troçki'yi ortadan kaldırmak için seçilmişti.
20 Ağustos 1940 günü Jackson yine her zaman olduğu gibi elini koulnu sallayarak , serbestçe villaya girdi. Bir müddet Troçki ile konuştu. Onun bir ara sırtını dönmesini fırsat bilerek , ceketinin altında sakladığı çekici çıkardı. İki eliyle sımsıkı kavradıktan sonra hızla indirdi. Troçki'nin kafasından fışkıran kan yüzüne gözüne sıçramıştı.
Kızıl İhtilâlin hazırlayıcısının ağzından boğuk bir feryat çıktı. Bu sesi işiten nöbetçiler içeriye daldılar ve Jackson'u kıskıvrak yakaladılar.
Troçki,"Bu sefer başardılar!"der demez kendinden geçti. Bir daha ayılmadı. Hastaneye kaldırılmış , fakat bir şey yapılamamıştı. Kafatası kemiği ile birlikte beynin de darmadağın olduğunu gören doktorlar çaresiz kalmışlardı...
İki acımasız diktatörden biri , elini daha çabuk tutarak rakibini ortadan kaldırmıştı.
Milyonları ölüme gönderen bir komünist lider , bir başka komünist liderin emriyle öldürülürken , komünizmin gerçek yüzü hakkında da önemli mesajlar veriyordu.
Türk komünistleri arasında da Troçki'ler bulunmuştur. Bunlar içinde en meşhur ikisi , Nazım Hikmet ve Vala Nurettin idi. Nazım , SSCB'ye veda şiirinde Troçki'yi över :
Senin1 Mayıslarını gördük ,
Uğultularla duyduk,
Kocaman bir çan gibi haykıran Troçki'yi...
Fakat Stalin duruma hakim olunca , Nazım tam bir komünist dönekliğiyle bu defa da ona methiyeler döktürmüş , hatta o kadar alçalmıştır ki,"Beni Stalin yarattı" saçmasını bile söyleyebilmiştir.(Vakkasoğlu , 1976 : 226)

1917 Komünist İhtilâliyle , SSCB'ye komünizmi getiren liderlerden birisi durumundaki Troçki ; komünizmin yerleşmesi için milyonların kanına girmişti. Ama , o milyonlarca insanın "ahları" onun yakasını bırakmadı , bir komünist tarafından katledildi. "Eden , bulur" gerçeği işlemeye devam ediyordu.
TEVHİD
ALINTI
"Eden , bulur" gerçeği işlemeye devam ediyordu.


yes.gif yes.gif yes.gif Allah seriyyül hisaptır.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
Yagoda , komünizme başkaldıran köylülerin ve Müslüman Türklerin toplu katliamlarını acımasızca yürüttüğü için , Stalin'in gözüne girmişti.
J.Barron

Stalin'in "Yok et!" Emrini Milyonları KAtlederek Yerine Getiren Gizli Polisin Acımasız Lideri

GENRİK YAGODA

Sil Emri

Lenin 1924'de felç hastalığından ölünce , Stalin kolları sıvayarak , kendisinden önce gelen bir çok tecrübeli ve nüfuzlu bolşevikleri , herkesi şaşırtan bir manevrayla saf dışı bırakıp , liderlik makamını ele geçirmişti.
Liderlikte yalnız kalmak için kendine muhalif olabilecek herkese karşı , belki de tarihin en kanlı döçnemini başlatmıştı. Uygulamaya koyduğu ağır şartlara dayanamayan milyonlarca işçi , köylü isyana başlayınca , o meşhur "Sil!" emrini verdi. Bu emri de kendisinie has bir barbarlık ve büyük bir hırsla uygulayan Yagoda'ydı.
"Başını kaldıranları ez!" demek olan katliamlar öylesine kanlı bir şekilde yürütülüyordu ki , o günleri yaşayan bir insan olarak , Sovyet yazarı Soljenitsin , bu kurbanların sayısını 60 milyon olarak gösterir. (Soljenitsin, 1984 : 2/79)
Yagoda , 1881'de doğdu. 1907'de Rus Sosyal Demokrat Parti'nin Bolşevik kanadına girdi. 1917 İhtilâlinde çok vazifeler alarak , Lenin'in özel yakınlığını kazandı.
Stalin tarafından yeniden ele alınarak düzenlenen gizli polis , kısaca NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) adını aldı. Çok büyük yetkilerle donatılmıştı. Bu teşkilât , bir tarafta İçişleri Bakanlığı vazifesini yapmakta , öte yanda ise , Emniyet Genel Müdürlüğü (İstihbarat) , şehir polisi , sınır birlikleri , çalışma kapmları idaresi ve ulaştırma sistemleri gibi görevleri organize etmekteydi.
NKVD'nin başına sert , disiplinli , oldukca merhametsiz bir subay olan Yagoda getirilidi. "Yagoda köylülerin öldürülmesini hırsla yürüterek , bilhassa Müslüman Türk azınlıklarını , toplu imhalarla mahvettiği için Stalin'in gözüne girmişti."(Barron , 1986 : 405)
1934'ten 1936'ya kadar , iki yıl boyunca Yagoda , milyonlarla ifade edilebilen insanları suçsuz yere çalışma kamplarına kapatarak , ölüme götürdü. Öylesi sebeplerden dolayı insan harcanıyordu ki , bu hususta Soljentsin şunları sıralar :
"Önderi küçük düşürmek... Kolhoz sistemine karşı olumsuz fikir sahibi olmak... Uygulanan terör metotlarına karşı olumsuz tavır almak... Stalin Anayasasına karşı olumsuz görüş sahibi olmak... Partinin politikasında eksiklik görmek... Partiye - tavsiyeler niteliğinde de olsa - eleştiriler yöneltmek... Troçki'ye sempati duymak... ABD'ye alâka beslemek."(Barron , 1986 : 2/245)
Bunlardan birisini işlemiş olan bir insan , en büyük suçlu sayılarak çalışma kamplarında eziyet ve ızdırapla ölüme mahkûm edilmesi için yeterliydi.

Kanlı Cüce

Stalin , bütün sırlarını bilen Yagoda'dan sıyrılmak , kurtulmak istiyordu. Bir başkasının özel hayatına girmesine asla müsamaha göstermiyordu. Belki de, ne olur ne olmaz , diye düşünmekteydi. Bir gün kirli işler ortaya serilirse ne olacaktı? En iyisi , geçmişini bütün ayrıntılarıyla paylaşmış olan Yagoda ortadan kaldırılmalıydı.
Stalin , hayatının ayrılmaz bir parçası hâlina gelen arkadaşı Yagoda'yı harcamak için , Yagoda'nın yardımcısı Yezhov'u gizlice çağırarak talimat verdi. "Eğer işi kitabına uygun bir biçimde bitirirse , NKVD'nin başkanı olabilirdi."(Barron, 1984 : 406)
Şu garip tecelliye bakın ki , Yagoda NKDV'nin başına geçmek için amiri Menjiski'yi öldürmüştü. Yevhov ise , yine aynı gayeyle , Yagoda'yı ölüme hazırlamakla meşguldü. Amiri ölüme gönderen Yezhov ise ,"Yagoda'nın idam edildiği hapishanede aynı akıbeti görecekti."(Barron , 1986 : 406)
Yezhov , Yagoda'dan daha kanlı ve daha insafsızdı. Boyu , 1.50cm. civarında olduğu için ona "Kanlı Cüce" lakabı verilmişti.(Barron , 1986 : 406)
Hırsla çalışan Yezhov , Yagoda'yı mahkemeye çıkartabilecek ökümanları hazırladı. Stalin'e dosyayı teslim ettiği gün , Yagoda tutuklanacak , kenndiside vadedilen makama oturacaktı.

1 Mart 1938 Duruşması

Takvimler , 1 Mart 1938'i göstermekteydi. Tarihî duruşmanın listesi hem kabarık hem de önemliydi :
"Enternasyonal Komünist Partisi eski Genel Sekreteri ve uzun yıllar partinin akıl hocası ve Lenin'in en yakın arkadaşı Buharin , Lenin'in selefi , Molokov'un halefi Rikov ; on sekiz ay öncesine kadar , NKVD'nin başkanı ve dış münasebetler konusunda hlak komiseri olan Yagoda ; dışişleri komiser yardımcısı ve resmî kabullerde sık sık rastlanan Krestineski ; yakın zamana kadar , dış ticaret komiserliğini yöneten , Rosengoltese ; Özbekistan Başbaknı ve ihtilâlden beri Sovyet Orta Asya'sında çok önemli üç doktoru Levin , Pletnev ve Kosakov ; ve yakın zamanlara kadar , Sovyet üst tabakalarında önemli mevkiiler işgal etmiş on iki isim daha. Suçları da isimler kadar şaşırtıcı idi : Casusluk , sabotaj ve vatana ihanet..."(Demirer , 1977 : 10)
Kolay dize getirilemeyeceği önceden çok iyi hesaplanan , sanık sandalyesindeki kısa boylu , esmer adam, Savcı Vişiniski ve Baş Yargıç Ulrih'in en çok korktuğu suçlulardan Yagoda'ydı... Yagoda'nın mahkeme önünde oturuşu , komünist zihiyetini ve Sovyet rejimini en iyi anlatan bir tabloydu aynı zamanda... Çünkü , komünist ülkelerdeki hakim ve mahkûm olmanın en çarpıcı örneği sergileniyordu. Öyle ki , daha iki ay öncesine kadar , işçileri bakanı ve gizli polisin başkanı olarak , yeri yerinden oynatan , Stalin'den sonra sözü en fazla geçen , hem siyasî , hem de askerî liderlerin akıbetini elinde tutan , Sovyet SSCB'de yaşayan milyonlarca insanın hayatına hükmeden , istenen veya arzu ettiği kişi ve toplumları pervasızca yok edebilen , insanlık tarihinin en kanlı terorünü yapmaktan iftihar eden , bundan önceki siyasî duruşmaları yürüten ve bugünkü mahkûm sandalyesinde oturan Yagoda!!!
Savcı , kendisini ve Kremlin'i müşkül duruma sokabilecek açıklamalar yapabilir korkusuyla Yagoda'yı mümkün olduğu kadar konuşturmamaya gayret ederek , bazı şahitlerin yıpratıcı açıklamalarıyla pes ettirmeyi deniyordu.

Gorki'nin Öldürüldüğü Ortaya Çıkıyor

Kremlin'in üç doktoru , Yagoda'nın kirli işlerine şahit olarak salona çağırıldı. "Tedavi etmekte oldukları dört hastayı , Yagoda'nın emriyle ölüme götürmüşlerdi. Bu dört hasta , Yazar Maksim Gorki , oğlı Maksim Peşkov , Yagoda'nın başında bulunduğu teşkilâtın önceki lideri Menjiniski ve Türkistan'ın baş belâsı Kubişev'di. Doktorlar , bu dört hastayı nasıl öldürdüklerine ait ayrıntılı bilgiler vermişlerdi. Maksim Gorki ise , hava cereyanına bırakılarak zatüre olması sağlanmıştı. Oğlu Peşkov da , sarhoş edildikten sonra karlar üstüne yatırılmıştı. Doktorlar , Yagoda'nın ısrarlı emriyle bu cinayeti işlediklerini açıkladılar.
Yagoda mahkeme önünde , Maksim Gorki ile Kubişev'in öldürülmeeri hususunda emir verdiğini kabul ettiği halde ; diğer iki ölümden sorumlu olmadığını inatla savundu.
Bu açıklamalar hem salondaki dinleyicileri , hem de dünya basını hayret ve heyecana itmişti. Bilhassa yazar Maksim Gorki'nin ölmeyip , öldürüldüğü büyük yankılar uyandıracaktı.
Vişiniski'ye göre , Menjiniski bir zamanlar Yagoda'nın emiriydi. Yagoda onun makamına göz diktiği için onu ortadan kaldırdı. Maksim Peşkov'un Nadyazda adında güzel bir karısı vardı. Kocasının ölümünden beri , Yagoda'nın metresi bulunuyordu. Peşkov'u karısı için öldürmüş olabileceği en mantıklısıydı.
Mahkemenin son safhalarıydı. Savcı , üzerine yıkılan suçları kabul edip etmediği Yagoda'dan sordu. Yagoda oldukça yıpranmış ve bezgin görünmesine rağmen , hâlâ kendisnie has otorite ve ciddiyetini muhafaza etmekteydi. Bu bitkinliğe rağmen etkileyici kuvveti hâlâ mevcut görünüyordu. Gözlerini savcıya dikip , parmağını ileriye uzatarak salonu çınlatan bir sesle "Hayır suçları kabul etmiyorum," diye bağırdı. Bunun üzerine savcı , "Peki yazılı ifadelerinde bunu niçin belirtmedin , kabul etmediğin bir ifadenin altını niçin imzaladın?"
Çok manalı ve içten gelen bir sesle , "Müsaade ederseniz buna cevap vermeyeyim savcı Vişiniski," dedi. Ne demek istediğini salondakiler anlamıştı. (Demirir , 1977 : 31)

Komünizme Hizmetin Kazandırdığı Son Rütbe : Darağacı

Gün geçtikçe Yagoda mahkeme salonuna biraz daha erimiş , yıpranmış , solmuş ve çökmüş bir halde geliyord. Geceleri yapılan baskı ve işkenceye daha uzun müddet dayanamayacağı belliydi. Hele savcı , son şahit olarak , uzun yıllar sekreterliğini yapmış ve bütün sırlarını beraber paylaşmış Buluvonov'u çağırınca sonunun yaklaştığını anlamıştı. Buluvonov , Yagoda'nın işlediği şaşırtıcı suçları , bir bir sıraladı. Öylesine iğrenç açıklamalar yapıyordu ki , salondakilerin , hayretlerinden âdeta kanları donmuştu. Tabiî ki bu sayılan suçların hepsini Yagoda işlememişti. Ama itiraz edece mecali kalmadığı gibi , bunun faydasının da olmayacağını biliyordu.
Yagoda son defa ayağa kalkınca devrilecek kadar halsiz düşmüştü. Evvelce başkalarına tatbik ettirdiği usullerin acısını şimdi kendi de tatmaktaydı. İtirafların , yaklaşan acı sonu değiştirmeyeceğini kat'i olarak gören Yagoda , kendisini mahkemenin insafına teslim ediyordu. Son arzusu kendisine sorulunca , bunu yalnızca savcıya gizli söylemek istediğini belirtti. Çeşitli kaynaklar , Yagoda'nın bu son arzusu üzerine müşterek açıklamar yaparlar :
"...Memleketin tek ve kanlı diktatörü Stalin'in emriyle bütün bu kanlı işlere bulaşmıştır. En az kendi kadar Stalin ve daha bir çok Bolşevik suçludur. Fakat bu açıklamayı memleketinin iç huzuru bakımından yapmak istememektedir. Ama , fikir ve inancından çok şeyler kaybederek , sessiz protestoyla üzgün ve hayal kırıklığı içinde gitmektedir."(Demirer , 1977 : 34)
Duruşma bitmiş , karar çıkmıştır. Yagoda kurşuna dizilecektir. Solandan çıkarken son defa mahkeme üyeleri ve dinleyicileri derin derin süzmüştür. Belki de bu manalı bakışlarıyla , onların şahsına bütün dünya insanına çok şeyler anlatmak arzusu içindedir.
Milyonları idama yollayan ve kurşuna dizdiren eli kanlı cani , atılan kurşunlarla yere yığılırken , suçsuz yere ölüme yollandığı insanların ahları , acı bir şekilde yüzüne yansımıştı. Açık kalan gözleri , çok şey anlatıyordu.

(amenna TEVHİD kardeşim)
TEVHİD
ALINTI
Milyonları idama yollayan ve kurşuna dizdiren eli kanlı cani , atılan kurşunlarla yere yığılırken , suçsuz yere ölüme yollandığı insanların ahları , acı bir şekilde yüzüne yansımıştı. Açık kalan gözleri , çok şey anlatıyordu


Bie de Allah izin verip dile dökseydi? Kimbilir neler olurdu.Adaletin tecellisi son anda da olsa hükmünü icra eder.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
General Franko , ülkeyi komünizmden kurtarmak ve kendi yöntemini pekiştirmek için kendine özgü faşist bir idare kurdu. Kendisine muhalif olanları sindirmek için de bir milyondan fazla insanı öldürttü.
General MASCADO

İspanya'da Komünizmi Yıkan Diktatör

GENERAL FRANKO

İsyan Hareketleri Başladı

1931 yıllarında komünizm İspanya'da hızla yayılıyordu. Dinlerine çok bağlı entellektüeller arasında , komünistlerin sistemli çalışması neticesi dinsizlik , bir nevi ilericilik olarak yorumlanmaya başlanmıştı. Üniversite hocaları bu havaya kapılan en büyük kitleyi teşkil etmekteydiler. Okullarda devamlı olarak , gençliğe sosyalist ve anarşist fikirler empoze etmeye çalıştılar.
Sendika idareleri bir kısım "solcu"nun kurnaz sızışlarıyla tek tek düştü. Direnmek isteyen işçi teşkilâtları ise , baskı , iftira ve zorla susturulma yoluna gidildi.
Öte yanda İspanya birliğini parçalamak için , ülke içinde "Azınlık Hakları" körüklenerek , "Katalonya ve Bask" bölgelerinde teşkil edilip , idareye karşı idyan hareketleri meydana getirildi.
Anarşik eylemler ülke çapında yoğunluğunu arttırıp , İspanya'nın varlığını tehlikeye düşürücü seviyeye ulaşınca , Kral Alfos serbest seçimlere gitti.
Sosyalistler , komünistler , anarşistler ve sosyal demokratlar. "Halk Cephesi" adı altında birleştiler. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi İspanya'da da "Sağ Cephe" bir türlü birleşemedi ve ağır mağlubiyete uğradı. Kral Alfos seçim neticelerinden sonra anarşistlerin tehditlerine dayanamayarak Fransa'ya sığındı. "Kontez" adında teşkil olunan "Millet Meclisi" fanatik solun baskısı altına girdi. Hükümette , tanınmış komünistler vazife alınca , devamlı olarak propaganda malzemesi yapılan "toprak reformu" başlatıldı. Komünistler bunu bahane ederek mülkiyetleri yağmalamaya giriştiler. Eylemler , suikastlar ve yangınlar her yere dağıldı.
Yıldırma eylemleri , dinlerine bağlı İspanya halkını , kral taraftarlarıyla komünizme karşı olan herkesi Flanj Partisi altında birleşmeye sevk etti. Artık iki cephe vardı. Karşılıklı eylemler başlamıştı.

İç Harp Şiddetlendi

İsoanya ordusu da iki cunta halinde ayrılmıştı. Sol kanada General Maja , Sağ kanada ise Calo Stella komuta etmekteydi. Calo Stalla komünistlerin suikastı neticesi öldürülünce , Sanjuryo Fas'taki 3500 kişilik garnizonuyla isyan etti. Bir uçak kazasına kurban giden Sanjuryo'dan sonra , sol cunta tarafından Kanarya adalarına sürgün edilmiş olan General Franko , gizlice İspanya'ya girip sağ kanadın idaresini üzerine aldı.
İç harp bütün şiddetiyle başlamıştı. Amerika , İngiltere , Fransa ve SSCB , General Franko taraftarlarını meşru hükümete isyan etmiş sayarak komünistlerin yardımına koştular. Bilhassa Sovyetler enternasyonla tugaylarından 450bin kişilik (Meydan Larousse) bir asker grubunu son derece iyi teçhiz edilmiş silâhlarla İspanya'ya soktu. Ağır silâhlar , battaniye , çadır , ilâç ve nakit paralar yine SSCB'nin eliyle devamlı olarak komünistlere ulaştırıldı.
General Franko ise , Almanya ve İtalya'dan kısmî yardımlar alıyordu. Savaşa katılan birliklerin sayısı sol cephenin bir milyon , sağ cephenin ise 700bin olarak tahmin edilmekteydi.
Bu amansız mücadele tam 36 ay sürdü. İspanya , kan , ceset ve ateşle dolmuştu. Başa baş , dişe diş bir mücadele vardı. Dindar papazların cephe gerilerinden yaptıkları cesaret ve moral konuşmaları , komünistlerin amansız saldırılarını kıran en büyük manevî kuvvet olmuştu.

1,5 Milyon Asker Öldü

Birçok ülke ilk anda , komünistlerin zaferine kesin gözüyle baktılar. Ancak gerek gözü pek milliyetçilerin üstün cesaret ve iman duyguları , gerekse 2.Dünya Savaşının başlamasıyla , enternasyonal komünist tugaylarının çekilişi , General Franko'ya zafer yolunu açtı.
Solcu cumhurbaşkanı Azana , Fransa'ya sığındı. Komünistlerin büyük kısmı ülkeyi terk ettiler. Hükümeti General Franko kurdu.
Savaş sırasında bir buçuk milyon askerin öldüğü görüldü. Elli büyük şehir yerle bir olmuş , 28bin papaz , 17 kardinal , 9 rektor , 136 üniversite öğretim üyesi katledilmişti.
İspanya iç savaşının çıkışını hazırlayan sebepleri sayarken B.G.Merced adlı Başpiskoposun şu tesbiti çok ibretlidir :
"Allah'ın başımıza getirmiş olduğu bu musibetin sebebi yine bizleriz... Dinimize , geleneklerimize , tarihimize , düşüncelerimize ve kurulu nizamımıza , İspanya'nın ne kadar mukaddes müesseseleri varsa , hepsine karşı olan komünistleri ; ilericidir , yurt severdir , diyerek milletvekili seçtik. Hatta bunlardan , bakan , başbakan ve cumhurbaşkanı yaptık. Üniversitelerimize rektör , okullarımıza öğretmen olmalarını sağladık. Devlet dairelerinden en büyük memuriyetlere getirdik. İdareyi onlara bıraktık. Bizler kendi aramızda parçalanıp , birbirimize düştük. Bunların din düşmanı , millet düşmanı komünistlerle işbirliği yapmalarına , onlara taviz vermelerine memleketi yavaş yavaş anarşiye itmelerine karşı tepki göstermedik. Komünist ve anarşistlere tebrikler ve methiyeler yağdıran gafil yazarlara göz yumduk , Komünistler kiliselerimizi yıktılar , din adamlarımızı öldürdüler , yine sustuk. Ortaya atılan vatanseverlerin vaktindeki ihtarlarını dinlemedik. Komünistlere paraca yardım eden solcularla dostluğu , ilericilik ve meziyet sayan gafil zenginlerimize hiçbir telkinde bulunmadık.
Onun için bugünkü faciaya katlanıyoruz. Üstümüz korkunç bir ateşle kaplandı. Tek çaremiz sonuna kadar savaşmaktır. Ta ki yeni yetişecek gençler , bugünkü gençlerin uğradığı felaketlerden korunmuş olsunlar."(Günaydın , 1984 : 230)

Bir din adamının sıraladığı bu toplumsal vurdumduymazlık , yalnız İspanya'nın değil bütün "Hür Dünya"nındır.
Savaşı milliyetçiler kazandı ve general Franko tam 36 yıl ülkenin tek hakimi oldu.
Muhaliflerini tam bir istibdat tuttu ve çok insanı öldürdü. Franko acımasız ve kan döken bir insan olarak da tarihe geçmişti. Özellikle de , 1912 - 1927 yıllarda Faslı Müslümanları acımasızca katlettiği , binlerce insanı yok ettiği bilinen bir gerçektir.(Yahya , 1988 : 17)

Akıbeti ve hastalığı çok haizn olan Franko , uzun süre hastalığıyla boğuştu. 1975'te ise öldü.

eğer konuşma olsaydı büyük ihtimal daha çok kişinin canı yanıcaktı ama Allah herşeyin en iyisi bilip yapandır
TEVHİD
ALINTI

eğer konuşma olsaydı büyük ihtimal daha çok kişinin canı yanıcaktı ama Allah herşeyin en iyisi bilip yapandır


Çok doğru kardeşim. Amenna ve saddakna.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
Mao tam bir kanlı diktatör olarak hüküm sürdü. "Kültür İhtilâli" ile , bütün dinlere , inançlara ve ahlakî kaidelere saldırdı. Bu hareket çok acımasız ve çok kanlı oldu. Bu yüzden 60 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Özellikle Müslüman Türkler çok büyük bir zulüm gördü. Ve hâlen de görmektedir.
İsa Yusuf Alptekin

Çinde Komünizmin Kurucusu , Çin Devlet Adamı ve Milyonları Ölüme Sürükleyen Adam

MAO TSE TUNG

Yirmi yedi yıl Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek hakimi olarak dayanılmaz baskı ve zulümlerle tarihin en barbar yönetimlerinden birisini sergileyen Mao Tse Tung , 1883 yılında doğdu. Babası Konfüçyus hayranı bir köylüydü. On dört yaşında evlendi. Ancak hemen boşanarak okula başladı. Ünlü isyancıların hayat hikâyerine ilgi duydu. Sürekli anarşizm üzerine kitaplar okumaya bşaladı.
Pekin Üniversitesinde memurken , birkaç arkadaşıyla birlikte "Marksizmi İnceleme Derneği" kurdu. 1921 yılında ise Şanghai'de toplanan Komünist Partisi Kongresinde Hunan temsilcisi olarak katıldı. Bundan sonra parti içinde süratle yükseldi , `propagandalar` sorumlusu oldu ve yayın işlerini üstlendi.
Çin'deki karışıklıklardan yararlanan Mao, Hunan'a giderek zenginlerin toplraklarını fakirlere dağıttı ve burada Komünist Çin Cumhuriyeti'ni ilân etti. Japonların Çin'e saldırması üzerine , merkezi yönetim Mao'nun üzerine gerektiği kadar gidemedi. Ancak yine de Mao kuvvetleri sağdan - soldan sıkıştırılmaya başlayınca , Mao çemberi yarıp Sovyet sınırına yakın Yenan'a yürüyerek bir yılda gelmişlerdi. Çin komünist tarihinde buna "Uzun Yürüyüş" denir.
Yenan , Mao için bir gerilla merkezi oldu. Çin komünist militanları burada teorik ve pratik dersler ihtilâle hazırlandılar.
Japonların Çin'i işgalinde başarı göstermesi üzerine merkezi yönetim Mao ile anlaşma yapmayı kabul etti. Bu şekilde Japonlara karşı ortak bir cephe oluşturdular. Bu birliktelik Japonların 1945 yılında teslim oluşuna kadar devam etti.
Merkezi yönetimle Mao'nun 1934 yılından 1945 yılına kadar geçen sürede , anlaşmalarından en çok Mao ve taraftarları istifade etti. Bu sayede komünistler gerek devlet yönetimine , gerekse de orduya sızarak büyük bir güç elde ettiler. Sovyetler'in de yardımıyla güçlerini iyice arttırdılar. 1949 yılında ise Mao Çin'in tek hakimi olarak Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilân etti. Rakibi Çin Kay Şek ise mücadelesini sürdürebilmek için bu günkü Taiwan'a çekilerek Milliyetçi Çin yönetimini kurdu.
Mao'nun politik dşüncesinin merkezini , Marksizmin ve Leninizmin Çin toplumuna uyarlanması oluşturuyordu. Daha sonra bu düşünce "Maoizm" olarak ortaya çıktı.(Benowick ve Philipğ , 2000 : 339) Mao bu düşüncesini , Çin toplumuna zorla kabul ettirmek yoluna gitti. Gerek "Tarım İhtil'ali" sırasında gerekse de "Kültür İhtilâli" sırasında dehşet veren katliamlar yapıldı. Uygulamanın acımasızlığına karşı çıkanlar derhal öldürülüyordu.
1949'da komünist ihtilâli gerçekleştirilerek Çin'de idareyi ele alan Mao , korkunç bir terörle ahaliyi sindirmişti. Komünizme karşı çıktıkları için on binlerce Çinli'yi öldürmekten çekinmemişti. Bütün dinî inançlara savaş açmış ve ülkedeki dinî eserleri imha etmiştir. Bilhassa Doğu Türkistanlı Müslüman Türklere çok baskı yapmış , buradaki yüzlerce cami ve mescidi tahrip ettirmiş , Kur'an-ı Kerim'leri toplattırarak yaktırmıştı. (Kartal , 1971 : 92)
Kültür Devrimini başlatan Mao , ahaliye kendi yazmış olduğu Kızıl Kitap'ı zorla ezberletmişti.
1959'da partideki rakiplerinin kim olduğunu öğrenmek için cumhurbaşkanlığından çekilmiş , muhaliflerinin kendilerini belli etmesinden sonra müthiş bir temizlik harekatı başlatarak hepsini yok etmişti. İşte bu şekilde milyonlarca insanı pençesi altına alan , zulmüyle inleten adam yavaş yavaş çöküyordu.
Mao'nun hastalığı ilerledikçe , beyin dokularında bozulmalar olmaktaydı. Bunun tesiri ile davranışları ve hareketleri gittikçe dengesini kaybetmeye başlamıştı. Bu bakımdan Mao , yabancı ülkelerden gelen devlet adamlarıyla görüştürülmüyordu. Öbür taraftan , daha ölmeden Komünist Partisinde iktidar kavgası başlamıştı.
Mao'nun hareketleri , hayatının sonlarına doğru tamamen anormalleşmeye başlamıştı. Ülkenin bütün meşhur doktorları baş başa vermişler Çin'in bu raipsiz diktatörünün derdine çare araştırıyorlardı. Ne var ki , ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresiz kalmışlardı. Mao'nun her gün yeni yeni hücreleri ölüyor , yavaş yavaş tükeniyor , sonu yaklaştıkça da müthiş acı çekiyordu.
Mao , yıllardır çektiği hastalığın sonunda 9 Eylül 1976'da öldü. Ölümüyle birlikte "Mao Devleti" de bitti. Çünkü yerine gelenler , ilk başta eşi Chiang Chieing olmak üzere bütün adamlarını tevkif ettirmişlerdi. Mao'nun eşi ve adamları ilk önce idama çarptırılacak , daha sonra cezaları müebbet hapse çevrilecekti.
Çin'de devir çok çabucak değişmişti. Bir zamanlar bütün ülkenin merkezi yerini , cadde ve sokaklarını süsleyen Mao'nun portleri çöplüklere atılmıştı. İşin garibi , hiçbir ilgili bu duruma müdahale etmiyordu.
Bugün Çin'de şeklen bir komünist yönetim varsa da , tamamen yumuşamış , dünya ile iç içe olmaya başlamış , fikir ve inanç hürriyetine kısmi de olsa özgürlük tanımıştır. Bu değişim sür'atle sürmektedir. Ancak , Çin'in egemenliği altında bulunan Müslümanlar Türkler , baskı ve zulümden tamamen kurtulmuş değişdir. Hâlâ kapatılan camilerin açılmasını , yasaklanan dini inancın serbest bırakılmasını beklemektedirler.
TEVHİD
ALINTI
Ancak , Çin'in egemenliği altında bulunan Müslümanlar Türkler , baskı ve zulümden tamamen kurtulmuş değişdir. Hâlâ kapatılan camilerin açılmasını , yasaklanan dini inancın serbest bırakılmasını beklemektedirler.


İnşallah dilediklerini Allah kabul eder. Dua edelim inşallah.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
inşaallah tevhid kardeşim...

bizler bu konuda Allah'a çokca hamd etmeliyiz...

Allah'a emanet olasın
TEVHİD
Çok doğru kardeşim hem de her an hamdetmeliyiz. Hatta samimiyetimle birşey diyeyim mi size? İçimden geldi.Bizden bizle bizde hamdeden O olsun inşallah.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
Tanrıyı sevmekle bir an olsun geri kalma. Ama unutma ki İtalyanların Tanrısı Mussolini'dir. Mussolini'nin gözü her an halkının üstündedir. Ne derse kanundur. Çünkü Mussolini her zaman haklıdır.
Duçe

Ateist , Gösteriş Meraklısı ve Faşist Diktatör

BENİTO MUSSOLİNİ

İtalya , altmış mülyona yaklaşan nüfusuyla büyük bir Avrupa devletidir. Hıristiyanlık dininin hakim olduğuı ülkede , bir de kendine özgü yapıyla Hıristiyanların kutsal merkezi “Roma Devleti” yer almaktadır.
İtalya , 1480 yılından itibaren topraklarının bir bölümünde de olsa , kısmen Osmanlı yönetimi görmüş bir ülkedir.
1796 yılında Fransızların hakimiyetine giren İtalya , 1866' da ilk kez bir devlet kimliğiyle krallığını ilan etmiştir.
İtalya dendiğinde , ülkeyi , kendine özgü faşist kurallarıla ele geçirip , acımasız bir şekilde yöneten İtalyan diktatör Benito Mussolini gelmektedir.
Çağdışı Hitler'den altı yaş büyük olan ve aynı yıl , aynı akıbete uğrayarak öldürülen , İtalyanların ünlü , acımasız diktatörü ve faşist lider Benito Mussolini , 1883 yılında İtalya'da doğdu. Babası sosyalist fikirli bir demirci , annesi de ilkokul öğretmeniydi. Ona Meksikalı siyasetçi Benito Suares'in ismini verdiler.
Mussolini öğretmenlik tahsili yaptıktan sonra yüksek öğrenim için İsviçre'ye gitti. Ancak , sosyalistlerle geçinemedi. Okuldan kovuldu. Daha sonra Avusturya'ya geçerek İtalyan Milliyetçisi Cezare Battisti ile tanıştı. Lı Avvenir ve Popolo gazetelerinde yazılar yazmaya başladı.
Marksist felsefeyi ve Alman felsefesini iyi okuyarak , kendisine özgü bir sistem oluşturmaya başladı. Bu sistem şiddetin meşru olduğu , İtalyan ırkının yüceltildiği , istilacı faşizmdi.(Aron , 1987 : 21)
Faşizm doktrininin temelinde bireysellikten ziyade , devlet vardı. Devletin gücü her şeyden üstün ve devlet için her şey feda edilirdi. Faşizm doktrini , diktatörlük teorisinden ziyade , totalizm teorisiydi. Mussolini bu teoriye , bütün acımasızlığıyla kendine özgü zulüm metotları giydirdi. (Benewick ve Philip , 2000 : 376)
I.Dünya Savaşında umduğunu bulamayan İtalya , tam bir kaos içine sürüklenmişti.
Demokrasi iyi işlemiyordu. İktisadi ve siyasi buhranlar birbirlerini kovalıyor , üç buçuk yıl sürmüş olan savaş geride , işsizlik , sefalet , kin ve nefretten başka şey bırakmıyordu. Bu durum , bulanık suda balık avlamayı seven komünistlerin kudret ve cesaretini arttırıyor , büyük şehirlerde grev üstüne grev ilan ediyorlardı. Sosyalistler , solcular ve komünistler müşterek bir cephe teşkil etmişler , silahlı çatışmalar başlatmışlar , hatta yer yer komünist liderler kurmuşlardı. Bu seneye “Kızıl Sene” adı adı verilmişti. Güçsüz ve otoritesiz kalan hükümetin dayanamayacağı , yıpranacağı aşikardı. Ordu da yorgun ve ümitsizdi.
Bu şartlar altında , herkes , her gün sol bir ihtilali bekler olmuştur. Ne var ki , geçmişi bir hayli karılık olan , umulmayacak bir lider etrafında toplanan kalabalığın günden güne büyük bir hızla artmaya başlaması bu bekleyişi uzaklaştıracaktı. Halk ve ordu komünistlere düşman olduğundan aynı cephede toplanıyordu.
1920'de Komünistler kendilerini adeta iktidara gelmiş gibi görünüyorlardı. Düşmanları müthiş bir korkuya kapılmışlardı. >engin tabaka ve papazlar dışarı çıkamaz olmuşlar , subaylar üniformalarından kaçar olmuşlardı.
Ancak , bütün bu yılgınlıkların dışında , buhranlardan yararlanarak iktidara gelmeye azimli bir diktatör adayı vardı. Bu , Mussollini'den başkası değildi. Hemen hücum birlikleri desteklemeye başladı. Evet , faşist kuvvetler İtalya'yı hızla sarıyordu. Nihayet 1921'de faşist kuvvetler resmen bir parti haline geliyordu. Artık cinayetler , sokak savaşları önü alınamayacak hale gelmiş , hükümet kuvvetleri , ordu , kral ve kilise , Mussollini'ye yardımcı oluyorlardı. Ama Mussollini , “Kara Gömlekliler” denilen taraftarları ile Roma'ya yürüyünce onun bu dostlukları kullanarak zor ve baskı rejimine geçeceği de anlaşılmış oluyordu.
Kara Gömlekliler Roma'da sevinç çığlıkları ile karşılandılar. Mussollini Kral tarafından başbakan seçilmişti. 3 Ocak 1925 tarihinde Mussollini , özlemiyle yandığı dikta rejimini kurmuş bulunuyordu. Aslında Mussollini , Marksist fikirlerle yetişmiş ve yine Marksist metotlarla faşist ihtilali gerçekleştirmiş oluyordu. Bu diktayı gerçekleştirirken Mason teşkilatının da küçümsenmeyecek yardımları olmuştur. Mussollini , yerini sağlamlaştırmak için krala ve kiliseye karşı iki yüzlü bir politika izliyor ve kendisini hakim kuvvetlere dost gösteriyordu. Bir yıllık geçiş devresinden sonra Mussollini İtalya'nın tek hakimi olmayı başarıyordu.
22 Mayıs 1939'da Hitler'le anlaşınca gücüne güç kattığını zannetmişti. Artık diğer ülkelerin iç işlerine de müdahale ediyordu. Sırf bir prestij meselesi yüzünden Arnavutluk kralı Zogo'yu tahtından düşürmüştü.
Mussollini , en yakınını bile acımasızca katledebilecek bir karakterdeydi. Kendisine muhalif olan veya aynı görüşü paylaşmayan binlerce insanı katletti , sürdü veya ortadan kaldırdı. Tam bir kara canavar halini almıştı. Özellikle de Libya ve Habeşiştan'ın işgalinde , Müslümanlara görülmemiş zulüm ve işkenceler uyguladı.
Libya işgalinde Mussollini , Ömer Muhtar liderliğinde ayaklanan Libya Müslümanlarını toplu halde katletti , bir bölümünü de aç bırakarak tam bir insanlık dramı oluşturdu. Bu zulüm senelerce sürdü. Bu şekilde , Libya'da 1,5milyon Müslüman şehid düştü. Müssollini , 1935-1941 yıllarında Etiyopya'yı işgalinde 15 bin Müslümanı öldürdü. (Çağdaş Liderler Ansk.)
Hitler'le birlikte girdiği II.Dünya Savaşında ilk öncelerde karlı çıkacağını ummuş ve Hitler'in sözlerine inanmıştı. Fakat işler bir türlü umduğu gibi gitmemişti. 1940'larda İtalya , Almanya'nın bir sömürgesi durumuna düşmüştü.
240 bin İtalyan askeri Rus cephesine gönderilmiş. Yüz binlerce İtalyan da Almanya'da işçi olarak çalıştırılmak üzere götürülmüştü. Bu durum İtalya'da büyük bir hoşnutsuzluğun doğmasına yol açmıştı. Artık halk Mussollini'nin her sözünün altında bir hikmet olduğuna inanmıyordu. Üstelik Alman ordusu üst üste bozguna uğramaya başlamıştı. Alman askerleriyle birlikte İtalyan askerleri de telef oluyordu. 1943 Temmuzunda müttefiklerin Sicilya'ya çıkartma yapması Mussollini'nin de sonunu hazırlamıştı.
Mussollini , bütün diktatörler gibi , zora baskıya dayanarak , kana ve zulme yaslanarak geldiği iktidar koltuğunu II.Dünya Savaşının getirdi sarsıntı ile kaybediyordu. 1943 yılında , İtalya'da faşizme baş kaldırma hat safhaya varmış , Mussollini , başbakanlıktan uzaklaştırılmış ve hapsedilmişti. Ancak , Hitler'in emriyle Alman paraşütçüleri tarafından kaçırıldı ve Monako'da faşist bir İtalyan Cumhuriyeti'ni kurduğunu ilan etti. Almanya'nın bu bölgede sarsılması , grevlerin artması , isyanların hızlanması neticesi , tarih Mussollini sayfasını yavaş yavaş kapatıyordu.
Mussollini artık bir kaçaktır. Basit bir çiftlik evinde metresiyle korkulu dakikalar yaşamaktadır. Hızla açılan kapı , zaten ölmeden önce ölmüş Mussollini'yi biraz daha ümitsizleştirir.
Mussollini , 27 Nisan 1945'te yakalanmıştı. O gün gözleri önünde kendisiyle birlikte kaçan bütün bakanları ve adamları kurşuna dizildi.
Silahın kendisine de çevrildiğini gören Mussollini , emir vermeye alışık olmanın telaşıyla :
-Haydi göğsüme ateş et , fazla acı çektirme ! diye bağırdı. (Vakkasoğlu , 1976 : 233)

Mussollini ve karısı kanlar içinde yere yığıldılar. Cesetleri günlerce ibret için halka teşhir edildi.
Milyonları katleden bir diktatör , ölümün soğuk darbesinden kurtulamamıştı.
TEVHİD
ALINTI
Mussollini ve karısı kanlar içinde yere yığıldılar. Cesetleri günlerce ibret için halka teşhir edildi.


Tv 'de yıllar önce Çavuşeskuları da izlemiştim. Çavuşesku'nun eşim askerlere yalvarıyordu.Yaptıkları iyilikleri söyleyerek imdat diliyordu.Tüyler ürpertici bir görüntüydü.Allah ölümün de hayırlısını nasip etsin cümlemize inşallah.

Selam ve dua ile
islam ve kulluk
ALINTI
Allah ölümün de hayırlısını nasip etsin cümlemize inşallah.

öyle kardeşim. inşaallah ...

Allah-a emanet olasın
bican
amin mevla ölümünde güzel olanını nasip eylesin cümlemize...


Allahın selamı üzerinize olsun...
islam ve kulluk
Kombaçya’nın Komünist lideri Pol Pot , yakın tarihimizin en kanlı yöneticilerinden biridir. 1964 yılında , Mao’nun silâh desteği ile “Kızıl Khmer” adlı bir örgüt kuran Pol Pot , kurtarıcı kisvesine bürünerek , sahte bir bağımsızlık savaşı başlatmış ve 1975 de iktidarı ele geçirerek “Kombaçya Komünist Partisi”ni kurmuştur. Partinin ilk işi olarak da , her türlü dinî ibadeti yasaklamış ve rejim aleyhtarlarına karşı kitle katliamlarına başlamıştır. 1979 yılına kadar devam eden bu katliamlar sonucu , nüfusu 9 milyon olan Kamboçya’da 3 milyondan fazla insan işkence ile öldürülmüştür.
Ta MOK

Kamboçya’da Milyonların Katili Komünist Lider

POL POT

Kamboçya , uzun bir zaman Mağaların , Tayların ve Vietnamlıların egemenliği altında yaşadıktan sonra , 1863 – 1954 yılları arasında da Fransız egemenliğine girdi.
Çin ve Vietnam arasına sıkışmış yedi milyonluk bir ülke olan Kamboçya , Norodom Sihanuk’un önderliğinde 1955 yılında bağımsızlığına kavuştu.
Çok yönlü bir politika takip eden Kamboçya idarecileri , Çin ve Rus dostluğuna çok önem verdiler. Bu fırsatı iyi değerlendiren her iki komünist devlet , Kamboçya’yı elde etmek için akıl almaz taktiklere başvurdular.

Kızıl Kmerler Kendini Gösteriyor

1963 yılında SSCB “mali yardım” programını beyan ederek faaliyetini iyiden iyiye arttırdı. Askeri danışman , silâh v