Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: Yaşayan Mürşit
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ İZ BIRAKANLAR ]·.
Sayfa: 1, 2, 3
sahinkar1980


Şeyh hakkı efendi hz. Diyorki:

Cenab-i Zülcelâl Hazretleri'ne vasil olmanin iki yolu oldugunu; Bu yollardan birisi “Hafi zikir”, digerinin ise “Cehri zikir” oldugunu söyler. Iki sekilde yapilan zikrullahi, söyle ifade etmislerdir;
“ Peygamber (sav) Hazretleri, Mekke'den, Medine'ye hicret ederlerken, Sevr Magarasi'na müsrikleri aldatma maksadiyla sigindiklarinda, yaninda yol arkadasi, can dostu olan Ebubekir Siddik (ra) vardi. Ebubekir Siddik (ra) Efendimiz magara içerisinde, müsriklerin Rasulullah Efendimize zarar verecegi endisesiyle, korkuya kapilmisti. Onun bu halini gören Sevgili Peygamberimiz:
“Korkma Ya Ebubekir.! Dilini damagina yapistir. “La Ilahe Illallah” de. Üzülme! Allah (cc) Habir ismi serifi ile haberdardir. Basir ismi serifi ile bizi görür. Bize bizden yakin olan o'dur. ( Veli ismi serifi ile dostlarina yardim edendir. Âlim ismi serifi ile bilendir. Semi' ismi serifi ile isitendir. Selam ismi serifi ile selamete ulastirandir....) Sen dedigimi yap ” buyurdu.
Hz . Ebubekir-i Siddik (ra) Efendimiz dilini damagina yapistirarak, bir nefeste yirmi bir defa “La Ilahe Illallah” kelime-i tevhidi zikredince, üzerindeki korku geçti. Ve kalp aynasi açildi. Hafi zikri, Peygamber (sav) Efendimiz bu sekilde Ebubekir Efendimize telkin etmis oldu.
Diger bir Hadis-i Serifte:
Hz. Ebubekir-i Siddik (ra.) 'in komsusu bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelerek;
- Ya Rasulullah, Ebubekir'in evinden ciger kokulari geliyor. Komsusu oldugum ve kaç gündür aç oldugum halde bize ikram etmedi. Diye söyler..
Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri kalkar ve Ebubekir-i Sidik (ra)'in evine gelir. Fakat evin içerisinde yiyecek hiçbir sey yoktur.
Ebubekir Siddik (ra) Hazretleri, Rasulullah (sav) Efendimiz'e:
- Buyur, Ya Rasulullah! Anam, babam sana feda olsun! Sizi buraya getiren sebep nedir?” diye sorar.
- Ya Ebubekir! Komsusu aç iken, tok yatan bizden degildir. Komsun, senin ciger yedigini söylüyor. Evinden ciger kokulari geliyormus ve sen ona ikram etmemissin. Bu dogru mu?”
- Ya Rasulullah! Hâlim, Allah-u Teâlâ Hazretlerine ve size malumdur. Ben günlerdir agzima bir sey koymadim! Sadece Allah'i zikrediyordum!” dedi ve dilini damagina yapistirip; “La Ilahe Illallah” demeye basladi.
Biraz sonra evin içerisinde ciger kokusu gibi bir koku meydana geldi. Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ebubekir'in komsusuna dönerek:
- Bahsettigin koku bu muydu ?” diye sordu.
O da:
- Evet, Ya Rasulallah! Bu kokuydu. Ben anlayamadim. Allah'im beni affetsin! Sen de affet! Megerse Ebubekir'in cigeri Allah askindan püryan olmus, gelen koku buymus” dedi.
Ebubekir Siddik (ra) Hazretleri, Serveri Kâinat Efendimize:
- Ya Rasulullah! Hafi zikre devam ettikçe, Nereye baksam sizi görüyorum. Hacete gitmeye dahi utaniyorum. Zevcemle münasebete bile hayâ ediyorum. Bundan dolayi çok mahcubum. Bunda bir hata var mi?” diye sordu.
Peygamber (sav) Hazretleri:
- Hayir, Ya Ebubekir! “Fenafir-Resül” makamina gelmissin” dedi.
Ebubekir Siddik Hazretlerinin yapmis oldugu esmalari degistirdi ve Hazreti Ebubekir Fenafillâh makamina geldi. O makama ulastiginda;
- Ya Rabbi! Ne olur benim bedenimi öyle büyüt ki; “La Ilahe Illallah Muhammedun Resülullah” diyen hiçbir mü'min cehenneme girmesin” diye dua etti.
Iste Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altinda hafi zikir yapan o mübarek sahabe Allahü Teâlâ Hazretlerine vasil oldu.
“Bunlar (hidayete ulasan kisiler) iman edenler ve gönülleri Allah'in zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah i zikretmekle huzur bulur.” (Rad /28)
Cenab-i Zülcelâl Hazretlerine vasil olmanin ikinci yolu ise; Cehri zikir ile olur.
Hz. Ali (ra) Efendimiz, bir gün Rasulullah (sav) Hazretlerinin hane-i saâdetlerine gelir.
- Ya Rasulullah! Allah'a varan yollarin en kisa olanini, kullarina en kolay gelenini, nezdinde en üstün olanini bana bildir ” diye istekte bulunmus. Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri:
- Ya Ali! Ben ve benden önceki Peygamberlerin söyledigi sözlerin en kabule sayani; “La Ilahe Illallah”, Kelime-i Tevhid'tir. Yedi kat yer ile yedi kat gök terazinin bir kefesine konsa , “La Ilahe Illallah” Kelime-i Tevhid de diger kefesine konsa “La Ilahe Illallah” hepsinden agir gelir” buyurdu.
Hz. Ali (ra) Hazretleri:
- Ya Rasulullah, Allah'i nasil zikredeyim?
Hz. Peygamber (sav) Hazretleri:
- Ya Ali! Dizini dizime daya. Alnini da alnima koy. Gözlerini kapa ve üç defa söyleyecegimi dinle. Sonra sende üç defa söyle, ben dinleyeyim.
Akabinde, Peygamberimiz gözünü yumup, yüksek bir sesle, üç kere “La Ilahe Illallah” dedi. Hz. Ali (ra) Efendimizde dinledi.
Hz. Ali (ra) Efendimiz gözünü yumup, sesini yükselterek üç defa “La Ilahe Illallah” dedi.
Bu sekilde Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ali (ra) Efendimize cehri zikri telkin etti. (El Inayetür-Rabbaniye)
Mekke Fethi'nde, Kâbe'nin içerisindeki putlari sahabeler yikmaya basladilar. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz, Peygamber (sav) Hazretlerinin yanina gelerek;
- Ya Rasulallah! Içerideki Lat ve Uzza putlari çok agir ve yüksek yapilmis, omzuma çikin da, yikalim, dedi.
Peygamber (sav) Hazretleri:
- Ya Ali! Bende nübüvvet mührü var. Benim agirligimi küre-i arz zor tartiyor. Sen beni tasiyamazsin. Onun için, sen benim omzuma çik. buyurdular.
Hz. Ali (ra) Efendimiz:
- Aman, Ya Rasulullah! Sizin omzunuza çikmaya, hayâ ederim! dedi.
Peygamber (sav) Efendimiz, tekrar:
- Çik Ya Ali, deyince
Hz. Ali Efendimiz:
- Affet Ya Rabbi!, diyerek, Rasulullah (sav) Hazretlerinin mübarek omuzlarina çiktilar. Put çok agir ve yüksek oldugundan, Hz. Ali Efendimiz putu iterken dengesini bir an kaybedip asagiya bakinca, Rasullulah Efendimiz de kendisine baktigini gördü. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz on sekiz bin âlemde Peygamber (sav) Hazretleri'nin cemalini gördü ve Fenafir Resül makamina ulasti.
Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altinda cehri zikre devam eden, Hz. Ali (ra) Efendimiz de, en sonunda fenafillâh makamina geldi. Ve bu makamda;
“Ben görmedigim Rabbima iman etmem” buyurdu.
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin zâtinda degil, sifatlarinda fani oldu. Hz. Ali ya da O'nun gibi gerçek, samimi bir sekilde Hakk'a vasil olup, teslim olan tüm müminlere bakiniz. Yüce Kur'an nasil müjdelemektedir.
“Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmandan korkan kimseleri uyarabilirsin. Iste böylesini magfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele. ” (Yasin / 11)
Cehri olsun, hafi olsun, ferden olsun, cemaatle olsun; Allah'i zikir caizdir. Ayni zamanda pek kuvvetli bir sünnettir. Her kisinin ömründe en az bir defa “La Ilahe Ilallah Muhammedür Rasulullah” demesi ve yüksek sesle söylemesi farzdir.
Hafi ve cehri zikrin ilk ögreticisi Peygamber (sav) Efendimizdir. Rasulullah Efendimiz, hem hafi hem de cehri zikri bizzat yapmis ve sahabelerine de tavsiye edip, yaptirmistir.
Cehr-i Zikir Hakkinda Ayet-i Kerimeler-Hadis-i Serif ve Fetvalar

Cehri Zikir ile ilgili Cenabi Zül Celal Hz.leri:
“Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarinizi (bagirarak) zikrettiginiz gibi, hatta daha kuvvetli bir sekilde Allah'i zikredin.” (Bakara / 200) buyurmaktadir.
El-Esas Fit-Tefsir'de Said Havva merhum söyle diyor:
“Kurban Bayrami ve tesrik günlerinin (Arefe ve Kurban Bayraminin dördüncü gününün) özelliklerinden birisi de; hac farizasini eda edenlerle, etmeyenlerin (yani bütün Müslümanlarin) toplu olarak cehri (yüksek sesli) bir sekilde tekbir ile Allah'i zikretmeleridir. Hz. Ömer (ra) in (Hacda) bulunanlarla (adeta Mina tekbirlerle sallanircasina) beraber tekbir getirdikleri sabittir.(Ismail Hakki Bursevi – C.1,S.531)
Âraf Suresi 205. Ayetinde geçen;
“Kendi kendine yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah aksam Rabbini an, gafillerden olma.”
Emrini delil gösterenler; bu ayete göre cehri zikrin uygun olmadigi görüsünü ileri sürmektedirler. Bu son derece yanlistir. Zira bütün müfessirlerin ortak görüsüne göre bu ayet, Mekke'de zulmün en siddetli oldugu devirde inmistir. Açiktan, Ben Müslümanim diyenlerin en agir iskencelere ugradiklari bir zamanda, Rabbimiz gizli zikri tavsiye etmistir. Fakat ne zaman ki Medine'de Islam devleti kurulup, hürriyet saglanmis, iste o vakit cehri zikir de pek çok misali ile tatbik oluna gelmistir. Müfessirlerin ortak görüsüne göre ayetin;
“Yüksek olmayan bir sesle an” kisminin, yüksek sesle zikretmenin mahzurlu oldugu anlamina gelmeyecegi hususunda fikir birligi etmislerdir.
Nasil ki; “Ihramdan çikinca avlanin.” ayetinde, ihramdan çikan kisinin avlanmasi farz kilinmiyorsa! Bundan dolayi vuslatta esas olan usuldür.
Simdi de Rasulullah (sav) in ve O'nun ashabinin cehri zikir yaptiklarina dair bazı hadisler
Hadis kitaplarinin en sahihi olan Buhari'de
Ibni Abbas (ra) söyle buyurmustur:
“Insanlarin farz namazlarindan çiktiktan sonra yüksek sesle zikretmesi; ta, Hz. Peygamber (sav) zamaninda vardi. Hatta ben namazin bittigini onlarin sesini duyunca anlardim.” (Buhari)
Yine bir baska Hadisi Serifte Ya' la Bin Seddad diyor ki:
“Babam Seddad bin evs su hadisi anlattigi sirada, yine sahabelerden Ubade bin Samit (ra)'de orada bulunuyor ve tasdik ediyordu. Babam söyle diyordu:
“ Bir gün yaninda oturdugumuz bir sirada, Hz. Peygamber (sav) ehli kitabi (yani Yahudi ve Hiristiyanlari kastederek)
- Içinizde yabanci kimse var midir? Buyurdular.
- Hayir, dedik.
- Bunun üzerine kapinin kapatilmasini emrettiler ve sonra da;
- Ellerinizi kaldiriniz ve “La Ilahe Illallah” deyiniz, buyurdular.
Bizde ellerimizi kaldirdik ve uzun bir müddet “La Ilahe Illallah” diyerek zikrettik. Sonunda Hz. Peygamber (sav) söyle dua etti:
- Allah-ü Teâlâ'ya hamd olsun. Ey Rabbim! Sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimenin karsiliginda cenneti vaat ettin. Sen vaadinden dönmezsin, buyurdular.
Sonrada Hz. Peygamber (sav) bize dönüp:
“Sizi müjdelerim, Allah hepinizi affetti” buyurdular. (Hayatüs-sahabe)
Iste cehri zikir ve hafi zikrin hak olusunu ve Allah-ü Teâlâ Hazretlerine vasil olabilmenin metotlarini, Hz. Peygamber (sav) Sahabe-i Kiram'a, onlarin durumlarini gözeterek kendilerine cehri zikri ya da hafi zikri telkin etmislerdir. Cehri zikrin veya hafi zikrin birbirine karsi herhangi bir üstünlügü yoktur.
Simdi de âlimlerimizin konuyla alakali fetvalarindan nakiller yapalim. Bu mesele üzerindeki süphe ve tereddüt karanligi zikir nuru ile kaybolsun.
Ibn-i Abidinde söyle deniliyor:
Hadiste sesli zikrin efdal oldugunu belirten hadisler vardir. Mesela; “Her kim beni cemaat içinde anarsa, ben kendisini daha hayirli bir cemaat içerisinde anarim” buyrulmustur.(Buhari)
Bununla beraber gizli zikrin efdal oldugunu beyan eden hadislerde vardir. Bu iki tür hadislerin anlasilmasi su sekilde olmalidir: Sesli ve sessiz zikrin ikisi de efdaldir. Ancak bunu uygulayanlarin haline ve bulundugu vakte göre degisir.
Nitekim namazda gizli ve asikâr olmayi gerektiren hadislerin anlasilmasi bu sekilde olmustur.
Zikrin hayirlisi gizli olanidir. Cehri olani da buna aykiri degildir. Çünkü bu hadis; riyadan korkuldugu, uyuyanlar uyandigi, yahut namaz kilanlar rahatsiz oldugu zamana mahsustur.
Böyle bir durum yoksa âlimler sesli zikrin efdal oldugunu söylemislerdir. Zira bunda amel daha çoktur. Dinleyenlere de faydasi dokunur. Zikreden sahsin kalbini uyandirir, onu düsünmeye sevkeder. Uykusunu düzenler ve nesesini artirir… Meselenin tamami Fetavayi-Hayriyyededir.
Cehri zikir ile mesgul olan sahabeler ( Hz. Ali, Ibni Abbas, Ibni Ömer, Ebu Musa, Enes bin Malik, Ebu Hureyre, Abdullah Zülbacedeyn (ra) ile hafi zikir ile mesgul olan Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Selman-ül Farisi, Ibni Mesud, Ebu Derda (ra) Sahabe-i Kiram Efendilerimiz her iki yolda da Allah'a vuslat yolunu bulmuslar, tabiine ögretmisler, kendileri de bizzat tatbik etmisler ve bizlere kadar ulasmistir. hafi ve cehri zikir hakkinda ayeti kerimeler Kuran'da pek çok yerde kayitlidir
Bundan dolayi Mürsid-i Kâmil olan zât, dervisinin durumuna göre cehri zikri veya hafi zikri telkin eder. Dervis kabiliyeti, samimiyeti, muhabbeti, çalismasi nispetinde yol alir.


Zikir Hakkinda Ayeti Kerimeler
“(Resulüm ) Sana vahyedilen, kitabi oku ve namaz kil. Muhakkak ki namaz kötülüklerden ali kor! Allah'i zikir elbette ( ibadetlerin ) en büyügüdür. Allah yaptiklarinizi hakkiyla bilir.” (Ankebut / 45)
“ Seytan onlari ( münafiklari ) etkisi altina aldi da, Allah'i zikretmeyi unutturdu. Iste onlar (zikirden uzak münafiklar) seytanin yandaslaridir.” (Mücadele /19)
“Iman edenlerin, Allah'i zikir ve Hak'dan inen Kur'an sebebiyle ürperme zamani daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi ( zikrullahi terk edici ) olmasinlar. Onlarin üzerinden uzun zaman geçti de, kalpleri katilasti. Onlarin birçogu yoldan çikmis kimselerdir.” (Hadid /16)



karuban
Allah razı olsun, ehlullahın kelamlarını paylaşan dostlarımdan
sahinkar1980
ALINTI(karuban @ Jan 24 2008, 07:02 PM) *

Allah razı olsun, ehlullahın kelamlarını paylaşan dostlarımdan


ALLAH sizden ve tüm müslümanlardan razı olsun
kadiri
şeyh hakkı efendi hz. sohbetleri sırasında sorulan dünyalık bir soruya cevap olarak:
^^ALLAHI UNUTTURAN HER ŞEY HARAMDIR^^buyurdular.
kadiri
şeyh hakkı efendi hz buyurdularki:çevrenizdeki insanlara (anne baba arkadaş vb.)bu dargahtaki insanlara nasıl davranıyorsanız öyle davranın.nasıl ki burda birbirinize saygınız varsa birbirinize hoş görüyle davranıyorsanız birbirinizi inçitmiyorsanız kötü sözler sarfetmeyip iyilikle güzellikle konuşuyorsanız öyle konuşunöyle davranın.
kadiri
Şah-ı Nakşibend’e (ks) sormuşlar:

“Efendimiz, bazı havada uçan kimseler var. Onların durumu nasıldır? Onlar için ne söylüyorsunuz?”

Hazret cevaben buyurmuş:

“Onlar benim nazarımda veli değiller. Havada uçmak hüner değil. Havada uçan bunca kuşlar var. Veli mi oldular ki havada uçuyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Peki efendimiz, suda yürüyenler için ne buyuruyorsunuz?”

Şah-ı Nakşibend (ks) şöyle buyurmuş:

“Onlar da benim nazarımda makbul değildir. Gece gündüz suda dolaşan bunca balık var. Onlar da veli midir ki suda geziyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Öyleyse efendimiz, bir saatte bütün dünyayı dolaşan, doğu ile batı arasında mekik dokuyan kimseler için ne söyşüyorsunuz?”

Hazret cevaben:

“benim nazarım da bunlar da veli değiller. Şeytan ism-i azam duasını okuyarak bir saniyede doğudan batıya gidip geliyor. Ama kafirdir şeytan. Dergah-ı ilahiden atılmıştır. İmanı reddedilip kabul edilmemiştir.” buyurmuş.

Soranlar bu cevapları aldıktan sonra:

“Öyle ise efendimiz, lütfen bize kimlere veli dendiğini, kimlerin veli olduğunu söyler misiniz? Vallahi biz kimlerin veli olduğunu bilemiyoruz” diyerek rica etmişler.

Şah-ı Nakşibend (ks) bunun üzerine şöyle buyurmuş:

“Ben, Peygamberin (sas) şeriatına mutabat eden, onun şeriatinden ayrılmayan kimselere veli derim. Böyle kimseler benim gözümde velidir.”
sahinkar1980
şeyh hakkı efendi hz. birgün sohbetinde buyurdularki:

ebu said el hudri(r.a)rivayetine göre:Resulullah s.a.v in vefatına vesile olan hastalığında,başını bezle sarmış bir vaziyette,bizler mescidde otururken çıkageldi.minberine doğru ilerledi veçıkarak oturdu bizlerde resulullah'ın s.a.v minberine iyice yanaştık hz.peygamber s.a.v şöyle dedi:
nefsimi kudret elinde bulunduran Allah adına yeminle söylüyorum ki,şu anda ben havuzumun(kevser)üzerinde bulunuyorum! sonra kendisini kastederek,
bir kula dünya ve onun ziynetleri arz edildi,fakat o ahireti seçti,buyurdu.
Resulullah'ın s.a.v bu sözünden neyi kastettiğini hz.ebubekir den başkası anlayamadı.hz.ebubekir in gözünden yaşlar dökülmeye başladı.Resulullah a,
anam babam sana feda olsun yok hatta babalarımız,analarımız,canlarımız,mallarımız sana feda olsun dedi.bundan sonra Resulullah s.a.v minberinden indi ve artık birdaha oraya çıkmadan ahirete irtihal etti.
sahinkar1980
sayın hikmet reis sizin için tekrar video linki veriyorum.
zülcanaheyn şeyh hakkı efendi hz.

http://uploaded.to/?id=vcjcdf
sahinkar1980
ABDULKADİRİ GEYLANİ HZ.
Güney Azerbaycan'ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost'tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Hazret-i Hüseyin'in evladına seyyid, hazret-i Hasan'ınkine şerîf denir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)'da Bağdad'da vefât etti. Türbesi Bağdad'dadır.Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi.
Abdülkâdir Geylânî daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası rüyâsında Rasulullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Rasulullah efendimiz kendisine; "Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.
Abdülkâdir Geylânî on sekiz yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya'lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü'l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs'tan almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaâz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî'nin medresesinde verdiği ders ve vaâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple,Bağdad halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir-i Geylânî , bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vaâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahrâlara çıktı. Bağdad'ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:
"Irak'ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve "Açım! açım!" diye midemin feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır." meâlindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."
"Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; "Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip geleceksin." derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni tehdit ederdi. Cân u gönülden, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okuyunca, onun tamâmen yandığını görürdüm."
sahinkar1980
SULTANÜL EVLİYA GAVSI GEYLANİ HZ.

Bir kere Abdülkâdir Geylânî şöyle bir ses işitti: "Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım.""Başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım." diyordu. Bunun üzerine Abdülkâdir Geylânî "Eûzübesmele" çekti. "Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Sus ey mel'ûn!" diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkâdir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışdım." dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; "Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez." buyurdu.
Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. "Bunlar nedir?" dedim; "Dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. Dünyâ ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahnın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Senin içinde bulunan mânîlerdir." denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Arzu ve isteklerindir." denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.
"Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim. Allah'ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. "
"Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’dan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım".
"Nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad'a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; "Sen ki Abdülkâdir'sin, buna hayret mi ediyorsun?" dedi."
"Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsân olundum. Allah'ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum... Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim."
Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad'a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. "Emir var. Yedi sene Bağdad'a girmeyeceksin." dedi. Bu sebeple, Bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; "Ey Abdülkâdir! Bağdad'a gir, serbestsin." diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad'a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs'ın zâviyesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak; "Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi.
Bir müddetten beri Bağdad'da bulunan Abdülkâdir Geylânî fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; "Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "Ben dînimi kurtarmak istiyorum." dediğinde; "Korkma, dînine bir zarar gelmeyecek." denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; "Ey Abdülkâdir! Buyurun." dedi. Yanına varınca; "Söyle, dün Allah’dan ne istemiştin?" dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o Zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’dan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zâtın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.
Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; "Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?" derdi. Şeyh Hammâd'ın müridleri ona bâzan; "Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene." derler; Şeyh Hammâd da onlara; "Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum." derdi.
Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; "Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek." dedi.
Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; "Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim." dedi.
Zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü'l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebü'l-Vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; "Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. Ona karşı bu şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "Henüz zamânı var. Vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır..." derdi.Bir defasında da; "Ey Bağdadlılar! Allah’a yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır." dedi ve Abdülkâdir Geylânî 'ye dönüp; "Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb etti.
kadiri
SULTANI AZAM HAKKI EFENDİ HZ. BUYURDULARKİ:
kadiri gecesinde cebrail(as) dahil bütün melaikeler yer yüzüne iner müminlerin evlerine girer ve müminlere sarılırlar. üç kişinin evine girmezler onlar evde köpek besleyen fotoğraf bulunduran ve cunup kişi varsa meleklerin size sarıldığını nasıl anlarsınız biliyormusunuz hani soğukta dururken bir aniden titrersiniz ya işte kadir gecesinde de öyle olursa size melek sarılmış olur.
sahinkar1980
Nihayet Abdülkâdir Geylânî Bağdad'da insanları irşâda, Allah'ın beğendiği yolda bulunmaya dâvete ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah efendimiz Allah'ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide çoğaldığı bir anda Resûlullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; "Bu, kutubluk denilen velîlere âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular.
Resûlullah efendimizden Hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra Hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; "Önceki velîlerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır." buyurdular. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine "Gavs-ül-A'zam(= En büyük Gavs) " denildi. İmâm-ı Rabbânî bu hususda onun vekîlidir.
Abdülkâdir Geylânî 'nin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır: Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. "Yâ Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "Doğru söylemiştir. O benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?" buyurdu."Adiyy bin Müsâfir; "Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen makâmını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir." der.
Abdülkâdir Geylânî bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufâî'dir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: "Şu anda Abdülkâdir Bağdad'da "Ayağım, her velînin boynundadır" diyor.Ahmed Rufaî; "O bu sözü mânevî emirle söyledi." dedi.
Ebû Medyen Mağribî de; "Evet ben Mağrib'de ona boynunu uzatanlardan biriyim." buyurdu.
İbn-i Hacer-i Askalânî hazretleri de; "Bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi.
Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm; "Şüphesiz o, evliyânın sultanı idi." demişti.
Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: "Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı."
Abdülkâdir Geylânî 'nin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allah’ı anmak, gönlü Allah’dan başkasından kurtarmaktır.
Abdülkâdir Geylânî tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Rasulullah efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır:
Hicrî beş yüz yirmi bir senesi Şevval ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm."Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu. "Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?" dedim. "Ağzını aç!" buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defâ ağzıma sürdü ve; "İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile Rabbinin yoluna çağır." buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib'i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; "Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu. "Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim. "Ağzını aç." buyurdu. Açtım. Altı defâ sürdü "Niçin yediye tamamlamadınız?" dedim. "Resûlullah'a karşı olan edebimden." buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım.
Birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vâzına devâm etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; "Ceddim Resûlullah'ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr etti." dedi.
Sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devâm etti. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. Huzûrunda Kur'ân-ı Kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu.
Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları Kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi.
Ebû Muhammed Haşşâb der ki:"Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî'nin vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. Beni görünce; "Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım." dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifâde ettim. "
Bir gün birisi huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; "Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik"Lâ ilâhe illallah" dedi. Bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.
Önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zât anlatır: "Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın." buyurdu.
sahinkar1980
KUTBU RABBANİ HZ. devamı



Abdülkâdir Geylânî 'nin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî'nin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kapladı. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler.
Ebû Sa'îd Kilevî şöyle anlatmıştır: "Ben, Abdülkâdir-i Geylânî'nin meclisinde iken, Resûlullah efendimizi ve gördüm.Bir defâsında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. "Her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu."
İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: "1166 (H.561) yılında Bağdad'a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylâni'yi ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık."
Dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; "Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur." diye konuşuldu ve bu arada;"Ben derece bakımından Yûnus aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü...
Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylâni'nin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî ; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim." buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti.

Vefâtı:
Abdülkâdir-i Geylânî vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile berâberim." Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!" Yine; "Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allah beni ve sizi mağfiret etsin! Allah benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:
Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu.
Vefât ederken iki defâ; "Allahümme refîk al a'lâ." deyip; "Size geliyorum, size geliyorum." buyurdu. Tekrar buyurdu ki: "Durun!" Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; "Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allah'ın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; "Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah iledir." buyurdu.
Oğlu Şeyh Abdülazîz; "Hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allah'ın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allah, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur." buyurdu.
Daha sonra; "Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!" Sonra da; "Allah Allah Allah..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi.
Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı.Cenaze merasimine gelen büyük kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi.

VASİYYETİ :
Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.
Ey oğlum! Allah bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
kadiri
SULTANI AZAM HAKKI EFENDİ HZ. BUYURDULARKİ:
insanlar arasında insanlar ne yapıyorsa sizde öyle yapın ama kalbiniz hakk ile beraber olsun insanlar ne yaptığınızı anlamasın onlar dünyalık konuşuyorsa sizde konuşun ahiretli konuşuyorsa siz de konuşun yeterki kalbiniz hakk ile beraber olsun kalbinizden allahı çokça anın
sahinkar1980
Efendimiz s.a.v.buyuruyorki:

kim neyi çok severse onu çok anar.

aklıma gelen şu kelime oldu acaba birisine sen ALLAH ı seviyormusun desem evet der peki nekadar zikrediyorsun (anıyorsun)desem acaba cevabı ne olurdu.
veyahutda efendimiz s.a.v i seviyormusun desem yine evet der peki nekadar selavat getiriyorsun desem cevabı ne olurdu.aslında bu düşünceleri herbirimiz kendi nefsimizde düşünsek daha iyi olmazmı yani birisi gelip bana sorsa cevabım ne olurdu.ya seviyorum ama anmıyorum seviyorum ama selavat getirmiyorum veya aklıma geldikce anıyorum aklıma geldikce selavat getiriyorum.desek sizce sevgimiz aklımıza getirdiğimiz kadar olmazmı.

oysaki efendimiz s.a.v. kimi çok severseniz ahirette onunla haşr olursunuz buyurmuş.

biz mürşidi kamiller kadar efendimizi s.a.v i sevemiyoruz onlar kadar sevsek büyük küçük demeden bütün sünnetini yaptığımız gibi o nun ahlakıyla ahlaklanırız.ve birer veli olur çıkarız.onlar kadar sevemesekte sevmeye çalışalım sünnetini yapmaya çalışalım.ama düşünürsek bugün için efendimiz s.a.v in varisi hükmündeki mürşidimizide çok seversek inşallah ahirette onunla haşr oluruz.ve mürşidimizde efendimiz s.a.v in yanında haşr olursa inşallah bizde efendimiz s.a.v in varisi hükmündeki mürşidimizin faydasını görürüz.
kadiri
ŞEYH HAKKI EFENDİ HZ. BUYURDULARKİ:
ALLAHIN ZATI DÜŞÜNMEK AHMAKLIKTIR ANCAK SIFATLARINI DÜŞÜNMEK İNSANI EN ÜSTÜN MERTEBELERE YÜCELTİR ALLAHA ULAŞTIRIR.
sahinkar1980
gavsı geylani hz. devam

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’dan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur."
Abdülkâdir Geylânî'nin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla tarikatı dünyânın çeşitli yerlerinde [ Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), Irak, Suriye ve Anadolu'da ] yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerafeddîn Îsâ Mısır'a hicret etmiş olup şimdi Mısır'daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika'da daha çok "Şerif "diye , Irak, Suriye ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.
BİR MÜRŞİD OLARAK PORTRESİ :
Abdülkâdir Geylânî heybetli bir zat idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz ancak "din" husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz." kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
Dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfelinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansa, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.
Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allah’a duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: "Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allah’a yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylâni'nin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allah’dan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür."
Bir kere de; "Her kim her rekatında Fâtiha'dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ Allah'ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, Allah'ın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür." buyurdu.
Müridlerinin, tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti:"Allah'ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin rûhunu tövbesiz alma." diye yalvardı.
Bir defâsında; "İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık." buyurdular.
Bir kere de; "Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar müridlerimin isimlerini gördüm." buyurmuştur.
Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî 'ye arz etti. O da; "Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur." buyurdu. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi.
Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir'e git, bana duâ etsin. Belki Allah beni azapdan kurtarır." dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun." dedi. Abdülkâdir Geylânî sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu. Babası; "Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allah onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı." dedi.
Muhammed Ezher şöyle anlatır:
Bir sene Allah’dan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel'in kabrine koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle'ye doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî olduğunu anladı.
Onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu.
Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.
Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlatır: "Ben Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen'deki İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; "Irak'a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür." buyurdu.Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses; "Bağdad'a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz." diyordu.
Allah'ın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.
kadiri
ALINTI(RmS @ Oct 20 2007, 01:21 AM) *

Şeriat, Tarikat, HAkikat, MArifet

Allah Şirke düşmeden, vesveseye yenilmeden marifet yolunda ilerletsin hepimizi.


amin ecmain allah razı olsun
kadiri
tarika-ı aliyye kadiri nin ikinci piri kabul edilen ''eşrefoğlu abdullah rumi hz.'' bir kaç ipret alınacak sözler:


EY HEVASINA TAPAN



Ey hevasına tapan
Tevbeye gel tevbeye
Hakk'a tap Hak'tan utan
Tevbeya gel tevbeye

Nice nefse uyasın
Nice dünya koğasın
Vakt ola usanasın
Tevbeye gel tevbeye

Nice beslersin teni
Yılan çiyan yer anı
Ko teni besle canı
Tevbeye gel tevbeye

Sen teni sandın seni
Bilmedin senden teni
Odlara yaktın canı
Tevbeye gel tevbeye

Sen dünya-perest oldun
Nefsin ile dost oldun
Sanma dirisin öldün
Tevbeye gel tevbeye

Gör bu müekkilleri
Yazarlar hayr u şerri
Günahdan olgıl beri
Tevbeye gel tevbeye

Ey miskin ademoğlu
Usan tutma alemi
Esmeden ölüm yeli
Tevbeye gel tevbeye

Ölüm gelicek naçar
Dilin tanını şaşar
Erken işini başar
Tevbeye gel tevbeye

Göçer bu dünya kalmaz
Ömür payidar olmaz
Son pişmaz assı kılmaz
Tevbeye gel tevbeye

Tevbe suyuyla arın
Dimegil bugün yarın
Göresin Hak didarın
Tevbeye gel tevbeye

Eşrefoğlu Rumi sen
Tevbe kıl erken uyan
Olma yolunda yalan
Tevbeye gel tevbeye


^^^^^^^^^^^^^^^^
^^^^^^^^^^^^^^^^

İlahi padişaha bi-niyaza
Yüce dergehine geldim hudaya
Benim hacatla gönlüm doludur
Veli nidem bu nefsim bed-huludur
Günah yükünü arkama urundum
Aciz toprağına yüzüm süründüm
Tevazu bir el sana getürdüm
Kapına yüz karasını götürdüm
Bilirim padişah-ı bi-niyazsın
Sana yalvaranı mahrum komazsın
Verirsin kullarına istediğin
Bilirsin her kulunun ne dediğin
Yer-ü gök ehli hep senden umarlar
Kamusu hazretine yalvarırlar
Benim dahi günahım çok elim dar
Kapuna geldim ey settar-ü gaffar
Getürürem şefi Mustafa'yı
Nebiler serveri kan-ı vefayı
Sen anınla olan dostluk hakkıyçün
O dostunla olan mestlik hakkıyçün
Dilerim hazretine ire ahım
İşitip affedersin her günahım
İnayet gözüyle bir gez bakasın
Beni haşa ki odlara yakasın
Bu iyman hil'atin ahir nefeste
Çıkarıp kılmayasın beni haste
Beni uryan-ü rüsvay etmeyesin
Götürü beni oda atmayasın
Zebaniler eline vermeyesin
Kapundan horluk ile sürmeyesin
Şuna kim sen iyman ihsan edesin
Anı andan nice geri alasın
Göçecek canımız işbu bedenden
Ayırma gil bizi ey hak iymandan
Bu Eşrefoğlu mücrim Rumi miskin
Kapuna geldim açu yalın algin
Seni senden eder ol şey'en lillah
Ayırma anı didarından Allah
Ki sendedir sana ermeğe çare
Senin derdinden oldu uş avare
Visalinin lengereğiyle durgır anı
Didarın şerbetiyle kandır anı
Ümit sensin iki alemde ancak
Bilürem sensin ol ma'bud-ü mutlak
Duamı kıl kabul eyle beni şad
Bi-hakkı Ahmed-ü Mahmud-ü Muhammed


kadiri
Peygamber (sav) Efendimiz hadisi şeriflerinde;

“Bir mecliste oturan topluluk Allah’ı zikretmeden, o meclisten ayrılırlarsa bir eşeğin leşinden ayrılmışlar gibidir. Zikrullah yapmadan ayrılan bir topluluk kıyamet gününde hüsrana uğrarlar.(Buhari)

Ebu Vakıd El Haris bin Havf (ra) demiştir ki;

“Muhakkak ki Rasulullah (sav) mescide insanlarla beraber oturuyordu (Allah’ı zikrediyordu) O esnada üç kişi (mescidden) içeri girdi. İkisi Rasulullah’a (sav) doğru geldi. Diğeri gitti. (O gelenlerden birisi) ön halakanın birinde bir boşluk buldu ve oturdu. Diğeri de (rahatsızlık vermemek için) arkalarına oturdu. Üçüncüsü de zaten arkasını dönerek çekip gitmişti. Rasulullah (sav) zikrullah bittikten sonra dedi ki;

─ Size şu üç kişiden haber vereyim mi?

Birisi Allah’ a yüzünü döndü. Allah Teâlâ ona acıdı (ve affetti)

Bir diğeri zahmet etmekten çekindi (arkaya oturdu) Allah Teâlâ da onu mağfiret etti.

Sonuncusuna gelince (Allah’ı zikirden) yüz çevirdi. Allah Teâlâ da ondan yüz çevirdi. (R.salihin)

sahinkar1980
selamün aleyküm.
genel olarak düşünecek olursak şugün çok rahatız elhamdulillah.efendimiz s.a.v. dünyası için ahireti bırakanda hayır yoktur ahireti için dünyayı bırakanda hayır yoktur hem dünyaya hemde ahirete çalışanda hayır vardır buyurmuş.büyük velilerden biri diyorki asırlar öncesi zamanda önce maneviyat sonra maddiyat gelirdi şimdiki zamanda ise önce maddiyat sonra maneviyat gelir.bu günde maddiyatın olmaz ise hayır yapmayı bırak ibadetini bile rahatca huzuru kalp ile yapamıyor insan ama maddiyat iyi olursa ibadetini rahat yapar hayırlar yapar ziyaretlere gider alcağını alır vereceğini verir.önceki zamanda birkişi bir medreseye gitse veya bir dergaha gitse komşuları onun malına mülküne çoluk çocuğuna bakarmış şimdiki zamanda kişi kendisine zor bakıyor bir başkasına bakmaz eve kapanıp gece gündüz ibadet yapsan bana bakarlar desen kimse bakmaz acından ölürsün.onun için çalışıp helalinden kazanıp harama el uzatmamak lazımdır.ve rızka bereket istemek gerekir.yukarıda şu gün için rahatız dedim çünki efendimiz s.a.v in hayatını okursanız anlarsınız.maddi olarak insan nekadarda zorda olsa açlığı bir öğünü geçmiyor.efendimi s.a.v. habibullah olduğu halde istememiş aç kaldığı günler olmuş hatta sahabilerden biri efendimizin s.a.v yanına geliyor bir bakıyor beti benzi solmuş ya resulallah bu haliniz nedir betiniz benziniz solmuş diyor efendimiz s.a.v üçgündür açım diyor ve sahabi rdh.hemen gidip ufakta olsa bir iş yapıyor aldığı karşılığında hurma alıp getiriyor efendimiz s.a.v bunu ALLAH VE RESULÜNÜ sevdiğin içinmi yaptın diyor oda evet deyince kimki ALLAH VE RESULÜNÜ çok seviyor dünyada başına gelecek sıkıntılara hazırlıklı olsun buyurmuş.efendimiz s.a.v ümmetine dünya sefahatı vaad etmiyor ahiret safahatı vaad ediyor.bunun içinde onun hatını okursak dünyayı bırakıp ibadete yönelmemiş zamanı gelince yatmış zamanı gelince ailesiyle oturmuş,mescide gitmiş dünyalık işler yapmış birini alıp öbürünü atmamış.daha geniş açılımı onun hayatını anlatan kitaplarda.ve son olarak şunu söylemek istiyorum efendimiz s.a.v ümmeti ümmeti diye ağlamış peki biz ya resulallah ya habiballah diye kaç gün ağladık.büyük veliler yarabbi dünyayı elimizden alma kalbimizede koyma diye dua ederlermiş.
selametle.
sahinkar1980
selamün aleyküm

imamı rabbani hz.şeriat üç kısımdır ilim,amel, ihlas bu üçünün biri eksik olsa şeriatın eksik sayılır buyurmuştur.tarikat tasavvuf hayatı şeriatın üçüncü kısmı olan ihlası elde etmeye yardımcı olur buyurmuş.bu günde bu zamanda herkes kendi nefsini iyi bilir en başta namaz kılarken insan tekbir getirdiğini biliyor birde selam verdiğini hatırlarsa namazın ortalarında ben namazdayım diye ne ala namaz insanı kötülüklerden alıkoyar buyrulduğuna göre biz hala kötülüklerden beri olmuyorsak ozaman namazımızın tadili erkandan tut huşuu suna kadar dikkat etmemiz gerekir.ALLAHUTEALA c.c. amellerin takva tarafına bakar diyor alimin biri kalb ALLAH'IN nazargahıdır dilimiz zikrediyorsa ALLAHUTEALA c.c. zikrimizin dildeki haline değil kalbdeki haline bakar dilimiz onu anarken kalbimizde onu anmalı dil başka kalb başka olmamalı üstadım şeyhim bir sohbetinde diyorki zikrederken nekadarının anlamını düşünüyorsan kÂrın okadardır.yani yüz tevhidde kaçtanesinin anlamını düşünerek söylüyorsan kazancın o kadardır.tevhid(ALLAH TAN BAŞKA İLAH YOKTUR)anlamını düşünmek.
biz az diyelim siz çok anlayın inşaallah. üstadım şeyhimin bir duasıyla son vermek istiyorum
YARABBİ YARATMIŞ OLDUĞUN BÜTÜN MAHLUKATIN ŞERRİNDEN MUHAFAZA EYLE. NEFSİMİNDE ŞERRİNDEN MUHAFAZA EYLE.demek güzel olur sonuna diyor.
selametle.
sahinkar1980
şeyh hakkı efendi hz.bir sohbetlerinde:

Velâyette ilk nokta imandır. Yüce Allah'a ve 0'nun gönderdiklerine iman eden herkes Allah'ın dostluğu için ilk adımı atmış olur. Bu adımda her mümin ortaktır. Yani her mümin velidir. Ancak bu, veliliğin ilk merhalesidir.
Ariflerin belirttiği gibi, iman dairesine girdikten sonra sonsuz velâyet dereceleri, farklı kulluk makamları, birbirinden güzel manevi haller, bitmez tükenmez ilâhi zevkler ve ilimler mevcuttur. Herkesin Allah katındaki derecesi, değeri ve fazileti değişiktir. Her mümin sahip olduğu ilim, amel, yakîn, teslimiyet, marifet, muhabbet, ibadet, hizmet, edeb ve takva ölçüsünde Allah katında sevilir, O’na yakınlık kazanır, ilâhi huzurda kabul görür. Maddi rızıklar gibi manevi rızıklar da farklıdır. Allahu Tealâ dilediği kullarına bol ikram ve ihsanlarda bulunur. Bir kuluna vermediğini, diğerine verir. Bu ilâhi tercihi şu ayetlerden anlıyoruz:
"Baksana, biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük bakımından daha hayırlıdır." (İsra/20)
"Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır." (Ahkâf/19)
“Allah sana iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise, dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Mücadele/1 I )
Büyük veli Seyyid Abdulkadir Geylanî K.S. de, "velâyet halktan değil, Cenab-ı Hak’tan gelir. Veliliği kullar değil Yüce Allah verir" diyerek, bu işte seçimin Yüce Mevlâ'ya ait olduğunu belirtiyor.
Görülüyor ki müminler içinde ilim, marifet ve takva sahipleri, diğer müminlerden ileridedir. Alim deyince malumat sahibi değil, marifet sahibi akla gelir. Marifet, Yüce Mevlâ'yı gereğince tanımaktır. Marifetin sonucu edep ve ilâhi aşktır. "Kulları içinde Allah'tan ancak alim olanlar korkar." (Fatır/28) ayeti, alimde bulunması gereken en önemli sıfatın edep olduğunu ortaya koymaktadır. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer/9) ayetiyle diğer insanlardan farklı tutulan alimler, dünyaya değil, Yüce Mevlâ'ya gönül veren ilim ehlidir. Arifler, diğer müminlerle imanda ortaktırlar, fakat ilim, edep ve ilâhi aşkta apayrı bir hale ve dereceye sahiptirler. Gerçek alim, ariftir; işi Hakk’ı tarif etmektir. Kâmil mürşid yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Gönlünü Allah'a veren alime Rabbanî alim denir. Kâmil mürşid Rabbanî alimdir. O, Allahu Tealâ tarafından seçilmiş ve sevilmiş bir kuldur
sahinkar1980
selamün aleyküm
şeyh hakkı efendi hz.nin küçük oğlu ömer faruk vefat etmiştir.onuda dualarınızda rahmetle anmanız dileğiyle ruhu için el fatiha.
kadiri
şeyh hakkı efendi hz. buyurdularki:tarikat ehli insanlar bir bahçede açmış güle benzer gelen geçen her insan o güle bakar ama gülün çevresindeki otlara bakmaz bitkilere bakmaz işte allah dünyada ve ahirette inl önce tarikat ehli insanlara bakar
sahinkar1980
Tarik-i Aliyyenin esas itibariyle hepsi birdir, muhammediyyedir. Ulu Mevlamız (CC) şöyle buyuruyor: “(…) Allah (CC) ancak takva sahiplerinden kabul eder (…)”
Bu yolda Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü’nden (SAV) başlayıp en son veliye binlerce mürşidi kamil ve nice nişansız Allah (CC) Hz.leri’nin dostları devam edegelmiştir.
Şunu da tesbit edelim. Önce iman olmadıkça hiçbir oluş yok. Evvela Şeriat, daha sonra Tarikat (gidilen yol), derununda marifet, peşinden de hakikat gelir. Tek kelime ile Tasavvuf dediğimiz güneş yol, günümüzde gönlü kan yuvası haline gelmiş nice irfan öksüzleri var ki, Tasavvufun (Tarikatın) dine sonradan girdiğini sanırlar. Gerçek şudur. Şeriat (Allah’ın cc. tüm emirleri) O’nun (SAV) Alemlerin Fahri Ebedisi Nebiler Nebisi’nin (SAV) zahiri, Tasavvuf ta batınıdır. Bu hususta Yüce Mevla (CC) şöyle buyuruyor: “O (CC), (herşeyden önce mevcut olan) Evvel’dir ve (her şey helak olduktan sonra geriye kalacak) ahirdir (Varlığı sayısız delillerle) zahirdir ve (akılların idrak edemeyeceği zatı ise) batındır. O herşeyi bilendir.”Ayet-i Kerimesi ile Şer-i Şerife muvafık ve mutabık olarak Tarikat, Hakikat ve Marifet beyan olundu.
Şüphe yok ki, bu sürede zikrolunanlar da, temiz bir kalbi olan veya can kulağı ile dinleyen kimseler için bir ihtar ve ibret dersi vardır. Kaf Suresi’nin 37. Ayet-i Kerimesinin işareti, basiret ve insaf ehline kafi gelecektir
sahinkar1980
selamün aleyküm. sizlere dinlediğim sohbetlerden anlatmak istedim.
YOLLAR ÜÇE AYRILIR:
şeriat,tarikat,hakikat.şeriatın gemi gibi,tarikatın deniz gibi,hakikatın inci gibi olduğu söylenir.inci isteyen gemiye biner ve denize açılır ve inciye ulaşır.bu tertibi terk eden inciye ulaşamaz.talibe (müride)vacip olan ilk önce şeriattır.şeriat ile kastedilen ALLAH ve resulünün s.a.v.emrettiği abdest,namaz,oruç,zekat,hac,helali istemek,haramı terk etmek gibi emir ve yasaklardan ibaret şeylerdir.Bir kimseyi havada uçarken ,denizde yürürken,ateş yerken ve bunun gibi keramete benzeyen haller içinde görsen fakat o kimseyi ALLAH ın farzlarından bir farzı sünnetlerden bir sünneti kasten terk etmiş görürsen bilki o insan davasında yalancıdır veya cin şeytanlardan biridir.onun işi keramet değil sihirdir.insan zahirini şeriat elbisesi ile süslesin öyleki şeriatın nuru kalbine yerleşsin nurlandırsın insani zulmeti kalbinden temizlesin.kalbe yönelme tarikat sayesinde mümkün olur tarikat takvayı almak demektir menzilleri ve makamları katederek seni yüce mevlaya yaklaştıran herşey tarikattır.şeyhlerin yolları farklı farklıdır.çünkü onların makamları ve halleri değişik değişiktir.her şeyh üzerinde olduğu hale ve makama uygun bir yolu tercih ve tesbit etti.O yolların bazısı insanlarla sohbet ve onların arasında eğtim yoludur.bazısı insanlardan ayrılarak yalnızlığı seçme yoludur.bazısı namaz oruç ve benzeri ibadetlerden müteşekkil virdleri çoğaltmaktır.bazısıda sırtında kuru ot ve odun taşıyıp çarşıda satarak parasını insanlara dağıtma yoludur.bundan dolayı onların herbiri bir usulü seçmiştir.hakikat,maksada ulaşmak ve tecelli nurunu müşahade etmektir.Nefsi iştah verici şeylerden uzaklaştırmak,bir tarikattır.Ahiretin hallerini keşfetmek ve bunu hissetmek hakikattır.şeriat ilahi yolları içinde toplayan bir isimdir.bu yolların usulüne,füruuna,ruhsatına,azimetine,iyisine ve daha iyisine şamildir.Sufiye göre tarikat,yolların en güzeline,en kuvvetlisine,en azimetlisine,sarılmaktır.Hakikat herşeyin varlığını ispat etmek kesin delille bilerek açığa çıkarmak hal ve vicdanla keşfetmektir.Namaz hakkındada böyle bir söz söylenmiştir.Namaz hizmettir.yakınlaşmadır,kavuşmadır.hizmet şeriattır,yakınlık tarikattır,kavuşmak ise hakikattır.namaz bu üç hasleti cemeder.bu konuda şöyle denilmiştir:şeriat ALLAH a ibadettir,tarikat onun huzuruna varmaktır,hakikat ise o nu müşahede etmektir.ALLAH bizleri yolundan ayırmasın.amin
herden
ALINTI(kadiri @ Oct 4 2007, 01:13 PM) *

kardeşim allah razı olsun güzel sözler yazmışın ama benim mürşidim öyle bir kutbul azamdır ki o nu herkes amlayamaz ancak onun deryasına dalanlar anlar seni anlıyorum.allah feytullah hocadan razı olsun o da gönül ehli bir insan ama kendi nefsime söyleyeyim benim mürşidim var ya onun yerini ne feytullah hoca ne menzil şeyhi alır allah onlardan da razı olsun hepimizdende.

benimdeeee... thumbup.gif
aynennn good.gif
sahinkar1980
ALINTI(herden @ Jul 6 2008, 07:44 PM) *

benimdeeee... thumbup.gif
aynennn good.gif



kardeş daha açık yazabilirsin bir sofi dünya şeyh ile dolu olsa yine benim şeyhim 1 tanedir demeli ama bunu derken de bir başkasını incitmemeye dikkat etmelidir.selametle.
herden
ALINTI(sahinkar1980 @ Jul 8 2008, 12:00 AM) *

kardeş daha açık yazabilirsin bir sofi dünya şeyh ile dolu olsa yine benim şeyhim 1 tanedir demeli ama bunu derken de bir başkasını incitmemeye dikkat etmelidir.selametle.


shake2.gif ben de aynı kanatteyim zaten.kadiri kardeşin düşüncelerine katıldığımı, onayladığımı söylemeye çalışmıştım.
aynen dediğiniz gibi...dünya şeyh dolu olsa benim şeyhim gibisi yok benimkisi bir tane"..
yoksa sizi ya da başkasını incitmek değil kastım.neden olsun ki... confused1.gif
siz yalnış anlamışsınız.
sahinkar1980
ALINTI(herden @ Jul 8 2008, 06:54 PM) *

shake2.gif ben de aynı kanatteyim zaten.kadiri kardeşin düşüncelerine katıldığımı, onayladığımı söylemeye çalışmıştım.
aynen dediğiniz gibi...dünya şeyh dolu olsa benim şeyhim gibisi yok benimkisi bir tane"..
yoksa sizi ya da başkasını incitmek değil kastım.neden olsun ki... confused1.gif
siz yalnış anlamışsınız.


yo estağfirullah kardeş yanlış anlamadım birincisi nedemek istediniz onu anlamak istedim 2.senin şeyhin benim şeyhim tartışması çıkmasın diye öyle dedim 3.hani bir kişi olurya üstadını övmek isterse bir başka kardeşimizi incitmesin diye öyle dedim kusurumuz varsa affola.
not:
(çünkü biryerde görmüştüm adam kendi şeyhini överken diğer nekadar şeyh varsa hepsini alçaltmış ve sofisini incitecek şekilde yazı yazmış onun için öyle dedim.)
kadiri
ALINTI(herden @ Jul 6 2008, 07:44 PM) *

benimdeeee... thumbup.gif
aynennn good.gif



allah razı olsun ......... bu mübarek mürşidler öyle bir pınarki onun suyundan içen birdaha susamaz ........ dualarınızda bizleride unutmayın inşallah (siz benden büyüksünüz amma size bir tavsiyem var mürşidini balığın suyu sevdiği gibi sev)
........... selametle
herden
ALINTI(kadiri @ Jul 13 2008, 12:03 PM) *

allah razı olsun ......... bu mübarek mürşidler öyle bir pınarki onun suyundan içen birdaha susamaz ........ dualarınızda bizleride unutmayın inşallah (siz benden büyüksünüz amma size bir tavsiyem var mürşidini balığın suyu sevdiği gibi sev)
........... selametle

bleh.gif inşaalah.sizden büyük olduğumuda nereden blink.gif çıkardınız.nerden biliyorsunuz sizden büyük olduğumu confused1.gif
missderv
ben sana demedim mi ara bulursun diye

herden kardeş mi desem ... artık ne ise küçüğüm mü desem ?

ortalıkta gez... bir Kadiri bulursun ?

Hem Maraş ta göksunda ! sana da yakın ! eve yakın yani !

deniz kenarında ne işin var ! yüzme bilmeyene tehlikeli olur !

buralarda ne işin var ! siz oralara... sizin oralara bakın !

(bu sözlerimizin Hakkı Efendi ile alaksı yoktur ! Herden e dir )
kadiri
ALINTI(herden @ Jul 13 2008, 03:49 PM) *

bleh.gif inşaalah.sizden büyük olduğumuda nereden blink.gif çıkardınız.nerden biliyorsunuz sizden büyük olduğumu confused1.gif



allah razı olsun menevi olrak kendimi her islamı yaşayan ve yaşamak isteyen insanlardan kendimi küçük görüyorum

selametle.................
sahinkar1980
Ey yolcu! Malumun olsun ki, mertebeler, makamlar ancak kamil bir mürşidin eli ile tevbe edip telkini tarikat almak ile hasıl olur ve Cenab-ı Hak (CC) Hz.leri’ni canı gönülden (dil ile, gönül ile ve bütün azalar ile) zikretmekle hasıl olur. Yüce Mevlamız buyurur ki: “Allah’tan (CC) korkun, Allah (CC) size ilim öğretiyor. Allah (CC) her şeyi kemali ile bilicidir.” [5] Ayet-i Kerimesi takvası olanlara Cenab-ı Hakk’ın (CC) ilmi ihsan edeceğini gösterir. Buradaki ilimden murad, ilmi Ledünnidir. Medresede tahsil edenlere bildirir demek değildir. İbadet ve taatten mahrum olduğu halde teessüf ve teessür etmeyen kimsenin kalbi ölmüştür. Tarika dahil olan bir kimse ilmini, amelini, ahlaki halini düzeltmeye muvaffak olamazsa tarikattan istifade edemez ve edememiştir. Tarikata intisap eden kimse mutlaka bir sıcaklık hissetmelidir. Çünkü hamama giren kimse sıcaklık hissetmezse hamamın evinden ne farkı olabilir?
Tasavvuf, bir müslümanın İslam Ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve Yüce Allah (CC) Hz.lerine gidilen yolları öğreten ilimdir. İnsanın manen yükselmesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de bunun enerji maddesi yani benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yani iman ile ibadet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani Tasavvuf (Tarikat) ilminin yolunda ilerlemek gerekir.
kadiri
PİR ABDULKADİR-İ GEYLANİ HZ. BUYURDULARKİ:
Belirsiz ve muğlak şeyleri keşfeden ’a hamdolsun. Yaratılmışların hayırlısı Hazreti Muhammed’e (A.S.) salât ü selâm olsun!

o’dan başkasına gönül bağlamayıp ürken, ile gönül alışkanlığı içinde ünsiyet kuran GAVS-I Â’ZAM diyor ki:

“Cenâb-ı Hak (c.c) Bana (ilham yoluyla) şöyle buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam!

— Buyur ALLAH ım buyur, emrine âmâdeyim!

— İnsanlık âlemiyle melekût âlemi arasındaki her hal ve sınır, ŞERİAT’ın kendisidir. Melekût âlemiyle,ALLAH ’a varmanın üçüncü basamağı olan CEBERÛT âlemi arasındaki her hal ve sınır, TARİKAT’ın kendisidir. CEBERÛT âlemiyle LÂHUT (ilâhi âlem) arasındaki her hal ve sınır ise, HAKİKAT’ın kendisidir.”

Ve sonra (c.c.) şöyle buyurdu:

— “Ey Gavs-ı Â’zam! Ben, insanda zâhir (belirgin) olduğum kadar hiç bir şeyde zâhir olmadım.”

Bu beyandan sonra bu kez Ben, Rabbime sordum:

— Sizin için, size mahsus bir yer var mıdır?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Yerleri (mekânları) yaratıp oluşturan Benim. Bu bakımdan Benim için hiç bir mekân olamaz, buyurdu.

— Ya Rab! Sizin yemeniz ve içmeniz olur mu?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirin yemesi ve içmesi Benim yemem ve içmemdir.

Ve sonra şöyle sordum:

— Ya Rab! Melekleri neden ve hangi şeyden yarattın?

— Ey Gavs-ı Â’zam! Melekleri insanın nûrundan yarattım; insanları da kendi nûrumdan vücuda getirdim.

Buyurdu ve şöyle devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben ne güzel istekliyim, insan da ne güzel istenilendir! Binici olarak ne güzeldir İNSAN ve ne güzeldir O’na binit olan varlıklar!

Rabbim sonra devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İNSAN Benim sırrımdır; Ben de O’nun sırrıyım. Eğer insan Benim katımdaki mevkiini bilmiş olsaydı, her nefes alıp verişinde “BUGÜN MÜLK KİME AİTTİR?” Âyetini okurdu.

Ve sonra Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İnsan ne yerse, ne içerse, ne kadar ayağa kalkarsa ve ne kadar oturursa; ne kadar konuşur ve ne kadar susarsa; ne kadar bir iş işler, ne kadar bir şeye yönelir ve ne kadar bir şeyden uzaklaşıp ayrılırsa, mutlaka Ben O’nda bulunuyor ve O’nu harekete geçiriyorum. Çünkü Kudretim her varlığı kapsayıp içine almıştır!

Rabbim sonra buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, ayağı, dili var ya; işte onların hepsinde Ben varım. Hepsi de Benim tecellimle zâhir olur; Ben onların başkası değilim.

Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirlik ateşiyle yananı, yoksulluk kırgınlığıyla kırgın bulunanı gördüğün zaman ona derhal yaklaş; çünkü Benimle onlar arasında hiç bir perde yoktur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Bir şey yediğin, bir şey içitiğin, bir uykuya yattığın ve her halin uyanık bir kalb ve gören bir göz ile olsun!

Ey Gavs-ı Â’zam! Bâtında (gizlide) Bana olan yolculuktan mahrum bulunan kimse, zâhiri (açık ve seçik) yolculukla imtihan edilir de, bu yolculuğunda Ben’den ancak uzaklaşmayı artırır.

Ve sonra devamla Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İttihad (birleşme) öyle bir haldir ki, kelime ile anlatılamaz ve ona bir tabir de verilemez. Bu hal gönülde yer bulup mevcut olmadıkça ittihada inanan kimse küfre düşer. Kim de Hakk’a vuslat peyda ettikten yani Bana gönül yoluyla kavuştuktan sonra gaflet içinde ibadet ederse, o, ALLAH’a eş-ortak koşmuş olur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ezelî (öncesi olmayan) saâdetle mutlu olursa, ona müjde!… Çünkü o, ebediyen rezîl ve rüsvây olmayacaktır. Kim de ezelî şekâvetle (mutsuzluk ve bedbahtlıkla) mutsuz olursa, ona da yazıklar olsun! O artık, bir daha makbul bir insan olmayacaktır!

Ve yine Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Fakirlik ve yoksulluğu insana binek yaptım; bu bineğe kim binecek olursa, çölleri ve vadileri aşmadan önce yüce makama ulaşır.

Sonra yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer insan ölümden sonra meydana gelen şeyleri bilmiş olsaydı, dünyada yaşamayı hiç de temenni ve arzu etmez ve Benim huzurumda her ân ve dakika “YA RAB! CANIMI AL.” diye yalvarırdı.

Ey Gavs-ı Â’zam! Halkın kıyamet günü Benim katımdaki hüccetleri, sadece “ONLAR SAĞIRDIRLAR, DİLSİZDİRLER, KÖRDÜRLER.” Âyetinin hükmü olacak ve sonra da hasret ve ağlamak…

Kabirdeki durumları da böyledir.

Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Muhabbet (gönülden gelen sevgi) daima iki taraflıdır; sevgi, sevenle sevilen arasındadır. Seven, sevgiyi aşıp fenâ bulunca sevgilisine kavuşur.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ruhları, kendilerine “BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM?” âyeti hitabımdan sonra verdim. Ruhların kendi kalıplarında kıyamete kadar beklemekte olduklarını görüyorum.

GAVS-I Â’ZAM DİYOR Kİ:

— (Mâna âleminde) Rabbimi gördüm; Bana buyurdu ki: “Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ilimden sonra Ben’den rü’yeti (Beni görmekliği) isterse, hakikat o, rü’yet ilmiyle mahcûbdur, yani rü’yet ilmi ara yerde perdedir. Kim de rü’yetin ilimden başkası olduğunu zannederse, hakikat o, RÜ’YETULLAH ile aldanmıştır.”

Sonra Rabbim buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Beni gören kimsenin, artık her hâl ve kârda sormaya ihtiyacı kalmaz. Beni görmeyen kimseye ise, sormak fayda vermez. Böylesi söz yönünden perde arkasında kalmıştır. Yani söz, onunla rü’yetullah arasında perde olmuştur.

Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda fakir, hiç bir şeyi olmayan kimse demek değildir. Bilakis her hususta emir verme yeteneği olan kimsedir. O, bir şeye “Ol” deyince, o da oluverir.

Sonra yine Rabbim buyurdu ki:

— Cennetlerde Benim zuhurumdan sonra artık ne ülfet, ne de nimetin değeri kalır. Cehennemde de Benim onlara hitabımdan sonra ne yabancılık kalır; ne de ateşte yanmak!

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her cömert ve âlicenâb kişiden daha cömert ve ihsan sahibiyim ve Ben her merhamet edenden daha merhamet ediciyim.

Rabbim devamla buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda uyu, ama halkın uyuduğu gibi değil; ancak o takdirde Beni görebilirsin.

Bunun üzerine Rabbime dedim ki:

— “Ya Rabbi! Senin katında nasıl uyuyayım?”

Rabbim buyurdu ki:

— Bedeni lezzetlerden kesip dondurmakla; nefsi şehvetlerden uzaklaştırmakla; kalbi hatıralardan paklamakla; ruhun zaman mefhumundan ilgisini kesmekle ve zâtını, Zât-ı İlâhiyemde fenâ (yok) etmekle uyuyabilirsin.

Rabbim yine buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kendi arkadaş ve yâranlarına de ki: Sizden kim Beni arzuluyorsa fakirliği seçip beğensin; sonra da fakirliğin fakirliğini… İşte bu fakirlik tamamlanınca artık onun ötesinde ancak Ben varım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Yarattıklarıma karşı merhametli ve şefkatli olusan, o zaman müjde sana!… Yine müjde sana, eğer yarattıklarıma karşı bağışlayıcı olursan!

Sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş ve dostlarına de ki: Fakirlerin davetini ganimet bilsinler. Çünkü fakirler Benim yanımda, Ben de onların yanındayım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Ben her şeyin varılacak tek sığınağıyım ve Ben herşeyin nazargâhıyım; dönüş Bana olacaktır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Sen cennete de, ondaki mevcut nimetlere de bakma! O zaman Benim tecellimi vasıtasız olarak görebilirsin. Bunun gibi cehenneme ve ondaki şeylere de bakma; o zaman Benim tecellimi vasıtasız olarak yine görebilirsin.

Sonra Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Cennet ehli, cennet ile; cehennem ehli de cehennem ile meşguldür. Ey Gavs-ı Â’zam! Cennet ehlinden bir kısmı oradaki mevcut nimetlerden Bana sığınırlar. Nitekim cehennem ehli de cehennemin şiddetinden Bana sığınırlar.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim, Nebî ve Resullerden başka öyle kullarım var ki, onların ahvaline dünya ve ahiret ehlinden hiç bir kimse muttali olamaz; hatta ne cennet, ne de cehennem ehlinden bir kimse, ne cennet bekçisi Rıdvan, ne de cehennem bekçisi Mâlik onların ahvalini bilebilirler. Ben onları ne cennet, ne de cehennem ehli kıldım. Ne sevap ehli, ne de azab ehli eyledim; ne hûri için, ne de gılman için onlara bu imkanı verdim. Tanımasalar bile onlara gönülden inanan kimselere müjdeler olsun!

Rabbim devamla buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İşte sen onlardan birisin. Onların şu dünyada alametleri şudur: Bedenleri az yemek ve az içmekten eriyip gitmiştir. Nefisleri şehvetlerden geri kalmış, yanmıştır. Gönülleri hatıralardan paklanıp ütülenmiştir. Ruhları zaman mefhumundan arınıp manevi düzeye kavuşmuştur. Onlar, evet Onlar Bekâ Yârânı’dır, ebedileşen dostlarıdır.

Likâ nuru (ALLAH’a kavuşma nuru) ile kavrulmuşlardır

Ey Gavs-ı Â’zam! Çok sıcak bir günde susamış bir kimse sana gelir ve sen de soğuk suya sahib olur, aynı zamanda suya ihtiyacın da olmazsa, eğer o susamışı sudan men’edecek olursan, şüphesiz ki o zaman sen cimrilerin en cimrisisin. Ve artık Ben, kendimi merhamet edenlerin en çok merhamet edeni olarak tescil etmemle beraber, öylesine susamışları kendi merhametimden nasıl men’ederim?…

Rabbim yine buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günah işleyenlerden hiç biri Ben’den uzaklaşmadı ve ibadet ehlinden de hiç bir kimse Bana yaklaşmadı. (Çünkü yakınlık ve uzaklık nisbîdir. ALLAJ’ın ilmi, kudreti ve rahmeti her şeyi içine alıp kuşatmıştır.)

Ey Gavs-ı Â’zam! Eğer bir kimse Bana yaklaşacak olsaydı, herhalde o, günahkarlardan biri olurdu. Çünkü onlar âciz, yeteneksiz ve pişmanlık duyan kimselerdir.

Ey Gavs-ı Â’zam! Aczini, yeteneksizliğini bilmek, nurların ve feyizlerin kaynağıdır. Kendini beğenmişlik ise, karanlıkların menbaıdır.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarlar, günahları sebebiyle mahcûbdurlar. (Günah, onlarla ilâhi tecelli arasında bir perde olur.)

İbadet ehli ise, ibadetleriyle mahcûbdurlar. Bunların ötesinde Benim bir milletim daha var ki, onların ne günah üzüntüleri, ne de taat ü ibadet kederleri olur.

Sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Günahkarları fazilet ve iyiliğimle; kendini beğenenleri de adalet ve azabımla müjdele!

— Ey Gavs-ı Â’zam! İbadet ve taat ehli, Benim Naim sıfatımı zikretmekte; günah ehli de Benim Rahîm sıfatımı anmaktadır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Ben, günahtan geçtiği zaman günahkar kimseye yakınım; taat ve ibadetini bıraktığı zaman itaatkar kimseye ise uzağım.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Halk tabakasını yarattım, Benim güzelliğimin nuruna güç getiremediler. Bu nedenle kendimle onlar arasına zulmet perdesi gerdim.

Havâssı (seçkin kişileri) yarattım, onlar da Bana komşu olmaya güç yetiremediler. Bu nedenle ilahi nurlarımı kendimle onlar arasına perde yaptım.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Arkadaş ve yâranına de ki: Onlardan kim Bana kavuşmak istiyorsa, Benden başka herşeyden sıyrılıp çıksın!

— Ey Gavs-ı Â’zam! Dünyanın iniş ve yokuşlarından, geçiş ve derbentlerinden çık ki, âhirete ulaşasın! Âhiretin de geçit ve derbentlerinden çık ki Bana kavuşasın!

Sonra yine Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Cisimlerden ve nefslerden çıkıp uzaklaş, sonra da kalblerden ve ruhlardan sıyrılıp çık ve sonra hüküm ve kaydından da çık ki, Bana kavuşasın!

Ve Ben, Rabbime sordum:

— Ey Rabbim! Hangi namaz sana daha çok yakındır?

Rabbim buyurdu:

— Şu namaz ki, içinde Benden başkası bulunmaz ve namaz kılan da, kıldığı o namazdan gâib bulunur.

Yine sordum:

— Hangi oruç Senin yanında daha üstündür?

— Şu oruç ki, onda Benden başkası yoktur ve o oruçlu da ondan gâib bulunur…

— Hangi ağlayış Senin katında daha makbuldür?

— Gülenlerin ağlaması.

— Hangi gülmek Senin katında daha üstündür?

— Ağlayanların gülmesi.

— Hangi tövbe Senin yanında daha faziletlidir?

— Günahdan korunmuşların tövbesi.

— Hangi korunma Senin katında daha iyidir?

— Tövbe edenlerin korunması.

Ve sonra Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İlim sahibine Benim yanımda hiçbir yol yoktur; ancak imandan uzak bir ilmin yalnız başına sahibini ’a kavuşturamayacağını kabul ettikten sonra yol bulabilir. Çünkü imandan uzak bir şekilde o ilmi alıp o vaziyette kalırsa şeytanlaşır.

Yüce Rabbimi mâna âleminde gördüm ve kendisine sordum:

— Ey Rabbim! dedim, aşkın mânası nedir?

— Aşk, aşıkla maşuk arasında bir hicaptır.

Rabbim devamla buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Tövbe etmek istediğin zaman, günah üzüntüsünü iç âleminden; korku ve tehlikeleri gönülden çıkarman gerekir. Bu takdirde Bana ulaşırsın! Aksi halde alay edenlerden, işi alaya alanlardan olursun.

Ey Gavs-ı Â’zam! Benim harîm-i ismetime girmek istediğin zaman, artık ne mülk ve melekûte ve ne de ceberûta iltifat etme. Çünkü mülk âlimin şeytanıdır; melekût ârifin şeytanıdır; ceberût vâkıfın şeytanıdır. Bunlardan birine razı olan kimse, Benim katımda koğulmuşlardan sayılır.

Ey Gavs-ı Â’zam! Mücâhede, müşâhededen bir denizdir. Bu denizin balıkları orada bekleyenlerdir. O halde müşâhede denizine girmek isteyen kimsenin, mücâhedeyi seçip beğenmesi gerekir. Çünkü mücâhede, müşâhedenin ayıdır.

Sonra Rabbim bana buyurdu ki:

— Ey Gavs-ı Â’zam! İstekliler için mücâhede lazımdır; Bana olan lüzumları gibi.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Kullarımdan Bana en sevgili olan, anası - babası ve evlâdı bulunduğu halde kalbi Benimle meşgul bulunan kimsedir. O kadar ki, babası ölecek olursa onun için hiç bir üzüntü taşımaz. Evladı ölecek olursa, evlad üzüntüsü diye bir hali görülmez. İşte kulum bu mertebeye yükselince, artık o Benim yanımda babasız ve evladsızdır.

Ve Rabbim buyurdu:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim sevgim sebebiyle baba yokluğunun tadını hissetmeyen kimse, Vahdâniyet ve Ferdâniyet lezzetini bulamaz.

— Ey Gavs-ı Â’zam! Bir yerde Bana bakmak istediğin zaman, içinde Benden başkası bulunmayan bir gönül seç!

Dedim ki:

— Ya Rab! İlmin ilmi nedir?

— İlmin ilmi, ilimden yana bilgisizliktir, diye buyurdu ve sonra devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Gönlü mücâhedeye meyleden kula müjde olsun!… Gönlü şehvetlere meyleden kula da yazıklar olsun!

Gavs-ı Â’zam diyor ki:

— Rabbimden Mi’rac hakkında sordum. Rabbim buyurdu ki:

— Mi’rac, Benden başka her şeyden sıyrılıp yükselmektir. Böyle bir mi’racın kemâli yükselme ve huzurda sağa - sola iltifat etmemektedir.

Ve sonra Rabbim şöyle devam etti:

— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim katımda Mİ’RAC’ı olmayan kimsenin namazı namaz sayılmaz. Namazdan mahrum olan kimse, Benim yanımda mi’racdan da mahrumdur..
kadiri
gavsi geylani hz nasihatler:
Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.



Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...

Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

***

Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

***

Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

***

Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

***

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.

Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

***

“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

***

Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

***

Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.

Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

***

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?

Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.

***

YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

***

Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.

Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

***

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?

Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap...

***

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?

Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

***

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.

Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

***

Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.

Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

***

Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

***

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.
sahinkar1980
Aziz müslüman! Artık uyan. Kur'an-ı Kerim bir bütündür, bir ayetini inkar küfürdür. çalışıp gayret ederse, o zaman ebedi saadethaneyi mamur eder. Bak Yüce Mevla (CC) Hz.leri ne buyuruyor: “Fakat ahirele inanmayanlar, hu doğru (yoldan) sapmaktadırlar.” [4] “O halde hep O'na (CC) ibadet edin. İşte bu biricik doğru yol budur.” [5] “O (CC) bize yollarımızı dosdoğru göstermiş, hidayet vermiştir.” [6]
Meşayıhtan birisi şöyle anlatır: “Bağdat Mezarlığında gezerken gördüm. Büyük ve kocaman kabirlerin başındaki taşlara beş yaşında on veya onbeş yaşında yazmışlar, hayrette kaldım. Evliyaullahtan birine rastladım, bana dedi ki: ‘Niçin hayret edersin. Heva ve hevesiyle geçen günler yaşamaktan mıdır? Hayvanlar gibi Nefsi emmaresinin yolunda giderek yaşamayı biz ömür ve yaşama saymayız. Bir tarikata girip şeyhin yanında geçen ömrü yaşamadan ve ömürden sayarız.’ dedi ve böylece benim de hayretim gitti.” [7] Yüce Mevla (CC) Hz.leri şöyle buyuruyor: “Her kim de, kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra, Peygambere aykırı harekette bulunur ve müminlerin yolundan uyar giderse, onu döndüğü sapıklıkta bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme koyarız ki o ne kötü bir dönüş yeridir.” [8] “Şüphe yok ki Rabbin (CC) Hz.leri, yolundan sapanı en iyi bilendir ve o, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir.” [9]
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2009 Invision Power Services, Inc.