Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç)sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten biriftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.
(Ahzab Suresi, 58 )

İftira, çıkarları zedelenen, birine karşı düşmanlık, kin ve hınç besleyen veya başkalarıyla rekabet içinde olan bazı yalancı ve vicdansız insanların, karşılarındaki kişiye veya kişilere zarar vermek amacıyla başvurdukları çirkin yöntemlerden biridir. İftiranın, geniş çaplı düzenler kurularak atılanlarından, sıradan insanların günlük konuşmalarının arasına sıkıştırdıkları dedikodu tarzı iftiralara kadar, birçok çeşidi vardır. Din ahlakından uzak, Allah'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamayan toplumlarda, insanların yaygın olarak başvurdukları karalama yöntemlerinden biri de iftiradır. Bu kitabı okuyan insanların önemli bir bölümü de, muhtemelen küçük veya büyük iftiraya uğramış ya da başkalarına iftira atıldığına defalarca şahit olmuştur.
Ancak bu kitabın konusu, cahiliye toplumu içinde insanların birbirlerine karşı kullandıkları sıradan iftiralar değildir. Bu kitapta iftiranın, farklı bir şekli konu edilmektedir. Burada üzerinde durulacak olan iftira, tarih boyunca dini inkar edenlerin iman edenlere maddi veya manevi zarar verebilmek amacıyla yönelttikleri iftiralardır.
Kuran'da, geçmişte, Allah'ın elçilerinin ve onlar gibi din ahlakına uymaya davet eden salih kişilerin tümüne menfaatperestlik, delilik, kendini beğenmişlik, hırsızlık, zina gibi farklı iftiralar atıldığı açıklanmıştır. Hz. Yusuf'un yaşamı Müslümanların uğradıkları bu tür iftiraların örnekleriyle doludur. Hz. Musa, Hz. Süleyman ve hatta Peygamberimiz Hz. Muhammed, kavimleri tarafından haksız iftiralara uğramış elçilerdendirler. Aynı şekilde Hz. Meryem, Peygamberimiz (sav)'in mübarek eşi ve Peygamberimiz (sav)'in yanında bulunan sahabeler de çeşitli iftiralara maruz kalmış kutlu insanlardır. Bu mübarek insanlar kendilerine yöneltilen iftiraları her zaman örnek bir sabır ve tevekkülle karşılamış, inkarcıların bu baskılarına aldırış etmemiş ve Allah'ın emrettiği ahlakı yaşamaya ve insanları da doğru yola davet etmeye devam etmişlerdir.
Kuşkusuz elçilerin ve salih Müslümanların bu kararlılıklarını, tüm Müslümanların örnek almaları gerekmektedir. Allah bir ayetinde ,"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?…" (Bakara Suresi, 214) şeklinde bildirmektedir. Yani tüm Müslümanların geçmişte yaşamış müminler gibi iftiralara uğramaları, Kuran ahlakından uzaklaşmaları için manevi baskı görmeleri Allah'ın bir kanunudur. Allah bir başka ayetinde tüm müminlere, inkar edenlerden eziyet verici sözler işiteceklerini, canlarıyla ve mallarıyla imtihan edileceklerini de şöyle bildirmektedir:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)
İşte bu tür bir olayla karşılaşan, samimi ve ihlas sahibi her mümin, geçmişteki müminlerin sabırlarına, tevekküllerine, samimi ve kararlı tavırlarına taliptir. Dolayısıyla geçmiştekilerin başlarına gelenler kendi başına geldiğinde de bunlara şaşırmaz, üzülmez, kesinlikle ümitsizliğe kapılmaz. Hatta, kendisine iftira atanları hayrete düşürecek kadar büyük bir şevk ve neşe içinde olur.
Aynı şekilde bir başka mümine iftira atıldığında da, müminler bunu sabır, tevekkül ve şevk ile karşılarlar. İftiraya uğrayan kardeşlerinin güzel bir sabır gösterdiğinde, dünyada Allah'ın rahmetini ve ihsanını kazanacağını, ahirette ise Rabbimizin rızası ve cenneti ile ödüllendirileceğini ümit ederler.
Ayrıca müminlere atılan iftiraların çok önemli bir yönünü daha belirtmekte yarar vardır: Diğer iftiralardan farklı olarak Müslümanlara atılan iftiralarda "çamur at izi kalsın" mantığı geçersizleşir. İftira ne şiddette olursa olsun en sonunda bu mübarek insanların ne kadar temiz ve güzel ahlaklı insanlar oldukları ortaya çıkmıştır. Sözgelimi, zina iftirasına uğrayan Hz. Meryem ve Hz. Yusuf, tüm dünyada iffetin sembolü olarak tanınırlar. Yine kardeşlerinin hırsızlık iftirası attığı Hz. Yusuf'un ise ne kadar güvenilir olduğu daha o yaşarken anlaşılmış ve tüm Mısır'ın hazineleri emrine verilmiştir.
Bunlar bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Allah'ın izniyle müminlerin aleyhine kurulan her tuzak en başından bozulmuş olarak doğar; atılan her iftira da boşa çıkmış olarak atılır. Müminlere söylenen her incitici söz, sözü söyleyene, geri dönüp isabet edecek olan azap dolu karşılığı ile birlikte söylenmiştir. Bir başka deyişle, müminler aleyhine yapılan her konuşma, her tavır ve her zulüm mutlaka yapan kişinin dünyada ve ahirette şiddetli bir pişmanlık yaşamasına; telafisi olmayan, içini yakan, onu kahreden bir sıkıntı ile karşılaşmasına neden olacaktır. Allah, elçilerine ve salih kullarına yapılan haksızlıkların karşılığını Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Gerçek şu ki, Allah'a ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlanmıştır.(Ahzab Suresi, 57)

Delilik İftirası:Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler. (Hicr Suresi, 6)
Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir." (Duhan ,14)
(Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir." (Şuara Suresi, 27)

Sapkınlık İftirası:Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz" dediler. O: "Ey kavmim, bende bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim." dedi. (Araf Suresi, 60-61)
Büyücülük İftirası:İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53 )
… Zulmedenler dedi ki: "Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." (Furkan Suresi, 8 )

Menfaat ve İktidar Peşinde Olduğu İftirası

Onlar: "Siz ikiniz (Hz. Musa ve Hz. Harun), bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78 )
... Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor... (Müminun Suresi, 24)

Yalancılık İftirası :Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum. " (Kasas Suresi, 38 )
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey." (Sad Suresi)

BEDİÜZZAMAN SAİDNURSİ DE İFTİRALARLA ENGELLENMEK İSTENMİŞTİ

Bediüzzaman Said Nursi, 20. yüzyılda yetişmiş en büyük İslam alimlerinden biridir. 87 yıl süren hayatı boyunca İslam'ı savunmuş, materyalist felsefeye, din ve mukaddesat düşmanlarına karşı büyük bir mücadele vermiştir.
Bediüzzaman Said Nursi bu gibi asılsız felsefeleri çürüten, dinin akıl ve ilimle çatışmadığını, tam tersine aynı noktada birleştiğini ortaya koyan ve toplumda büyük bir manevi uyanış başlatan bir İslam alimidir. O dönemde bu büyük İslam alimini engellemek için de klasik iftira atma yöntemleri bir kez daha uygulanmıştır.
Unutulmamalıdır ki, Allah bir ayetinde ''Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız...'' (Bakara Suresi, 214 diyerek, müminlerin geçmişte yaşanmış olaylara hazırlıklı olmaları gerektiğini bildirmiştir.

"Menfaat Peşinde Koşmak" İftirası

Bediüzzaman'ın Allah'ın varlığını, milli ve manevi değerlerin önemini anlatan çalışmalarından rahatsız olan çevreler, ellerinde bulunan bazı basın organlarını da kullanarak, Bediüzzaman'a karşı en olmadık iftiraları atmışlardır. Dönemin gazetelerinden birinde Bediüzzaman için şöyle denmektedir:
"Said-i Kürdi, dini siyasete alet yaparak irticai propagandalara girişmiş ve birtakım adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır... Otuz senelik mayalı bir mürteci olup ifsad edecek saf vatandaş aramaktadır... Şeyhin (Bediüzzaman'ın) bu meseledeki rolünün bazı safdilleri kandırarak kendilerinden para çekmek olduğu anlaşılmıştır..." (Cumhuriyet, 10 Mayıs 1935)

Çevresindekileri Kandırarak Saptırdığı İddiası

Bediüzzaman ve talebeleri için öne sürülen iftiralardan biri de "İnanç Sömürücüleri" başlıklı yazı dizisi ile dönemin gazetelerinden birinde yer almıştır. Bu yazı dizisinde Said Nursi'nin talebeleri hakkında da Kuran'daki inkarcıların ''büyülenmişler'' iftirası tekrarlanmış ve ''bunlar sadece ve sadece dini bir taassupla ona bağlanmışlar, gözleri kafaları başka bir şeyi görmez, anlamaz olmuştu'' diye yazılmıştır. Görüldüğü gibi bunların tamamı geçmişte
yaşayan müminlere yöneltilen iftiraların tamamen aynısıdır. Kuran'da geçmişte yaşamış ve Allah'ın gönderdiği elçilere tabi olmuş müminlerin de "düşük akıllılık", "sığ görüşlülük" gibi sözlerle itham edildikleri haber verilmiştir:
Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)
Kavminden, ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi. (Hud Suresi, 27)
Bu iftiralarla, Bediüzzaman'ın, çevresindeki gençlerin beyinlerini yıkadığı, bu gençlerin de, beyinleri yıkanacak kadar akıldan ve mantıktan yoksun insanlar oldukları havası oluşturulmaya çalışılmıştır. Yani Bediüzzaman -tıpkı geçmişteki Müslümanların karşılaştıkları gibi- bir nevi "büyücülük"le itham edilmiştir

Dini Sapkınlık İftirası

Bediüzzaman'a karşı yapılan suçlamalardan birisi de onun İslami hükümleri saptırarak, kendine göre bir din anlayışı savunduğu ve çevresindeki kişilere de bu sapkın dini telkin ettiği yönündedir. Bediüzzaman'ın, Kuran ve Peygamber Efendimizin sünnete uymadığı, kendine göre bir din uydurduğu şeklindeki provokasyonların amacı, halkı ve konuyu ayrıntısıyla bilmeyen bazı dindar çevreleri kışkırtarak Bediüzzaman'ı onlara yanlış tanıtmaya çalışmak olmuştur.
Ancak inkarcı kesimin bu iftirası da bir işe yaramamıştır. Çünkü Bediüzzaman'a karşı ortaya atılan bu ''sapkınlık'' iddiasının, Hz. Nuh'a ''... gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz'' (Araf Suresi, 60) diyen inkarcıların iftiralarının bir benzeri olduğunu akıl ve vicdan sahibi Müslümanlar açıkça görmüşlerdir.
Bediüzzaman'a Atılan İftiraları Desteklemek İçin Hazırlanan Bazı Komplolar
Allah birçok ayetinde, inkarcıların her dönemde hileli düzenler kurduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:
Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42)
Bediüzzaman için de döneminin din karşıtı çevreleri, iftiralarını destekleyebilmek için benzer hileli düzenler kurmuşlardır. Bu düzenlerin örneklerinden biri "Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi" adlı eserde anlatılmaktadır. Buna göre, bir içki dükkanında ''Said'in hizmetçisi Said'e rakı aldı'' diye yazılı bir kağıdın altına içki dükkanındaki sarhoşlardan imza alınmaya çalışılmıştır. Bu şekilde kendisine iftirada bulunulmuştur. Bu iftiranın amacı ise, Bediüzzaman'ı halkın gözünde küçük düşürmek, dini yönden samimiyetsiz olduğu imajını vermektir.
Kendisine yönelik komploların bir başka örneğini, Bediüzzaman bir mektubunda anlatmaktadır.
Bu iftirada da, Bediüzzaman'ın sabahlara kadar alem yaptığı ve ''fahişe ve namussuzların Bediüzzaman'ın evine girip çıktığı'' söylenmiştir. Bu asılsız söylentiye karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevap ise son derece açık ve nettir:
"Halbuki benim kapım geceleyin dışardan ve içerden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu." (Tarihçe-i Hayat, s. 451)
Görüldüğü gibi, halkı Bediüzzaman'dan soğutmak için onu fuhuşla, sarhoşlukla suçlayan iftiralar atılmıştır. Ancak elbette tüm bu iftiralar boşa çıkmış ve Bediüzzaman yürüttüğü iman hizmetine sabırla devam etmiştir. Kuran-ı Kerim'de, inkarcıların komplo ve tuzaklarının inananlara asla bir zarar veremeyeceği, sonucun mutlaka inananların hayrına olacağı şöyle bildirilmektedir:
… Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43)
http://www.harunyahya.org/imani/iftira12.html
Şimdi asıl konumuz olan Adnan Oktar ve Erbakan Hoca ya atıla iftiralara gelelim.İki mübarek insanın Siyonist–deccali odaklarca adeta hedef tahtası gösterilmişçesine benzeri iftiralara maruz kalmaları sebebi ile aynı konuda cevaplandırmak uygun görülmüştür.
Bismillahirrahmanirrahim.


1.Erbakan Refahyol hükümetinde, İsrail İle Anlaşma Yaptımı?
Türkiye'nin 1949 yılında İsrail'i resmen tanımasından bugüne kadar, İsrail ile sürekli anlaşmalar yapılmıştır. Sadece 1996 Haziran ayı ile 1997 Temmuz ayları arasında, Erbakan Hükümeti döneminde hiçbir anlaşma imzalanmamış ve daha önce yapılan bütün anlaşmalar dondurulmuştur.

Refahyol Koalisyonu döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin teklifi üze¬rine 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi tarihi gelince ABD, Türkiye'yi İsrail'e muhtaç etmek için "ben bu uçakların yenilenmesi teknolojisini İsrail'e verdim, bu yenilenmeyi ben yapmayacağım İsrail'e yaptırın" dediği için 60 adet Fantom uçağının yenilenmesi işlemi mecburen, başka çare olmadığı için Amerika'ya verilecek olan yenilenme bedeli İsrail'e ödenmek üzere 60 adet Fantom uçağının yenilenmesinin sağlanması yo¬luna gidilmiştir.
Bu zorunlu bir alış-veriştir. Yoksa Türkiye-İsrail arasında siyasi bir anlaşma ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.
İsrail bu alış-veriş anlaşmasını propaganda maksadı ile kullanarak Türkiye ile anlaşma yaptığını ileri sürmüş ve bölgede bu propagandayı ya¬yarak kendi lehine kullanmıştır.
Burada, Necmettin ERBAKAN'ın Büyük Türkiye Projesi içinde yar alan Milli Harp Sanayi ile Ağır ve Yaygın Sanayi Hamlelerini başlatmasındaki gerekliliği, çok net bir biçimde görebiliriz.
2.” Eşini kaybeden Erbakan,imam nikahı ile eş aldı-evlendi:
Necmettin Erbakan, eşi Nermin Erbakan'ın ölümünün ardından, yeniden evlendiği yönündeki iddialara yer veren Sabah Gazetesi aleyhinde açtığı davayı kazandı. Gazete, Erbakan'a 5 bin YTL manevi tazminat ödeyecek. Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesindeki davanın duruşmasına Erbakan'ın avukatı Yaşar Gürkanla Sabah Gaztesinin avukatı katıldı.
3.28 ŞUBAT KARARLARINI HOCA ASLA İMZALAMADI
Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997 tarihli aylık olağan toplantısında, toplantının başkanlığını Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL yapmış, bu toplantıda Başbakan olarak Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN ve ayrıca Milli Güvenlik Kurulu'nun diğer üyeleri Başbakan Yardımcısı, Genel Kurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kara, Hava, De¬niz Kuvvetleri Komutanları ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri de bu toplantıda bulunmuşlardır.
9 saat süren toplantının gündemi "İrtica ve Buna Karşı Alınacak Tedbirler" konusudur. Bu konuda Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından
maddelik bir tedbirler paketi teklifi kurula sunulmuştur. Bu paketin içinde (başörtüsü yasağı, sekiz yıllık kesintisiz eğitme geçilmesi ile birlikte imam hatip liselerinin, meslek liselerinin orta kısımlarının kapa¬tılması ve Kur'an kurslarının kapatılması gibi....) teklifler yer almaktaydı.9 saatlik müzakere esnasında, Devletin Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen Devletin niteliklerini korumak için, getirilen tekliflerin önce Anayasa'nın 2. maddesinin 1. ve 2. paragrafında yer alan niteliklere aykırı olmaması gerektiği, Devletin niteliklerine uymayan tedbirlerle Devletin nitelikle¬rinin korunamayacağı saatler boyu münakaşa edilmiş ve sonunda bu tekliflerin Anayasa'nın 2. madnde Devletin nitelikleri olarak yer alan;
Devletin adil olması, Devletin yönetiminin insan haklarına uygun olması, bu te me llere dayanmak üzere Devletin demokratik,sosyal, laik bir hukuk Devleti olması,
Niteliklerine uygun olup olmadıklarının tespiti için teklifin Bakanlar Kurulu'na gönderilmesine karar verilmiştir.
Tekliflerin altında teklif sahibi olarak yer alan imza Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinin imzasıdır.
Bu gerçekler bir takım çevreler tarafından yıllarca maksatlı olarak çarpıtılmıştır.
Erbakan'ın Başbakanlığı döneminde bu teklifler incelemeye alın¬dı, uygulanmadı.
Bunları, başta dış güçlerin etkisi olmak üzere çeşitli mihrakların etki¬siyle cereyan eden olaylar sonunda Erbakan'ın Başbakanlığından sonra iş başına getirilen Mesut YILMAZ Hükümeti uygulamaya koydu
.





4.Kayıp trilyon safsatası.TRİLYON DA YOK SUÇ DA
Yargıtay böyle bir kararı nasıl onar?
Bütün gerçeklere ramen, mahkeme kararının 60. sayfasında ne deniliyor biliyor musunuz;illerden gelen cevaplarda, partinin 1997de hiçbir faaliyette bulunmadı ı anlaşılmıştır deniliyor.
Bu nasıl bir tespittir?! İllerden gelmiş bu kadar yazı, bizim ortaya koydu umuz belgeler apaçık ortada durup dururken, böyle bir hükme, bir kanaate bir hâkim nasıl varabilir; varmış. Peki, hâkim varmış da, Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış?!

-Mahkemeye sözkonusu paraların teslim edildi ine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi?

-Efendim, sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var; evet; bu gelir makbuzları sahte... Sahteyse, o zaman, grafolojik inceleme, imza incelemesi yaptırın. Bir sahte evrak tanziminde mahkemenin zorunlu olarak başvurması gereken normal yollardan biri bu de il mi; evet.

Bu makbuzların hepsi gitmiş Jandarma Genel Komutanlı ının Grafoloji Dairesine. Orada incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait oldu u zapta geçmiş; grafoloji raporu burada. 127 tane makbuzun imzalarının sanıklarının elinin mahsulü oldu u kabul edilmiş. 12 makbuzdaki imza farklıdır diyor, rapor.

Farklılı ının sebebi de şu: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuz; ama, il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı almış gitmiş, il başkanı yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da, duruşmalarda, evet, bu parayı aldık demiş açıkça; yani, o imzaları tekabbül etmiş. Şimdi, böyle bir durumda mahkemenin varaca ı kanaatin, sahte evrak tanzimi iddiası varit de ildir şeklinde olması lazım..
SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan Anlatıyor :
Bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtay’da, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendiği takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın ağırlığı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız.
Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmıştır “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiştir. Hatta, 1995 yılında anayasa değişikliği yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını , olur ki bir inceleme sırasında “iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir” durumu söz konusu olduğu için çerçevenin dışına çıkarmıştır. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesidir. Diğer taraftan Millî Emlak Genel Müdürlüğü Maliye Bakanlığının Başhukuk Müşavirliğine bir yazı gönderir. Göndermiş olduğu yazıda “parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir”hükmü geçiyor ama bu beyanları mahkeme dikkate almıyor.
Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel ’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. ( Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. ) Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekiyor. Refah Partisi kapatıldığı , 16 Ocakta karar ilan edildiği zaman, biraz da fevrî duygularla olsa gerek, Sayın Ecevit’in bir sözü olmuştu “Bunların partisini kapatmak yetmez; bunların kökünün kurutulması lazım.” Temizel de, âdeta genel başkanının bu ifadelerine çanak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor.
Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor. Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur.
Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları , Anavatan Partisi yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira , Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira , Refah partisi ise 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler. Bu durumda RP daha az harcamıştır.
Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış olduğundan Anayasa Mahkemesine verilememiştir. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlığı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. Bu noktada Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlardır ; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar.
İddaa bu : Refah Partisi, kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi; yani kaçırdı.
Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdiğim gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu.
23.07.1998 tarihli malî raporda ise sonuç kısmında “bu hesaplardan dolayı sorumlu olan kişi, Partinin malî işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Rıza Ulucak Beydir.” Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’a, Maliye Bakanlığının raporu gelir ve derki : “Rıza Ulucak’ın yanına Necmettin Erbakan ile başkanlık divanında kimler varsa hepsini , ayrıca bu 17 il de yetmez, bütün illeri dahil edeceksiniz.” Ceza hukukunda suç ve ceza şahsidir. Vural Savaş’ın bu şekilde hareket etmesi, her şeyden önce, kendisine anayasanın ve yasaların koyduğu kırmızı çizgileri aşması demektir.
Diğer yandan gelişen siyasi olaylar ve erken seçim olayları dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere, yine para gönderme mecburiyeti hâsıl oldu. Demek ki, Refah Partisi , seçim için bir masraf yapmaya, illere para göndermeye başlamıştır. Genel merkezde bayrak bastırıp depolamaya, afiş bastırmaya başlamıştır.
Mahkemeye söz konusu paraların teslim edildiğine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi?
Refah partisinin 139 tane gelir makbuzu var ve bu gelir makbuzları sahte deniliyor. Makbuzlar Jandarma Genel Komutanlığının Grafoloji Dairesine ( imza incelemeye ) götürülüp incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu ;kalan 12 makbuzdaki imza farklıdır şeklinde zabıt tutulmuştur. Farklılığının sebebi ise: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuza; il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı teslim almış ve il başkanı yerine muhasip imza atmıştır.
Ne alındığı değil nereden alındığı kayda girmiş.
Maliye raporunun 24. sayfasında Erzincan’da Cevdet Başakın buğday , yine Erzincan’da Ömer Müezzinoğlu yem satın alınmış olarak görünüyor. Altında da “bir partinin yemle, buğdayla ne alakası var” deniliyor; “dolayısıyla, bunlar sahte olarak düzenlenmiş veya bunlar kabul edilemez” deniliyor. Cevdet Başakın’ın faturasında küp şeker alınmış. Küp şeker alındığı halde, rapora buğday yazıyor. Sebebi ise firmanın buğday pazarında olmasından kaynaklanıyor. hesaplar böyle yapılıyor ve tuzaklar böyle kuruluyor.
Tabiki mahkemede susmadık, bağırdık, çağırdık, bunları hâkimin gözlerinin önüne koyduk. Kararda, mutlaka bu savunmalarımız dikkate alınacak diye düşündük; hiçbir şey değişmedi, kararda mahkeme bütün bu savunmaları yok farzetti.
Mahkeme kararının 60. sayfasında “Ezginler Et, Tavuk, Canlı Hayvan Sanayii Limited Şirketi tarafından düzenlenen faturaların Vergi Usul Kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.” Yani, olmayan bir şirketten fatura alınmış. Maliyenin raporunda da bu şekilde kabul edilmiş . Fakat Ankara Ticaret Odasının kayıtlarında Ezginler Lmd Şti ‘nin kaydı mevcuttur.
Söz konusu davanın tek nedeni Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını bitermektir.Bütün bunların başlangıcı da, 1997 yılında, Genelkurmayda hâkimlere, savcılara verilen brifingler. Brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, bu Refah Partisini kapatacaksınız; kapatıldı. Kapatılması yetmez; bunların siyasî hayatını bitireceksiniz.
Ortada“Kayıp Trilyon Davası mı var,Ayıp Trilyon Davası mı?Önce hukukçular,sonra bu konuda yazıp çizmeyi seven gazeteciler,sonra bütün kamuoyunun dikkatine sunulur.
.


5.Hoca:BANA OY VERMEYEN PATATES DİNİNDEN dedi İFTİRASI

Sn Erbakan’a atfedilen patatesli cümle yanlış biliniyor.Biraz araştırma yaptığınızda bunu da göreceksiniz. Erbakan Hoca Söylediği cümlede tüm;
-izm’leri saymış ve bunlarla birlikte patates dinini de saymıştır. Ayrıca bana oy vermeyen patates dinindendir gibi bir sözü olmamıştır. Tıpkı Mesut Yılmaz’ın Rize Çay TV’ye çıktığında “İmam-Hatipler bunların arka bahçesidir” sözünü evirip çevirip Erbakan Hocaya yamayarak Hoca; “İmam-Hatipler bunların arka bahçemizdir” dedi iftirasını attıkları gibi...

Aşağıda belgenetten savcılığın iddiasının alıntısı var.Okuyunca yazılanın Erbakan Hoca nın sözlerimi yoksa konusmadaki cümlelerin keslip biçilmesiyle artarda sıralanmıs laik bir zih niyetin algılayıs eksikliğinden kaynaklanan iddialarmı olduğunu cok rahat anlayabilirsiniz:
4-Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın 13.1.1991 günü Sivas'ın Sıcak Çermik ilçesinde RefahPartisinin Eğitim Seminerinde yaptığı..iddia edilen konuşmada(Ek 2);
(…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslamanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok... Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Bu parti İslami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın, her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun...Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz... Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kur'an nizamını hakim kılmak için çalışmakdemektir)
yani Hoca seminerde ne anlatmış ne demiş bunlar ne anlamıssa peş peşe sıralamıslar ve böyle dedi demişler. Cümleleri art arda okursanız ortaya mantıklı bir konusma dahi cıkmıyor sadece iddiadan ibaret.Biz aşağı yukarı herhafta hocanın konusmalarına seminerlerine katılıyoruz ve inanın birebir dinlemeden bu kesilip biçilen cümlelerden yola cıkarak hoca nın ne demek istediğini anlayamazsınız .Erbakan Hoca islamın şiarlarını kaidelerini anlatır benzetmelerde bulunur ve neticede misal: CİHAD ibadetini farz olduğunu kuranda 500 den fazla yerde emredildiğini,cok büyük bir ibadet olduğunu,....vs hadislerden kuran ayetlerinden yola cıkarak anlatır sonra günümüzdeki insanlardan bu ibadeti yok sayıp sonra bende müslümanım diyen masonik şer odaklarından bahseder.Bu zihniyette olup da partiler kuran siyonistlerin tehlikesini anlatır böyle düşünen insanların müslümanlık ,islam için bunları yaptıklarını söylediğini ve madem müslümanlarsa böyle yanlış düşüncelerde icraatlerde olmamaları gerektiğini anlatır ve neticede bu zihniyette olanların iç yüzünü ortaya koyar:ve bir kimse açıkca islama karşı alenen saldırılarda bulunup üstüne birde bende İslamım dedimi buna neyin müslümanı patates dininden -adamlık dininden-gibi çıkışmalarda bulunmak her aklıselim müslümanın sergileyeceği bir davranıştır .Hocada böyle birşey demişse( ki iddiadan ibaret )neticede kastettiği şey bellidir Siyonist din düşmanlarıdır..Yine söylüyorum bu sözler doğru olsa bile Dinin hükümlerini yok sayanlar, kabul etmeyenler inkarcılar,bunlara değil ErbakanHoca her aklı basında müslüman böyle bir yaklasım tarzında olur.Örnek islamda tesettür yoktur-namaz-cihad yoktur vs vs..diyen ve bu zihniyette olan birileri bu anlayısla bir din yaşasa yetmedi siyonizmin dünya hakimiyetini tesis için parti kursa ve insanları kendi sapkın yoluna davet edip birde müslümanlık iddiasında olsa buna karşı her müslümanın :-o kendi uydurduğu bir din içindedir insanları aldatmak için siyonizme köle yapmak için çalıştışmaktadır ,ajandırmasondur,müslümanım dediğine bakmayın sizleri aldatmak için böyle demektedir islamla bir ilgisi yoktur ve böyle düşüncede olan her-İZM-UZM sahibide o tabirle PATATES dinindendir diye nitelendirip inananları doğru olana sevketmenin neresi yanlıştır.sonucta savcılığın iddiaları yanlış algalıyıstan veyahut algılamak istededikleri gibi anlamalarından ibarettir.Konuşmada bulunan cümlelerin hiçbir KESİNLİĞİ yoktur.Şevki yılmazın deyimiyle "MONTAJJJ -SABOTAJ"İFTİRA vari iddialardır.
NOT: Burası, Türkiye’dir; dünyanın kalbidir ve maalesef her gerçek doğru değildir. Görünene aldanmamak ,gerçekler içinden doğruları dikkatli okumalar yaparak ayırt etmek kısaca ferasetli olmak gerekir.

6."İMAMHATİPLER ARKA BAHÇE”İFTİRASI. İspatlamayan şerefsizdir.


Başbakan Erdoğan’ın ABD’den Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ı kastederek söylediği “Biz İmam Hatipler arka bahçemiz diyen zihniyetle yolumuzu ayırdık” sözüne hem Milli Görüş camiasından hem de İmam Hatip camiasından büyük tepki geldi.

Erbakan’ın kesinlikle böyle bir sözü ve açıklaması olmaması hatta bunu yalanlamasına rağmen Mesut Yılmaz ve Cüneyt Ülsever’in ilkkez kullandıkları bu ifadenin Erdoğan tarafından da polemik konusu haline getirilmesi yeni tartışmaları gündeme getiriyor.

Başbakan Erdoğan’ın‘arka bahçe’açıklaması İmamHatipler her gündeme geldiğinde siyasi malzeme olarak kullanılıyor.Ancak bu durum şuan Erdoğa’nın lideri olduğu AKP’de siyaset yapan önemli isimler tarafından geçmişte ağır ve sert ifadelerle eleştirildiği ortaya çıktı.
Meclis'deki konuşma
8 yıllık kesintisiz eğitim yasasının görüşüldüğü 14 Ağustos 1997 yılında TBMM Genel Kurulu’nda bu konuda sert tartışmalar yaşandı. ANAP’lı Nejat Arseven’in “ Herkesin, eğitimin, maalesef, hiçbirimizin arzu etmediği şekilde, siyasîler tarafından yönlendirilmesi hususunda bizim de söyleyecek bazı şeylerimiz olduğunu bilmesi gerekirdi. Eğer, bir siyasî partinin lideri çıkıp da, bugün üzerinde tartışılan imam hatip okullarının kendi arkabahçesi olduğundan bahsederse, buradan, bu kürsüden, Refah.” sözleri büyük tepkiye neden oldu.
Terbiyesiz herif.. Yalan söyleme
Öncelikle merhum Gaziantep Milletvekili Bedri İncetahtacı ve Mehmet Emin Aydınbaş, “Ne zaman söyledi ?” diye sordular. İncetahtacı daha da ileri giderek, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme...” dedi. Ardından o zaman Refahlı şimdi AKP’li olan Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya, “Ne zaman söyledi? Terbiyesiz herif... Yalan söyleme.. ... Ne zaman, arka bahçesi dedi?.” dedi. Aydınbaş, “Bu sözünü geri alsın” dedi. O dönemde Refah Partisi’nin Grup Başkanvekili olan AKP’li Salih Kapusuz’un Meclis tutanaklarına yansıyan tepkisi ise aynen şöyle olmuştu:Müfteri ilan ediyoruz

“Zaman zaman bazı sözcüler, kendi kafalarında oluşturdukları hayalî, birtakım varsayımlara dayanarak, birtakım iddialarda bulunuyorlar ve biz “bu iddiaları buyurun, ispat edin” dediğimiz halde, hep bunu, dedikodu olarak tekrardan ibaret bir tavır sergiliyorlar. Şayet, orta yere koyacakları bir beyan, açıklanmış olan herhangi bir açık ifade varsa, hodri meydan, buyursunlar, getirsinler; yoksa, biz, bunu böyle görmediğimizi, bunu söylemediğimizi müteaddit defalar ifade etmiş olmamıza rağmen, aynı şeyi tekrar etmiş olmaları, bir nevi iftiradır ve biz, bunu yapanları müfteri olarak ilan ediyoruz. (RP sıralarından alkışlar)”

Ertesi gün yani 15 Ağustos 1997 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda konuşan RP Kayseri Milletvekili, şimdiki AKP’li Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’ın sözleri ise daha ağır oldu. Büyükkılıç, şöyle dedi: 'Şerefsizdir...'

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: Zaman zaman kendisinin yetkili olduğunu sananlar, imam-hatip liselerini, imam-hatip okullarını... Ben de imam-hatip menşeli doktorum; bunu da şerefle söylüyorum; şeref duyarım. Bazı yetkililer zaman zaman diyorlar ki, imam-hatipler -güya- bir siyasî partinin arka bahçesidir. Şimdi, ben ilan ediyorum; bu iddiayı gündeme getirenleri ispata çağırıyorum; ispat etmiyorlarsa, şerefsizdir diyorum. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler, RP sıralarından alkışlar)”

Kutan: Erbakan öyle söz söylemedi

Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Başbakan Erdoğan’ın, Millî Görüş lideri Erbakan ile ilgili sözlerine sert tepki gösterdi. O sözlerin Mesut Yılmaz’a ait olduğunu hatırlatan Kutan, Erdoğan’ın da bu iftirayı benimsemiş olmasından dolayı fevkalade üzüldüklerini belirterek “Erdoğan da aynı konuda itham ediliyordu. Böyle düşünüldüğünde o zaman geçmişte de en büyük suikastçi Erdoğan olur” dedi.


7. Erbakan’ın Kaddafi görüşmesi

Hani bir söz vardır: Yalancı, aşağı mahallede bir yalan uydurur; yukarı mahallede de bu yalanın yayıldığını görünce, kendisi de, kendi yalanına inanmaya başlar. Bazı basın organlarının tavrı, bu örneğe benziyor. 6 sene önce, Libya gezisiyle ilgili olarak, Erbakan hakkında bir yalan uydurdular, şimdi kendileri de inanmaya başladılar. Değilse, her fırsatta ısıtıp ısıtıp servise sunmanın ne anlamı olabilir?

Bizim basının bazı kronik hastalıkları var. Meselâ, çok verimli ve başarılı geçen Erbakan’ın Libya gezisini her fırsatta diline dolar, olayı çarpıtarak kamuoyunu manipüle eder. Bu konuyu çok sık gündeme getirdikleri için Libya’da yaşananları tahlil etmeye çalışalım.
Libya’da neler oldu?Muhterem Erbakan, 54. Hükümetin Başbakanı olarak, Ekim 1996’da Mısır, Libya ve Nijerya’yı kapsayan bir gezi programı düzenlemişti. Libya ziyaretinin amacı ise şuydu:Türkiyeli müteahhitlerin Libya’dan oldukça yüksek alacakları vardı.Bu para uzun süredir ödenmiyordu.Müteahhitlerin bu konuda istekleri vardı.Libya’daki Türk Müteahitler Birliği Başkanı Barlas Turan şöyle diyordu: “Refah-Yol hükümetinden çok umutluyum. Erbakan’ın Libya’daki itibarı sebebiyle, sorunlarımızı çözeceğine inanıyoruz.” (03.09.1996 tarihli gazeteler) Erbakan da bu paraların tahsili için Libya’yagitmişti.Erbakan Libya’da Kaddafi ile görüştü. Kaddafi’nin mizaç ve psikolojik yapısını bütün dünya biliyor. Görüşme sırasında Kaddafi, bazı patavatsızlıklar sergiledi. Erbakan Hoca Kaddafi’yi dinledi ve söyle diklerine cevap verdi,yanlışlarını düzeltti, susmadı, kendine güvenen üslupla Türkiye’ nin onurunu korudu.Müteahhitlerin haklarını gündeme getirdi,alacakları tahsil etti.O günlerde basında çıkan şu haber bunun ispatıydı:“Müteahhitler Libya’dan 15 milyar dolar kazan dı lar“Erbakan’ın Mısır,Libya ve Nijerya gezisi sayesinde Afrika ile köprü kuruldu.” (09.10.96)
Olay manipüle ediliyor
Bütün bu güzel gelişmeler dururken, basın Kaddafi’nin tutumuna kafayı takmış, bu olayı bahane ederek hükümete ve Erbakan’a yüklenmeye başlamıştı. Bu başarıyı görmeyip ayrıntıya takılmaktan başka nasıl izah edilirdi? Amaç ise hükümeti yıpratmaktı. İş adamları da basının bu tutumundan rahatsız olmuştu. Sakıp Sabancı konu ile ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Hükümetin yıpratılmasını bekleyenler yanlış yapıyor.” (17.11.1996)
Mehmet Barlas da daha gezi öncesi başlatılan kampanya karşısında olayı “işin anasını unutup danasına takılmak” olarak nitelendirerek şunları yazıyordu:
“1974 sonrasında, Amerikan ambargosu yediğimiz zaman, Türk askerî uçaklarına yedek parçalar Libya’dan gelmedi mi?1980’lere girerken, Türkiye’nin ihracatçıları ve müteahhitleri, ilk provalarını Libya’da yapmadı mı?Hiç unutmayalım.” (Sabah,29.09.1996)
Erbakan, Libya gezisinde tam bir devlet adamı olgunluğu göstermiş, Kaddafi’ye kabadayı üslubuyla cevap verme hafifliğine düşmemiş, fakat susmayan, kendine güvenen ve ikna eden yaklaşımıyla devlet onurunu korumuştu. Aslında bu gerçekleri basın da biliyor. Fakat, gerek husumet, gerekse seviyesiz siyasi rekabet sebebiyle hakikati gizliyorlar. Hatta bu çevrelerin kendi aralarında, Erbakan’ın başarılarına iç geçirdiğini de görürsünüz. Daha kısa bir süre önce Yalçın Pekşen, “Gardrop Dinciliği” başlıklı yazısı içinde Erbakan’a yapılan haksızlık konusunda şöyle yazmıştı: “Kaddafi’nin çadırında yaşananlar ise, -hakkını yemeyelim- onun değil, Kaddafi’nin patavatsızlıklarıydı.” (Akşam, 27.1.2002)
Erbakan Türkiye’nin önünde gidiyor
Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Bener Karakartal, “Erbakan’ın başarıları ve devlet adamı olgunluğu”nu Afrika gezisi sonrası verdiği bir mülakatta şunları söylemişti:
“Erbakan Türkiye’nin bir adım önünde yürüyor. Türkiye’nin Erbakan’dan öğreneceği çok şey var. Türk demokrasisi şu anda Erbakan’ın gerisinde yürüyor.Siz hiç Erbakan’ın “kavgaya kavga ile cevap” verdiğini gördünüz mü? Sinirlilik ve hırçınlıkla bütün vaktini diğer parti liderlerine sataşarak geçirdiğini gördünüz mü? Türkiye’de siyasetin içine sürüklendiği tüm “sinirlilik ve gerginlik” ortamına rağmen Erbakan kavganın dışında ve üstünde yer almaktadır, polemiklere girmemektedir. Ve hepsinden önemlisi tebessümü ve güleryüzlülüğü ile Erbakan Türk siyasetçilerine demokrasi dersi vermektedir. İşte demokrasinin ta kendisi budur. (Millî Gz,30.11.96)Bütün bu gelişmeler ortada iken, bazı basın kuruluşlarının Erbakan aleyhinde yerli yersiz kampanya yürütmesi,hiçde anlaşılabilir bir tutum değildir.Sanki bu anlayıştaki basın için başarılı olmak suç.Türkiyemizin güzel günlere ulaşması için vargücüyle çalışmak affedilmez birşey!(Şakir T,22.01.2003,MilliGz)

8.Erbakan’ın Başbakanlıkta tarikat şeyhlerine iftar yemeği:

Kimler vardı? Diyanet İşleri Başkanı, bütün Diyanet kadrosu, İlahiyat Fakültesi Dekanı, İlahiyat profesörlerin tamamı ve Türkiye’nin önde gelen din alimleri.Şimdi Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya gidin orada din alimi diye halkın çok itibar ettiği kimseler bunlar mahali kıyafetlerle geziyorlar ve bunların yüzde doksanı da devletin memuru imam olarak. Şimdi bunlardan da diyelim dört tane, beş tane, altı tanesi bu yemeğe iştirak etmiş mahali kıyafetleriyle. “Vay tarikat şeyhleri geldi”RP davasının savunma metninde ise ;
SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BAŞBAKANLIK KONUTUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ MENSUPLARINA VERİLEN İFTAR YEMEĞİNİ LAİKLİĞE AYKIRI BİR DAVRANIŞ OLARAK NİTELENDİRMESİ HUKUKEN İSABETLİ DEĞİLDİR.Başsavcıİddianame nin10.sayfasında dercettiği sözleriyle Necmettin ERBAKAN’ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için,bu iftara Diyanet mensubu olarak katılanların bir kısmının“Devrim yasalarını ihlal eden ”ve güya “Laikliğe aykırı sözleri tanınan bazı tarikat liderleri”olduklarını ilerisürmüştür.Bir kısım medyanın maksatlı yayınlarının etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur.
Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir.Çünkü;
(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.
(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM’nin görevidir.
(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek önergeyi reddetmiştir
(4) Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği,aynı Ramazanda, toplumun çeşitli kesimlerine , ..verilen iftar davetlerinden birisidir.
(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.
(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.
(7) Türkiye’mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun” la birlikte, yani 1925′ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyet yasaklanmıştır.
Hukukun genel kurallarına göre; “Tevehhüme itibar yoktur”.
(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.
Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Profesörleri katılmışlardır.Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiçbir ilgisi yoktur.Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr.M.Sait YAZICIOĞLU’nun davette yaptığı konuşmanın önemi büyüktür:
“Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan’da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını;zira hangi kesimden olursa olsun,halkla seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu.. belirtmek isterim”
(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur.
(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü
günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.
Nitekim Türkiye Gazetesi’nin Ek’te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir.“ABD’li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre binasındaki davete askerler de katıldı. ” (Ek:,Türkiye Gazetesi 8.2.1997).
Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır deniyor…


9. RP'NİN BOSNA YARDIMLARI-Hoca PARALARI YEDİ İFTİRASI

Sedat Sertoğlu'nun temsil ettiği medya ekolü, Bosna-Hersek konusunda oldukça ilginç propaganda yöntemleri denedi. Kendilerine "seküler cephe" ya da "masonik cephe" adı verilebilecek olan bazı medya kuruluşları, bir yandan Bosna'daki müslümanları, bir yandan da Türkiye'deki müslümanları yıpratmaya çalıştılar. Sözkonusu medyanın genel olarak Bosna olayı karşısındaki politikası oldukça inceydi: Bosna konusunda duyarlı oldukları imajını vermek için zaman zaman sayfalarında konuya yer veriyorlardı. Ancak kritik zamanlarda konuyu gündem dışına çıkarmayı yeğlediler. Örneğin Türkiye'de Bosna'ya müdahale etme isteğinin dorukta olduğu sıralarda "büyük gazete" yazarlarından biri "Bosna olayına fazla angaje olunduğu" yorumları yapmaya başladı. Bosna ile ilgili olarak tansiyonun yükseldiği ve özellikle de İslami tepkinin belirginleştiği anlarda, örneğin Gorazde'nin düşmesinin an meselesi olduğu sırada da aynı medya benzer bir duyarsızlık politikası uyguladı.
Sözkonusu medya, Sedat Sertoğlu'nun kendisine misyon edindiği İzzetbegoviç aleyhtarı politikayı da sık sık uygulamaya koydu. Örneğin "Büyük Gazete", Sırp liderlerin, İzzetbegoviç'e yönelttikleri "İslamcı terörist" suçlamasını onların ağzından Türk kamuoyuna yetiştirmişti: Bu gazetenin genel yayın yönetmeni Sırp vahşetinin en büyük mimarı olan Miloseviç ile uzun bir röportaj yapmış ve hem o gazete hem de onunla ortak olan özel televizyon, Miloseviç'in röportajda İzzetbegoviç hakkında yaptığı asılsız suçlamaları, hiçbir aleyhte yorum katmadan kamuoyuna uzun uzun duyurmuştu.
Bu arada Bosna'daki "münafık", yani Fikret Abdiç de aynı çevrelerden destek buldu. 1993 yazında, yani Fikret Abdiç'in henüz İzzetbegoviç yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmadığı sıralarda sözkonusu medyaya bir göz atıldığında, İzzetbegoviç'in "katı ve Sırplarla uzlaşmaz" (yani tavizsiz) tutumuna karşı, Abdiç'in "ılımlı ve uzlaşmaya yatkın" tavrının savunulduğu açıkça görülebiliyordu. Abdiç gerçekten de "uzlaşmacı" tavrını sürdürdü ve bir süre sonra Sırplarla uzlaşarak Bosna yönetimine karşı ayaklandı!... Sözkonusu "büyük" medyada bu dönemde bile Abdiç aleyhinde yorumlara rastlamak mümkün olmadı. Ne de olsa Abdiç, "İslamcı" İzzetbegoviç yönetimine karşı ayaklanmıştı...
Aynı medya kesimleri, 1994 ortalarından sonra yeni bir malzeme daha ele geçirdiler; Refah Partisi'nin Bosna için topladığı yardım paralarının yerine ulaştırılmadığı iftirası. RP'lilerin bu konuda gösterdikleri belge ve şahitlere rağmen, medyanın malum kesimi bıkıp usanmadan aynı iftirayı kullanmaya devam etti. Bu konuda izledikleri yöntem de son derece ilginçti: Bosna-Hersekli bazı yetkililerle temas kuruyor ve onlardan "Refah kanalıyla bize ulaştırılan bir yardımın varlığından haberdar değilim" cevabını alıyorlardı. Sonra da bunu "RP yardımları yollamamış", "Bosna paralarını iç etmişler" gibi büyük manşetlerle kamuoyuna duyuruyorlardı. Oysa herkes biliyordu ki, Bosna-Hersek'te çok fazla cephe ve bu cephelerde çarpışan farklı birlikler vardı. RP'nin yolladığı paralar da bunların bir kısmına ulaşmış durumdaydı. Bu nedenle de bunların bazıları kendilerine sorulduğunda "bize böyle bir yardım gelmedi" diyorlardı. Ama bir kısmı RP'nin kendilerine yardım gönderdiğini doğruladılar ve bunu da Refah Partisi'nin düzenlediği bir basın toplantısında duyurdular. Daha sonra Aliya İzzetbegoviç'in bir temsilcisi de Refah yardımlarının yerine ulaştığını doğruladı.
Refah'ın Bosna yardımlarının yerine ulaştığı, Cengiz Çandar tarafından da vurgulanmıştı. Çandar, gazetesinin de dahil olduğu "boyalı" basındaki RP yardımlarıyla ilgili saptırıcı propagandasının aksine, 1995 Şubatında Bosna ile ilgili olarak yaptığı yazı dizisinde, Bosnalı yetkililerle yaptığı görüşmeleri aktarmış ve konu hakkında oldukça önemli bilgiler vermişti. Şöyle diyordu Çandar:
Türkiye'den gelen her kişi ve her yardım, 'memnuniyet' konusu ve kim ne derse desin, bu konuda kimse Refah Partisi'nin eline kolay kolay su dökemez. (Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanı) Enes Kariç'in yanından çıkarken, Konya'nın Refahlı Belediye Başkanı Halil Ürün ve beraberindekiler içeri giriyorlar. Zaten Konya'yı burada bilmeyen yok. Konya, Türkiye'nin toplamı kadar Bosna-Hersek'e nakdi ve ayni yardım yapmış... Refahlılar, gittikleri her yerde... 'Hızır Aleyhisselam' gibiydiler. 10 bin mark, 20 bin mark her an, herhangi bir yerde ve çok kez de önceden tasarlanmadan Bosnalıların eline tutuşturuluveriyordu. Örneğin karargahı 50 kilometre daha kuzeyde Jablanica'da olan 4. Kolordu'nun komutanıyla Mostar'da tümüyle tesadüfen karşılandı. Birlikte Jablanica'ya gidildi. Ve General'e cömert bir para yardımının makbuz karşılığında yapılması, orada derhal kararlaştırıldı ve uygulamaya sokuldu. Aynı durum, Hrasnica adlı Saraybosna banliyösünde, İgman dağını, bir başka deyimle yağmuru, tipiyi, buzları aşarak ulaştığımız vakit sözkonusu oldu. Bu kez, bir askeri yetkiliye değil, Hrasnica Belediye Başkanı'na nakdi yardım Alman Markı üzerinden yapıldı. Bu arada, Refah bağlantılı olarak Türkiye'de tanık sandalyesinde oturan Almanya merkezli 'IHH' adlı kuruluşun Bosna'da ne kadar bilindiğini ve IHH'lıların nasıl büyük bir feragat duygusuyla Bosna'ya yardım taşıdıklarını gözlerimle gördüm. Hatta Büyükelçimiz Şükrü Tufan dahi kendisine UNPROFOR'un çıkarttığı güçlüklerden söz ederken, IHH sayesinde güçlükleri aşabildiğini nakletti. Türkiye'de Bosna yardımları nedeniyle neredeyse sanık sandalyesine oturtulan bir kuruluş, Bosna'da neredeyse şeref kürsüsünde. Onların tanımadıkları Bosna yetkilisi asker veya sivil ve onları tanımayan Bosna yetkilisi yok. Esasen Bosna topraklarına o kadar girip çıkmışlar ki, yardımın nereye nasıl gidebileceğini çok iyi biliyorlar. Bosna yardımlarına ilk başlamış olan ve Refahlı olmayan bir kuruluş Dayanışma Vakfı; ama onlar da Refah'ın bu konudaki çabalarını teslim ediyorlar. Devletten tek bir beklentileri var: 'Yardımlar konusunda destekten vazgeçtik; gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz'.106
Kısacası RP'nin bu konudaki dürüstlüğü ortadaydı. Ancak sözkonusu medyanın amacı gerçekleri ortaya çıkarmak değil, siyasi hedefler doğrultusunda yanıltıcı propaganda yapmaktı. Bu nedenle, ısrarla bu iftirayı sürdürdüler. Hem de RP Genel Başkanı Erbakan'ın dediği gibi "şerefsizce, haysiyetsizce ve utanmazca"...
http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD12b.html

TÜSİAD-500.Yil Vakfi'B'nai-B'rith,Mason Localari Yahudi Cematine Uzanan Zincir


Tüm bu ön bilgilerin ardindan bu bölümün asil konusu olan ISKI/Göknel skandalini incelemeye baslayabiliriz. Bu skandalin ilginç ve ilk anda göze çarpan yönlerinden biri, bir kisim Sosyal Demokratlarin savunduklari ideolojiden tamamen farkli bir yapiya sahip olmalariydi. SHP'nin yönetimindeki Istanbul Belediyesi'nde yasanan skandal, bazi Sosyal Demokratlarin, Sosyal Demokrasi'nin temelleri olarak tanitilan halkçilik, sosyal adalet, sömürü karsitligi gibi kavramlardan hiç nasip almadiklarini açikça ortaya koymustu.
Kuskusuz bu durum aninda Italya örnegini hatirlatti. Çünkü Italya'da da Sosyal Demokrat Parti'nin en az kapitalist partiler kadar yolsuzluk ve rüsvet olaylarinin içinde oldugu ortaya çikmis ve sözkonusu Sosyal Demokratlarin tam anlamiyla "ikiyüzlü" olduklari belgelenmisti. Sosyal Demokrasi'nin içine düstügü bu durum, Italya'da ilginç fikralara neden olmustu. Nilgün Cerrahoglu bunlarin birini söyle anlatiyordu:
Sosyal Demokrat görüsleriyle taninan düsünür Massimo Cacchiari'ye sormuslar:
"Neden Sosyalist Parti'ye girmiyorsun?"
"Tesekkür ederim" demis Cacchiari, "Buna gerek yok; çünkü ben aileden zenginim."
Cerrahoglu söyle diyordu: "Baskent Roma'da agizdan agiza dolasan bu anektod, Italyan sosyalistlerinin bogazina dek saplandiklari skandalin boyutlarini oldugu gibi sergiliyor. Öyle ki parti lideri eski Basbakan Bettino Craxi artik sokaga bile çikamiyor."
Nitekim ISKI skandalinin ilerleyen günlerinde medyanin önemli bir bölümü bu konuyu vurgulamaya, "Aslan Sosyal Demokrat"larin rezilliklerine dikkat çekmeye basladilar. Kisa süre içinde olay "Sosyal Demokrat bir yolsuzluk öyküsü"ne dönüstü. Son olarak da, önceden de belirttigimiz gibi Ergun Göknel'in ask hikayesine...
Oysa atlanan, daha dogrusu gözardi edilen bir nokta vardi: Italya'daki Sosyal Demokratlarin ideolojilerine görünürde ters olan yolsuzluk batagina saplanmalarinin arkasinda, yine ideolojilerine görünürde ters olan bir örgüte, masonluga intisap etmeleri yatiyordu. Italyan mafya hiyerarsisinin en üstünde bulunan masonluk, Sosyal Demokratlari da içine almisti. Olayin arkasindaki asil gerçek buydu.
ISKI skandalina bakildiginda da bu masonik boyutu görmek mümkündü. Nitekim Ergun Göknel'in masonik baglantilari ortaya çiktikça, medyanin bilinçli dürüst kesimleri de skandali hakli olarak "yerli P2" olarak yorumlamakta gecikmediler
Aslinda daha önce de yolsuzluk skandallarinda "masonik boyut" olduguna dair bilgiler ortaya çikmisti: ANAP'li Bayindirlik ve Iskan eski bakanlari Cengiz Altinkaya ve Safa Giray'in görevi kötüye kullanmak suçundan Yüce Divan'da yargilanmalari sirasinda "Ayhan Tekinoglu" imzali bir dilekçede otoyol ihalelerindeki yolsuzluklarin arkasinda masonik iliskilerin bulundugu söylenmisti. Ama nedense bu iliskiler arastirilmamisti.
ISKI skandali ile ortaya çikan tablo ise hem son derece ilginç hem de son derece karmasikti. Çünkü ortaya çikan baglantilar, ayni Italyan P2'sinde oldugu gibi masonluktan yahudi örgütlerine kadar genis bir zincir olusturuyordu. Bu zincirin içinde geleneksel Türk mason localarindan Atlas locasi gibi "özel" localara, 500. Yil Vakfi ve B'nai B'rith gibi yahudi örgütlerinden, Bilderberg'e kadar uzanan halkalar vardi. Bu zinciri incelemeden önce, sözkonusu örgütlere bir göz atmakta yarar var. Türk mason localarini ve "özel loca" kavraminin anlamina az önce deginmistik ama 500. Yil Vakfi ve B'nai B'rith üzerinde durmak gerekiyor.
500. Yil Vakfi, 1989 yilinda Türk Yahudi cemaatinin önderliginde kuruldu. Vakif, sözde, Ispanya'dan 1492 yilinda sürülen Sefarad yahudilerinin bir bölümünün—ki bu sürgünün içyüzünü kitabin hemen basinda incelemistik—Osmanli'ya kabul edilislerini anmak için kurulmustu. Oysa vakfin oldukça önemli bazi politikalari vardi. Bunlarin basinda, Türkiye'nin Israil'e yakinlastirilmasi hedefi. Nitekim bu hedefe büyük ölçüde ulasildi. 500. Yil Vakfi'nin bir diger amacini ise vakif baskani Jak Kamhi, Israil'de Türkçe yayinlanan Haber adli haftalik gazeteye açiklamisti. Kamhi, söyle diyordu: "500. Yil Vakfi faaliyetlerinin amaci Erbakan ve arkadaslarinin etkilerini azaltmaktir." 10
500. Yil Vakfi üyeleri de ilginç kisilerdi. Büyük çogunlugu ülkedeki yahudi cemaatinin önde gelen üyeleriydi. Aralarinda uluslararasi yahudi örgütlerine üye olanlar vardi. Hatta, "Ortadogu uzmani" Faik Bulut'un bir yazisinda bildirdigi üzere, 500. Yil Vakfi'nin yahudi yöneticilerinden biri, "Mossad'in Türkiye'de kurdugu istihbarat istasyonunun da sefi" idi! Ayrica yahudi dönmesi kimligiyle taninan kisiler de vakfin çatisi altindaydilar.
Türkiye'deki bir diger önemli yahudi örgütü ise, uluslararasi yahudi organizasyonu B'nai B'rith idi. Amerika'da dogan bu örgüt masonlugun bir benzeriydi ancak yalnizca yahudileri üye kabul ediyordu (bu yüzden B'nai B'rith'e "yahudi masonlugu" da denir). Ancak diger bazi ülkelerde de oldugu gibi B'nai B'rith, Türkiye'de de takma—ve oldukça da masum—bir isimle faaliyet gösteriyordu: Fakirleri Koruma Dernegi! Fakirleri korumak için kuruldugu iddia edilen, ancak bu "masum" amaç için kapisini kameralarla koruma altina alma ihtiyaci duyan dernegin gerçek yapisi, üyelerine bakinca hemen anlasiliyordu zaten: Dernegin tüm üyeleri, yahudi cemaatinin üyeleriydiler.
500. Yil Vakfi ile "Fakirleri Koruma Dernegi" arasinda da çok yakin bir baglanti vardi dogal olarak. Vakfin pek çok üyesi ayni zamanda da sözkonusu paravan B'nai B'rith subesinin üyeleriydiler. Bu üyeler arasinda; Hahambasi David Asseo, 500. Yil Vakfi Baskani Jak Kamhi ve Ikinci Baskani Naim Güleryüz, Yitzhak Abudaram,Yakup Barouh, Nesim Benbanaste, Midat Benhayim, Misel Benrev, Salamon Bicirano, Misel Boritzer, Emil H. Franko, Mario Fravman, Vomtof Garti, Yusef Gerez, Abram Goldenberg, Mose Haleva, Rifat Hasan, Izzet Hatem, Sami Herman, Izzet Kayan, Izzet Keribar, Hayim Kohen, Sami Kohen, Bernar Nahum, Silmen Salamon Ovadya, Ilyao Perahya, Bensiyon Pinto, Albert Razon, Selim Razon, Rifat Saban, Vitali Saporta, Silviyo Sayah, Rafael Torel ve Nedim Yahya gibi isimler vardi. Ayrica 500. Yil Vakfi temsilcileri B'nai B'rith'in merkeziyle de yakin iliski içindeydiler. Jak Kamhi, vakfin B'nai Brith'in Dallas'da 1990 Agustosu'nda yapilan uluslararasi konvansiyonuna da katildigini açiklamisti.
Bu arada 500. Yil Vakfi masonlukla da içiçeydi. Vakfin çok sayidaki üyesinin mason localarinin müdavimleri oldugunu daha önceki çalismalarimizda incelemis ve Ishak Alaton, Mose Haleva, Yitzhak Abudaram, Nesim Benbanaste, Alber Bilen, Üzeyir Garih, Yomtof Garti, Rafael Roditi, Sehabettin Kocatopçu, Ilyao Perahya, Rifat Saban, Hayim Kohen, Aydin Gün, Yasef Mitrani, Yusef Gerez, Sami Herman, Yakup Barouh, Nedim Yahya, Bernar Nahum, Naim Güleryüz gibi vakif üyelerinin masonluklarini belgelemistik. Ayrica 500. Yil Vakfi faaliyetlerinin masonlukla koordineli bir sekilde yürüdügünü biliyoruz. Vakfin ikinci Baskani Nedim Yahya mason localarinda vakif ve amaçlari ile ilgili konferanslar vermis, örnegin Gönül Mimarlari Locasi'nda Üstad-i Muhterem Nuri Önal'in da katkisiyla 500. Yil Vakfi ve Sefarad yahudileri konulu önemli bir "brifing" sunmustu.
Kisacasi Türkiye'de, mason localarindan, yahudi cemaatinin B'nai B'rith, 500. Yil Vakfi gibi organlarina kadar uzanan bir zincir vardir. "Erbakan ve arkadaslarinin etkilerini azaltmak" gibi önemli politik hedeflere de sahip olan bu zincirin Italyan P2'sini hatirlattigini söylemek kuskusuz bir abartma degildir. Zaten ISKI skandali da bu masonik zincire yolsuzluk boyutuna eklemis ve böylece P2 tablosundaki son eksigide tamamlami stir.
kaynak:http://www.harunyahya.org/KITAP/YMD/YMD3_9.html


10.Erbakan pkklı aşiretler destek verdi .Amerika'ya teslimiyet suçlamaları-Çekiç Güç Seytan Üçgeni,Israil ABD ve Terör...

Çekiç Güç ülkeye adim attigi andan itibaren sürekli elestirildi. Yillar boyunca tüm muhalefet partileri bu gücün varligina karsi çiktilar. Basinda, televizyonlarda sürekli Çekiç Güç aleyhtari yazi yazildi. Çekiç Güç'ün terör örgütüne lojistik destek verdigi duyuruldu.
Ama ilginçtir, Amerikalilar tüm bu suçlamalara karsin seslerini çikarmadilar. Çekiç Güç aleyhtarlarina karsi tek kelime etmediler.
Biri hariç... Çekiç Güç hakkinda yapilan tüm yorumlarin yaninda, tek bir yorum vardi ki, Amerikalilari çileden çikartmisti. Yorumun sahibi, RP Genel Baskani Necmettin Erbakan'di. Erbakan'in yorumunu bu denli önemli kilan ve Amerikalilarin tepkisini çeken sey ise RP Genel Baskani'nin Çekiç Güç içinde yahudi askerler oldugunu söylemesi ve Çekiç Güç-Israil baglantisini kurmasiydi. Sözkonusu tepki, Turan Yavuz'un ABD'nin Kürt Karti adli kitabinin hemen basinda söyle anlatiliyordu:
Ögleden sonra Washington'daki Türkiye Büyükelçiligi'nin numarasini çeviren Amerikali yetkili oldukça sinirliydi. Ankara'daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germis ve adeta çatacak bir yer ariyormus gibi Türkiye Büyükelçiligi'ne ulasmaya çalisiyordu. Ankara'dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel baskani Necmettin Erbakan 'in o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye'nin güney.d.da konuslandirilan Çekiç Güç'e bagli ABD askerlerinin çogunun Musevi asilli oldugunu öne sürüyor ve bunu da Washington'in bölgedeki gizli emellerine bagliyordu. ABD Disisleri Bakanligi yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatina beklenmedik su öneriyi getiriyordu: 'Çekiç Güç'e dahil bir çok Amerikali asker var. Sayin Erbakan'a söyleyin, Çekiç Güç'e bagli bütün askerlerimizi incelesin. Içlerinde Musevi asilli tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindirecegiz ve 10 bin metreden asagiya atacagiz...' Türk diplomat neye ugradigini sasirmisti. Daha dogrusu ne söyleyecegini bilemiyordu. Karsisindaki Amerikali yetkili, ayni ses tonuyla devam ederek Erbakan'a iletilmesini istedikleri öneriyi açikliyordu: 'Ancak Çekiç Güç'e bagli Amerikali askerler arasinda Musevi asilli bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacagiz ve 10 bin metre asagiya atacagiz.22

Evet, Amerikalilar Çekiç Güç'ün Israil'le iliskilendirilmesine çok kizmislardi ve Erbakan'a karsi da böylesine küstah bir üslup kullanmaktan çekinmemislerdi. Anlasilan son derece "sakincali" bir yorumdu bu ve gözden kaçirilmak istenen bazi gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan'in söyledikleri de dogruydu. Turan Yavuz kitabin ayni sayfasinda, aslinda Çekiç Güç'e bagli ABD askerleri arasinda yahudi olanlarin var oldugunu, hatta Incirlik Üssü'nde Çekiç Güç komutasinda bulunan ABD askerleri arasinda adi "Israel" olan subaylarin bile bulundugunu belirtiyor. Çekiç Güç'ün sözkonusu Israil baglantisinin yaninda, bir de terör örgütüyle olan baglantisi vardi ki, son yillar içinde çokça konusuldu. Ancak bu konuda ortaya çikan bazi açik deliller, nedense bir çirpida unutturuldu. Çekiç Güce bagli helikopterler, ayrilikçi terör örgütüne yardim paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Sok" gibi basliklarla haber olan bu konu bir çirpida unutuluverdi. Amerika lilarin"teröre karsi Türkiye'nin yaninda" olduklari seklindeki açiklamalari, nedense "ikna edici" bulundu. Erbakan Hoca çekiç gücü değil pkk lı aşiretlere destek. Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!Erbakan'ın bunlar ın hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın 1. parti olark çıktığı seçimlerin hemen arkasından,Çekiç Gücün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşıma yı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho' daydı.
Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu...
"Çekiç Güce hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu.Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu.İşte bu gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca bu maksatla ÇekiçGüç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı.Hür ve haysiyetli bir politika pazarlık sonucu, Türkiye'ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı.
1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi.
2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu.
3- Çekiç Güce bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı.
4- Çekiç Güce ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafın dan açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyor du ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu.
5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgedençıkarılacaktı.
6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı.
7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı.
8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek.Bu iki kalemden Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı.
9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı.
10- Zaho'daki BM kampına,ABD,İngiltere, Fransa yetkilileri sayısınca Türk subay ve uzman ları gönderip Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı.
11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı.12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Gücün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı.
İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir.
Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir.
Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır.
Çekiç Güce ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kılmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtararak bu tarihi ve talihli anlaşma gerçekleşmiştir.
Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında farkedilir bir canlanma başlamıştır.
Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir islamî hukuk kuralıdır, hemde çaplı siya silerin başarabileceği bir olaydır.Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki söz lerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiştir.Çünkü Hoca"Çekiç Güç mutlaka gidecek!"derken,Çekiç Gücün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Gücü pek çok yararlı neticelere mecbur hale soktu!.
Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir". Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmiştir http://www.harunyahya.org/KITAP/milli_stra...istrateji5.html

11.Erbakan Doğu ziyaretleri İslam birliği söylemleri ve Tavizsizlik ilkesi


Bu noktada, baştan beridir açıklamaya çalıştığımız akıl ve psikoloji faktörlerine dayanarak, "tavizsiz dış politika" kavramı üzerinde durabiliriz.
Gerçek bir örnek kullanalım. Türkiye, bilindiği gibi ABD'nin Irak'a karşı giriştiği Körfez Savaşı'ndan büyük zararlar gördü. İlk başta, "bir koyup, üç alma" formülünün işleyeceği sanılıyordu, ama Irak'la olan ticaretin ambargo nedeniyle durması, en başta da Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının dondurulması, Türkiye'ye büyük bir ekonomik zarar verdi. Türk hükümetleri, çeşitli kereler bu durumu ABD'ye anlatmaya çalıştılar, ama Washington'da kimse onları dinlemedi. Tansu Çiller, başbakanlığı sırasında, "madem ambargoyu deldirmiyorsunuz, o zaman en azından zararımızın bir kısmını karşılayın" şeklindeki bir teklifle ABD'ye gitti. Ancak, başta, Türkiye'yi "satılık müttefik" ilan eden-ve öte yandan da Cengiz Çandar'ın deyimiyle "Amerika'nın özellikle Yahudi kökenli yazarlarında pek sık görülen aba altından sopa göstererek askeri müdahale tehditleri içeren tahliller yapma" tekniğini uygulayan-Washington Post başyazarı William Safire olmak üzere, çok sert bir tepki ile karşılaştı.
Ancak Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden bir kaç hafta sonra yapılan Çekiç Güç oylaması öncesinde, ABD, Ankara'nın yıllardır kulak tıkadığı bu haklı taleplerine bu kez tepki göstermedi ve Irak'la ticareti mümkün kılan BM karanın uygulamaya konmasını kabul etti. (Ancak Saddam'ın Talabani'ye karşı Barzani'ye destek olmak amacıyla Kuzey Irak'a girmesi ve ABD'nin de Irak'ı yeniden vurması yüzünden bu uygulama ertelenmiş bulunuyor.) Dahası, Çekiç Güç'ün süresinin uzaması için, Türk tarafınca daha önceleri istenen fakat geri çevirdiği bazı "Çekiç Güç düzenlemeleri"ne onay verdi ve Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'ne öncülük etmeyeceğini deklare ederek taahhüt altına girdi.
Ne değişmişti? Türkiye "teknik" olarak aynı Türkiye'ydi. Ama yeni hükümet, kendisini ABD'ye "göbek bağı" ile bağlanmış bir hükümet olarak görmüyordu ve ABD bu tür bir taviz vermeseydi, ilişkiyi "inceldiği yerden koparma" alternatifini düşünebilirdi.
ABD, eskiden psikolojik yönden bağımlı bir Türkiye ile karşılaşıyordu. Ankara'dan bir talep geldiği ve kendisi bunu reddettiğinde, ikinci bir ses çıkmayacağına emindi. Türkiye'nin ABD'nin yaptırımlarını "eli mahkum" kabul edeceğini, Ankara'nın hemen her zaman "çantada keklik" olduğunu düşünüyordu. Ancak RP iktidarının yarattığı psikolojik farklılık, Washington'da "Ankara'nın kafasını kızdırmama" düşüncesinin etkili olmasıyla sonuçlandı. Nitekim kısa bir süre sonra Başbakan Necmettin Erbakan'ın; İran, Pakistan, Malezya, Endonezya ve Singapur'u kapsayan Müslüman ağırlıklı "Doğu seferi", Türkiye'nin önüne Asya-Pasifik ekseni üzerinden yeni bir dış politika yönü ve vizyonu açmakla, ABD'ye Türkiye'nin seçeneklerinin çok yönlü olduğunu açıkça gösterdi. http://www.harunyahya.org/KITAP/milli_st...istrateji2.html

12.”Başörtülülere bütün rektörler selam duracak”

Muhterem Erbakan Hoca, “Başörtülülere bütün rektörler selam duracak” dememiş, sadece “Başörtülü öğrencilere kanunlara aykırı olarak haksızlık eden, onların eğitim haklarını kanunlara aykırı olarak kısıtlayan rektörler, (yaptıkları yanlışın bir anlamda telafisi amacıyla), mağdur duruma düşürdükleri öğrencilere selam duracak” demişti;
Kartel medyası cibiliyetinin gereğini yapmış, cümlenin başını sonunu kesip, Erbakan’ın sözlerini çarpıtarak, sanki başörtülülere bir ayrıcalık tanınıp, durup dururken rektörler, örtülülere selam duracakmış gibi seviyesiz bir isnatta bulunmuşlar, mütedeyyin kesimden birçok kişi de bu propagandaya kapılıp, Erbakan’a eleştiriler yöneltmişlerdi.


13…Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak buna Halk karar verecek:
Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır"neyi,nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır...
"Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince hesaba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batılların beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır!..
"Refah her halde iktidara gelecektir!Adil Düzene mutlaka geçile-cektir!Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir.!"Evet bu sözler hem bir izzettir Hem cesarettir!
Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri:
Refah Partisinin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile kazandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı yapanlara çok ciddi ve cesaretli bir uyarıdır. Demek isteniyor ki:
Ordu bu milletin eseridir vemilletin emrindedir. Ordumuzu milletin ve milli menfaatlerin aleyhinde kullanmak hevesine düşenler ise, karşısında 60 milyonu bulacaktır!.
Bu inançlı milletimiz kendi haklarını ve hürriyetlerini elde et-mek ve arzu ettiği Adil bir Düzen’e geçmek için başvurduğu kanuni ve insani yollar tıkanırsa, dış güçler ve işbirlikçileri, zorbalığa ve barbarlığa kalkışırlarsa..O takdirde bu millet hürriyet ve haysiyeti için gerekirse, kan dökmekten ve can vermekten de kaçınmayacaktır!.. Ama inşallah, buna ihtiyaç kalmıyacaktır...
Bu erkekçe sözler, asıl o sırada ülkemize gelen ve masoncuk-larına Refah aleyhinde direktifler veren Siyonist İsrail’in, terörist dışişleri bakanı Şimon Perez’e ve tüm dış güçlere ve şeytani merkezlere bir meydan okumadır!. Allah’u Ekber! Allah en büyüktür!.
Yani ey ehli zülüm! Sizinle hesaplaşmaya ve kozumuzu paylaşmaya hazırız!..
Bu sözleri söylemek için sadece yürek yetmez.Elbette sağlam bir bilek Güç ister!..
Bunlar, kuru bir cesaret ve gayret neticesi söylenmiş ve sadece his ve heyecanları tatmine yönelmiş sözler de değildir!.. Ve ey bizi korkaklıkla suçlayan zavallılar!..
Biz ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül etmemek ve emrolunduğumuz tedbir ve teenni ile hareketimizi sürdürmek için gösterdiğimiz sabır ve sükûneti, taviz ve tutarsızlık olarak niteleyen soytarılar! Maksatlı olarak yapılan hedef saptırmalar ve spekülasyonlar karşısında, Hoca tarafından anlamı açıklanan ve bazı çevrelerce "sözünden caydığı ve tükürdüğünü yaladığı" sanılan bu çıkışlar,en azından “düşman mevzilerini ve muhtemel tepki derecelerini öğrenmek amacıyla fırlatılan, maket füzeler yerindedir” ve bu bakımdan bile oldukça anlamlı ve önemlidir!
Ve Erbakan önce Başbakandır!.. Sonra bilinçli ve stratejik bir geri adım atılmıştır ve şimdi devlet başkanlığına ve büyük inkılâbına doğru son hazırlıklara başlanmıştır!...
Erbakan Hoca’nın 1991 yılında sarfettiği: “Türkiye, mutlaka adil düzene geçecektir. Bu geçiş kanlı mı, yoksa kansız mı gerçekleşecek? İşte buna halkımız karar verecektir” şeklindeki sözlerinin, masonik cephede büyük bir telaş ve tedirginlik meydana getirmesinin bir nedeni de, meşhur siyonist M. Warburg’un 1945 yılında söylediği: “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacaktır. Tek sorun, bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır” iddialarına karşı, ilk ve tek onurlu çıkış olmasıdır. Çünkü siyonist merkezler bu sözlerin sahibini çok iyi tanımaktadır.

14.BATAN HOLDİNGLERDEN HOCA mı SORUMLU:

Önce holdinglerin doğuşuna kuruluş maksatlarına ve ortaya çıkan tabloya sırasıyla bakmak lazım.
Ülkenin düzeltilmesi düzene sokulması için sadece siyasetin başlı başına yeterli olmayacağını hepimiz biliyoruz. Bu doğrultuda milli görüş hareketi de bazı sanayi kuruluşlarının kurulması ve büyümesinde etkin olarak rol almıştır.

Ülkemizde çeşitli sektörleri tekel haline getirmiş adeta baron haline dönüşmüş batının emrindeki sermaayeye alternatif olacak ve ülke sanayiinde söz sahibi olmal maksadı ile kurulmaya başlanan çok ortaklı holdingler hızla büyümeye başlamıştır. Bunu fırsat olarak gören bazı art niyetli kişiler bu kuruluşları örnek alarak milletten para toplamış ve bu paraları iç etmişlerdir.
Bu holdinglerden isimleri en fazla bilinenler Kombassan, yimpaş ve endüstri holdingdir. Ama bunların içerisinde milli görüşle bir dönem bağı bulunan sadece kombassan holdingdir.Endüstri holdingin yönetiminin chp lilerden oluştuğunu tv lerde yapılan proğramlardan hepimiz biliyoruz.Keza yimpaş holding de mhp liler tarafından kurulmuş ve milli görüşle bir bağları ne ozaman nede şimdilerde yoktur.
Bizim incelememiz gereken kurum dolayısıyla kombassandır.
Kurulduğu günden itibaren hızla büyüyen ve ülkemizin çeşitli bölgelerinde müthiş yatırımlar yapan kombassan holding islam ticaret hukukunun kar-- zarar ortaklığı ilkesine göre kurulmuştur.28 şubat süreci ile birlikte her alalnda yapılan baskılardan kombassanda nasibini almıştır.Yeşil sermaye yaygaraları ile paralarıı bloke edilmiş yatırım yapması engellenmiş ve her türlü zorluk çıkarılmıştır.
Bu baskılar nedeni ile yatırımlar yabancı ülkelere kaydırılarak ayakta kalınmaya çalışılmıştır.Halen ülkemizde faaliyet gösteren kuruluşları olduğu gibi yeni yatırımlarını da yurt dışına yapmaktadırlar.Holding iflas etmiş yada batmış değildir. Yaşanan zor dönemler atlatılmaya çalışılmaktadır.İştirakçilerine ödeme yapamamaktadır.

Şimdi dedikki bu holding islam ticaret hukukuna uygun olarak kar --zarar ortaklığı üzerine kurulmuştur. Yani iştirakçiler şirket faaliyetleri sonucunda yapılan karada zararada ortaktır. Kurulduğu ilk yıllarda çok yüksek karlar elde eden holding iştirakçilerine hisselerine düşen karları ödemek istemiş fakat iştirakçilerden bir çoğu hisse artırımı talebinde bulunarak kar paylarını almamışlardır. Holdingin zor günler geçirmesi ile birlikte paniğe kapılan iştirakçiler hem ana paralarını hemde karpaylarını isteyince şirket zaten mali krizde olduğu için ödeme yapamamıştır.
Şirketten verilen paraların ödenmeyeceği şeklinde bir açıklama yapılmamış aksine yaşanan zor zamanların atlatılması ile birlikte iştirakçilere ödeme yapılacağı defalarca duyurulmuştur.Yani ortada bir dolandırıcılık sahtekarlık söz konusu değildir.

Bu holding iflas etmiş olsa bile kimsenin hak talep etmeye hakkı yoktur. Çünkü şirket kar-- zarar ortaklığı usulü ile kurulmuştur.
Karederken ses çıkarmayıp sermaye artırımı isteyenlerin şimdilerde feryad etmeye hakları yoktur

15.Neden Tansu ile tokalaştı-nemalar hocada faizci çıktı..


Refah-Yol hükümeti ve özellikle Erbakan cephesiyle ilgili karamsarlık ve hayal kırıklığı uyandıracak yazılar ve yorumlar yanlıştır, dostluğa da dürüstlüğe da aykırıdır. Ve zaten gerçeğe de uymamaktadır. Bakanlıklardaki ve diğer birimlerdeki yanlışlıkları ve aksaklıkları münasip bir dille uyarmak ise, elbette lazımdır ve yapılmalıdır.
Pek çok okuyucumuz direk veya telefonla bu tür endişe ve üzüntülerini dile getirdiklerinden ve biz de zaten öteden beri bunları fark ettiğimizden böyle bir özeleştiriye lüzum görülmektedir.
Velhasıl, "dostluk gerek, düz gerek"!... Sözü oldukça yerindedir.
Milli Gazetenin 25. yayın yıldönümü münasebetiyle, İstanbul'da düzenlenen kutlama törenlerine katılan Erbakan Hoca'nın, Milli Gazete'nin aynısı ve tıpkısı zannedilen, bizden bilinen ve aynı istikamette bizimle birlikte yürüyor izlenimi veren, bazı yayın organları ve yazarları için yaptığı "farklı açılı füzeler" benzetmesi, oldukça ilginçtir ve bize çok önemli mesajlar vermektedir.
Kalıpları, markaları, rampaları aynı olan ve diyelim ki İsrail'i vurmak üzere aynı yöne konuçlandırılan füzelerden, şayet komuta merkezi dışında çok az da olsa bazılarının "ayar açıları" bozulmuşsa, bunlar sonunda Telaviv'e değil, Medine'ye veya Mekke'ye düşecektir.
Hiçbir "iyi niyet ve samimiyet" iddiası da, bu tür bir tahribatın suçuna ve sorumluluğuna kefaret olmaya yetmeyecektir.
Halbuki içinizden "(İnsanları Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve hükümet imkanlarıyla) iyilikleri yürütecek ve kötülükleri önleyecek bir ÜMMET bulunsun. (Hizmet için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat ve cemaat kurulsun)" ayetinin, kesin hükmü gereği ortaya çıkan hareketin ve idealin şahsı manevisi ve mümessili olan bir Liderin böylesine, seviyesiz ve sorumsuz eleştirilere maruz bırakılması, hem dinen, hem vicdanen, hem de siyaseten yanlıştır ve yakışıksızdır.
Her şeyden önce hangi şartlar ve imkanlar çerçevesinde hizmet yapıldığı mutlaka hesaba katılmalıdır. "

"Mani ve muktazi tearuz ettikte, mani “takdim olunur" bir İslami hukuk kuralıdır. Yani "yapılması gereken şeylerle, buna mani olan engeller çatışsa, bu manialardan dolayı kişi mazur sayılır ve "engeller" önce dikkate alınır.
Ve yine "Daha doğru ve dengeli olanını yerleştirip yürütünceye kadar, yanlış ve haksız da olsa, mevcut hukuk düzenine uymak ve yararlanmak mecburiyeti vardır"
Lider konumundaki bir şahsiyetin, kerhen, yani istemeden ve mecburen yaptığı bazı işlerden dolayı kınanması, hatta karalanmaya çalışılması haksızlıktır.
"İkrah"ın, yani dinen ve kanunen yasak ve yanlış olan söz ve davranışların bazı zorlayıcı ve mecbur bırakıcı şartlar altında yapılmasının, kişiye bir suçluluk ve sorumluluk yüklemeyeceği, fıkıh (hukuk) kitaplarında açıklanmıştır.
Sadece öldürmek veya bir azasının kesilmek tehdidi değil, malının alınması ve rızık kapısının kapatılması, kendisinin ve ailesinin namusuna tecavüze kalkışılması ve böylece büyük bir üzüntü ve kedere uğratılması gibi durumlar da derece derece Mekru'hun bih (ikrahta korku ve zorlamayı gerektiren şeylerden) sayılmıştır.
Toplumun sorumluluğunu taşıyan bir hareket ve şahsiyet de, vatandaşın hakkının, faiz ve sömürü yoluyla çalınmasından, böylece açlığa ve sefalete mahkûm bırakılmasından, Ve on binlerce kadınımızın fuhuş bataklığından kurtulması için çalışırken, "ikrah" şartları içinde davranacağı unutulmamalıdır.
Öyle ise, "Niye kadınlarla tokalaştı?" "Niye filan toplantıya katıldı?" "Niye filan sözü kullandı?" diye suçlamak ve saldırmak, ya şeytanlık damarıdır, ya da şarlatanlık icabıdır. Zira ayeti kerimede: "Gönlü iman dolu (mü'min ve mutmain) olduğu halde, zahirde küfür sayılacak sözleri söylemeye mecbur kalan ve zorlanan müstesna..." buyurulmaktadır.
Ammar bin Yasir(ra) olayı ve Efendimizin onu kınamak yerine rahatlandırması ve bu olayla ilgili olarak inen "Ancak kafir 've zalimlerden) gelecek bir tehlikeden sakınmamız durumunda onları aldatmak ve kurtulmak için söylediğiniz sözlerden sorumlu olmazsınız" mealindeki ayeti kerimenin açık ruhsatı,Ve yine "Allah size haramları açıkça bildirmiştir. Ancak muztar kaldığınız (zaruret ve mecburiyet halleri) hariç" buyurulması, kanunî, örfî ve siyasi mazeretlerle bize ters gelen bazı söz ve davranışların sahiplerine ve hele Lider şahsiyetlere karşı hüsnü zan sahibi olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.
Çünkü: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir"
"Zararı ammı def için, zararı has ihtiyar olunur." Yani büyük ve genel zararları gidermek ve zulüm düzenini değiştirmek ve düzeltmek için, küçük ve özel zararlar göze alınmalıdır. Üstelik "zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar" Yani milletin iflahına ve düzenin ıslahına yönelik hizmetlerde bazı zaruret ve mecburiyetlerle, yasak ve haram olan şeyler, yine bazı şartlar ve sınırlar içerisinde, mübah ve caiz olur.
Öyle ise, hem Hakkın hatırı, hem de Müslümanların ve insanlığın rahatı ve çıkarı için, bazı mecburiyet ve mazeretlerden dolayı zaten kendisine mübah ve caiz olan bir ruhsatı kullanan kişinin, tebrik ve takdir edilmesi gerekirken, tam tersine bu yüzden tenkit ve takbih edilmesi (kabahatli görülmesi), iyi niyet ve insaniyetle asla bağdaşmamaktadır. Bu durum bizzat fitne çıkarmaktır ve ortalığı karıştırmaktır.
Hem O şahsiyetin iyi niyetine, istikametine, ilmine ve ferasetine inandığını ve O zatı Lider olarak tanıdığını söyleyeceksin... Hoşumuza gitmeyen bazı davranışlarının, mazeret ve mecburiyetler altında yapıldığını kabul edeceksin... Hem de kalkıp "niye böyle davrandı?" diye İslami tenkit perdesi altında zehir kusacaksın!.. Bunun tutarlı ve insaflı bir tavır olmadığı açıktır...
O zatın, 40 senedir,belki 99 şer ve şeytan cephesiyle boğuşup başarıya ulaşması, bu kısa iktidar döneminde Çekiç Gücü bölgemizden kovması, İslam Birliğinin temelini atması, ekonomik dengeleri rayına oturtması, gizli fesat odaklarının suyunu kurutması, masonik mahfillerin üzerine varması, haysiyetli dış politikayı başlatması gibi, her biri devrim niteli ğindeki icraat ve inkişaflarını görmemezlikten gelen, veya üstünkörü geçiştiren ve bunlara tebrik ve teşekkür edemeyen bazı yazar ve gazeteler,acaba karasinek fıtratlı mı dır?
Evet bir odanın tamamını güller ve çiçeklerle doldurun, ama bir tabağın içine de biraz pislik koyun... İçeriye bir karasinek saldığınızda, o kadar çiçeği ve güzelliği görmeyip geçtiğini ve gidip o birazcık pisliğe konduğunu göreceksiniz!...
Ama bunun tersine her tarafı çirkef ve çirkinliklerle kaplı bir ortamda, bir tane çiçek açmışsa, balarısının da gidip ona konacağını bilirsiniz!..
Üstelik, bizim hareketimizi, Liderimizi, siyaset ve stratejimizi, adil düzen projelerimizi beğenmiyor ve içinize sindiremiyorsunuz, öyle mi?
O halde, hodri meydan, siz de başka bir teşkilat kurup getirin... Daha uygun model ve metodlar geliştirin de görelim... Görelim de boyunuzu ve beyninizi ölçelim!...
Hiç değilse, o takdirde sizinkiyle bizimkini her bakımdan denkleştirme, değerlendirme ve daha iyisini tercih etme imkanı elde edelim!... Yoksa hayali senaryolarla, fiili ve gerçekçi programları karşılaştırmak ve tartışmak bile, abesle iştigaldir!.. Hayır, "Benim Milli Görüş hareketine ve Liderine inancım ve itimadım var. Ben bu davanın bir neferiyim" diyiyorsanız, o takdirde de hem sorumluluklarınızı, hem de haddinizi bileceksiniz.
"Zorluk ortamında olsun, kolaylık ortamında olsun, Hoşunuza giden durumda olsun, (kerih gördüğün uygun ve olumlu karşılamadığın durumunda olsun, (hatta hakkın olduğu halde) başkalarını sana tercih etmesi durumunda bile (amirlerinizi) dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir" hadisinin hükmüne riayet edeceksiniz.
Peki, ya İslamcı geçinen ve çevresinde dava adamı bilinen bazı tiplere ne oluyordu?
Tek başına iktidar olduklarında yapmayı temenni ve taahhüt ettiği "değişim" leri "Haydi, niçin hala yapmıyorsunuz? diye daha o günden ve o şartlarda istemek!...
Devleti iflasa sürükleyen çok yüksek faizli iç borçlanmadan kurtarmaya, ve yurt dışındaki döviz kaynaklarını Türkiye'ye aktarmaya yönelik, yeni teşvik ve tedbirleri "Hoca da faizci çıktı" diye hücuma yeltenmek. Ve "Katı pisliği önce kirli sıvıyla yıkayıp, sonra duru su ile temizlemek" fetvasının hikmetine uygun bu girişimi idrak etmemek.!
Velhasıl hoca hakkında gerek siyonizmin gerekse bu deccali sistemin özellikle medya vasıtası ile Müslüman kitleye kabul ettirdiği binbirtürlü iftira karalama kampanyası vardır biz ana hatları ile bir kaçına değinmiş olduk inşallah..

Şimdi gelelim sayın Adnan Oktar Hakkındaki iftiralara :

1.İlk Karalama Kampanyası ve Akıl Hastanesinde İşkence
Adnan Oktar'ın Darwinizm, materyalizm ve ateizm aleyhine yürüttüğü fikri çalışmalar bir süre sonra daha geniş çevrelerden de tepki almaya başladı. Sayın Oktar'ın milli ve mukaddesatçı çalışmalarından rahatsız olan bazı çevrelerin etkisiyle, aleyhinde büyük bir komplo kuruldu. Bu komplo, Adnan Oktar'ın büyük yankılar uyandıran Yahudilik ve Masonluk adlı eserini yazıp yayınladığı günlere denk gelmektedir.
1986’nın yazında Adnan Oktar, “Türk Milletindenim, İbrahim ümmetindenim.” sözlerinden ötürü tutuklandı. Bu ifade bir gazetede yayınlanan bir röportajda yer almıştı. Aynı dönemde çeşitli yayın organlarında, yukarıda ifade edilen çevrelerin etkisiyle, birtakım yanlış haberler, mesnetsiz bilgiler ve iftiralar yer almaya başladı.
Adnan Oktar önce tutuklandı ve cezaevine kondu. Sonra Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledildi ve akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahade altına alındı. Hastanede, en tehlikeli hastaların bulunduğu "14A" koğuşunda tutuldu. 14A koğuşuna birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidiliyordu. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pisti. Bu ağır hastaların arasında cinayet çok sıradan bir olay olarak görülüyordu. İşte böyle bir ortamda Adnan Oktar, 6 hafta yatağına ayak bileklerinden zincirlendi. Şuur bulandıran ilaçlar kendisine zorla verildi. Bu arada, onu ziyaret etme ve görme imkanı bulan genç arkadaşları onun bu dönemde de kararlılığını ve şevkini hiç kaybetmediğine şahit oldular. Onları İslam ahlakına davet edeceği düşünülerek, doktora öğrencilerini, hemşireleri ve hatta doktorları bile görmesine izin verilmiyordu. Bir süre sonra ailesi, yakınları ve arkadaşlarıyla da görüşmesi yasaklandı. Hatta, telefon görüşmesi bile yapmasına müsaade edilmiyordu. Faaliyetlerini durdurmadığı takdirde hayatı boyunca hastanede kalacağına dair tehdit edildi. Bazı kesimlerden Yahudilik ve Masonluk kitabını basmaktan vazgeçmesi için yoğun baskılar gelmeye başladı. Eğer kitabı basmaktan vazgeçerse, hemen hastaneden çıkabileceği, yaşamının bundan sonrasını refah içinde geçirebileceği gibi teklifler geldi. Kitabın tüm dosyalarını vermesi karşılığında, büyük maddi imkanlar teklif edildi. Ancak, kendisi tüm bu teklifleri geri çevirdi, baskı ve tehditlerden yılmadı. Tam tersine bu yaşadıkları, onun kararlılığını daha da arttırdı.
Oktar hapishanede ve akıl hastanesinde toplam 19 ay tutuldu ve sonra savcılığın, "ifadelerinde suç unsuru bulunmadığını" belirtmesiyle beraat etti ve mahkemece serbest bırakıldı.

2. Kokain Komplosu
1991’in ortalarında yaptığı kültürel çalışmalardan rahatsız olan birtakım çevrelerin etkisiyle, Adnan Oktar yeni bir komployla karşı karşıya kaldı. Bu dönemde kendisi, masonluk tarihi ve dünya masonluğunun örgütlenmesiyle ilgili son derece önemli bir kitap çalışması yapıyordu. Oktar'ın annesiyle birlikte yaşadığı Ortaköy'deki evine gelerek arama yapan polisler, yaklaşık iki bin kitaptan oluşan kütüphanede, ellerini attıkları ilk kitabın içinde bir paket kokain buldular.
Bu olaydan hemen sonra, o günlerde İzmir’de birkaç arkadaşıyla birlikte olan Adnan Oktar tutuklandı. Daha sonra, 62 saat boyunca alıkonulduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne nakledildi. 62 saat sonunda kokain testi için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Sonuçlar gerçekten oldukça ilginçti! Adnan Oktar’ın kanında kokainin bir yan ürününün çok yüksek miktarlarda bulunduğu açıklandı.
Ancak daha sonra ortaya konulan delillerin tümü, bu iftiranın sadece bir komplo olduğunu kanıtladı. Öncelikle Adnan Oktar’ın evinde bulunduğu iddia edilen kokainin komplonun bir parçası olduğu ortaya çıktı. Bu komplodan kısa bir süre önce Adnan Oktar kendisine karşı gizli bir planın kurulmaya başlandığını hissetmiş ve Ortaköy’deki evinden ayrılmıştı. Sonra annesini arayıp kendisine karşı bir komplo kurulmasının muhtemel olduğunu söylemiş ve annesinden şahit olmaları için birkaç kişiyle birlikte evi temizleyip kontrol etmesini istemişti. Bunun üzerine Adnan Oktar’ın annesi Mediha Oktar komşularından birini ve kapıcılarını çağırmış ve hep beraber evi iyice temizleyip kitaplıktaki kitapların teker teker tozunu almışlardı. Adnan Oktar’ın bu temizlikten sonra eve hiç gitmediği gerçeğine rağmen, 16 polis memuru eve operasyon düzenlemiş ve eve girer girmez kitapların arasında “bir paket kokain” bulmuştu. Mediha Hanım'ın komşusu ve kapıcısı, olaydan sonra "Adnan Oktar'ın kütüphanesini hep beraber detaylıca temizledik, orada böyle bir paket yoktu" diye noter tasdikli bir ifade vermişlerdir.
Kokain komplosunun ikinci aşaması, yani Adnan Oktar'ın kanında çıkartılan kokain yan maddesi konusu da, bilimsel ve adli delillerle çürütülmüştür. Adnan Oktar emniyette 62 saat kalmış, tahlil bundan sonra yapılmıştı. Ancak kokainin kandaki yan maddesine bakılarak, kaç saat önce ne kadar kokain alınmış olduğu bilimsel olarak hesaplanabiliyordu. Adnan Oktar'ın kanında çıkartılan kokain dozu ise, 62 saat önceden alınmış olsa, Adnan Oktar'ın ölümüne neden olacak kadar yüksek bir dozdu. Bu durum, kokainin Adnan Oktar'ın vücuduna, 62 saatten çok daha kısa bir süre önce, yani gözaltında bulunduğu sırada girdiğini gösteriyordu. Yani kokain, Adnan Oktar'a gözaltındayken,yemeğinekarıştırılmaksuretiyleverilmişti.

Bu gerçek, aralarında Scotland Yard'ın da bulunduğu 30'a yakın uluslararası adli tıp kurumu tarafından teyit edildi. Hepsinin de, incelemeleri için kendilerine gönderilen dosya hakkındaki ortak cevabı şöyleydi: Kokain Adnan Oktar'a göz altındayken yemeğine karıştırılarak verilmiştir. Olay komplodur.
Daha sonra Türk Adli Tıp Kurumu da kokainin gözaltında yemeğine karıştırılmak suretiyle verildiğini teyid etti ve Adnan Oktar mahkemede beraat ederek aklandı.

3.Mankenlerle basıldı ebru şimşek Davası santaj çete suçlamaları- TANTAN SAÇAN İŞBİRLİĞİ vb.zeri iddia ve iftiralar..
Gerçi tüm gazetelerde tam sayfa ilanlarla bu söylenenlerin iftira olduğu yayınlandı lakin hala bu şerefsizce iddiayı yalan olduğunu bile bile gündemde tutanlara cevaben ..
http://www.ebrusimsekecevap.com/index.php
http://www.bilimarastirmavakfi.org/basin...17aralik05.html
http://www.millidegerlerikorumavakfi.org/20delil.html
http://www.bav-savunma.org/belgeler.htm
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=127230
http://www.bav-savunma.org/belgeler/yeni...es/beraat_3.jpg

KAMUOYUNA ÖNEMLİ DUYURU!

BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI DAVASINDA TOPLANAN DELİLLER BAV MENSUPLARINI AKLAMIŞTIR

Kamuoyunda “Bilim Araştırma Vakfı Davası” olarak bilinen ve aralarında BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar’ın da bulunduğu 35 kişinin yargılandığı dava, 11.01.2000 tarihinde İstanbul 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamış ve 24.11.2005 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde zamanaşımı kararıyla sonuçlanmıştır.

BAV Davası’nın zamanaşımı nedeniyle düşmesi bazı çevreler tarafından “BAV mensuplarının cezadan kurtulması” olarak yorumlanmıştır. Oysa gerçek bundan çok farklıdır.

Gerçek, BAV Davası’nın 6 yıllık sürecinde, davaya dayanak yapılan iddiaların istisnasız tümünün çürütülmüş olduğu ve davanın bir beraat kararıyla sonuçlanma noktasına gelmiş olduğudur. Beraat kararıyla sonuçlanması beklenen bir davanın düşmesi, takdir edileceği üzere, o davada yargılanan kişiler açısından bir “kurtulma” değil, “BERAAT KARARIYLA AKLANMA İMKANININ KAYBI”dır. Aşağıda bir kısmını sıralayacağımız somut deliller, bu davada yargılanan kişilerin masumiyetini kanıtlamaya fazlasıyla yeterlidir.

1. DELİL: Davada toplanan deliller, davanın en önemli tanığı olarak gösterilen Ebru Şimşek’in gerçekleri gizlediğini, çarpıttığını ve davanın sanıklarına iftirada bulunduğunu belgelemiştir. Bu nedenle Ebru Şimşek aleyhinde başta İstanbul C. Başsavcılığı olmak üzere çeşitli savcılıklarca İFTİRA SUÇUNDAN açılmış ve halen devam eden 8 AYRI CEZA DAVASI bulunmaktadır.

2. DELİL: Resmi bilirkişi raporu, Ebru Şimşek’in mahkeme önünde gerçek dışı iddialar ortaya attığını ispatlamıştır. Ebru Şimşek, mahkemede, dava konusu görüntülerinin BAV mensuplarından birinin İstinye’deki evinde çekildiğini öne sürmüş ve bu evi polise de göstermiştir. Ne var ki, mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişi tarafından hazırlanan 18.10.2004 tarihli rapor, GÖRÜNTÜLERDEKİ EVİN İSTİNYE’DEKİ EV OLMADIĞINI, dolayısıyla olayın BAV mensupları ile ilgisinin olmadığını tartışmasız biçimde ortaya çıkarmıştır.

3. DELİL: Ebru Şimşek’in görüntülerindeki gerçek ev ile iftira ettiği (İstinye’deki) evin MİMARİ SİSTEMLERİ TAMAMEN FARKLIDIR. Ebru Şimşek’in 10 seneden beri yargıdan, basından, kamuoyundan gizlediği gerçek evin tüm duvarlarında kolon ve kirişler vardır. Oysa, iftira ettiği İstinye’deki evin duvarları ve tavanları düzdür, hiçbir kolon veya kiriş bulunmamaktadır. Görüntüdeki ev ile gösterdiği ev apayrı binalardır.

4. DELİL: Deliller toplandığında, Ebru Şimşek’in tehdit ve şantaj iddialarının da gerçekdışı olduğu kesinleşmiştir. Bu konuda bilirkişi raporu hazırlayan İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilimdalı Başkanlığı Ebru Şimşek’in görüntülerini incelemiş ve bu kişinin “bana silah tehdidi yapıldı”, “bana uyuşturucu hap verildi”, “ben rol yaptım” gibi iddialarının gerçekdışı olduğunu tespit etmiştir.

5. DELİL:Ebru Şimşek’in malum görüntüleri 1994 yılında yayınlandığında “bunu BAV Camiası mensuplarının üzerine atalım” aklını veren kişi, tanık olarak mahkeme önünde her şeyi itiraf etmiştir. O dönem Ebru Şimşek’le aynı evi paylaşan Filiz Karataş isimli tanık, Ebru Şimşek’in görüntülerindeki olayla BAV Camiası mensuplarının hiçbir ilgilerinin bulunmadığını, BU İDDİAYI BİRLİKTE UYDURDUKLARINI açıklamıştır.

6. DELİL: Şikayetini sürdüren diğer kişi olan Fatih Altaylı’nın “sanıklar bana hakaret içeren fakslar gönderdiler” iddiasının gerçekdışı olduğu, Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı, İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı ve İstanbul Üniversitesi’nin bilirkişi raporuyla anlaşılmıştır.

7. DELİL: DYP Genel Başkanı Sayın Mehmet Ağar ile Genel Başkan Yardımcısı Sayın Celal Adan, deliller toplandığında bu davada yargılanan kişilerin kendilerine karşı hukuka aykırı bir davranışlarının bulunmadığına KESİN KANAATLERİNİN GELDİĞİNİ ifade ederek şikayetlerini geri çekmişlerdir.

8. DELİL: İddianamede isimleri bulunan diğer kişilerin tümü, 1999 operasyonunda gözaltına alınan hanımların anne ve babalarıdır. “Eğer şikayetçi olmazsanız kızınızı bir daha göremezsiniz” diyerek korkutulup şikayetçi olmaya zorlanan kişilerdir. Bu kişiler, evlatlarına kavuştuklarında, savcılığa ve mahkemeye başvurarak, kimseden şikayetlerinin bulunmadığını ifade etmişlerdir.

9. DELİL: Maliye Bakanlığı’nın denetim birimi olan Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) bu dava kapsamında yargılanan kişilerin tümünün mal varlıklarını, şirketlerini, gelirlerini incelemiş, hiçbir suç unsuruna rastlamamış, bu gerçeği belgelendiren 3 AYRI RAPORU dosyaya sunmuştur. Nitekim mahkeme, gözaltına alınan kişilerden zaptedilen tüm eşyaları, paraları, araçları, gayrimenkulleri sahiplerine iade etmiştir.

10. DELİL: İddianamede şantaj iddialarına dayanak yapılan ve tutanaklarda “gizli kamera” olarak isimlendirilen eşyaların SIRADAN BAHÇE KAMERALARI olduğu çeşitli üniversitelerin bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkmıştır.

11. DELİL:Hayal mahsulü şantaj iddialarının hiçbir delili ya da dayanağı yoktur. Bu tür iddiaların kanıtı olarak basın mensuplarına teşhir edilen ve “şantaj kaseti” olarak gösterilmeye çalışılan CD’lerin SIRADAN BELGESEL FİLMLER olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca basında kendilerine şantaj yapıldığı iddia edilen isimler, hem şantaj iddialarını hem de görüntülerinin çekildiği iddialarını her aşamada reddetmişlerdir.

12.DELİL: İddianamede sözde suç delili olarak zikredilen ve tutanaklarda yasadışı bir eşya havası verilmek için “disket silici” olarak isimlendirilen elektronik eşyanın, her bilgisayarda kullanılan ve bilgisayara disket takmaya yarayan SIRADAN DİSKET SÜRÜCÜSÜ olduğu ortaya çıkmıştır.

13. DELİL: İddianameye dayanak yapılan sahte emniyet ifadelerinin ve emniyet tutanaklarının yasadışı olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sahte tutanakları düzenleyen emniyet görevlileri İŞKENCE SUÇUNDAN MESLEKTEN İHRAÇ EDİLMİŞLER, bazıları hüküm giyerek cezaevine girmiştir.

14. DELİL: İddianamede “Maddi Sömürü Düzeni” başlığı altında ortaya atılan iddiaların da tamamen asılsız ve hayal mahsulü olduğu ortaya çıkmıştır. Haksız çıkar iddialarına dayanak gibi gösterilmeye çalışılan birtakım gayrimenkul satışlarının ya hiç gerçekleşmediği, ya da bunları satanların gelirlerini kendilerinin kullandığı bizzat ilgilisi durumundaki tanıkların beyanlarıyla tespit edilmiştir.

15. DELİL: BAV Davası iddianamesinde yer alan suçlamalar diğer mahkemelerde defalarca takipsizlik almıştır. Savcılıklar tarafından söz konusu iddialar incelenerek verilmiş olan bu TAKiPSiZLiK KARARLARI, Ağır Ceza Mahkemelerince verilen itirazın reddi kararlarıyla KESİNLEŞMİŞTİR.

16. DELİL: Bu davada yargılanan kişilerin güya bir kişiye kitap tercümesi yaptırdıkları ve ücret ödemedikleri iddia edilmiştir. Bu iddianın muhatabı olan Fulya Vanioğlu isimli tanık mahkeme önünde KİMSENİN KENDİSİNİN EMEĞİNİ SÖMÜRMEDİĞİNİ, iddianın asılsız olduğunu açıkça anlatmıştır.

17. DELİL: Dava dosyasına “sanıkların telefon görüşmeleri” diye aktarılan tutanakların hiçbirinin davada yargılanan kişilere ait olmadığı, sanıklarla uzaktan yakından alakası bulunmayan, kim olduğu belli olmayan kişilerin oluşturduğu hayali konuşmalar olduğu ve hepsinden öte bu tutanakların yasadışı nitelik taşıdığı ortaya çıkmıştır. Nitekim mahkeme dosyalarında BU TARZ BİR BANT KAYDI YOKTUR.

18. DELİL: Sayın Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear adıyla kaleme aldığı eserleriyle ilgili İTHAMLARIN BİLİMDIŞI VE GERÇEKDIŞI OLDUĞU, İlahiyat Fakülteleri’nin öğretim görevlileri tarafından bu eserler hakkında düzenlenen bilirkişi raporlarıyla belgelenmiştir.

19. DELİL: Davada yargılanan kişilerin Babuna Kampanyası kanalıyla haksız gelir temin ettikleri şeklindeki iddianın mesnetsiz olduğu, BAV Camiası’nın bu kampanyayla ilgisinin bulunmadığı ve söz konusu kampanyada herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı 5 AYRI YARGI KARARIYLA kesinlik kazanmıştır.

20. DELİL: Davada yargılanan kişilere ait şirketlerin tüm defterleri, kazançları, gelirleri, hesapları en ince ayrıntısına kadar incelenmiştir. Bu incelemelerin tümü usulsüz kazanç iddialarını çürüten resmi raporlara dönüşmüştür.

Bunların dışında da, bu davada yargılanan kişileri AKLAYAN pek çok belge, delil ve tanık anlatımı dava dosyasına girmiştir. TOPLAM SAYILARI 250’Yİ BULAN bu kanıtlar, BAV Davasında yargılanan kişilerin MASUM OLDUKLARINI VE BİR İFTİRAYA MARUZ KALDIKLARINI belgelemiştir. Dolayısıyla, BAV Davası’nda verilen zamanaşımı kararının davada yargılanan kişileri “kurtardığı” şeklindeki iddialar, dosyanın içeriğini hiç bilmeyen ya da bilmesine rağmen çarpıtan kişiler tarafından ortaya atılmaktadır.

Kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunulur.

Altuğ M. Berker


4.MASONLARIN KOMPLOLARI
Yıllar boyunca kendilerini bir 'hayır kurumu' olarak tanıtan masonların en rahatsız oldukları konulardan birisi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması, gizli faaliyetlerinin deşifre edilmesidir. Dünyanın pek çok ülkesinde, bu yönde faaliyet yapan kişiler masonlar tarafından engellenmiş, bir şekilde faaliyetleri durdurulmuştur. İtalya'da P2 mason locasının açığa çıkmasının ardından, bu konuyu soruşturan savcıların, emniyet görevlerinin birer birer faili meçhul bir şekilde öldürülmeleri bu durumun yakın tarihten çarpıcı bir örneğidir. Ülkemizde ise, masonların iç yüzlerini açığa çıkaran çalışmaların başında Harun Yahya serisine ait eserler gelmektedir. 80'li yıllarda yayınlanan "Yahudilik ve Masonluk" isimli eser, bu alandaki en önemli kaynak kitaplardan biri olmuş ve halkımızın masonluk konusunda bilinçlenmesine büyük katkıda bulunmuştur. Bu eser, Adnan Oktar'ın hayatında da önemli bir dönüm noktasını teşkil etmektedir.

O güne kadar toplum içinde son derece gizli bir biçimde faaliyet gösteren masonluk örgütü, bu kitapta tüm karanlık yönleriyle gözler önüne seriliyordu. Kitapta, masonluğa kimlerin üye olduğu, üyelerin teşkilattaki konumları, devlet kademelerindeki, üst düzey mevkilerdeki masonların isimleri, masonik şirket ve kuruluşların listeleri, masonların ülke çapında ele geçirdikleri ekonomik ve siyasi güç kendi belge ve dokümanlarından ortaya konuluyordu. Aynı zamanda, masonluğun gizli bir tür tarikat olduğu yine belgelerle açıklanıyordu. Masonluğun faaliyetlerinin, amaçlarının, organiza