Dinsizliğin İlkel Mantığı
Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar?
Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü,
Allah'tan daha güzel olan kimdir?
(Maide Suresi, 50)
GİRİŞ
Hayatı ve ölümü Allah belirli bir amaçla yaratmış, insanlara doğruyu ve yanlışı öğreten hak kitaplar indirerek bu amacı onlara bildirmiştir.
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Bu amacın özü insanın, herşeyden önce kendisini yaratan Rabbimizi gereği gibi tanıyıp takdir edebilmesi, O'nun emirlerini ve koymuş olduğu yasakları titizlikle koruması, dünya hayatının geçici ve sahte bir süsten ibaret olduğunu fark edebilmesi, hayatını ahireti hedef alarak düzenlemesidir.
Hayatını, ahireti esas alarak düzenleyen bir insan aslında dünyada da olabilecek en güzel, rahat ve huzurlu yaşamı sürdürecektir. Çünkü kendi yaratılışına en uygun olan yaşam tarzı Kuran'da bildirilmiştir ve kişi Kuran'da bildirilen Allah'ın emirlerine tam olarak uymakla, bir anlamda dünyayı cennet benzeri bir mekan haline getirmiş olacaktır.
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Allah, yukarıdaki ayetinde Kuran'a uyan müminlerin güzel bir hayat sürdüreceklerini müjdeler. Bu bilgi, aslında insanlara verilmiş oldukça önemli bir sırdır. Ne kadar güzel, ne kadar zengin, ne kadar şöhretli olursa olsun, bir insan Kuran ahlakını yaşamadığı sürece dünyada güzel bir hayat yaşayamaz.
İşte bu kitapta asıl olarak değinilmek istenen konu da budur. İslam ahlakı yaşanmadığında ortaya çıkan yaşam biçiminin her karesinde ne kadar sıkıntılı ve huzursuz bir ortam meydana getirdiğini tüm örnekleriyle ortaya koymak ve buna karşılık Kuran'a uymakla kazanılan "güzel hayatı" tanımlamak...
Allah, Kuran'da, Peygamberimiz (sav)'in gönderilmesinden önceki yaşantıyı "cahiliye" yani "cahillik dönemi" olarak isimlendirir. Ancak burada kullanılan "cahil" sıfatı halk arasında bilinen anlamından oldukça farklı nitelikler taşır. Çünkü halk arasındaki cahil tanımlaması, genellikle okuma yazma bilmeyen, iyi bir eğitimi ve tahsili olmayan, görgüden yoksun insanlara yapılan bir yakıştırmadır. Kuran'da ifade edilen cahillik ise kişinin, yaratılış amacından, Yaratıcımız'ın vasıflarından, kendisine gönderilen ilahi kitaptaki bilgi ve hikmetten, sonsuz yaşamını ilgilendiren konulardan habersiz olması ve bu cehaletin doğurduğu şuursuz bir yaşam biçimini benimsemesidir. Kişinin, kendisini ve içinde yaşadığı bu mükemmel sistemi yaratan Rabbimizi kavrayamamış olması, dünyada yaşadığı olayların şuurunda olmaması cehaletinin bir göstergesidir. Böyle bir insanın modern, kültürlü, görgülü ve bilgi sahibi olması, okuduğu kitapların çokluğu, onu içerisine düştüğü bu derin cehaletten çıkarmaya yetmez.
Bu tür bir cehaletin ve şuursuzluğun hüküm sürdüğü toplumlara "cahiliye toplumu" denir. "Cahiliye toplumu" kavramı, sadece Kuran indirilmeden önceki dönemlerde yaşayanlar insanları değil, Kuran indirildiği ve içindekiler tebliğ olunduğu halde Allah'ın hoşnut olduğu ahlak ve yaşam biçiminden uzak olan toplumları da içine alır.
"Cahiliye toplumu"nun temel mantığı şudur: Kişilerin, hayatlarını kendi belirledikleri doğrulara ve yanlışlara göre sürdürmeleri ve hayatlarının en önemli konusu hakkında duyarsız bir tavır sergilemeleri. Ancak bu seçimleri, onlara ahiretlerini kaybettirdiği gibi, onları dünyada da güzel bir hayat sürmekten mahrum bırakır. Çünkü cahiliye toplumlarında yaşanan ahlak sistemi, oldukça "ilkel bir mantığa" dayalıdır. Temeldeki amaç, herkes için aşağı yukarı aynıdır: Ortalama 60-70 seneyi aşmayan sınırlı dünya hayatını kendince olabilecek en iyi şartlar içerisinde yaşamak...
Hiç şüphesiz, bu son derece küçük bir idealdir ve insanı ister istemez küçük düşünmeye, küçük hesaplar yapmaya, basit ve ilkel tavırlar sergilemeye iter. Çünkü bu idealin içerisinde yaratılış amacını ve ölümden sonraki yaşamı düşünmek, sonsuz ahiret yaşamı için hazırlık yapmak gibi önemli konular yer almaz.
Cahiliye insanına göre, dünya hayatı bir yarış ve çekişmeden ibarettir. Açıkça ifade edilmese de başarılı ve güçlü olmak için, kişinin her zaman öncelikli olarak kendisini düşünmesi ve bencilce hareket etmesi temel prensiptir. Kişi ne kadar zengin olursa olsun, paraya ve mülke o kadar çok bağlanır ve sürekli daha da fazlasını ister. Ne kadar fazla itibar kazanırsa, o kadar daha ön plana çıkmaya çalışır. Bu yarışa kendini o denli kaptırır ki, içine düştüğü cehaletin farkına varamayacak hale gelir.
Bu hayat şeklinin ne denli ilkel ve çarpık olduğu ise ancak Kuran'da belirtilen yaşam biçimi, düşünce ve ahlak yapısı ile kıyas yapıldığında ortaya çıkar.
Bu kitabın amacı da, bu kıyası belirginleştirerek, "cahiliye toplumları"nın dini yaşamamalarından dolayı ne denli "ilkel bir mantık" içerisine düştüklerini göstermektir. Ayrıca bu mantığın getirdiği ahlak modelini her yönüyle ortaya koymak ve bu yapıdan kurtulmanın tek çözümünün de ancak Allah'ın insanlar için seçip beğendiği yaşam şekline uymakla mümkün olduğunu ispatlamaktır.
Allah cahiliye toplumu insanlarına şöyle buyurmaktadır:
Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)
CAHİLİYE TOPLUMUNU TANIMAK
Cahiliye toplumunun en belirgin özelliği, bu toplumu oluşturan insanların Allah'ı tanımamaları ve Allah'ın rızasından uzak bir yaşam sürmeleridir. Bu da onların Kuran'dan ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinden tamamen ayrı bir düşünce ve ahlak anlayışı geliştirmelerine neden olur. Oysa Kuran, bir insanın ömrü boyunca ihtiyaç duyabileceği tüm konulara cevap veren, yaşamının her alanına çözüm getiren ilahi bir kitaptır. Kuran Allah Katı'ndan indirildiği için, insanın yaratılışına en uygun ahlak anlayışını ve en güzel yaşam tarzını öğrenebileceğimiz kaynaktır.
Ancak böylesine kesin ve güvenilir bir rehber varken, onu terk edip kendi doğrularını ve yanlışlarını kendi belirleyen, kendine has değer yargıları geliştiren bir toplumun mantığı "cahilce" kalır. Nitekim cahiliye toplumunun seçtiği yaşam tarzının, ilerleyen bölümlerde çok daha detaylı olarak incelendiğinde, ne derece ilkel olduğunu, günlük hayatın akışında da görebilmek mümkün olacaktır. Cahiliye toplumunun yaşam tarzına ve ahlak anlayışına değinmeden önce, bu toplumun genel özellikleri hakkında kısaca fikir sahibi olmakta fayda vardır.
Her dönemde bir cahiliye toplumu vardır
Günümüze kadar yaşamış birçok toplumda cahiliye sistemi içinde olan ve bu sistemi benimsemeyerek Allah'ın hoşnutluğunu arayan insanlardan oluşan iki ayrı topluluk olmuştur. Allah'ın Kuran'da belirlediği sınırların dışında yaşayan tüm insanlar, cahiliye toplumunu oluştururlar. Bu kişilerin kendi aralarında farklı yaşam şartları, görüş ve düşünce ayrılıkları olsa bile, temelde ortak bir mantık üzerine hareket ederler. Bu mantık da Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve hoşnut olduğu ahlakın dışında yaşamaktır. Her ne kadar bunu sözlü olarak söylemeseler de bu kişilerin, Allah'ın bildirdiği hükümlerden ödün vermeleri, dünyevi istekler üzerine kurulu bir yaşam seçmiş olmaları, kendi nefislerini hoşnut etmek için birçok ahlaki değeri göz ardı etmeleri cahiliye sisteminin bir ferdi olduklarını göstermektedir. Cahiliyenin sadece dünya hayatıyla sınırlı olan bakış açısı Kuran'da şöyle bildirilir:
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar... (Yunus Suresi, 7)
Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)
Dünya hayatının nimetlerinden istifade etmek elbette ki yanlış bir şey değildir. Çünkü Allah dünyadaki nimetlerin tümünü insanların faydalanmaları için yaratmıştır. Ancak cahiliye toplumunun içine düştüğü yanılgı şudur: Cahiliye insanları dünya nimetlerini kullanmakla yetinmezler; bunlara ihtiras derecesinde bir bağlılık gösterir ve ayette de belirtildiği gibi "dünya hayatına aldanırlar". Daha da önemlisi bunları kendilerine verenin Allah olduğunu unutup, O'na gereği gibi şükretmezler.
Bu nedenle günümüze kadar gelen nesillerin yaşam tarzları, zenginlikleri, medeniyetleri, kültür yapıları, ırkları, renkleri, dilleri birbirlerinden her ne kadar farklılık gösterse de, temel mantık ve zihniyet açısından cahiliye toplumları birbirlerinin kopyası olmuşlardır. İster tarihin en ilkel kabilelerine, en ihtişamlı medeniyetlerine, isterse de günümüz toplumlarından birine bakalım, cahiliye inancını yaşayan her toplumun peşinden koştuğu şey yine sadece dünya hayatının süsleri olmuştur.
Cahiliye ahlakı nesilden nesile aktarılan bir "inanç sistemi"dir
Cahiliye toplumlarının bir başka özelliği de her neslin, hayata ilişkin bilgileri, kendilerini yaratan Rabbimiz'den indirilen hak kitaplar yerine, atalarından öğrenmeleridir. Ataları, onlara cahiliye dininin amacını, nasıl yaşanacağını, ahlak özelliklerini öğretirler ve böylece bu ilkel mantığın sürekliliğini sağlarlar. Onlar da bu bozuk ahlakın temel bilgilerini kendilerinden önceki nesillerden öğrenmişlerdir.
Nesilden nesile miras olarak aktarılan bu sistem, hiçbir zaman sorgulanmaz. Her türlü bilgi kesin birer gerçek olarak kabullenilir. Tüm değer yargıları, doğrular, yanlışlar yeni nesle hazır olarak verilir. Bu nedenle de cahiliye toplumunun üyeleri, hayatları boyunca doğruları aramak gibi bir ideal içerisine girmezler.
Kuran'da, cahiliye toplumlarının atalarından miras aldıkları bu sisteme nasıl sorgusuz sualsiz sahip çıktıklarına ve düşünmeye gerek dahi duymadan hak dinden nasıl yüz çevirdikleri şöyle haber verilir:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)
Sayıca çok olmaları, yaşadıkları hayatın doğruluğunu göstermez
Cahiliye toplumlarına ilişkin olarak Kuran'dan öğrendiğimiz çok önemli bir bilgi de, bu toplulukların her zaman için inanan insanların oluşturduğu topluluklardan sayıca fazla olduklarıdır. Kuran'da iman edenlerin sayısının az olacağı bildirilir:
Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf Suresi, 103)
Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46)
... Hayır, onların çoğu iman etmezler. (Bakara Suresi, 100)
Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. (Yusuf Suresi, 106)
Kuşkusuz bu farklılık, Allah'ın önemli hikmetlerle yarattığı bir durumdur. İman edenlerin sayıca az olması, onların güzel ahlaklarını değerli kılar ve ahirette alacakları karşılığı artırır. Çünkü dünya hayatı insanların denenmesi için çok çeşitli süslerle donatılmıştır. Tüm bunlara rağmen, ahiret için yaşayan bir insan, bu süslere aldanan çoğunluktan çok daha üstündür.
Bunun yanında bu konu, inanmayanlar için de oldukça önemli bir deneme konusudur. İnsanların büyük bir kısmı, çoğunluğun peşinden gitmeyi bir adet haline getirmiştir ve doğru olanın çoğunluğun tavrı olduğunu zanneder. Çoğunluğun fikri her zaman için mutlak doğru ve azınlığın fikri de yanlış kabul edilir. Bu nedenle de cahiliye insanları hakka davet edildiklerinde mazeret olarak bu mantıklarını öne sürerler.
Oysa ki cahiliyenin savunduğu bu ölçü doğru değildir ve, insanları böyle bir duruma sokan ilkel mantığın bozuk bir çıkarımıdır. Cahiliye toplumunun sayıca fazla olması, bu insanların haklı olduklarını göstermez; aksine bu durum dünya hayatını tercih ederek nefislerinin hoşuna giden işler yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz ki 'ben çoğunluğa uyarım, nasıl olsa onların söyledikleri doğrudur' gibi akıl dışı bir bahane öne sürerek, Allah'ın hoşnutluğunu ve emirlerini göz ardı eden bir kişi ancak kendini aldatmaktadır.
Allah Kuran'da böyle bir toplumun sayıca fazla olmasının hikmetlerini haber verir ve inanan kullarına, bunun bir ölçü olmadığını, aksine vicdanın sesini dinlemeden çoğunluğa uymanın yanlış olduğunu bildirir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, dosdoğru yolda olanları daha iyi bilendir. (Enam Suresi, 116- 117)
Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. (Yunus Suresi, 36)
Müminlerin gerçeği bulmadaki ölçü ve tavırları ise Kuran'da şöyle tarif edilmektedir:
...İşte (Allah'a) teslim olanlar, artık onlar 'gerçeği ve doğruyu' araştırıp-bulanlardır. (Cin Suresi, 14)
Cahiliye toplumları her dönemde mutlaka uyarılmıştır
Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (İsra Suresi, 15)
Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59)
Kuran'da yer alan bu ayetler, her cahiliye toplumuna mutlaka kendilerine hak dini anlatacak bir elçi gönderildiğini ifade eder. Allah sonsuz adalet sahibi olduğu için, kendilerine din ahlakı tebliğ edilmemiş ve dolayısıyla uyarılmamış bir topluluğu azaplandırmayacağını haber vermiştir. Allah bu amaçla gönderdiği elçileriyle, Kendisinden başka ilah olmadığını bildirmiş ve insanları zorlu bir güne karşı hazırlık yapmaları için uyarmıştır. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
Onlara da kendi içlerinden: "Allah'a ibadet edin. O'nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?" (desin) diye içlerinden bir elçi gönderdik. (Müminun Suresi, 32)
Kuran'da haber verilen bu önemli gerçek ile birlikte, cahiliye toplumunun aslında bu ilkel mantığı yaşamakta bile bile direndiğini de görmüş oluruz. Bu insanlar, Allah'ın ve ahiretin varlığı kendilerine açıkça anlatıldığı, doğru ve yanlışlar bildirildiği halde, cahiliye dinini yaşamakta ısrarlı davranırlar. Bir başka ayette de, kendilerine bir uyarıcı geldiğinde, bu toplumun önde gelenlerinin mutlaka yüz çevirdikleri bildirilir:
İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz. (Zuhruf Suresi, 23)
Tüm ömürleri zorluk ve sıkıntı içinde geçer
Cahiliye insanı tüm planlarını sadece dünya üzerine kurar ve ahireti de tamamen unutur. Dünyaya olan sevgisi kısa süre içerisinde bir hırsa dönüşür ve ne serveti, ne şöhreti, ne de itibarı kendisini tatmin edemez hale gelir. Ne kadar fazlasını elde ederse, bir o kadar daha elde etmek için hırslanır. Bu hırs onun kısa süre içerisinde fiziksel anlamda yıpranmasına, aynı zamanda pek çok ahlaki değerini de yitirmesine neden olur. Çıkarcılık ve menfaatperestlik dünya hayatında kimse ile gerçek dost olamamasının ve yalnızlık içerisinde yaşamasının nedenidir. Tüm bunlar ve kitabın ilerleyen bölümlerinde okuyacağınız cahiliye ahlakının getirdiği diğer zorluklar, kişinin dünya hayatından gerçek bir zevk alamamasına ve düş kırıklığına uğramasına sebep olur.
İşte bu, sadece dünya hayatını tercih eden insanların içine düştükleri büyük bir yanılgıdır. Onlar tüm nimetlerden zevk alabilmek, güzel bir hayat sürebilmek için birçok olayda Allah'ın emirlerine, İslam ahlakının gereklerine aykırı hareket ederler. Bununla nefislerini tatmin etmeyi ve dünyevi nimetlerden faydalanmayı amaçlarlar. Fakat durum hiçbir zaman sandıkları gibi gelişmez. Allah'ın yaratmış olduğu fıtrata aykırı davrandıkları için öncelikle vicdan azabı çekerler ve diğer taraftan da dünyanın ne kadar kısa ve eksik olduğunu fark ederler. Yukarıda açıkladığımız üzere dünya hayatı, sadece bir imtihan yeridir.
Bu açık gerçeğe rağmen, çoğu zaman insanlar içinde bulundukları durumu dünyada iken anlamaya yanaşmazlar. Tüm yaşamlarını dünya zevkleri uğruna tükettikten ve ölümün eşiğine geldikten sonra bu önemli gerçeği fark eden insanların varlığını Allah Kuran'da bildirmiştir. Bu, dönüşü olmayan bir pişmanlıktır. Ama bundan da önemlisi, kaybedilenin sadece dünya hayatı olmadığıdır. Allah, yanlış mantıklarının peşi sıra gidip, Allah'a hesap vereceklerini unutan bu insanların ahirette de büyük bir hüsrana uğrayacaklarını haber verir:
Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize" derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür. (Enam Suresi, 31)
Buna karşın, tüm hayatlarını Allah'ın rızasını ve ahireti hedefleyerek geçiren müminler de, Allah'tan bir mükafat olarak hem dünyada güzel bir hayat yaşar hem de ahirette cennet ile ödüllendirilirler:
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148)
De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32)
Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 63-64)
Neden ilkel bir hayatı tercih ederler?
Herşeyin dünyayla sınırlı olduğunu sandıkları için
Cahiliye insanının temel özelliklerinden biri, daha önce de belirttiğimiz gibi, dünya hayatını herşeyin üzerinde tutmasıdır. Bunun anlamı şudur: İnsanın kendisine dünyada verilen "geçici" yaşamı "esas" kabul ederek sonsuz sürecek ahiret yaşamı için bir hazırlık yapmaması... Böyle hayat süren bir kişinin Allah'a ve ahirete olan inancı ya yoktur ya da oldukça yüzeyseldir. Kuran'da bu mantık örgüsüne sahip insanların söyledikleri şöyle haber verilmiştir:
O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. (Müminun Suresi, 37)
Bu kimseler Allah'ın insanları yeniden dirilteceğine inanmadıkları için dünya hayatında yaptıkları hareketlerin bir sorumluluğu olduğunu düşünmezler. Ahirette Allah'ın karşısında hesap vereceklerini, O'nun rızasına aykırı davrandıkları için azaplandırılacaklarını göz ardı ederler. İşte bu düşünce ile cahiliye insanları kendilerini kandırmaktadırlar. Onlar bu hayat şeklini, daha fazla menfaat elde edebilmek ve dünyadan daha fazla yararlanabilmek için tercih ederler. Oysa ki elde edebildikleri sonuç bunun tam aksidir. Maddi ve manevi hazların pek çoğunu yitirir, hayattan, çevrelerindeki insanlardan ve kendilerine verilen nimetlerden umdukları zevki alamazlar.
Çünkü Allah'ı ve ahiret gününü unutmalarından ve Allah'ın hoşnut olacağı hayat şeklinin dışında yaşamalarından ötürü bu kimseler vicdan azabı çekerler. Her ne kadar nefislerinin hoşuna giden olayları tercih etseler de, vicdanlarının sesini dinlemedikleri için gerçek anlamda mutlu olamazlar. Ayrıca Allah'ın verdiği nimetleri kendileri kazandıklarını zannettikleri için yine onları kendilerinin herhangi bir olay ile kolaylıkla kaybedebileceklerini düşünürler. Bu nedenle sürekli olarak ellerindekileri kaybetme endişesini taşırlar. Kuran'da bildirilen tevekkülü yaşamadıkları için bu kişiler gelecek korkusu içindedirler. Bu nedenle dünyevi anlamda istedikleri birçok şeye sahip olsalar da manevi azap ve sıkıntı içinde yaşarlar. Bu da Allah'ın sadece dünya hayatına razı olan insanlara vermiş olduğu dünyevi bir azaptır.
Dünya nimetlerinden zevk alabilmenin yolu, bu nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek ve Allah'ın hoşnutluğunu arayarak bu güzelliklerden istifade etmektir. Bu önemli gerçeği kavrayan bir insan, dünyevi nimetlerin geçici olduğunu ama sonsuz ahiret hayatında dünya şartlarıyla kıyaslanmayacak kadar üstün güzelliklerin sonsuza kadar kendisine vaat edildiğini bilir.
"Peki cahiliye toplumu bu önemli sırrın farkına varmıyor mu? Ya da dünyadan zevk alamadığını gördüğü halde neden bu ilkel mantığı sürdürmeye devam ediyor?" sorusunun ise, Kuran'da çok açık bir biçimde yanıtlandığını görürüz:
Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkar eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. (Nahl Suresi, 107)
Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)
Görüldüğü gibi Kuran ayetlerinde, cahiliye toplumunun ilkel mantığının altında yatan asıl sebebin, onların "dünya hayatına bağlanıp, ahireti unutmaları" olduğu açıklanır. Oysa ki dünya hayatı insanlardan hangilerinin daha güzel tavırlarda bulunacağının denenmesi için hazırlanmış özel bir imtihan yeridir. İnsanların asıl yurdu ahirettir. Ayetlerde bu durum şöyle ifade edilir:
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katı'nda olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Bu ayetlerde cahiliye toplumunun dünya hayatına neden aldandığı ve neleri cazip bulduğu da detaylı olarak açıklanmıştır. Bunlardan biri insanların paraya ve mülke karşı duydukları tutkudur. Ancak maddi zenginlik kişiye her zaman ruhen bir huzur sağlayamaz. Bu zihniyet içinde, hiçbir zaman gerçek anlamda sevgiyi ve saygıyı bulamazlar, gerçek bir dostluk elde edemezler. Çünkü bunlar ancak güzel ahlakla kazanılabilecek değerlerdir. Bir insanın üstün ahlakı ve samimi tavırları, karşı taraf üzerinde olumlu bir etki meydana getirir; bu ise saygı, sevgi ve dostluğun temelidir. Örneğin, bu ruh hali içerisindeki bir insan, belki dünyanın en gösterişli evini yaptırır, en konforlu ve en son model arabasını satın alır, en pahalı giyeceklerini giyer, en lezzetli yiyeceklerini alır, akla gelebilecek en güzel eğlence ve tatil merkezlerine gider; ama hiçbirinde aradığı huzur ve mutluluğu bulamaz. Hırs ve tutku içinde yaşadığı için her zaman daha fazlasını ister, bir türlü elindekilerle hoşnut olmasını bilmez. Tüm bu nimetlere sahipken dahi hep şikayet edecek ve yakınacak bir şeyler bulur.
Taşıdıkları hırs ciddi birtakım ahlaki bozuklukları da beraberinde getirir. Para tutkusu kişiyi sahtekarlığa, yalancılığa, bencilliğe, adaletsizliğe, öfkeye, gerilime ve daha pek çok tavır bozukluğuna iter.
Kuran'da, cahiliye toplumunun herşeye rağmen bu ilkel mantıkta ısrar etmelerinin bir sebebinin de kendi aralarında övünme tutkusu olduğu belirtilir:
...Dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur... (Hadid Suresi, 20)
Dünya hayatına ilişkin her konu, cahiliye toplumu için aralarında bir övünme ve itibar malzemesidir. İnsanlar tarafından takdir görmek onlar için öylesine büyük önem taşır ki, tüm hayatlarını övünebilecekleri malzeme aramakla geçirirler. İyi bir tahsil yapmak, itibar elde edip tanınmış bir insan haline gelebilmek, sayılı zenginler arasına girmek, ünlü bir ailenin bir üyesiyle gösterişli bir evlilik yapmak, hatta çok sayıda çocuk sahibi olmak bile cahiliye toplumunun önemli övünme konularındandır. Çocuğunun güzel ya da zeki olması, hangi okullarda okuduğu veya kimle, nasıl bir evlilik yaptığı gibi konular bile bu mantık nedeniyle bir rekabet konusu olur. Oysa, zaten ortalama 60-70 yıl yaşanacak kısa bir dünya hayatında insanların, kendileri gibi aciz ve ölümlü başka insanlara gösteriş yapabilmek için, böylesine aldatıcı bir tutkuya kapılıp ahireti unutmaları çok büyük bir kayıptır.
Vicdanlarının sesini dinlemeyip nefislerine uydukları için
Cahiliye insanlarının, ilkel bir yaşantıda ısrar etme nedenlerinden biri de vicdanlarını kapatıp nefislerinin emirlerine uyarak yaşamalarıdır. Her insanın sahip olduğu, yaşamı boyunca verdiği tüm kararları etkileyen iki ses vardır. Bu iki ses birbirinin tam zıttı amaçlar için yaratılmıştır. Biri, insanları, Allah'ın hoşnut olacağı şeylere çağırırken, diğeri her zaman Allah'tan uzaklaştırır, insanı tutkularının, isteklerinin peşinden sürükleyecek şeyleri fısıldar. İşte bu iki ses, vicdan ve nefistir. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Cahiliye toplumunu tanıtırken nefis ve vicdan arasındaki ayırıma özellikle dikkat çekmek gerekir. Çünkü bir insanı "cahil" yapan en büyük unsur, vicdanını dinlememesi, dolayısıyla sadece ve sadece nefsinin arzularının peşinden koşmasıdır.
Ancak nefislerine uymadaki bu ısrarları cahiliye insanlarına hiçbir şey kazandırmaz. Aksine büyük bir kayıp içinde ömür sürmelerine sebep olur.