Yardım - Ara - Üyeler - Takvim
Normal Forum Görünümü: “mürşide Tâbiiyet şirktir.” Diyen Bir Hurafeyi Sizlere Anlatmak Istiyorum
Islami Forum - Popüler Forum > İSLAMİ KONULAR > .·[ TASAVVUF ]·.
Sayfa: 1, 2, 3
fani olanı istemem
KEHF-17 men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz
süleyman recep
17- Eğer orada olsaydın görecektin ki, doğan güneşin ışınları mağaralarının sağına sapıyor, batan güneşin ışınları ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah'ın mucizelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.

18- Onları görseydin, uyanık sanırdın; oysa uyuyorlardı. Biz onları gâh sağ yanlarına, gâh sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın eşiğine dayamıştı. Eğer karşılarına çıksan hemen geri dönüp kaçardın, içine saldıkları korkudan ödün patlardı.

Tasvirli, son derece ilginç ve hayret verici bir sahnedir bu. Bu sahnede kelimeler aracılığı ile gençlerin mağaradaki durumları aktarılıyor. Oradaki görüntüleri yansıtan hareketli bir film şeridi gibi. Mağaranın üzerine güneş doğuyor ama, güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki bilinçli olarak yana sapıyor. Ayetin orijinalinde geçen "sapıyor" ifadesi hem içerdiği anlamı tasvir ediyor, hem de eylemde bir iradenin sözkonusu olduğunu yansıtıyor. Güneş batarken de ışınları onların sol taraflarına kayıyor. Onlarsa, mağaranın geniş tabanına dağılmış durumdalar.

Bu hayret verici sahnenin izleyiciye aktarımı tamamlanmadan önce, onların bu durumları üzerine bir yorum yapılıyor. Bu da, uygun bir zamanda, hikâyelerin akışı içinde kalpleri istenen noktaya yöneltmek amacı ile yeralan Kur'ana özgü yorumlardan biridir.

"Bu olay Allah'ın mucizelerinden biridir."

Onların mağaranın içinde bu durumda olmaları; güneş ışınlarından etkilenmemeleri, güneş ışınlarının sadece yakınlarından geçmesi, ayrıca onların bulundukları yerde ölmeden, ama hareket de etmeden öylece kalmaları Allah'ın mucizelerinden biridir.

"Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın."

Doğru yolu bulmanın ve doğru yoldan sapmanın bir yasası vardır. Buna göre kim Allah'ın ayetlerini yol gösterici edinirse yüce Allah, koyduğu yasa uyarınca onu doğru yola iletir. Bu durumda o kişi, gerçek anlamda hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş kimsedir. Kim de doğru yola iletici sebeplere sarılmazsa sapıtır. Bu sapıklığı kuşkusuz ilahi yasa uyarınca gerçekleşir. Şu halde O'nu saptıran yüce Allah'tır. Bundan sonra onu doğru yola iletecek bir önder bulmak imkânsızdır.

Bu yorumdan sonra surenin akışı bu hayret verici sahneyi tamamlamak üzere devam ediyor. Burada onlar, yıllarca süren uzun uykularında bir yandan öbür yana çevriliyorlar. Gören birisi bu durumda onları uyanık sanırdı, oysa uyuyorlardı. Köpekleri de-köpeklerin her zaman yaptığı gibi- mağaranın kapısının eşiğine yakın, ön ayaklarını uzatmış, adeta onlara bekçilik yapıyor. Onlar bu görünümleriyle karşılarına çıkacak birinin içine korku salarlar. Çünkü onları uyanıkmış gibi uyurken, gâh sağ yanlarına gâh sol yanlarına çevrilip dururlarken uyanmadıklarını görecektir. Hiç kuşkusuz bu, önceden belirlenen süre dolmadan hiç kimse onları rahatsız etmesin diye yüce Allah'ın belirlediği bir plandır.

Ve birdenbire içlerinde hayat kıpırdanmaya başlıyor. Öyleyse neler olup bittiğini seyredelim, dinleyelim:
süleyman recep
[size=4]17 (Onlara baktığında)12 Görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser-geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı.13 Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.

18 Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk.14 Onların köpekleri de iki kolunu uzatmış-yatmaktaydı. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.15

AÇIKLAMA

17. Mağaradakilerin uykularının sırrı, içlerinden biri yiyecek almak üzere Efes'e inip İmparator Decius döneminin parasını verdiğinde açığa çıkmıştır. Dünya değiştiğinden, o doğal olarak ilgiyi çekmişti. Çünkü iki yüz yıl öncesinin kıyafetlerini giymişti ve günün lehçesinden farklı bir aksanla konuşuyordu. Bu iki yüz yıl boyunca dil, kültür, kıyafetler vs. gibi birçok şey değişmişti. Süryani kaynaklara göre böylece dükkan sahibi ona güvensizlikle bakmış ve onun eski bir hazine kazdığından şüphelenmiştir. Hemen sonra dükkan sahibi bazı komşularını çağırdı ve onu yöneticilerinin huzuruna çıkardılar. Yöneltilen sorular üzerine onun, imanlarını korumak için 200 yıl önce şehirden kaçan Hz. İsa'nın takipçilerinden biri olduğu anlaşıldı. Topluluğun büyük bir çoğunluğu Hıristiyanlığı kabul ettiği için haber şehirde hemen yayıldı ve büyük bir kalabalık Hıristiyan Roma yöneticileriyle birlikte mağaraya vardı. İşte o zaman mağaradakiler yaklaşık iki yüz yıl uyuduklarını anladılar. Daha sonra Hıristiyan kardeşlerini selamlayıp yere uzandılar ve ruhları bedenlerinden ayrıldı.

18.Süryani kaynağına göre bu olayın meydana geldiği dönemde Efes'te tekrar diriliş ve ahiretle ilgili ateşli tartışmalar hüküm sürüyordu. Her ne kadar halk Roma İmparatorluğunun etkisiyle Hıristiyanlığı kabul etmişse de, şirk ve Romalıların putperestliğinin izleri ve Yunan felsefesinin etkisi hala güçlü idi. Bu nedenle Hıristiyanlığın ahiret inancına rağmen, birçok kimse ahireti inkar ediyor veya en azından bu konuda şüphe duyuyordu. Bunun yanısıra şehrin büyük bir çoğunluğunu meydana getiren Yahudilerin Saduki mezhebi ahireti inkar ediyor ve buna Tevrat'tan dayanaklar bulmaya çalışıyordu. Buna karşı Hıristiyan alimleri bu inançları reddeden kesin bir görüş de öne süremiyorlardı. O denli ki Matta, Markos, Luka'nın Hz. İsa'ya (a.s) atfettikleri birbirine karşıt tartışma ve polemikler, Hıristiyan alemlerince bile çok zayıf kabul ediliyordu. (Bkz. Matta 22: 23-33, Markos 12: 18-27, Luka 20: 27-40) Bu nedenle ahirete inanmayanlar üstün durumdaydılar, hatta müminler bile bu konuda şüpheye düşüyorlardı. İşte bu sırada mağarada uyuyanlar diriltildiler ve öldükten sonra dirilmenin apaçık bir delili olarak bu tartışmalardaki teraziyi müminler tarafına çevirdiler.

19. Konunun gelişinden bunun Hıristiyanlar arasında doğru kimselerin söylediği bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Onlar uyuyanların olduğu gibi kalması için mağaranın girişine bir duvar yapılması gerektiği görüşündeydiler. Çünkü onların derecesini, konumunu hakettikleri mükafatı ancak ve sadece Rableri bilebilirdi.

20. "Onların işine galip gelenler", doğru yoldaki Hıristiyanların istedikleri gibi davranmalarına izin vermeyen Romalı yöneticiler ve Hıristiyan kilisesinin rahipleriydi. Çünkü beşinci yüzyılın ortalarında sıradan insanlar, özellikle Hıristiyanların Ortodox olanları şirke bulanmış, azizlere ve mezarlara tapar olmuşlardı. O denli ki, mağarada uyuyanların dirilmesinden bir kaç yıl önce M.S. 431 de Efes'de bütün Hıristiyan aleminin temsilcilerinden oluşan bir konsül toplanmış ve orada İsa Mesih'in ilahlığına ve Allah'ın annesi olarak Hz. Meryem'in de Hıristiyan kilisesinin iman maddeleri arasına katılmasına karar verilmişti. Eğer M.S. 431 yılını göz önünde bulundurursak, "meseleye galip gelenler"le dini ve siyasi ipleri elinde tutan kilise önderlerinin ve hükümet adamlarının kastedildiğini anlarız. Gerçekte bunlar şirkin temsilcileri ve mağarada uyuyanların yanına bir ibadethane, bir mescit inşa edilmesine karar veren kimselerdi.

21. Ne yazık ki bazı müslümanlar, bu ayetten yola çıkarak Kur'an'ın, doğru kimselerin ve azizlerin mezarlarına anıtlar, türbeler, mescitler, tapınaklar inşa etmeye izin verdiğini sanmaktadırlar. Gerçekte Kur'an, diğerlerine galip gelerek, tekrar dirilişin ve ahiret hayatının birer sembolü olan mağarada uyuyanların etrafına bir mescit, bir tapınak inşa eden zalimlerin sapıklığına değinmektedir. O zalimler bu iyi fırsatı kötüye kullanmışlar ve Şirk'i uygulamak için başka araçlar icad etmişlerdir.

Peygamber (s.a) bunu açıkça yasaklamışken, bir kimsenin bu ayetten salih insanların mezarları üstüne mescid yapmanın helal olduğunu nasıl çıkarabileceğini anlamak imkansızdır.

1) "Allah'ın laneti, mezarları ziyaret eden kadınların, onları mescid edinenlerin ve oralarda mum yakanların üzerine olsun." (Ahmet ibn Hanbel, Tirmizi, Ebu Davud, Nesei, İbn Mace)

2) "İyi bilin ki sizden önce geçen ümmetler peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyin. Ben size bunu nehyediyorum." (Müslim)

3) "Allah'ın laneti peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen Yahudi ve Hıristiyanların üzerine olsun." (Ahmet İbn Hanbel, Buhari, Müslim, Nesei)

4) "İnsanlar ne garip davranıyorlar: Aralarından salih bir insan ölse, onun kabri üzerine mescit inşa ediyorlar ve içine de resimler çiziyorlar. Onlar kıyamet gününde Allah indirde yaratıkların en şerlileri olacaklardır." (Ahmed İbn Hanbel, Buhari, Müslim, Nesei)

Yukarıda değindiğimiz Nebevi hadislerden, kabirlerin mescit edinilmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Kur'an, Hıristiyan rahiplerinin ve Romalı yöneticilerin bu günahkar tutumuna sadece bir tarihi gerçek olarak değinmiş ve bu davranışı hoş karşılamamıştır. Bu nedenle Allah'dan korkan hiç kimse, bu ayetten yola çıkarak kabirler etrafına mescit inşa edilmesi fikrini savunamaz.

Burada, 1834 de Discoveries in Asia Minor (Anadolu'da Araştırmalar) adlı eserini yayınlayan Rev. T. Arundell'in bir sözüne değinmek yerinde olacaktır. Arundell, eski Efes kenti harabeleri yakınında Meryem Ana ve Yedi Uyuyanlar Anıtının kalıntılarını gördüğünü söyler.[/size]
süleyman recep
17- Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

17-Hem öyle rahat uyudular ki ve (baksaydın) görürdün ki, güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yönelir battığında da onları soldan makaslar kırkar. Yani üzerlerine gün bile değmez, değse değse son olarak batış sırasında sol taraflarına gelen yönden biraz kırkar geçer. Demek ki mağaranın vaziyeti budur. Her tarafı korunmuştur ancak kapısı biraz batıya meyilli olarak kuzeydedir.

onlar ise mağaranın bir meydanında; mağaranın bir geniş yerinde sıkıntısız yatıyorlar.

O yok mu, yani Ashâb-ı Kehf'in o şekilde Allah için ayaklanması ve kavimlerini terk edip Allah'a tevekkül etmiş olarak mağaraya sığınmaları ve mağaradaki durumları yok mu? Allah'ın âyetlerindendir. Allah'a ait alâmetlerden, Allah'ın kudret ve rahmetinin delillerinden biridir, bir keramettir. Allah, her kime hidayet ederse, doğru yolu tutan odur. Nitekim Ashab-ı Kehf böyledir. Allah, her kimi de şaşırtırsa artık onu irşad edecek bir dost asla bulamayacaksı n.
fani olanı istemem
Kardeşim uzun uzun alıntı ile ne demek istiyorsun? Ayet apaçık Veli mürşid dalalette kalan için yokdur. diyor
Dalalette kalanın sonuda belli daha neyi ispat etmeye çalışıyorsun? Lütfen lafı dolandırmadan söyle Ayet yalanmı söylüyor? veya beni neyle suçluyorsunuz?
mrohank
ALINTI(fani olanı istemem @ Jul 20 2008, 07:16 AM) *

Kardeşim uzun uzun alıntı ile ne demek istiyorsun? Ayet apaçık Veli mürşid dalalette kalan için yokdur. diyor
Dalalette kalanın sonuda belli daha neyi ispat etmeye çalışıyorsun? Lütfen lafı dolandırmadan söyle Ayet yalanmı söylüyor? veya beni neyle suçluyorsunuz?


veli Allah, mürşid de Muhammed Mustafa'dır demek istiyorum, ayet doğru söylüyor, sizin söylediğiniz ise ayete uymuyor diyorum ben şahsen, arkadaş ne diyor bilemeyeceğim... biraz bir ilminiz varsa zaten kitapta veli'nin, dost'un Hakk teala olduğunu görmüş olursunuz - başka birşey değil... mürşit de Muhammet Mustafa'dır, başkası değil...
fani olanı istemem
Aşağıdaki Ayette veli Allah mürşid de Peygamberimiz S.A.S hükmüne nasıl vardınız? çok merak ediyorum? Ayette geçen olay Ashabı KEHF sizin gibi bir ilahiyatçı bu fetvayı verirse sokaktaki adamı düşünemiyorum bile

18 / KEHF - 17
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a teslim olmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz
süleyman recep
Allah'ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.

Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırma­yın."

"Çünkü benim velim Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyilere velilik eder." "Onun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler." (Araf 7/194-197)

"Yasîn.

Hikmetle dolu Kur'an hakkı için

İşte sen, kesinkes elçi olarak görevlendirilmiş olanlardansın.

Dosdoğru bir yol üzerindesin." (Yasin36/1-4)

"Durma, öğüt ver; Rabbinin nimeti saye­sinde sen, ne bir kâhinsin ne de bir deli.

Yoksa şöyle mi diyorlar: "O bir şairdir, başına gelecekleri bekliyoruz."

De ki: "Bekleyin, zaten ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

Yoksa bunu kendilerine akılları mı em­rediyor. Ya da onlar azgın bir takım mı­dırlar?

Yoksa "Onu kendi uydurdu" mu diyor­lar? Hayır, aslında bunlar inanmıyorlar.

Öyleyse bunun dengi bir söz getirseler ya? Eğer doğruysalar". (Tur 52/29-34)



Nun; kalem ve yazdıkları şey hakkı için,

Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli olamazsın.

Sana, tükenmek bilmeyen kesin bir ödül vardır.

Sen gerçekten büyük bir ahlaka sa­hipsin.

Yakında sen de görürsün, onlar da gö­rürler.

Deliliğin hanginizde olduğunu.

Doğrusu senin Rabbin, yolundan sa­panın kim olduğunu iyi bilir; o, yola gelenleri de çok iyi bilir.

O halde yalanlayanlara boyun eğme.

İstedikleri şudur: Keşke sen yağcılık yapsan da onlar da sana yağcılık yapsalar. (Nun 68/1-9)

Sen Rabbinin hükmüne katlan; balığın yuttuğu (Yunus) gibi olma, hani o nefesi kesilmiş bir halde yakarmıştı.

Eğer ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olma­saydı boş bir yere fena bir halde atılacaktı.

Ama Rabbi onu seçip iyilerden yaptı.

O inkar edenler, Kur'an'ı dinledikleri zaman ner­deyse seni gözleriyle devireceklerdi. "O delidir" diyorlardı.

Oysaki Kur'an, herkes için bir öğütten başka bir şey değildir. (Nûn 68/48-52)

Bu ayetler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme daima güven tazeletiyordu. Bu anlamda çok ayet vardır. Allah Teâlâ, geçmiş elçilerin çektiği sıkıntıları dile getirerek de onu teselli etmiştir. Yoksa o büyük işi nasıl başarabilirdi?

Müslümanlar, her an değişen ve gelişen olaylar karşısında kendilerine ve dinlerine olan güvenlerini diri tutmak için Kur'an'ı düşünerek okumak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları için inandıkları değerlere olan güvenleri azal­mış, nefislerini ıslah etme adına kendilerini hakir saymış, kimi şahısları da olduğundan bü­yük görmeye ve onlar için hayali makamlar uy­durmaya koyulmuşlardır. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmış­lardır. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşı'nda o koskoca gövde ta­rihe gömülmüştür. Geride ka­lanlar, o yanlış inancı terk etmemektedirler.

Ayette şöyle buyurulur:

"Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedi mi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur." (Ra'd 13/11)

süleyman recep
17- Güneşi, doğduğu zaman mağaralarının sağına eğilir­ken, battığı zaman da sol taraftan on lan keser geçerken görür­sün. Onlar mağaranın geniş bir köşesinde idiler. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o doğru yola ulaş­mıştır, kimi de hidayetten mahrum bırakırsa, artık onu doğru­ya yöneltecek bir dost bulamazsın.

(17) «Güneşi, doğduğu zaman...» Bu Ayetin Tefsiri

Bu ayet onların mağaraya sığındıktan sonraki hallerini açık­lamaktadır. Buradaki hitap Allah'ın Rasûlü'ne veya muhatap ola­bilecek herkesedir. Rasûl-ü Ekrem fiilen bu durumu görmüş de­ğildir. Belki Cenab-ı Hak şöyle demek istemektedir: «O mağara öyle bir haldedir ki eğer onu görseydin doğduğu zaman güneşin mağaranın Sağma meylettiğine, batarken de sol taraftan onlara durmaksızın dokunup battığına muttali olurdun.»

Ayetin metnindeki «Tezaveru» fiili «zevr» (veya «zuver») kökünden alınmıştır ve meyletmek demektir. Bazıları «Bu, tabii bir meyildir» demişse de tefsir alimlerinin çoğu «meylin mutlak olduğuna» kaildirler. Yalana da uzun} denilmiştir. Çünkü o haki­katten meyledip, ona uygun düşmemektedir. «Zur» kelimesi aynı zamanda «put» mânâsına da gelmektedir.

«Fecve» kelimesi «geniş saha» demektir. Yani onlar mağa­ranın geniş bir bölümünde oldukları halde güneş doğduğu zaman mağaranın sağına, battığı zaman da soluna meyledip onların üze­rine doğrudan doğmamaktadır. Yani, onlar öyle bir durumdadır­lar ki güneş hiçbir zaman onlara isabet etmez ki kendilerine ra­hatsızlık versin. Onlar mağaranın ortasında olduklarından ötürü de hava alırlar ve mağaranın kokuşan havası ve güneşin harareti onlara rahatsızlık vermez. Bunun nedeni şudur: Mağaranın kapı­sı (Abdullah bin Müslim ve İbn Atiyye'nin dediği gibi), Benat'ün - Neaş adlı yıldızlara karşıdır, doğu ve batıran onun. hizasına en yakın noktalan yengeç burcunun baş doğusu ile baş batışıdır. Güneşin medarı onun medarı olduğu zaman mağaraya doğru meylettiği halde onun sağ tarafına mukabil olarak doğar, bu da batı tarafına gelen kısımdır. Batarken de sol tarafına muvazi ola­rak batar ve böylece güneş ışınları mağaranın yanlarına vura­rak, onun sıkıcı havasını ortadan kaldırır. Havayı mutedil bir' hale getirir ve bedenlerine eziyet vermemek, elbiselerini çürüt­memek için de onların üzerinde doğmazdı. Mağara kapısının ba­tı tarafına meylinin daha fazla olması ve bunun için de güneşin mağaranın üzerine, sağa ve sola kayarak doğması ihtimal dahi­lindedir.

Zeccac; «Onların çîlrümemesi Benta'ün-Neaş'a karşı düşüşlerinden, güneşin zikredilen şekilde doğmasından ötürü değildir. Aksine Cenab-ı Hak yed-i kudretiyle güneşi onlara isabet etmeye-cek bir şekilde harikulade ve onlara bir lütuf olarak tanzim et­miştir» diyor. Çünkü bu durumları gayet gariptir. Sanki Cenab-ı Hak güneşe «Sağ ve sollarından olmak üzere onlardan uzaklaş ve onların üzerinde dolaşıp durma» demektedir. Bununla beraber onlar mağaranın geniş bir alanındadırlar ve güneşi onlara dokun­maktan menetmiştir. Zeccac; «Bu durum Allah'ın ayetlerinden* dir» cümlesi de benim bu sözlerimin delilidir» diye ilave etmek­tedir.

Birinci yoruma göre, güneşin onlara bu şekilde dokunmama­sı elbiselerinin çürümemesi, bedenlerinin kokuşmaması Cenab-ı Hakk'm kudretine delâlet etmez. Fakat ikinci yoruma göre bu­nun, Allah'ın kudretinin kemâline ve tevhid ehlinin kerametine delâleti gök ortasındaki güneşten daha belirgindir. Bu ayetteki durum (denildiği gibi), mağaranın kapısı üzerlerine kapatılmaz­dan öncedir.

Ebu Ali'ye göre ayetin metnindeki «Takridu» fiili, güneşin onlara ışığından vermesi, sonra süratle onların üzerinden kayıp, verdiği ışığı geri almasıdır. Öyle ki güneş tıpkı makas gibidir. Sa­hibi onunla bir iş görür, sonra geri alır. Ebu Ali'ye göre iki cüm­lenin mânâsı şudur: «Güneş, sabahleyin onların mağaralarından kayar, akşamleyin hafif bir şekilde kendilerine isabet ederek ge­çip gider».

Tefsir alimlerinin çoğu güneşin onlara hiç isabet etmediği hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat onlara niçin isabet etmemiş olduğu hususunda ihtilaf vardır. Nitekim bu görüşleri daha ön­ce zikretmiştik.

«Allah kime hidayet ederse»; yani kimi hakka iletirse, kim. sevdiğine ve razı olduğuna muvaffak kılarsa; «O doğru yola ulaş­mıştır, yani o dünya ve Ahiret'te en büyük nasibi almış kimse­dir».

Ayetin bu cümlesi, Ashab-i Kehf'in medhu senası, onların he­deflerine vardığına dair bir şehadet ve onların ummakta oldukla n rahmete ve yararlı hizmetlere hazırlanmak şeklindeki emelleri­nin tahakkuku anlamındadır. Bu cümleden maksat, bu mucize­lerin benzerlerinin çokluğuna dikkati çekmek de olabilir. Fakat bu tür mucizelerle dilekleri kabul olunanlar Allah'ın, bu mucize­leri düşünmeye, onlara ibret gözüyle bakmaya muvaffak ettiği kimselerdir. Bu bakımdan ayetin başındaki «men» kelimesi ya Ashab-i Kehf olan o genç gruba racidir veya onlar ile başkalarına da işaret eder. Bu aynı zamanda Ashab-ı Kehf'in de medhu sena­sı demektir.

«Allah kimi de hidayetten mahrum bırakırsa, artık onu doğ. rüya yöneltecek bir dost bulamazsın». Velev ki dünyayı karış ka­rış gezsen, tetkik etsen dahi. Çünkü böyle bir yardımcının bulun­ması muhaldir. Yoksa «Vardır da sen onu bulamazsın, mümkün, dür de sen ona erişemezsin» demek değildir.
mrohank
ALINTI(fani olanı istemem @ Jul 22 2008, 06:59 PM) *

Aşağıdaki Ayette veli Allah mürşid de Peygamberimiz S.A.S hükmüne nasıl vardınız? çok merak ediyorum? Ayette geçen olay Ashabı KEHF sizin gibi bir ilahiyatçı bu fetvayı verirse sokaktaki adamı düşünemiyorum bile

18 / KEHF - 17
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a teslim olmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz


"Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. " ayet bunu derken, mürşit veya veli olarak başka birini kastettiğini nasıl alalım ki?

hem ayrıca biraz mantıklı olsak benim dediğimi anlayacaksınız zaten... veli bizi kendine değil Allah'a yaklaştıran diyorsunuz o ki, veya mürşit Allah'a ulaştıran ise, Allah nasıl olur da kendine bir veli/mürşit bul derken (ki bakara suresini okuyan herkes anlayabilir ki veli kişi olmak, neredeyse tümü bakara'da açıklanan özelliklere sahip olmaktır, bunları yapanlara veli diyor Allah) kendinden başkasını söyler burada? veya elçisinden başka birini?

bakınız, ayetler Allah'ın sözleridir. Allah, "dost olarak Allah yeter" diye bir ayet indirmiş ise bize, bunu söylemiş ise bizlere, arkasından da "veli olarak başkasını edinin" demez. ayet bunu söylüyor. mürşit olayı, kur'an'ın basılmışına ulaşımın zor olduğu, dini öğrenmenin daha zor olduğu zamanlarda insanların kendilerine uygulanabilir bir örnek aramasıydı. bugün ayetlere de her an ulaşabiliyoruz, tefsirlere de, hadislere de. mürşit, davranılşarını taklit edeceğimiz bir kişidir bugün ancak - zira dini öğrenmek için herşey var elimizde. bu yüzden yine derim ki, mürşit de, veli de Allah'tır, elçisidir. elçi de yine Allah'a varmak içindir. yolu uzatmak isteyen var ise tabi ki kendine güzel bir insanı örnek olarak alır, oradan resulullah'a ulaşır, oradan Allah'a ulaşır. lakin kendine seçtiği örneği neredeyse tanrılaştıran herkes - dedikleri doğrudur, yaptıkları doğrudur, isterse anamın başını keserim, dediği ayete uymasa bile yaparım, vb. - şeyler diyen herkesin hatada olduğunu yine savunurum. kendine örnek seçebilir kişi - lakin seçtiği kişiye sanki peygamber gibi davranan herkes hatadadır. Hz Ali der ki "bir kişiye olan sevginiz, muhabbetiniz yüzünden her dediğine doğru, her dediğine hak deme! hakkı öğren, haktan yana ol!" bu sözden sonra da ben birşey demem üstüne.

vesselam.
nasreddinhoca
TASAVVUF

Arapça olan bu kelimenin kaynağı hususunda ihtilaf vardır. En doğru olarak kabul edilen tahlile göre sûfi kelimesi, Arapça yün anlamına gelen “suf”tan türemiştir. Suf'un nisbeti sufi'dir. Gömlek giyene takammasa denildiği gibi,
suf giyene de tasavvafa denir. Bunun masdarı tasavvuf, ism-i faili mutasavvıftır.1

Kelime nereden türemiş olursa olsun, zühd ve takva hususunda titizlik gösteren bir zümreye "alem" olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde tasavvuf kelimesinin geçmediğini dikkate alan bazı müsteşrikler; bunun Hindistan'dan veya eski Yunan'dan geldiğini isbata çalışmışlardır.2

Ehl-i Sünnet ûleması tasavvufu: "Şer'i hududları muhafaza ederek, Allahû Teâla (cc)'yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak" olarak kabul ve tavsiye etmiştir. Bu durumda tasavvufun kaynağını, Hindistan'da veya eski Yunan felsefesinde aramak boşuna bir gayrettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Muhakkak ki ben, bir muallim olarak gönderildim"3 buyurmasındaki hikmeti iyi tefekkür etmek zorundayız.

Sırat-ı müstakim üzere olmak, dünyevî-uhrevî saadetlere ulaşmak, Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'i taklid etmekle olur. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de peygamber size ne verdiyse (her ne emir verirse) onu tutun, nehyettiğinden de sakının"4 buyurulmuştur. Ayrıca "Ve O, kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O, (Kur'ân ve din hususundaki eızıri) ilka edilegelen vahiyden başka bir şey değildir."5 ayet-i kerimesi, sünnetin önemini ortaya koymaktadır. Nitekim bütün müçtehid imamlar; "Mütevatir sünnetin inkârı küfürdür" hükmünde ittifak etmişlerdir.6

Bazı çevreler ısrarla Resûl-i Ekrem (sav)'in hurma ağaçlarının budanmaması ile ilgili içtihadını gündeme getirip "sünnet bağlayıcı değildir" hükmüne varma arzusundadırlar.7

Halbuki Resûl-i Ekrem (sav)'in dünyevî meselelerdeki içtihadı ile din hususundaki sünneti arasında önemli farklar vardır. Nitekim Bedir Savaş'ında; savaş yerinin tesbiti ve savaş sonrası esirlerin durumu ile ilgili olarak, sahabe-i kiramla istişare etmiştir. Sahabe-i Kiram herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Bu bir vahiy midir, yoksa içtihadınız mıdır?" diye sorarlardı. Eğer vahiyse derhal teslim olurlar, herhangi bir itirazda bulunmazlardı. Bu aradaki vahiy kelimesinden, sadece Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak mümkün değildir çünkü kudsî hadis dediğimiz vakıa da mânâ itibariyle Allahû Teâla (cc)'dandır.

Bu girişten sonra; son yıllarda ilm-i ledün adı altında, Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfai Raşidin'in sünnetlerini tahrip eden bir akımdan söz etmek istiyorum. Bu konunun çok netameli olduğunu biliyorum. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir (ra)'in "Allah rızası için söylenmeyen hiçbir sözde hayır yoktur. Aziz ve celil olan Allah yolunda harcanmayan hiçbir malda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından korkanlarda da hayır yoktur"8 sözlerini düşündükçe bir hâl oluyorum.

Şimdi konuya girelim: Son yıllarda tasavvuf adına; kendisine nikâh düşen kadınlara el öptürenlerden, şehevî duygularını tatmin edenlere kadar acaip tipler türedi. Elbette bundan tasavvufi hareket mes'ul değildir. Çünkü tasavvuf, Allahû Teâla (cc)'nın emir ve nehiyleri altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak, hevâ ve hevesle mücadele etmektir."9

Bu mücadelede Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Sahabe-i Kiram (ra)'ın hayatları örnek alınır. Şer'i şerife uymayan her davranış reddedilir. Ayrıca tarikat ve hakikat, şeriatın içinde kabul edilir. Çünkü "Şeriat-Tarikat-Hakikat" zincirine inanmak, şeriatı eksik kabul etmek anlamına gelir ki, insanı dalâlete ve küfre sürükler.nİmam Ebû Yusr Muhammed Pezdevî: "Şeriat hakikattir hakikat şeriattan başka değildir" buyuruyor.10

Bu bahsin devamında "hakikat şeriattan ayrı ve başkadır" görüşünü benimseyenler, evliyayı enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar `peygamber şeriatle, veliler hakikatle amel eder' diyenlerdir. Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir, sapık bid'atçilerdir. Bunlar Allah (cc)'ın kitabına, Hz. Resûl-ü Ekrem (sav)'in sünnetine muhalefet ederler, bâtın, gizli ilim iddiasında bulunurlar" diyerek meseleyi ortaya koymaktadır. Bu noktada şeyhlerini "gizli ilim sahibi" olarak nitelendirmeyi şeref bilen müridler, ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler!..

Ayrıca hata etmesi mümkün görülmeyen şeyh tasavvuru; batınîliğin yeniden tarih sahnesine çıkışını hazırlamaktadır. "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" sözü iyi düşünülmeli; şer'i hududlara riayette titiz olunmalıdır.
Ebû Yezid el-Bestamî (ks)'nin "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" 11 meâlindeki sözü herkesin ağzında... Hatta bunun hadis-i şerif olduğunu iddia edecek derecede ileri giden tiplere rastlıyoruz. Şer'î ilimlerden habersiz olan kimseler, "Şeytan mürşidim olmasın" gerekçesiyle, hemen harekete geçiyorlar. Kısa bir süre sonra inabe ile bey'at arasındaki mahiyet farkını bilmediği için, şeyhini halife zannederek "Bizim efendiye tâbi olmayan helak oldu!" demeye başlıyor. Ondan sonra; çık işin içinden, çıkabilirsen!..

Halbuki, tasavvufi bir harekete katılmak isteyen kimsenin, bu hususla ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn'dır. Zira farz-ı ayn ilimler tarif olunurken "hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır"12 denilmektedir.

İnabe, tıpkı nezr-i mutlak gibidir, bey'atla hiçbir alâkası yoktur. Bey'at, akıl baliğ olan mü'min'e farz-ı ayn olduğu halde 13 inabe, tasavvufî eğitime karar verenler için lüzûmludur.

Nitekim İmam-ı Gazzalî: "Nefisleri zayıf, çevheri hakikatine ulaşmayacak durumda ise kendisine yardım edecek, maksuduna yetiştirecek müşfik bir muallime bağlanır. Nasıl ki tedavi yolunu bilmeyen hasta da, müşfik bir doktora müracaat ederse"14 diyerek, meseleyi izah etmiştir. Zikir, her mü'min üzerine vaciptir, Ancak inabe alan bir kimse, nezrettiği miktarda zikir yapmak zorundadır.

Mü'minler; Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfa-i Raşidîrı in sünnetlerine riayet etmek durumundadırlar. Zühd ve takva hayatında da durum aynıdır. Şer'i şerifin hududlarına riayet olunmadığı süre içerisinde "tasavvufi" hayattan söz etmek mümkün değildir. Tâgûtî güçlere dua eden ve şeytâni vesveselerden kurtulamayan kimselerin; insanlara zühd ve takva'yı öğretebilmeleri imkânsızdır. Tasavvufla ilgili olarak kaleme alınmış lâtince birçok eserde bid'at ve hurafeler geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyle dikkatli olmak ve şer'i hududları öğrenmek mecburiyetindeyiz.

Zühd ve takva hayatı, cihadla yakından alâkalıdır. Türkiye'de; otiız iki farz arasında, cihada yer vermeyen latince eserler bol miktarda basılmakta ve dağıtılmaktadır... Halbuki nefsin hevâ ve heveslerini durdurabilecek tek ilâç, cihad'dır. Tasavvufî hayat temelde bu cihada dayanmak durumundadır. Aksi mümkün değildir.

KAYNAKLAR

(1) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sütemi ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.1.

(2) Başta L. Massignon, Joseph von Hammer, Nicholson olmak üzere, bütün oryantalistler, tasavvufu İslâm'ın dışında görme arzusundadırlar. Kimisi Hind mistisizmine, kimisi de eski Yunan felsefesine benzetmişlerdir. Bu tezlerin Türkiye'de de, "Modernistlerce" benimsendiği gizlenemez.

(3) İbn-i Mace el-Kazvinî, Sünenû İbn-i Mace, İst.1401, Çağrı Yayınları, c. I, sh. 83, Had. No: 229.

(4) Haşr sûresi: 7.

(5) Bkn. Necm sûresi: 3-4, (Tıbyan Tefsiri, İst. 1963, c. IV, sh.1133).

(6) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVüsûl, İst.1307, c. II, sh. 8 vd.

(7) Prof. Abdülcelil İsa, Peygamberimizin İçtihadları, Ank. 1976, sh. 110-116, (Mütercimler: Dr. H. Merttürkmen-A.Öztürk).

(8) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'ân'il Aziym, 1969, Daru'1 Marife Yay. c. IV, sh. 342.

(9) Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu's Sufiye, Kahire 1953, sh. 454.

(10) Sadru'1 İslâm Ebû Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, İst.1980, sh. 335-336 Mes'ele: 93.

(11) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 292.

(12) İmam Burhanüddin ez-Zernûcî, Ta'limü'I Müteallim İst.1980, sh. 9 (Müt.: V. Yavuz).

(13) Sünen-i Ebû Davud, İst. 1401, c. II, sh. 302, Hadis No: 2942.

(14) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 202.


Yusuf Kerimoğlu-Kelimeler Kavramlar...
RAzdAR
islamda zikir Allah'ı unutmamak ve tefekkür etmek olduğundan bunun bir ayin şekline dönüştürülmesi dine aykırıdır.
tarikat ise başkalarını istismar için kullanılan bir vasıta ve mürşidin kendisine veli olarak kabul ettirmesine aracılık eden bir yoldur.
Peygamber her türlü dini açıklamayı yapmış olduğundan ve aksi düşünüldüğünde peygamberlik vazifesini tam manasıyla yerine getirmemiş kabul edileceğinden Allahın bazı kullarında sırlar aramak ve tüm bunları dinden kabul etmek yanlıştır.
buna bağlı olarak hz. Ebubekire gizli bir zikir usulü, hz. Aliye bazı sırlar vb. verilmiş olduğunu düşünmek dine yapılan en büyük iftiradır.
bu peygamberin bütün insanlara gönderilmiş ve tüm insanlara aynı daveti yapmış olması esasına da aykırıdır.
tüm bunlar için Kur'andan ayet aramak ve Kur'anın batini manaları olduğunu söylemek Kur'anı inkar etmek, dini kişinin kendi arzusuna uydurmaktır.
tasavvuf ve tarikat adı altında insanları saptıranların başlıca hileleri insanların bir şeyhine bağlanmadan hakikate ulaşamayacakları iddiasıdır ve bunda asıl maksat islam'ı parçalamaktır.
vesselam
fani olanı istemem

Yani yazılardan şunu anlıyorum.Evirip çevirip evliya yok demeye getiriyorsunuz.Arkadaş tamam hadi diyelim nefsinizin dediği gibi olsun iyide Koskoca Ayet koskoca arapça veliyyen mürşida kelimesi cümle içinde kullandığın zaman kim dalalette ise onun için onun için veli mürşit bulunmaz Ayet mi zorunuza gidiyor? yoksa Atalar dininine mi tabii siniz? Önyargılarınızı bırakın Gelin Allahın kelamına tezekkür edin.Bu ayette Allahın muradı ne? Ne anlatmak istiyor? Bu yaptığınız da bir ibadettir.

18 / KEHF - 17
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a teslim olmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz
süleyman recep
"Çünkü benim velim Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyilere velilik eder." "Onun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler." (Araf 7/194-197)
ayetlerini okudukdan sonra, tekrar kehf 17 ye bi bakalım...

17. “Baksaydın, güneşin sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mûcizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın.”kehf 17

mürşid, yol gösteren,(rehber,göstererek anlatan,öğreten,)... veli, dost yönetici anlamlarında kullanılır.
lakin, bu kişiler şunlardır veya dünya üstünde tasarruf hakları vardır, demek değildir..

........................................................

17- Güneşi, doğduğu zaman mağaralarının sağına eğilir­ken, battığı zaman da sol taraftan on lan keser geçerken görür­sün. Onlar mağaranın geniş bir köşesinde idiler. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o doğru yola ulaş­mıştır, kimi de hidayetten mahrum bırakırsa, artık onu doğru­ya yöneltecek bir dost bulamazsın.kehf 17

17- “Güneş doğduğunda mağaralarına sağ yandan yönelir”

Mağaralarına sağ taraftan vurur

“Battığı zaman sol yandan”

Geçip batardı. Dolayısıyla onlara güneş dokunmazdı. Doğuşu ve batışı meyilli idi. Böylece suretleri korunmuş oluyordu.

“Onlar mağaranın geniş boşluğunda idiler”

Mağaranın orta geniş yerinde idiler. Rüzgarın serinliği ve havanın esintisi onlara ulaşıyordu.

“Bu”

Gidip gelme doğuş ve batış

“Allah’ın ayetlerindendir”

Kudretinin delillerinden ve mağara arkadaşlarına olan lutfundandı.

“Allah kime hidayet ederse işte hidayeti bulan odur”

Allah burada onların hidayet bulmalarını üstlendiğine işaret etmektedir. Eğer bu olmasaydı onlar hidayeti bulamayacaklardı. kehf 17..

17- Eğer orada olsaydın görecektin ki, doğan güneşin ışınları mağaralarının sağına sapıyor, batan güneşin ışınları ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah'ın mucizelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.kehf 17

17- Güneşi, doğduğu zaman mağaralarının sağına eğilir­ken, battığı zaman da sol taraftan on lan keser geçerken görür­sün. Onlar mağaranın geniş bir köşesinde idiler. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o doğru yola ulaş­mıştır, kimi de hidayetten mahrum bırakırsa, artık onu doğru­ya yöneltecek bir dost bulamazsın.kehf 17

17. Güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görür­dün. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet verirse o doğru yola erdi­rilmiştir. Kimi de saptırırsa, artık onun için doğru yola erdire­cek bir veli bulamazsın.kehf 17

17- Güneşi görürsün, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor, battığı zaman da sola doğru onları makaslayıpgeçiyor (hiçbir halde onların üzerine düşüp kendilerini rahatsız etmiyor) ve onlar, mağaranın geniş bir açıklığı içindedirler. Bu durum, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse o, yolu bulmuştur; kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için yol gösteren bir dost bulamazsın.kehf 17

doğruyu bilen ALLAH AZZE VE CELLEDİR... burada insanları, kelimelerle oynayarak yenmek maksadı taşınmamalı, bilakis insanlara hakikati anlatmalıdır..













fani olanı istemem
Bakın aynı alıntıyı uzun uzun copy paste yapmaya gerek yok.Cümle belli ayetin nuzul sebebi de belli tek tek kelime kelime çevirelim ne çıkıyor?
süleyman recep
uzun uzun yazmamızın sebebini yani anlayamadığınızı size anlatalım...

her meali ayrı tefsirlerden aldık ki, kim nasıl yorumlamış diye.. bizim çevirme gibi bir şansımız yoktur olamaz da... ancak tevil eden olursa, ona'da elimizden geldiği kadar engel olmaya çalışırız...
nisa103
Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der: - Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergahı’na geri gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

Hacı Bektaş da şöyle der: - Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
[color=#993399]selamün aleyküm kardeşlerim.işte tasavvuf böyle birşey inşallah.ve mürit şeyh kavramlarını böyle algılamak gerek.gerçek şuki bizler emeklemekte bile değiliz.hakiki aşıklar ONA doğru koşarken............TASAVVUF HAKKI BİLMEK HAKTAN GAYRI BİLMEMEK.TASAVVUF HAKKI GÖRMEK HAKKTAN GAYRI GÖRMEMEK..... flowers.gif flowers.gif
ibn_kutame
ALINTI(nisa103 @ Aug 5 2008, 03:38 PM) *

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der: - Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergahı’na geri gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

Hacı Bektaş da şöyle der: - Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
[color=#993399]selamün aleyküm kardeşlerim.işte tasavvuf böyle birşey inşallah.ve mürit şeyh kavramlarını böyle algılamak gerek.gerçek şuki bizler emeklemekte bile değiliz.hakiki aşıklar ONA doğru koşarken............TASAVVUF HAKKI BİLMEK HAKTAN GAYRI BİLMEMEK.TASAVVUF HAKKI GÖRMEK HAKKTAN GAYRI GÖRMEMEK..... flowers.gif flowers.gif








es-selamu aleyküm verahmetullahi ve berakatüh


yazdıgın hikaye den pek birşey anlamadım şeyh mürşidini övüyor mürşid de şeyhinimi övüyor ne oluyor yani burda birde demişin ki biz emeklemekteyiz hala BUNU BENCE KENDİ ADINA KONUŞ ÇÜNKÜ SEN ŞEYHİNE TABİ OLDUGUN İÇİN EVET BİR EMEKLEME hissediyorsun fakat KURAN VE SÜNNET IŞIgında ilerleyen kardeşler seni geçmişlerdir emin ol biggrin.gif biggrin.gif

nisa103
sevgili ibni kutame kardeşim.....evet pek anlamamışsınız meseleyi...orda müridin şeyhini övmesi söz konusu değildir..bilakis aynı dönemde yaşayan iki gönül erinin birbirine karşı besledikleri sevgi birbirine gösterdiği engin hoşgörü işlenmiş ana tema olarak.....bunu neden mi yazdım...??????günümüzde tasavvuf ehli olarak yaşadığını iddia eden gruplara ithaftır.....zira bugün A DERGAHINA GİDİP TABİ OLDUĞUNUZDA SİZE B YADA C DERGAHI ŞÖYLE ŞÖYLE FENADIR BURAYA GELMEKLE İYİ ETTİN DERLER(Kİ BANA AYNISI DENİLMŞİTİ ZAMANINDA)AYNI DURUM NE YAZIKKİ B VE C GRUPLARI İÇİNDE GEÇERLİ.......işte benim değinmek istediğim nokta bu idi...mevlam her halü karda hakkı bilip dillendirenlerden batıla hakk diye boyun eğmeyenlerden allahın elçilerini inkardan sakınanlardan eylesin inşallah...bu arada haklısınız sizi tenzih ederim emeklemekten....ümid ediyorum koşarak ilerliyorsunuzdur takva yolunda..... flowers.gif flowers.gif flowers.gif EY ATEŞİN VE GÜLÜN RABBİ BİR TEBESSÜM ET AVUNAYIM....SEN Kİ BÜTÜN HACETLERİ DUYANSIN...SEN Kİ SONU GELMEYEN DUAMSIN....BİR TEBESSÜM ET AVUNALIM......
ibn_kutame
ALINTI(nisa103 @ Aug 7 2008, 09:39 AM) *

sevgili ibni kutame kardeşim.....evet pek anlamamışsınız meseleyi...orda müridin şeyhini övmesi söz konusu değildir..bilakis aynı dönemde yaşayan iki gönül erinin birbirine karşı besledikleri sevgi birbirine gösterdiği engin hoşgörü işlenmiş ana tema olarak.....bunu neden mi yazdım...??????günümüzde tasavvuf ehli olarak yaşadığını iddia eden gruplara ithaftır.....zira bugün A DERGAHINA GİDİP TABİ OLDUĞUNUZDA SİZE B YADA C DERGAHI ŞÖYLE ŞÖYLE FENADIR BURAYA GELMEKLE İYİ ETTİN DERLER(Kİ BANA AYNISI DENİLMŞİTİ ZAMANINDA)AYNI DURUM NE YAZIKKİ B VE C GRUPLARI İÇİNDE GEÇERLİ.......işte benim değinmek istediğim nokta bu idi...mevlam her halü karda hakkı bilip dillendirenlerden batıla hakk diye boyun eğmeyenlerden allahın elçilerini inkardan sakınanlardan eylesin inşallah...bu arada haklısınız sizi tenzih ederim emeklemekten....ümid ediyorum koşarak ilerliyorsunuzdur takva yolunda..... flowers.gif flowers.gif flowers.gif EY ATEŞİN VE GÜLÜN RABBİ BİR TEBESSÜM ET AVUNAYIM....SEN Kİ BÜTÜN HACETLERİ DUYANSIN...SEN Kİ SONU GELMEYEN DUAMSIN....BİR TEBESSÜM ET AVUNALIM......




es-selamu aleyküm verahmetullah


sevgi konusunda size katılıyorum insalar bugün bir ümmet olsa bir cemaat olsa bugün müslümanlar bu durumda olmazdı fakat dediginiz gibi A TARİKAT B TARİKAT BİRBİRİNİ KÖTÜLEYİNCE BU DURUMLARA DÜŞTÜK allah bizi kurtarsın inşaallah takva konusunda bizde gerideyiz ama tarikatlar yolunda gidenler hiç ilerlemiyor bundan eminim allahın rahmetiyle kal inşaallah


es-selamu aleyhi ve rahmetullahi ve berakatüh
nisa103
esselamün aleyküm....islam hakikatlerini karşısıns çıkan ulaşabildiği herkese ulaştırmayı kendisine şiar edinen bir zat varmış..bu zat bu amaçla günlerce gezinirmiş.günün birinde ıssız bir adaya düşmüş yolu,kulübenin birinde kendince allah ı zikretmeye çalışan bir kimse varmış..lakin yanlış zikrediyormuş....o zat bunun üzerine ona selam vermiş ve allahı yanlış zikrettiğini doğrusunu öğretmek istediğini söylemiş..adam çok sevinmiş bu duruma ve ne olur bana doğru zikri öğret demiş...o zat demiş ki;hu la hu diye zikretme...la hu hu diye zikret...sonra o zat görevini yapmış olmanın rahatlığıyla binmiş sandalına kürek çekmeye başlamış.. hayli lilerlemişken arkasından heyecanla kendisine seslenen adam hey dur demiş..ben unttum bana öğrettiğini bir daha söyler misin diye..ama bu esnada da suyun yüzeyinde o zata doğru ilerlemekteymiş....o zat hayretler içerisinde yok demiş sen zikrine devam et.......ANLAŞILAN ŞU Kİ BİR KİMSE GERÇEKTEN ALLAHA YÖNELMİŞSE HALİS NİYETLE VE ALLAH ADINA GİRMİŞSE BİR YOLA ALLAH ZÜLCELAL HZ LERİ ONU HİDAYETE ERDİRİR...ZİRA ALLAHIN AHDİ VAR...ŞURA -13.....KENDİSİNE YÖNELENİ KENDİSİNE ULAŞTIRIR....
nisa103
esselamün aleyküm....islam hakikatlerini karşısıns çıkan ulaşabildiği herkese ulaştırmayı kendisine şiar edinen bir zat varmış..bu zat bu amaçla günlerce gezinirmiş.günün birinde ıssız bir adaya düşmüş yolu,kulübenin birinde kendince allah ı zikretmeye çalışan bir kimse varmış..lakin yanlış zikrediyormuş....o zat bunun üzerine ona selam vermiş ve allahı yanlış zikrettiğini doğrusunu öğretmek istediğini söylemiş..adam çok sevinmiş bu duruma ve ne olur bana doğru zikri öğret demiş...o zat demiş ki;hu la hu diye zikretme...la hu hu diye zikret...sonra o zat görevini yapmış olmanın rahatlığıyla binmiş sandalına kürek çekmeye başlamış.. hayli lilerlemişken arkasından heyecanla kendisine seslenen adam hey dur demiş..ben unttum bana öğrettiğini bir daha söyler misin diye..ama bu esnada da suyun yüzeyinde o zata doğru ilerlemekteymiş....o zat hayretler içerisinde yok demiş sen zikrine devam et.......ANLAŞILAN ŞU Kİ BİR KİMSE GERÇEKTEN ALLAHA YÖNELMİŞSE HALİS NİYETLE VE ALLAH ADINA GİRMİŞSE BİR YOLA ALLAH ZÜLCELAL HZ LERİ ONU HİDAYETE ERDİRİR...ZİRA ALLAHIN AHDİ VAR...ŞURA -13.....KENDİSİNE YÖNELENİ KENDİSİNE ULAŞTIRIR....görünürde yanlış yollar edinmiş olabilir bir kimse..ama rahman indinde önemli değil...zira o sinelerin özünde olanı bilir...kişileri zahiren değerlendirmek ve sınıflandırmak ne yazık ki biz aciz kullara mahsus..EY ALİM EY HAKİM SANA SIĞINIYORUZ..BİZİ MUHAFAZA ET....RAZI OLMADIĞIN HER HAL VE HAREKETTEN...SEVGİLERİMLE SEVGİLİ KARDEŞLERİM..İYİ Kİ VARSINIZ...
fani olanı istemem
Bakınız 4 Ayettede illiyet rabıtası var

5/MAİDE-35:
Ya eyyuhellezine amenuttekullahe vebtegu ileyhil vesilete ve cahidu fi sebilihi leallekum tuflihun(tuflihune).
Ey amenu olanlar (Allaha teslim olmayı dileyenler), Allaha karşı takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak vesileyi isteyin! Ve Onun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felaha erersiniz.

2/2
16/NAHL-9:
Ve alallahi kasdus sebili ve minha cair(cairun), ve lev şae le hedakum ecmain(ecmaine).
Ve sebillerin (dergahlardan Sıratı Mustakime ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allahın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

2-3-
18/KEHF-17:
Ve tereş şemse iza talaat tezaveru an kehfihim zatel yemini ve iza garabet takriduhum zateş şimali ve hum fi fecvetin minh(minhu), zalike min ayatillah(ayatillahi), men yehdillahu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşida(murşiden).
(Ey Resulüm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allahın ayetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalalette ise onun için veli mürşid bulunmaz.

2/4-
72/CİN-14:
Ve enna minnel muslimune ve minnel kasitun(kasitune), fe men esleme fe ulaike teharrev reşeda(reşeden).
Muhakkak ki; bizlerden Allaha teslim olanlar da var, (kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim (Allaha) teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.
fani olanı istemem
BEKLENEN RESUL ARAMIZDA
ÖNSÖZ

Önyargıyı parçalamak Atomu parçalamakdan daha zor
Alberth AYNŞTAYN
Günümüz dünyası insanları,kitle iletişim araçlarının beyinlerinde
yaptığı tahribatla ,adeta uyuşturulmuş,boş malayani işler peşinde
koşmaktan burunlarının ucunda gelişmekte olan ,önemli olayları
fark etmemekte, kayıtsız kalmaktadır.İnsanlar robotlaşmış vaziyette,
suni yiyeceklerle beslenen tüketiciler olmakta ,düşünmekten yoksun,
ona yutturulan kültür adı altında, falanın filanın selilütleri,falanın
filanın attığı goller, dünya gündemlerinin birinci sırasını oluştur
maktadır.
Nebiler tarihini inceleyecek olursak ,onlara inananların başta küçük topluluklar olduğunu tespit edebiliriz.Hz İsa ya 12 havari
tabii olmuş biriside satmışdır.Günümüz dünyası zaaf ve ego diye
tanımladığı insanın zayıf tarafını eskiler nefs demişler.Şeytan
bu zayıf noktaları taciz etmiş çoğunlukla başarılı olmuş.
Hz.Muhammed S.A.S tebliğinin ilk on yılında O’ na tabii
olan sayısı sadece oniki kişidir.O ‘da diğer nebiler gibi aynı
suçlamalara maruz kalmış, o zamanın medyasını oluşturan
şairler hakim güçlerin etkisiyle halkın nazarında küçük düşürülmek
istenmiş anti probaganda ile alay edilmiş,aşağılanmış,cinli denilmiş
delirmiş denilerek iftiralarla, yaftalar yapıştırılmak istenmişdir.
Hakim güçleri oluşturanların Dini kendi otoriteleri altında tutmak
İsteyen o zamanın Din büyükleri vede Servet sahiplerinin olması
düşündürücüdür. Geniş halk kitleleri bu tiplerin dediğini dinlemişler.
Tarih tekerrürden ibarettir.Günümüz çok farklı değildir.Beklenen
RESUL aynı muamelelere maruz kalmışdır.

Merhum Mehmet Akif ERSOY
‘ O’ Nuru gönder İlahi asırlar oldu yeter
Bunaldı milletin afaki bir sabah ister

‘O ‘kutlu şahıstan özlem dolu satırları yazarken gelmesinin yakın
olduğunu ilmiyle ve kalbiyle anlamışdır.Darısı anlamak için kafa
yoranların kalbini açmak isteyenlerin başına

Konuları üç başlık altında toplarsak

1- DECCALİZM VE DECCAL
2- HİCRİ 1400(1978) DEN BUGÜNE YAŞANAN OLAYLAR
3- MEHDİ RESUL VE TARAFTARLARI
fani olanı istemem
SATHYA NARAYAN RAJU
Namı Değer İsmi : SAİ BABA

Ben Peygamberim, Ben Mesih İsa’yım dedi.
Bununla yetinmedi ben Tanrıyım dedi ve şu anda bu insana dünya üzerinde 65 milyon insan Tanrı olarak inanmakta.
Çeşitli mucizeler de sergiliyor bu yalancı, mesela elinden çıkan kaynağı belli olmayan bir külle insanlara şifa dağıtıyor. Aids hastalığını dahil iyileştirebiliyormuş,

Ağzından çıkardığı değerli madenleri halka dağıtıyor

1950 li yıllarda mide kanserinden ölmüş Radnakrişna isimli bir adamı ölümünden 3 gün sonra dirilttiğini iddia ediliyor.

1-4 SAHTEKÂR SAİ BABA’NIN MUCİZELERİ(BÜYÜLERİ)

Biraz öncede bahsettiğim gibi, elinden akan ve kaynağı belli olmayan bir kül, birçok hastalığa iyi geldiğine inanılan bu kül için yılda 10 milyon insan Sai Baba yı ziyaret etmektedir.

Dünyanın en ünlü üniversitelerin Profesörleri bu konu hakkında birçok araştırma yapmışlar, hatta Sai Baba araştırmaları için izin vermiş çok yakından incelemişler. Sai Babanın bir hilesini bulma amacı güden ve onu sevmeyen bu insanlar bu araştırmalardan sonra bir hile bulamadıklarını söylemişler onun en kuvvetli inanlarından olmuştur.

Bu konuda peygamberimizin bir hadisi de vardır. Onun yanına giden imanı zayıf kişiler, mucizeleri ve gösterdikleri karşısında ona tabii olacaklardır.

1-5 LİNGHAM

Bir ilginç mucize(büyü) ise Sai Babanın ağzından çıkardığı değerli taşlar. Bu taşlara halk Lingham adını takmış
Genelde altın olarak çıkarıyor. Bu konu ile ilgili video görüntüleri izlediğimde hayretler içinde kaldım, bir hile aradım ama bulamadım,
Binlerce kişinin gözü önünde oturuyor ve ağzından değerli taşlar çıkarıyor.
fani olanı istemem
KURANDAKİ İSLAMIN 7 SAFHASI DA FARZ MIDIR?

Soru 1- Allaha yönelmek; yani Allaha ulaşmayı dilemek farz mıdır?
Cevap1- Farzdır. 30/RUM-31: Munibine ileyhi vettekuhu ve ekimus salate ve la tekunu minel muşrikin(muşrikine).
Ona (Allaha) yönelin (Ona ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

39/ZUMER-54: Ve enibu ila rabbikum ve eslimu lehu min kabli en yetiyekumul azabu summe la tunsarun(tunsarune).
Allaha yönel (ruhunu Allaha ulaştırmayı dile) ve Allaha teslim ol. Üzerine azap (kabir azabı) gelmeden önce (ölümden önce). Yoksa sonra yardım olunmazsın.

31/LOKMAN-15: Ve in cahedake ala en tuşrike bi ma leyse leke bihi ilmun fe la tutıhuma ve sahıbhuma fid dunya marufen vettebi sebile men enabe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bima kuntum tamelun(tamelune).
Ve eğer annen, baban bilmediğin bir şeyi, Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Kim Bana yönelmişse (ruhunu Bana ulaştırmayı dilemişse), sen de onun yoluna tabi ol (aynı yolu takip ederek sen de Bana ulaş). Sonra (ölümden sonra) hepiniz Bana döneceksiniz (Azrail (A.S) sizi Bana getirecek). Size yaptıklarınızı haber vereceğim.

Soru2- Mürşide ulaşmak ve tabi olmak farz mıdır?
Cevap2- Farzdır. 5/MAİDE-35: Ya eyyuhellezine amenuttekullahe vebtegu ileyhil vesilete ve cahidu fi sebilihi leallekum tuflihun(tuflihune).
Ey amenu olanlar (Allaha ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler), Allaha karşı takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak vesileyi isteyin! Ve Onun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felaha erersiniz.

16/NAHL-9: Ve alallahi kasdus sebili ve minha cair(cairun), ve lev şae le hedakum ecmain(ecmaine).
Ve sebillerin (dergahlardan Sıratı Mustakime ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allahın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

18/KEHF-17: Ve tereş şemse iza talaat tezaveru an kehfihim zatel yemini ve iza garabet takriduhum zateş şimali ve hum fi fecvetin minh(minhu), zalike min ayatillah(ayatillahi), men yehdillahu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşida(murşiden).
(Ey Resulüm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allahın ayetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalalette ise onun için veli mürşid bulunmaz.

72/CİN-14: Ve enna minnel muslimune ve minnel kasitun(kasitune), fe men esleme fe ulaike teharrev reşeda(reşeden).
Muhakkak ki; bizlerden Allaha teslim olanlar da var, (kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim (Allaha) teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.

Soru3- Ruhu ölmeden evvel Allaha ulaştırmak farz mıdır?
Cevap3- Farzdır. 89/FECR-28: İrcii ila rabbiki radıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allahtan razı ol ve Allahın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allaha (Rabbine) geri dönerek ulaş.

10/YUNUS-25: Vallahu yedu ila daris selam(selami), ve yehdi men yeşau ila sıratın mustekim(mustekimin).
Ve Allah, teslim (selam) yurduna davet eder ve (teslim yurduna ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakime ulaştırır.
10/YUNUS-26: Lillezine ahsenul husna ve ziyadeh(ziyadetun), ve la yerheku vucuhehum katerun ve la zilleh(zilletun), ulaike ashabul cenneh(cenneti), hum fiha halidun(halidune).
Onlar için Ahsenül hüsna (Allahın Zatına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allahın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.

13/RAD-21: Vellezine yasılune ma emerallahu bihi en yusale ve yahşevne rabbehum ve yehafune suel hisab (hisabi).
Ve onlar, Allahın (ölümden evvel), Allaha ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), Ona (Allaha) ulaştırırlar. Ve Rablerine karşı huşu duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

Soru4- Fizik vücudu Allaha teslim ederek Allaha kul etmek farz mıdır?
Cevap4- Farzdır. 36/YASİN-60: Ey Ademoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YASİN-61: Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakim (üzerinde bulunmak)tır.

Soru5- Nefsi Allaha teslim ederek halis kılmak farz mıdır?
Cevap5- Farzdır. 98/BEYYİNE-5: Onlar emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dinde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular. Ve namaz kılmakla ve zekat vermekle emrolundular. İşte kayyum olan din budur.

Soru6- İrşada ulaşmak farz mıdır?
Cevap6- Farzdır. 2/BAKARA-186: Ve iza seeleke ıbadi anni fe inni karib(karibun) ucibu daveted dai iza deani, fel yestecibuli vel yuminu bi leallehum yerşudun(yerşudune).
Ve kullarım, sana Benden sorduğu zaman, Ben muhakkak ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Benim (davetime) icabet etsinler ve Bana amenu olsunlar. Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).

Soru7- İradeyi Allaha teslim ederek bihakkın takvaya ulaşmak farz mıdır?
Cevap7- Farzdır. 3/AL-İ İMRAN-102: Ya eyyuhellezine amenuttekullahe hakka tukatihi ve la temutunne illa ve entum muslimun(muslimune).
Ey iman edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allaha karşı takva sahibi olun ve ölmeden (önce) Allaha teslim olun.


SAHABE KURANDAKİ İSLAMIN 7 SAFHASINI DA YAŞAMIŞ MI?


S-1- Allaha ulaşmayı dilemişler mi, Allaha yönelmişler mi? Taguta kul olmaktan kurtulmuşlar mı?
C-1- Evet, dilemişler ve Allaha yönelmişler ve Allaha kul olmuşlar
39/ZUMER-17: Vellezinectenebut tagute en yabuduha ve enabu ilallahi lehumul buşra, fe beşşir ibad(ibadi).
Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ederler (kaçınırlar, kendilerini kurtarırlar) ve Allaha yönelirler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.

S-2- Mürşidlerine tabi olmuşlar mı?
C-2- Kainatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e tabi olmuşlar
48/FETİH-10: Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allaha biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allahın eli vardı. Kim (derecesini nakısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allaha verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nakısa düşürmüştür. Kim de Allaha olan ahdlerini (yeminini, misakini ve ahdini) yerine getirirse, ona en büyük mükafat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

60/MUMTEHİNE-12: Ey Peygamber! Sana biat etmek üzere mümin kadınlar geldiğinde, onlardan Allaha hiçbir şeyle ortak (şirk) koşmamak, hırsızlık etmemek, zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek ve kendilerine emrettiğim şeylerde sana asi olmamak üzere söz verdikleri vakit onların biatlerini kabul et. Ve onlar için Allahtan mağfiret dile. Muhakkak ki; Allah, mağfiret edici (günahları sevaba çevirici) ve rahmet sahibidir.

S-3- Bütün sahabe ruhlarını Allaha teslim ederek hidayete ermişler mi?
C-3- Bütün sahabe hidayete ermişler. Ruhlarını Allaha teslim etmişler
39/ZUMER-18: Onlar (sahabe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tabi olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıranlardır). Ve onlar, ululelbabtır (daimi zikrin sahipleridir).

3/AL-İ İMRAN-20: Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki:Ben ve bana tabi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ümmilere de ki:Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar), andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse; o zaman sana düşen (görev), ancak tebliğdir. Allah kullarını Basirdir (görendir).

S-4- Bütün sahabe vechlerini (fizik vücutlarını) Allaha teslim etmişler mi?
C-4- Bütün sahabe vechlerini Allaha teslim etmişler
3/AL-İ İMRAN-20: Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki:Ben ve bana tabi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ümmilere de ki:Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi?Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar), andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse; o zaman sana düşen (görev), ancak tebliğdir. Allah kullarını Basirdir (görendir).

S-5- Bütün sahabe nefslerini Allaha teslim ederek, halis kılarak muhlislerden olmuşlar mı?
C-5- Bütün sahabe nefslerini halis kılmış, Allaha teslim etmiş ve muhlislerden olmuşlar
2/BAKARA-139: De ki:Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlas sahibi (MUHLİS) (kul)larız.

S-6- Bütün sahabe irşada ulaşmışlar mı?
C-6- Bütün sahabe irşada ulaşmışlar
49/HUCURAT-7: Bilin ki, içinizde Allahın resulü var. Şayet emirlerin çoğunda size uysaydı lanetlenirdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirdi, kalplerinizde onu (imanı) müzeyyen kıldı (fazılları iman kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.

S-7- Bütün sahabe (ensar da muhacirin de) irşad makamının sahibi olmuşlar mı? Kendilerine tabi olunmuş mu?
C-7- Bütün sahabeye tabi olunmuş. İrşad makamının sahibi olmuşlar
9/TEVBE-100: O sabikun-el evvelin (evvelki hayırlarda yarışanlardan ululelbab, ihlas ve salah makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirinden (Mekkeden Medineye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirine) ihsanla tabi olanlardandı. (Sahabe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tabi olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azim) mükafattır.

Görüyorsunuz ki; bütün sahabe Kurandaki İslamın 7 safhasını da yaşamışlar ve irşad makamının sahibi olmuşlar.
Biz de sizleri İslamın 7 safhasını da yaşayarak ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allaha teslim etmeye çağırmıyor muyuz?
Bu ilim, öğrenen ve tatbik edenleri ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allaha teslim etmeye ve dünya saadetinin yüzde yüzüne, mutluluğun şahikasına ulaştırır.
Davet ezeli ve ebedi davet değil mi?
Bu davet 14 asır evvel sahabeye yapılmamış mıydı?

__________________
ilimselkelimeler
fenafişeyh fenafirrasul fenafillah...


Hazret-i Muhammed Mustafâ SAS




2. Hazret-i Ebû Bekir-i Sıddîk RA

3. Hazret-i Selmân-ı Fârisî RA

4. Hazret-i Kâsım İbn-i Muhammed Rh.A Hazretleri

5. Câfer-i Sâdık Rh.A Hazretleri

6. Bâyezîd-i Bistâmî Rh.A Hazretleri

7. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî Rh.A Hazretleri

8. Ebû Aliyyini'l Fârmedî Rh.A Hazretleri

9. Yûsuf Hemedânî Rh.A Hazretleri

10. Abdülhâlık-ı Gucdüvânî Rh.A Hazretleri

11. Ârif-i Revgirî Rh.A Hazretleri

12. Mahmûd İncir-i Fağnevî Rh.A Hazretleri

13. Ali-i Râmitenî Rh.A Hazretleri

14. Muhammed Baba es-Semmâsî Rh.A Hazretleri

15. Emir Külâl Rh.A Hazretleri

16. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Rh.A Hazretleri

17. Alâeddîn Attâr Rh.A Hazretleri

18. Yâkûb-u Çerhî Rh.A Hazretleri

19. Ubeydullah-ı Ahrâr Rh.A Hazretleri

20. Muhammed Zâhid Parsâ Rh.A Hazretleri

21. Muhammed Derviş Rh.A Hazretleri

22. Hâcegî Muhammed Emkenekî Rh.A Hazretleri

23. Muhammed Bâki Billah Rh.A Hazretleri

24. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fâruk Serhendî Rh.A Hazretleri

25. Muhammed Ma’sûm Serhendî Rh.A Hazretleri

26. Muhammed Seyfüddîn-i Serhendî Rh.A Hazretleri

27. Nur Muhammed Bedvânî Rh.A Hazretleri

28. Şemseddin Cân-ı Cânân Mazhâr Rh.A Hazretleri

29. Abdullah ed-Dehlevî Rh.A Hazretleri

30. Mevlânâ Hàlid-i Bağdâdî Rh.A Hazretleri

31. Ahmed İbn-i Süleyman el-Ervâdî Rh.A Hazretleri

32. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Rh.A Hazretleri

vs .. vsss... vss




bu şahisyetlerin hepsi bir mürşide bağlanmakla hata mı etmişler...


Allah dostlarını sevmek, onların yaptığı gibi yapmak, kuran ve sünnet çerçevesinde kötü bişey mi ki?
insan belki her an Allahın kendisini gördüğünü unutabilir ama hocası onu uyarmakla yönlendirmekle mürşidlik vasifesini yapar.. muhabbet duydukça çekinir ondann..

Allaha yaklaştırmada faydalı dostluklar baki muhabbetlikler olmuş olurlar.
kişi sevdiği ile beraberdir
üzüm üzüme baka baka kararır sözleri ne kadar doğruddur.

vesselam
fani olanı istemem
Hiçbir şey boşlukta değildir.Allah herşeyi zıttıyla kaim yaratmıştır.Bir insan için 2 yol vardır.Ya Allah yolunu tercih edecektir,Yada Şeytan yolunu tercih edecektir.Ortası yoktur.Bir zamanlar sarhoş olan,Allahın kalbinde hayır gördüğü ve seçtiği kullardan olan Bişri Hafi hazretleri çok güzel söylemiş .Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.Günümüz insanı enformatik cehaletle vede teknolojinin getirdiği sarhoşlukla çok şey bildiğini zannederek ukalalık yapıyor.Şu zamanda ihtiyaç yok demeye getiriyor.

CEHALET
İnsanın Allah yolunda yükselmemesi cehaleti sebebiyledir.

33/Ahzap-72- İnnehû kâne zalûmen cehûlâ.- Şüphesiz insan zalimdir ve cahildir.

2/Bakara-80- Em tekûlûne alellâhi mâ lâ ta'melûn.
- Yoksa, Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz.

2/Bakara-169- İnnemâ ye'müruküm bissûi velfahşâi ve en tekûlû alellâhi mâ lâ ta'lemûn.
- Şeytan, muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder
kundurevi
ESSELAMU ALEYKUM
öyle insanlar vardırki gözleri vardır görmezler kulakları vardır duymazlar onlar körlerdir sağırlardır,ALLAH,u teala nasip etmez göstermez, ipini koparmışlar gibi saldırırlar,ne güzel söylemiş ALLAH,dostu şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır koşar durur nefsinin peşine halbuki itlerde yapar aynı şeyi sorsanız hepsi ulemadır fetfalar havalarda uçar biz KURAN,a göre amel ederiz ben kısa zamandan beri bu siteyi takip etmekteyim KURAN,la amel ederiz başka birşey tanımayız diyenlerin bile farklı düşündükleri aşikar yani KURAN,ın ayetlerinin iniş sebeplerini bilmek gerekiyor o ayetlerle amel edebilmek için bunların bildiklerindende şüpeliyim, bilmiyorumda demezler bilenede tabi olmazlar ne demiş ALLAH dostu
OTURMA MÜNKİRLE ÇEKERSİN SANCI SONRA KALBİN PASTUTAR PAKLAMAZ HİÇBİR KALAYCI.
VESSELAM
fani olanı istemem
Çok güzel tespitler sayın Kundurevi Allah razı olsun.

KEHF Suresi 17.Ayet
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a teslim olmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

kundurevi
kardeş ALLAH sendende cümle ümmeti MUHAMMAD s.a.v dende razı olsun inşaALLAH.AMİN.
fani olanı istemem
DALÂLETTE OLANLARIN
DURUMU

"Mürşide ulaşamayan kişiler dalalettedir" buyuruyor Allahû Teâla. Dalalette olurlarsa ne olur? Sadece iki grup âyet-i kerimeyle dalalette olanların mutlaka cehenneme ulaşacaklarını söyleyelim.

İşte Araf-179’da Allahû Teâla buyuruyor:
"Ve lekad zere'na li cehenneme kesiyren minelcinni vel'insi lehüm kulubün lâ yefkahune biha ve lehum a'yunun lâ yubsirune biha ve lehüm azanün lâ yesmeune biha, ülâike kel'en'ami belhüm edall, ülâike humülgaafilûn."

Araf-179
Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onunla fıkıh edemezler (idrak edemezler). (Kalplerinde) gözleri vardır ama onunla göremezler. (Kalplerinde) kulakları vardır. Ama onunla işitemezler. Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da daha çok dalâlettedirler. Onlar gafillerdir.
Öyleyse ne görüyoruz? Dalalette olan bu insanların cehenneme gidecekleri kesin.

İşte Nisa Suresinin 167,168,169. âyet-i kerimeleri:
"İnnelleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi, kad dallu dalalen ba'iyda. Innelleziyne keferu ve zalemu lem yekûnillâhü liyagfirelehüm. Ve lâ liyehdiyeküm tariykaâ, illâ tariyka cehenneme. Halidiyne fiyha ebeda."

Nisa-167,168,169
Onlar ki küfür üzeredirler, onlar insanları Allah'ın yolundan, (Sırat-ı Müstakiym’den) saptıranlardır. Onlar uzak bir dalalet içindedir. Muhakkakki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler. Allah onlara asla mağfiret etmez, (günahlarını sevaba çevirmez). Allah onları Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırmaz. Allah onları sadece cehennem yoluna ulaştırır. Orada ebedi kalacaklardır.

İşte görüyorsunuz dalalette olan insanlar cehennem yoluna ulaşacaklar. Cehenneme gidecek olan insanlar. Bu insanlar Allah'ın yolundan başkalarını saptıranlar. Kendileri Allah'ın yolunda olsalardı ne yapacaklardı? Başka insanları da Allah'ın yoluna davet edeceklerdi. Kendileri Allah'ın yolunda değiller, Sırat-ı Müstakiym üzerinde değiller, başkalarını da Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

O istikametteki bir gayretin sahipleri. İşte bunlar bu insanlar ne yazık ki Allahû Teala’nın indinde hedeflerine ulaşmaları mümkün görülmeyen insanlar, dalalette olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym’e ulaşamamış olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym’in dışında kalan, sırat-ı cehim üzerinde bulunan insanlar. Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmak asıldır. İşte bunlar Allah' Teala'nın yolundan saptıranlardır. Dalalette olanlardır. Dalalette olanlarınsa Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmasının mümkün olmadığını söylüyor Allahû Teala. Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde bulunmayanlar ise tevhidin dışında kalanlardır, birliği bu istikamette ne yazık ki bozanlardır.

67 / MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Herbir grup oraya (cehenneme) atıldığında, cehennem bekçileri (vazifelileri) onlara: “Size nezir (ikaz edici, uyarıcı) gelmedi mi?” diye sorarlar.
67 / MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
(Cehenneme atılanlar) derler ki: "Evet, andolsun ki bize nezir geldi. Ama biz, onu yalanladık ve Allah, hiçbir şey indirmemiştir, dedik ve siz, büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik.”
67 / MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve derler ki: "Eğer biz işitmiş ve akletmiş (idrak etmiş) olsaydık burada, ateş ehlinin içinde mi olurduk?"
ve diyorlarki eğer biz kibirlenmeyip neziri dinleyip tabi olsaydık buradamı olurduk.

32 / SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn.
Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah’a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabırlarından dolayı ve âyetlerimize (Allah’ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.

Allah a inanan bu kişilerin Allah ın imamlarını delalette gördüğü açıkça belirtilmiş.Bu zamandada Allah’ın bu imamları unutulan hidayeti anlatıp,hurafeleri yıktığı için,Allah a ulaşmayı dilemeyen bu insanlar bu nezirleri delalette görüyorlar.Bu gün Diplomalı din adamlarına inanıp,Allah ın tahin ettiği imamları inkar eden’ler bilsinlerki; gidecekleri yer cehennemdir. Ve bunun vebali Kuranı Kerim Ayetleriyle değil, Kurana ters düşen bidatlerle din üretenler ateşe çağıran imamlardır.

33/AHZAB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnes sebîl(sebîlâ).Cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki; biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sırat-ı Müstakiminden saptık).
kundurevi
ESSELAMU ALEYKUM
KARDEŞ ALLAH razı olsun ayetlerle getirdiğin delillerle biz KURAN,la hadisle amel ederiz diyenlerde amel ederler inşaALLAH, ALLAH onlarada nasip etsin AMİN.
khanbel
insanlar bu islerde ifrat ve tefrittedirler. hakkatten batila sapmis ve onderlerini sirk kosmus insanlar oldugu gibi salih din onderlerini kendilerine rehber etmis ve dinlerini onlardan ogrenmis insanlar da vardir. tarih boyle firka ve gruplarla doludur.
fani olanı istemem
Zanla hareket ediyorsunuz sayın khanbel. Başkaları hakkında onların belkide yapmadıkları birşeyi onlar yapmış gibi düşünmek zandır. Ve bu düşüncemiz, o kişiyi görmediğimiz halde bir suç işliyormuş gibi bir hükme bizi sürüklerse o zaman bu zan büyük bir günahtır.

53/Necm-23- İn yettebiûne illezzanne ve mâ tehvel-enfüs.
- Onlar yalnız zan ve tahmine, nefsimizin arzularına uyarlar.

49/Hucurat-12- Ya eyyühellezîne âmenüctenibu kesîran minezzan, inne ba'dazzanni ism.
- Ey imân edenler zannın çoğundan sakının, şüphesiz bazı zanlar (su-i zan) günahtır.

53/Necm-28- Ye mâ lehüm bihî min ılm, in yettebi'ûne illezzan, ve innezzanne lâ yüğnî minelhakkı şeyâ.
- Onların bu sözleri hakkında hiçbir bilgileri yok. Onlar sadece zanna ittiba ederler. Zan ise insanı bir hakkı bilmek rnecburiyetinden vareste kılamaz (dışında tutamaz).

10/Yunus-66- İn yettebiûne illezzenne ve inhüm illâ yehrusûn.
- Onlar, ancak o zanna tâbî olurlar. Ancak tahmin ederler.
10/Yunus-36- Ve mâ yettebiu ekserühüm illâ, zannâ, innezzanne lâ yüğni minelhakkı şeyâ.
- Onların ekserisi ancak zanna tâbî olurlar, şüphesiz zan hiçbir zaman hakkın yerine geçmez.

7/Araf-30 - İnnehümüttehazû şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yehsebûne ennehüm mühtedûn.
- Şüphesiz onlar Allah'ı bırakarak şeytanı dost edinmişlerdir ve hidayete erdiklerini zannediyorlardı.

6/En'âm-148- Kul hel ındeküm min ilmin fetühricûhülena, in tettebiûne illezanne ve in entüm illâ yahrusûn.
- Onlara de ki; Eğer bir bilğiniz varsa onu bize çıkarırsanız siz zandan başka bir şeye tâbî olmazsınız, kuru kuru tahminde bulunursunuz.

6/En'âm- 116-
Ve in tütı' eksera men fil-erdı yüdıllûke an sebılillâh, in yettebiûne illezzanne ve inhüm illâ yahrusûn.
- Yeryüzünde olanın ekserisine itaat edersen onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zandan başka birşeye tâbî olmazlar. Onlar kuru kuru tahminde bulunurlar.
farukkonuk14
Bu ilim(rabıta) nasibi olmayana fayda etmez vvede insan bilmediğinin düşmanı olduğuna göre...
tabii sıralamayı doğru yapmak lazım; mürşid-i kamili kurandan resulullahtan öne geçiriyorsan iş değişir.
alper_61
ALINTI(hidayet34 @ Feb 20 2007, 08:33 PM) *

“Mürşide tâbiiyet şirktir.” diyen bir hurafeyi sizlere anlatmak. Ne yazık ki; dîn adamları arasında bunu söyleyenler var. Mürşidlere “yedek ilâhlar” gibi isimler takan, Allah’ın âyetlerine karşı gelen birileri de var. Bu bağlamda Allahû Tealâ’nın söylediklerini değerlendirdiğimiz zaman şunu görüyoruz: Allahû Tealâ, mürşide tâbiiyeti farz kılmıştır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mutlaka Allahû Tealâ’dan mürşidini soracaktır. İşte Fatiha Suresi bu konuda ilk adımı atıyor; mürşidin, Allah’tan sorulması lâzımgeldiğini söylüyor. Allahû Tealâ ne diyor:

1/FATİHA-1: Bismillâhir rahmânir rahîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1/FATİHA-2: El hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah’adir.

1/FATİHA-3: Er rahmânir rahîm(rahîmi).
Rahmân’dır, Rahîm’dir.

1/FATİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
Dîn gününün MALİK’idir.

1/FATİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
Allahû Tealâ diyor ki:
“Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm: Kovulmuş, recm edilmiş, taşlanmış şeytandan Allah’a sığınırım. Allah’ın ismiyle, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım.”
“Dîn gününün sahibi olan… Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden istiane isteriz.” Yani “Mürşidimizin kim olduğunu yalnız Sana sorarız.”
“Yalnız Senden istianeyi isteriz.”
Öyleyse Allahû Tealâ’dan istiane istenmesi söz konusu, yardım istenmesi söz konusudur. Bu yardımın muhtevasına baktığımız zaman, yardımın, istianenin, Allah’tan mürşid isteme konusunda olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ, “Yalnız Sana kul oluruz.” ifadesiyle, insanların sadece Allah’a kul olabileceğini ifade ediyor. “Yalnız Senden istianeyi isteriz.” ifadesi ise, “Mürşidimizi yalnız Sen belirleyebilirsin.” mânâsını taşıyor.
Mürşid kimden sorulur? Yalnız Allah'tan sorulur. “İyyâke nestaîn” ifadesi bunu ifade ediyor. Niçin?

1/FATİHA-6: İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane’n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet et (ulaştır).
“Mürşidimizi Senden sorarız ki; O’na tâbî olalım, ruhumuz vücudumuzdan ayrılsın ve Senin Sıratı Mustakîm’ine ulaşsın. Bizi böylece Sıratı Mustakîm’ine ulaştır. Ruhumuz Senin Sıratı Mustakîm’ine ulaşsın da, Sıratı Mustakîm üzerinden bir seyr-i sülûk yapsın ve Senin Zat'ına ulaşsın.”
Allah ile olan ilişkilerimizin bu dizaynına baktığımız zaman gördüğümüz odur ki; Allahû Tealâ’nın indinde, “insan ruhunun Allah’a ulaşması” diye bir müessese var. Ve ruhun Allah’a ulaşması, Sıratı Mustakîm isimli bir yolla gerçekleşir. Sıratı Mustakîm; Allah’a ulaştıran yolun adıdır. Nisa Suresinin 175. âyet-i kerimesi bunu veriyor:

4/NİSA-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Allah’a âmenû olanları ve O’na sarılanları (sarılmayı dileyenleri), Allah kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet edecektir, ulaştıracaktır.
Allahû Tealâ diyor ki: “Kim Allah’a mülâki olmayı, ulaşmayı ve O’na sarılmayı, Allah’ın Zat'ında yok olmayı dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”
Ruhumuzun Allah’a ulaşması söz konusudur. Bunun için ruhumuzun Sıratı Mustakîm’e ulaşması söz konusudur. Ruhumuzun Sıratı Mustakîm’e ulaşabilmesi için de, istiane ile mürşidimizi Allahû Tealâ’dan isteyeceğiz.
“İyyâke: Yalnız Senden
nestaîn: İstiane isteriz.” diyoruz.
Allah’tan başka hiç kimseden istianenin istenemeyeceği vakasıyla karşı karşıyayız. Mürşidimizi Allah’tan sormak mecburiyetindeyiz ve bunu Allahû Tealâ, bize bir farz emir olarak söylüyor. Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, mürşide mutlaka ulaşmamızı farz emir olarak vermiştir:

5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.

Allahû Tealâ: “Ey âmenû olanlar! Bir defa daha takva sahibi olun ve Allah’tan mürşidinizi isteyin.” diyor. Yani “Sizin ruhunuzu kim Allah’a ulaştırmaya vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor.
Öyleyse Allah’tan isteneceğini Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesi de söylüyor, Fatiha Suresi de söylüyor. “İyyâke nestaîn” diyoruz. Yeter mi? Hayır, yetmez. İki âyet daha var; Bakara-45 ve 46. Ama Fatiha Suresinde Allahû Tealâ’nın bir ilâvesi daha var:

1/FATİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O (SIRATI MUSTAKÎM) ki; (başlarının) üzerlerine (Devrin İmamı’nın ruhunu) ni’met olarak verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
Allahû Tealâ diyor ki: “O yol ki, Sıratı Mustakîm ki; üzerlerine (başlarının üzerine) ni'met verilenlerin yoludur.”
Çünkü tâbiiyet sırasında mutlaka devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelip, önden arkaya doğru yatay olarak yerleşir. Bu, Allah’ın o kişinin başının üzerine verdiği bir ni'mettir. Kişi bundan sonra ruhunu Allah’a ulaştıracaktır. Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetleri de bu istikamette Allah’ın açık bir hüviyetini taşıyor:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

Allahû Tealâ: “Sabırla ve namazla (hacet namazıyla) Allah’tan istianeyi (mürşidinizin kim olduğunu sorarak, Allah’tan mürşidinizi) isteyin. Bu zor bir iştir, büyük bir iştir, aşağı yukarı imkânsızdır.” Kimler için? Allah’a ulaşmayı dilememiş olan bir insan için çok zor, büyük bir iştir. Allahû Tealâ diyor ki: “Ama huşû sahipleri için zor değildir. O huşû sahipleri ki; Allah’a mülâki olacaklarına, ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştıracaklarına kesin şekilde inanırlar. Yakîn hasıl ederek kesin şekilde inanırlar ki; ruhlarını Allah’a mülâki kılacaklardır, ruhlarını Allah’a ilkâ edeceklerdir.”
Ruhumuzun Allah’a ulaşması, Allah’ın Zat'ında yok olması diye bir olaydan bahsediyoruz. Ruh Allah’a ulaşır, yok olur. Ama görüyoruz ki; bunun için önce mürşidimizi Allahû Tealâ’dan soracağız ve önünde diz çöküp tövbe edeceğiz.
Mürşide tâbiiyet şirk midir? Bir dîn adamımız öyle söylüyor. Bu sevimli dîn adamını hepiniz zaten biliyorsunuz. Defaatle bunu söylemiştir. “Mürşide tâbî olmak şirktir. İnsanlar yedek ilâhlar ediniyor.” diyor. “Yedek ilâhlar” sözü kime ait biliyorsunuz. Kur'ân-ı Kerim’i bilmeyen bu tarzdaki dîn adamları, her zaman, her yerde var olmuştur. Zamanımızda da elbette olacaktır. Onlara, Kur'ân-ı Kerim’i öğrenmelerini tavsiye ediyoruz. Bizimki sadece bir tavsiye. Dilerlerse, Kur'ân-ı Kerim’i incelerler, özellikle bizim söylediklerimizi incelerler, herşeyi yerli yerine oturturlar. Dilerlerse incelemezler ve cehaletleri içinde bu kabil sözleri söylerler. “Mürşide tâbiiyet şirktir.” Cahil dediğimiz, bu insandır. Bunu söyleyebilen bir insan, bu konuda cehaletin içindedir.
Mürşide tâbiiyet şirk olmadığı gibi, Allah’ın temel emridir. İşte Allahû Tealâ açıkça söylüyor: “Hacet namazı kılarak Allah’tan mürşidinizi, istianeyi isteyin.” diyor. Fatiha Suresinde de biz Allahû Tealâ’ya diyoruz ki: “Yalnız Senden mürşidimizi isteriz. Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırman için…” Ve bundan sonra diyoruz ki: “O Sıratı Mustakîm ki; başlarının üzerinde ni'met taşıyanların yoludur.”
Nasıl bir ni'met? İşte kim mürşide tâbî olursa, bu tâbî olan kişi o noktaya 12 tane ihsan alarak gelmiştir. Allahû Tealâ, o kişi üzerinde Rahîm esması ile tecelli etmiştir. Mürşide karşı kör olan bu kişinin görme hassasını açmıştır. Mürşidini, mürşid olarak görmesini temin etmiştir. Öyleyse Allahû Tealâ, kişinin görme hassasını ve gözünü açmıştır. İşitme hassasını ve kulaklarını açmıştır. İdrak hassasını ve kalbini açmıştır. Kişi, onun mürşid olduğunu idrak etmiştir.
, kişi huşû sahibi olur. Hacet namazını kılar ve Allah’tan mürşidini sorar. Allah da onlara mutlaka Bakara Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimeleri gereğince mürşidini gösterir.

Bu kişi Allah’a inanıyor.
İnsan ruhunun, hayatta iken Allah’a ulaşmasına inanıyor.
Bunun, üzerine farz olduğuna inanıyor.
Allah’a ulaşmayı dilerse, ruhunu Allah’ın mutlaka Kendisine ulaştıracağına da kesin olarak inanıyor.
İşte bu dört inancın kesin olarak sahibi olan bir kişi söz konusu. Bu dört inancın sahibi ise o kişi, hacet namazını kılar. Allahû Tealâ, bu kişiye mürşidini mutlaka gösterir. Allahû Tealâ diyor ki:

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm’e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah’ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

Allahû Tealâ: “Sebîllerin tayini ve tespiti Allah’ın üzerine vazifedir.” diyor.
Allah, her sebîli, o mürşidin dergâhından devrin imamının dergâhına ulaşan, yere paralel, yatay bir manevî yol olarak tayin etmiştir. Bütün sebîller, devrin imamının dergâhına ulaşır. Hangi mürşidin dergâhında tâbiiyet gerçekleşmişse, ruh o anda vücuttan ayrılır. İşte tâbiiyetin tecellisi odur ki; kişi mürşidinden tam 7 tane ni'met alır.
1. ni'met, Mucadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince, devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesidir:

58/MUCADELE-22: Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
2. ni'met, gene Mucadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince, o kişinin kalbinin içine îmân kelimesinin yazılmasıdır.
Bu iki olay mürşide tâbiiyet ile gerçekleşir. Allahû Tealâ kimin kalbine îmânı yazmışsa, o kişi îmânı artan bir mü'min olmuştur. Kişi daha önce Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Bu kademelerin hepsinden geçmiştir. Hacet namazı ile mürşidini sorma hakkı doğmuştur. Kalbinde %2 nur birikimi gerçekleşmiştir ve Allah ona mürşidini göstermiştir. O mürşide ulaşıp tâbî olmuştur. Bu, ihsanla tâbiiyettir. Kişi, tam 12 tane ihsan alarak tâbiiyetini gerçekleştirmiştir. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e 12 tane ihsanla tâbî oldular.

48/FETİH-10:
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (tâbiiyetini) bozarsa o taktirde, sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
Allahû Tealâ: “Habibim, orada sana tâbî oldukları zaman, biat ettikleri zaman, onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” diyor.
Allah, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tecelli halindeydi. Bütün sahâbe, Allah’ın emri üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlardır.
O kadar mı? Hayır, o kadar değil. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

9/TEVBE-100:
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Allahû Tealâ: “O sabikûn-el evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir kısmı da ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardan (tâbiînden) oluşuyordu.” buyuruyor.
Sabikûn-el evvelîn… Şimdi de sabikûn-el âhirînlerin zamanı… Sizler sabikûn-el âhirîn olacaksınız. Sonraki sabikûnlar… Sizlerin içinden de mürşidler oluşmuş durumdadır. Hamdolsun.
Öyleyse herbiriniz, gittiğiniz her yerde bu vasfın sahibiyseniz, cezbeniz varsa, Allah’ın müsait standartlarına sahipseniz, bir mürşid olarak, bir vekil mürşid olarak görevinizi hepiniz yapabilirsiniz. Önemli olan, bu tövbede cereyanın geçmesidir. Cereyanı geçirebilecek olan birisi bu konuda tövbeyi verirse, o kişinin başının üzerine mutlaka devrin imamının ruhu gelir ve yerleşir. Allahû Tealâ Mu’min-15’de şöyle söylüyor:

40/MU'MİN-15:
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
”Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden ruh gönderir.”
İşte Allah’ın emrini tebliğ etmek üzere gelen bu ruh, Allahû Tealâ tarafından gönderilen devrin imamının ruhudur. Allah’ın emrini tebliğ için geliyor. O kişinin vücudunun içindeki ruha ne diyor? “Senin, Allah’a mülâki olma, ilkâ olma, ulaşıp Allah’ın Zat'ında yok olma zamanın geldi. Vücudu terk et. Allah’a geri dön.” diyor.
Mucadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi, aynı zamanda kalbin içine îmân yazılmasını gerektirir. Böylece mürşide tâbiiyette, kişi Allah’tan 3 tane ni'met aldı. Daha ötesi var mı? Elbette var.
Allah’tan aldığı 4. ni'met, o kişinin bütün günahlarının sevaba çevrilmesidir.

25/FURKAN-70: Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).

Allahû Tealâ: “Kim Allah’a ulaşmayı diler ve mürşidine tâbî olursa ve böylece nefs tezkiyesine (amilüssalihata) başlarsa o, îmânı artan bir mü'mindir. Allah, onun günahlarını sevaba çevirir, seyyiatini hasenata çevirir.” diyor.
Öyleyse devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine geliyor. Kişinin kalbinin içine îmân yazılıyor. Arkasından da o kişinin bütün günahları affedilmekle kalmıyor; sevaba çevriliyor.
Sonra ne oluyor? Bu kişi mürşidine tâbî olmuş. Günahların sevaba çevrilmesi, tâbiiyetin bir bölümüdür. Ondan sonra ne oluyor? O kişiye, Allahû Tealâ o güne kadar her kazandığı 1 derece için 10 katını verirken, o günden itibaren 100 katını vermeye başlıyor ve bu, 1’e 700’e kadar yükselecektir.
Ruh, vücuttan ayrılacaktır. Ruhun Allah’a doğru yaptığı seyr-i sülûk isimli yolculuk, bütün insanların üzerine farzdır. Allahû Tealâ “Rabbine geri dön!” emrini verdiği için farzdır. Bu farzın gerçekleşmesi sırasında, ruhun 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarından sonra, kişinin ruhu Allah’ı Zat'ına ulaşır. Allah’ın Zat'ına ulaştığı zaman da, bu konu bir hedefe varmıştır. Ruh Allah’ın Zat'ında yok olur, fâni olur. Bu makam fenâfillâh makamıdır. Allahû Tealâ’nın verdiği emir gerçekleşmiştir. “İrciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et.” emri gerçekleşmiştir. Allahû Tealâ Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde ne diyordu?

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.
Fecr-28’de “Rabbine rücû et. Geri dönerek Rabbine ulaş.” emrini veren Allahû Tealâ, Muzemmil-8’de diyor ki:

73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin (Allah’ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na (Allah’a) dön (ulaş, vasıl ol).


Allahû Tealâ: “Allah’ın ismiyle zikret ve bu zikir sebebiyle herşeyden kesilerek Allah’a ulaş, ruhunu Allah’a ulaştır.” diyor.
Başka ne olur? Nefs tezkiyesi afetleri yok edeceği için, afetlerin sayısal azalmasına karşın nefs aynı kaldığı cihetle, nefs, afetlere karşı güç kazanır. Nefsin güç kazanması oranında afetler zayıfladığı için, fizik vücudun onlara galibiyeti de giderek daha üst boyutta olacaktır. O kişinin iradesi de, nefsin afetlerinin zayıflamasına paralel olarak güçlenecektir.
İşte görüyorsunuz; mürşide tâbiiyet, kişiye bunları sağlıyor.

Devrin imamının ruhunun, kişinin başının üzerine gelmesini,
Kalbine, nefs tezkiyesini sağlayacak olan îmân kelimesinin yazılmasını,
Kişinin bütün günahlarının affedilip sevaba çevrilmesini.
Hani mürşide tâbî olmak şirkmiş ya, işte o şirki Allahû Tealâ’nın hangi sevgilisi işlerse, o şirki işleyenlere Allahû Tealâ bu mükâfatları veriyor. Devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor. Kendi ruhu, vücudu terk edip Allah’a doğru yola çıkıyor. Çünkü ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak, üzerine defaatle farz kılınmış. Allah’ın bütün insanlara temel emri… Üçüncüsü; bu kişinin bütün günahları sevaba çevriliyor.
Sonra böyle bir insan zikir yapıyor. Nefsinin kalbine gelen nurlar, nefsin kalbinde yerleşmeye başlıyor. Nefs tezkiyesi oluşuyor. Fizik vücut, afetlere karşı güçleniyor. Nefs, afetlere karşı güçleniyor. Ruh, vücuttan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkıyor ve Allah'a ulaşıyor. Ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak, hepimizin üzerine farzdır.
Allah’ın dizaynına dikkatle bakın. Hani insanların “Mürşide tâbiiyet şirktir.” dediği bu olay, bir insanın ruhunun , kişinin ruhu Allah’ın Zat'ına ulaşıyor ve Allah’ın Zat'ında yok oluyor. Öyleyse sadece “şirk” dedikleri mürşide ulaşmak, bunu sağlıyor. Allahû Tealâ da mürşidi nasıl farz kılmışsa, ruhumuzun Allah’a ulaşmasını da farz kılmıştır.
Söylemiştik. Allahû Tealâ: “İrciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dönerek rücû et, Rabbine ulaş.” diyor. “Allah’ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Rabbine ulaş.” diyor. Bir defa daha Allahû Tealâ, bunu Allah’ın bir emri olduğunu söyleyerek Rad-21’de farz kılıyor:

13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

Allahû Tealâ: “Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah'a ulaştırırlar.” diyor.
Öyleyse ruhumuzun Allah’a ulaştırılması, üzerimize farzdır. Allahû Tealâ, hangi konuyu emir olarak verirse, o üzerimize farz hüküm doğuruyor. İşte böyle bir sonuç, Allahû Tealâ tarafından insanlara hediye edilmiştir.
Bir mürşide tâbiiyetle, kişiye 7 tane ni'met veriliyor. Ama sadece 12 tane ihsanla mürşidine ulaşan kişiye... Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse, 12 tane ihsanı alamaz. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin tâbiiyeti, o kişiye hiçbir fayda sağlamaz. Hiçbir değişiklik olması mümkün değildir. “Yarabbi, Senin bunca ermiş evliyan oluşmuş. Ben de o ermişlerden birisi olmak istiyorum. Beni Sana ermiş, ruhunu Sana ulaştırmış evliyalardan birisi kıl.” tarzındaki bir dilek ya da “Yarabbi, ben Sana ruhumu ölmeden evvel ulaştırmak istiyorum. Benim ruhumu Sana ulaştır.” tarzında bir talebi Allah’a ulaştıran kişi, Allah’ın istediği, Allah’a ulaşma isteğinde bulunmuştur. Mutlaka bu kişiye Allahû Tealâ, söylediğimiz yardımları yaparak, onu 14. basamakta huşû sahibi kılıp, hacet namazını kıldığı zaman mürşidini gösterip, mürşidine ulaştıracaktır.
Allahû Tealâ mürşidi farz kılsın, mürşide Allah ulaştırsın, tâbiiyetle insana 7 tane ni'met versin ve neticede kişinin ruhu Allah’a ulaşsın. Kişi, Allah’ın farz kıldığı bir hususu gerçekleştirsin. Sonra da birisi çıkıp desin ki: “Mürşide tâbî olmak şirktir.” Ne yazık ki böyle söyleyen insanlar var ve bunlar dîn öğreticileri. Tabiatıyla bundan hüzün duyuyoruz ama insanın ağzı torba değil ki büzesiniz. Herkes dilediğini söyler. Biz bu yazımızda sadece hurafeleri, Kur'ân’a ters düşen iddiaları anlattık.
İşte kim diyorsa ki “Mürşide tâbî olmak şirktir.”, Allahû Tealâ’nın söyledikleri bunlardır. Mürşide tâbî olmak farzdır. Yetmez; mürşid seçimi, insanların hiçbirine ait değildir. Mürşidin tayinini Allah yapar. Mutlaka hacet namazı kılıp, mürşidinizi Allah’tan soracaksınız. Sorma mahalliniz, sorma keyfiyeti, sadece Allah’tan sormak ile tamamlanır.
Allahû Tealâ’nın indinde hepiniz için Allah’ın bir dizaynı söz konusudur. O, hepinizin Allah’a ulaşmayı dilemenizi istiyor. Sonra da mürşide ulaşıp tâbiiyetinizi istiyor. Bu devirde irşad makamlarının en üst noktasında olan kişi biziz. Dolayısıyla hangi mürşide tâbî olurlarsa olsunlar, tâbî oldukları mürşidler mutlaka bize tâbî olacaklardır.
“Mürşide tâbiiyet şirktir.” tarzındaki bir hurafeyi daha, Allah’ın âyetleri yerle bir etmiş durumdadır. Öyleyse dîn adamları bu tarzda hataları yapmamalılar diye düşünüyoruz. Onları çok seviyoruz.
Ey dîn adamları! Sizleri gerçek anlamda seviyoruz. Biz sizleri üç gün süreli bir seminere davet etmiştik. Ama sizlerden hiçbiriniz gelmediniz. Orada, Allahû Tealâ’nın bir seminerinde üç gün beraber olacaktık. Bütün bu konuları bundan on sene evvel halletmiş olacaktık. Ama olmadı. Gayretlerimiz netice vermedi ve hurafeler hâlâ etrafta dolaşıyor. İnsanlar yanlış şeyleri hâlâ söyleyebiliyorlar. Ama bizim görevimiz de, o yanlışları düzeltmektir. “Mürşide tâbî olmak şirktir.” tarzındaki bir hurafeyi, burada huzurlarınızda çürütmenin ve sizlere doğruyu söylemenin huzurunu yaşıyoruz.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada noktalıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.






MÜSLÜMANLARIN MÜRŞİTİ HZ. MUHAMMED SAV. EFENDİMİZDİR.



MÜRŞİT DEDİĞİNİZ KİŞİLER VAKIF KURARAK PUTU KABUL EDİYOR.PUTLATI REDDETMEYEN ŞİRK İŞLİYOR.


.
ALLAH C.C SİZİN GİBİ ŞİRK KOŞANLARDAN RAZI OLMAZ.... BİZ DE RAZI DEĞİLİZ.


İNŞALLAH:

ÖLMEDEN TEVBE EDİN PUTLARI REDDEDİN MÜSLÜMAN OLUN
Bu basit görünüm sadece metinlerden oluşur. Resim ve Daha Fazla Bilgi Görmek İçin Forumun Normal Haline Geçmeniz GerekmektedirBuraya Tıklayın.
Invision Power Board © 2001-2009 Invision Power Services, Inc.