FARKLI AÇILARDAN VARLIKBİLİM
1. İster feylesof olsun, ister bilim adamı; gerçeğin, nesnelerin, hâdiselerin farklı boyutlarını göremediği zaman, ya kâinatta hiçbir hakikatın, hiçbir anlamın olmadığını sanan nihilist bir ateist olur. Veya gördüğü gerçeğin sadece bir rengini ve bir parçasını evrensel mükemmel hakikat ile karıştıran, insanın merak duygusuna ve zihnine kelepçe vuran bir yobaz olur.
İşte biz, bu iki başlı belaya düşmemek için, hakikatin dört boyutuna, geçmişine, geleceğine, içine, dışına dikkatle bakmamız ve incelemeler yapmamız gerektir.
Örneğin, kâinatın bir geçmişi ve bir geleceği, bir dış görünüşü ve iç işleyişi vardır.
Ve örneğin, bir ağaç başta bir çekirdek hücresidir; sonu bir milyon çekirdek ile bitiyor. Dışı çok süslü bir güzel huri gibidir. İçi çok gelişmiş kimyevi bir fabrikayı andırıyor.
Ve meselâ kâinat, bir yönüyle entropiye tâbi olup, enerjisini tüketirken (veya dinî tabir ile görünmez gayb alemlerine yansıtırken) yine, gaybî bir hakikât olan hayat ile sürekli enerji topluyor. Devamlı olarak yeni yeni nebulalar doğuyor.
Demek tek boyutta boğulmaktan çekinmemiz lâzımdır ki, entropiye tabi olmayalım, canlı kalalım.
2. Her felsefî ekolün belli oranlarda yüzde bir ile yüzde doksan arasındaki farklı oranlarda gerçeklik payı vardır. Eğer, yüzde yüz batıl yanlış fikirler olsaydılar, ekol olup tutunamazlardı... Demek gerçek başarılı bilim adamı, bütün bu ekollerin doğru noktalarını bulup, gerçeklerden örülmüş bir desen çizen veya bir orkestrayı idare eden ve farklı açılardan bakabilen bir yönetmen gibidir.
3. Kâinatta farklı alanlar, farklı boyutlar olmasına rağmen, her konuda yol ikiye ayrıldığı gibi kâinatın bir anlamının, bir gerçeğinin varlığı ve yokluğu konusunda da yol yalnızca ikiye ayrılır. Ya diyeceğiz kâinatta, varlıkta hiçbir gerçek ve anlam yoktur. Veya her hareketinde, her hâdisesinde ister düzenli olsun, ister kaotik olsun bir anlam, bir yarar ve bir gayelilik vardır.
Bu derin noktayı bir fıkra ile biraz basitleştirirsek, misâlimiz şu şarklı askere benzeyecektir:
şarklı asker, topun tetiğini çeker; top patlamaz; Yüzbaşı sorar:
- Oğlum, neden top patlamadış Asker,
- Komutanım kırk sebebi var! der. Yüzbaşı,
- Say bakalım, der. Asker:
- Birincisi, mermide barut yok, deyince; komutan:
- Yeter diğerlerini saymana gerek yoktur, der.
İşte bu basit misâl gibi, eğer kâinatta bir anlam, bir yarar,
bir gayelilik yoksa, hiç yaşamaya da gerek yoktur. Ve bu takdirde en akıllı insanlar, "hippi"ler sayılmalıdır.
4. Kâinatta yarar ve gerçeğin varlığı, onun tedrici veya birden olmasına veya düzenli veya kaotik bulunmasına ters değildir. Çünkü , birden yaratılmak bir anlam ve hakikat olduğu gibi, tedrici yaratılış da çok anlamlı, çok farklı ve seri gerçekleri dile getiren bir modeldir; belki çok modellerdir, birbirinden güzel farklı anlamlardır. Onun için yaratılış daha çok bu tedrici modeller üzerinde biçiliyor, şekilleniyor. Hayat ve yaratılış uzun metrajlı, çok anlamlı, çok sanatlı bir film gibi oluyor.
Her halde hiç kimse yirmibeş yaşında olarak dünya gelip öylece ölmek istemez. İstese de bir anlamı olmaz, bir şey ifade etmez.
5. Başta Kur'ân olmak üzere, bütün semavî kitaplar bilinçli ve anlamlı bir şekilde olan tekâmülü ve gelişmeyi kabul ediyorlar. Yaratılış ile ilgili bütün âyetler -ki iki yüzü aşkındırlar- bu gerçeği ifade ediyorlar.
Ve yine başta Kur'ân olmak üzere, bütün dinî kitaplar, varlığın başta bir "duman" olduğunu yani kaotik, düzensiz bir ortam içinde olduğunu, sonradan; halen bilinmeyen ilahî bir aktivite olan canlılık ile düzenlendiğini dile getiriyorlar.
İslâm büyükleri, canlılığa "şecere-i hayat" demişler. Yani hayat tek bir hücre (çekirdek)den gelişen, bir milyondan fazla türü ayrı ayrı şekilde meyve veren bir hakikâttir.
Burada önemli olan bilgi, hiçbir türün diğerinden tesadüfen gelişmediği meselesidir. Her türün, o hayat çekirdeğinden bilinçli ve ayrı olarak geliştiğidir.
Bu hakikâtin delillerinden biri de, çok yönlü sonsuz bir bilgi isteyen ekolojik dengedir. Çünkü, hayatta hiçbir çirkinlik ve fazlalık yoktur. Herşey tam tamına yerinde son derece güzeldir.
İkinci delil, ara türlerin olmayışıdır. (Fosil olarak dahi olsa)
Üçüncüsü, kendi kendine oluşumları dünyanın ömrüne sığmayan, tesadüf ihtimallerini kat kat aşan ve sonsuz bir bilgi isteyen genetik kodlardır.
Aynı türün farklı çeşitleri ise, bir kitabın değişik desenlerde ve ebatlarda olan baskıları gibidir. Kâinatta var olan mânâ ve hizmetlerin ve nimetlerin çoğaltılmasıdır. Körükörüne bir tesadüf değildir, çünkü hepsi de çok güzel ve yararlıdırlar.
Tabii ayıklama ise, olsa olsa bilinçli bir seçimdir. Tesadüfî olamaz, çünkü tesadüf, düzen ve intizam demek olan hayatın tam tersidir.
6. Yazımızın başında, farklı açılardan gerçeklere bakmak, farklı boyutları görebilmek bir meziyettir, bir üstünlüktür, demiştik. Evet, din ve bilimin bakış açıları, buna benzer tarzlarda değişik olmakla beraber, birbirine yüzde yüz zıt değillerdir.
Meselâ din, güneşi kâinat sarayının lambası olarak görüyor. Bilim ise, güneşi farklı maddeler içeren dünyadan bir milyon defa daha büyük olan bir hidrojen kütlesi olarak görüyor. Bu iki bilginin, ikisi de doğrudur. Ve birbirin tamamlar. Bazılarının sandığı gibi birbirine zıt değillerdir.
Meselâ, bilimde, hayvan türleri, bir diğerini selekte etmeye çalışan düşman varlıklardır. Dinde ise bütün türler birbirinin eksiğini tamamlayan, birbirine yardım eden düzenli mahlûklardır. Belli oranlarda iki bakış açısı da doğrudur. Fakat burada dinin bakış açısı daha önemli ve daha gerçekçidir.
Bu fark şundan doğuyor; bilim, eşyanın sadece maddesiyle ve o maddenin tek bir boyutuyla ilgilenir. Tıpkı, bir kimyacının kitabın cildiyle, kağıtıyla, boyasıyla ve hat stili ile ilgilenmesi gibi.
Din ve dindar insan ise, daha çok o kitabın diliyle, mânâsıyla, edebiyatıyla, amacıyla ve verdiği ürünlerle ilgilenir.
Burada din, sanata benzer; tablonun mânâsına ve verdiği ruhî derinliğe ve sanatkârına bakar. Çerçeve ve tuval ile çok ilgilenmez.
Sanatsal ve ruhî olaylar birden ve anidirler. Bunun aksine olarak maddî konularda gelişme ve tedricîlik vardır. Ve kişilerin yardımlaşması ile kıymeti ve gelişmesi artar.
Onun için; dinî konuları ve dinin bakış açısını ilmî (tecrübî) çalışmaların yerine ikâme edene veya ilmî çalışmaları dinin temel esasları gibi değişmez birer realite olarak görenler, evrensel gerçeği bölmüş olurlar. Belki de, onu öldürmüş oluyorlar.
Ve meselâ bilim, insanı atom ve hücrelerden bir araya gelmiş bir hayvan türü olarak görüyor. Onu bu şekilde tanıyor. Ve onun bu yönü için ilaçlar geliştiriyor. Din ise, insanı "Âdem" olarak görüyor. Ona, vicdânını, ailesini, mahallesini, şehrini, memleketini düzenleyecek ruhî ve soyut değerler öneriyor.
Onu bir abd, bir halife olarak görüyor. İnsanın maddî yönünü inkâr etmemekle beraber, onu soyutlama yapabilen, âdeta tanrıya benzeyen aziz bir misafir olarak değerlendiriyor.
Ve meselâ bilim, sosyal hayatta rekabeti öngörüyor. Din ise, rekabeti kabul etmekle beraber, yardımlaşmayı ve teavünü esas tutuyor. Yani din, ırk ve sınıf farklılığını kabul eder. Fakat mücadele ve kavgayı değil de, yardımlaşma ve tanışmayı esas alır.
7. İşte bu yedinci maddede daha çok, bu dinî bakış açısıyla ilgileneceğiz. Bütün yönleriyle bilemediğimiz hakikatin farklı boyutlarına bu açıdan bakmaya çalışacağız.
Öyle ise gerçek ve hakikat nedirş Sonsuz mudurş Sonsuz ise biz ve diğer varlıklar O'nun neresindeyiz. Bu varlığın amacı nedirş gibi sorularla başlayacağız.
Bilim, varlıkların geçmiş ve geleceğini başka bir tabir ile gaybî boyutunu kabul etmediği ve herhangi bir şeyin bu boyutunu kabul edilmeyince tam anlaşılamayacağı için, biz mecburen dinî bakış açısını kendimize gözlük yapıyoruz. İşte:
Kâinat, geçmiş ve geleceği, içi ve dışı olan canlı bir ağaç gibi olmakla beraber, onda var olan herşeyde diyalektik olduğu gibi, kâinatın da önemli bir diyalektiği şehadet ve gayb boyutlarıdır. şehadet şu gördüğümüz mevcut durumdur. Gaybî boyutu ve derinlemesine olmakla beraber daha çok geçmiş ve gelecek ile ilgilidir.
Nitekim, gaybî olan ve ondan dolayı görünmeyen insan ruhu da, daha çok onun geçmiş ve geleceği ile ilgilidir. Ki, insanın gerçek kişiliğini temsil eder. Ve hasta olan bir insanın gerçek tedavisi ancak onun bu ruhî süreci, uzun uzun incelendikten sonra mümkün olabilir.
Kâinatın önemli bir şekilde (ki determine bir biçimde hâdiselerin birbiriyle olan beklenmedik ilişkilerinden anlaşılır) ciddî ve canlı bir geçmiş ve geleceği vardır. Ve bu değişik boyutlara canlılık veren ilâhî yansımadır. Bu yansıma "cilve-i ehadiyet, kitab-ı mübîn, levh-i mahfuz" gibi tabirlerle ifade edilir.
Bir hadis-i kutside: "Zamana sövmeyin, çünkü Ben zamanım" denilmiştir.
Fakat burada panteist bir görüş söz konusu değildir. İbn-i Arabî'nin ifadesiyle; O (c.c.) eşya olarak tezahür eder ve O, eşyanın gerçek hakikatidir. Ve bununla beraber, eşya eşyadır. O da O'dur. Yani gerçek varlık O'dur. Diğerleri O'na göre bir görünümdürler.
Evet, gerçek sonsuzdur ve O'dur. Mevcudat ile biz sadece mânâlar, dramlar, trajediler ifade eden birer mektubuz.
Neden müstakil bir mevcut değil de, bir mektubuzş
Çünkü, gerçek sonsuzdur. Tam anlamıyla ortağa ve ikinci bir varlığa yer yoktur.
Biz mevcutlar, beyaz sayfadaki siyah harfler gibi, bir açıdan varlığımız vardır. Sayfanın siyah ve beyazlığından yani diyalektiğinden ortada görünür. Yani varlığı zorunlu olmayan mümkinat dairesinde herşey varlığı zorunlu olan gerçek varlığa göre iki boyutlu harfler gibi olup, sadece mânâlar ifade ederler. Varlığın kemâlatına bir katkı olurlar.
Evet bu varlığımız görecelidir. Yani zıddıyla var olan, yani sayfanın beyazlığından okunan mânâlarız.
Spinoza ve yer yer bazı mutasavvıflar, gerçeği birbirine karıştırıp, kâtip ile mektubu bir görmüşler. Haklı bir açı ile bakmaya çalışırken, gerçeği tam görememişler.
Kur'ân ve diğer semavî kitaplar, Allah'ı ifade ederek "Biz" derken eşyanın, hâdiselerin Allah ile beraber olan bütünlüğüne bakıyor. "Allah'a ve Resûlüne yani, "tabii kurallara ve İslâmî kurallara itaat edin" âyetleri gibi. Ve "Allah (tabii sistem) yedinci günde istirahat etti, (stabil oldu)" meâlindeki Tevrat âyeti gibi...
Fakat bu ifadelerin yanında bu kitaplar, Allah'ın birliğini, aşkınlığını da dile getiriyorlar. Ayet-el Kürsî gibi...
8. Hulâsa biri, bir söz söyler, kâfir olur. Diğeri tevhidin zirvesine çıkar. Firavun "Rabbiniz benim" dedi, kâfir oldu. Hallac "Enel-Hakk" dedi; şehit oldu. Ve meselâ:
Bazılarına göre atom sabit bir realitedir, bazılarına göre sürekli akan bir dalgadır, bazılarına göre sürekli bir devinim içindedir. Ve hepsi de, bir açıdan gerçektirler.
Kâfirlik dahi kâinat kitabının genel denklemi içinde bir mânâ ifade ettiği için; o da bir gerçektir. Fakat çirkin ve pistir. Çünkü insan ile ilgili bir alanda oluyor.
Ve insanın serbestiyet alanı dışında kâinatta hiçbir kirlilik, çirkinlik yoktur. İnsanın oluşturduğu çirkinlik ve kirlilik ise ilâhi taraftan başka bir boyutta bazen de cehennemde gerçek güzelliğe ve varlığa dönüştürülür.
Kâinat, mutlak güzellikler ve kemâlatı bildiren bir kitap olur. Fakat kitabın gerçek bir varlığı yoktur. Çok mânâları ifade eden hükmî bir varlığı vardır.