|
||||||||||||||||||||
![]() ![]() |
| cenk11 |
Jan 4 2007, 10:08 PM
Mesaj
#1
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
Kardeşler,
Şüphesiz Cenab-ı Hakk ilmi isteyene ve seçilmiş kullarına verir. Şimdiye kadar hiç kimsenin bilemediği ve ulaşamadığı ilimler ehlince bir bir ortaya konulurken, bu dünyada sadece kendi siyasi ve riyasi saltanatlarını düşünenler ve müslümanların üzerinden voli vuranlar ve müslümanlığı sade ce medyumu oldukları şahsın peşinden gitmeyi ve onu bilâ-kayd-u şart desteklemek olduğunu zanneden gafiller ve ilim-irfan mektebinin yanından dahi geçmemiş adeta sokak serserisini andıran türeme ve çapulcular, kıyamete yakın geçirdiğimiz şu son yıllarda hakikatlerin zuhur etmesiyle adeta şaşkına dönmekte ve güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktadırlar. İşte bu hakikatleri ve sapıkları tek tek ortaya koyan günümüz meşayıhından Ömer Öngüt Efendi, hiç kimsenin bugüne kadar bilemediği, aklemediği ve daha doğrusu bu konulardan tamamen bî-haber olduğu hususları zamanı geldiği için açıklamakta ve dost-düşman herkesin dikkatini üzerine çekmektedir. Onun bu açıklamalarını herkesin illâ da kabul etme mecburiyeti olmadığı gibi, kimsenin buna zorlanmadığı çok iyi bilinmelidir. Ancak, buna rağmen açıklanan konularda ilim ve basiret fukarası durumda olanların gülünç ve komik çıkışları şüphesiz müslümanların kafalarının bulanmasına sebep olmakta ve ehl-i vukuf olan zevatın üzüntülerine mucib olunmaktadır. Şimdi sizlere bu konulardan zerre kadar haberi olmayan bir gafilin gündeme getirdiği "Hâtem’ül Veli" konusunda yapılmış kısa bir açıklama ile konunun iyice anlaşılmasına çalışacağız. İyi biliniz ki hidâuyet ve tevfik Allah'tandır. NOT : Bu forumda "MÜFTERİ" olarak tescil edilmiş olanların yazılarına hiç itibar edilmeyecek ve onlar, adam gibi ve dosdoğru müslümanlığı yaşamayı kabul edene ve girdikleri bataklıktan ve hakaret ettikleri zevattan özür dilemeyi kurtuluşlarının ilk adımı sayana kadar muhatab kabu edilmeyeceklerdir. Çünkü, biz buarda ne çoluk-çocukla uğraşacak zamana ve ne de gözü dönmüş çılgınları rehabilite edebilecek bir ilme ve birikime de sahip değiliz. Onlara acil şifalar dilemekten başka bir şey elimizden gelmez. Hâtem’ül Veli: Hâtem-i Evliya; ahir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir. Naim bin Hammad’ın Ka’b -radiyallahu anh-dan rivayet ettiği Hadis-i şerif’te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardir: “Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi’nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu bayraklıların çıkmasıdır.” (İmâm-ı Suyûtî, Kitab’ü-l Arf’il Verdi Fi Ahbâr’il Mehdi) Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz Hâtem-i velinin beş işaretini beyan buyuruyorlar, bu işaretler ile anlaşilir, zira hatem meselesi gizlidir. Resulullah Aleyhisselâm biliyordu, varisi olan evliyaullah’a da bildirdiler. Sevban -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Sizin hazinenizin yanında, hepsi de bir halifenin oğulları olan üç kişi öldürülür ve bu hazine hiçbirisine nasip olmaz. Sonra Doğu tarafından siyah bayraklılar çıkarak hiçbir kavmin yapmadığı bir şekilde savaş yaparlar ve ardından Allah’ın halifesi Mehdi gelir. Siz onun ismini işittiğinizde kar üzerinde sürünerek de olsa ona gelin ve ona biat ediniz. Çünkü o, Allah’ın halifesi Mehdi’dir.” (Hâkim) Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz üçüncü olarak Abdullah bin el-Hâris bin Cez’iz-Zübeydi -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardir: “Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdi için zemin hazırlayacak.” Ravi der ki: “O, Mehdi’nin hakimiyetini kastediyor.” (İbn-i Mâce: 4088) ÜÇ MERDİVEN Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Hatmü’l-evliyâ” kitabı’nın son iki bölümünde, âhir zamanda zuhur edecek olan fitne ve kötülüklerden söz ederken; velîlerin “Hâtemü’l-velâye”liğini elinde bulunduran zâtın, bu devirde ilâhî hücceti ayakta tutup, kıyamet gününe kadar kendisinden önceki veliler ve Tevhid ehli üzerine bir hüccet olacağını; Mehdi Aleyhisselâm’ın bu devirde zulmü ortadan kaldırıp, adâleti ayakta tutmakla vazifedar kılınacağını; yine bu devirde yeryüzüne inecek olan İsa Aleyhisselâm’ın ise, ümmetin son gelenleri arasında, kendi havârilerine denk birtakım yardımcılar bulacağını haber vermiştir. Velilerin Hakîm’inin bu beyânından da anlaşılıyor ki, âhir zamanda gelecek olan ümmetin faziletli olanları üçtür: 1. Hâtemü’l-veli, 2. Mehdi Resul, 3. İsa Aleyhisselâm. Binâenaleyh fitne ve fesadın son haddini bulduğu bu âhir zamanda, Hâtemü’l-veli’nin başlattığı iman kurtarma cihadını, onun hemen ardından gelecek olan Mehdi Resul Hazretleri ve İsa Aleyhisselâm tamamlayacak; bu surette birbirleriyle mütemmim olacaklardır. Allah-u Teâlâ bu dine hizmeti, bu şanı ve şerefi Türk milletine vermişti. Amma Türk milletinden din kaldırıldıktan sonra bu fitne koptu. Kopa kopa, en fesad zamanına kadar geldi. O zaman bu zamandır. Fakat Allah-u Teâlâ gönderdiği o kimselerle bu fesadı kaldıracak ve nurunu tamamlayacaktır. Bundan hiç kimse ümidini kesmesin. O günü sabırla beklesin. Çünkü muzafferiyeti yine İslâm’a bahşedecektir. Asırlardan beri üzerinde durulan “Hâtem-i Veli” mevzusunun zamanı olmadığı için çözümü de gelmemişti, çünkü zamanı değildi. Sadece sözü vardı, zamanı olmadığı gibi, hedefi de yoktu. Şimdi ise zamanı geldiği için çözümü ve izahı yapılıyor. Gün geldi, ay doğdu, nur meydana çıktı, nasibi olan gördü ve anladı. Amma asıl duyuran ve yayan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz oldu. Nuaym bin Hammad’ın Ka’b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi’nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar’ın çıkmasıdır.” (Suyûtî, Kitabu’l-Arfi’l-Verdi fî Ahbâri’l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13) Aslında görebilen için bu Hadis-i şerif’te her şey çok âyân bir şekilde belli edilmişti. Mühim olan, geleceği haber verilen bu zâtı bu Hadis-i şerif’te görebilmekti. Fakat bu herkese müyesser olmadı. Çünkü her bilginin özü Hadis-i şerif’lerde gizlidir. ( Özel bir not : Milli gazetenin Yazarlarından Ebubekir Sifil Efendi bu hadis-i Şerif için Kaab bin Ahbar'ın sözüdür demiş ! Güyâ İlâhiyatçı olacak olan bu şaşkın, tabiînin en güzide ve ilim sahibi isimlerinden biri olan bu zatı aynen modernist-mezhepsizler gibi İsrâiliyat hocası olarak görmesi ve gelecekten (gaybdan) haber veren böyle bir hadis-i şerifi ona atfetmesi skandal seviyesinde ve çok gülünç bir yaftadır. Zira, Kaab gelecekten böyle bir haber verecek olsa, çağdaşı olan diğer tabiin ve tebe-i tabiinler tarafından hiç ikaz edilmemesi düşünülemez. Böyle bir haber nekledilmediğine ve elimize ulaşmadığına göre, hadisin sözlerinin merfu hadis olup Rasulluah (S.A.V.) Efendimize ait sözler olduğu anlaşılır. Sayın Sifil, kıratın yanında bulunalar ya huyundan ya da suyundan birşeyler kapar misali, Milli Görüş'ün yayın organında yazı yaza yaza kendisinde Ömer Öngüt Efendiye bir allerji mikrobu bulaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Dileriz bunun bir an önce farkına varır da sağlık ve afiyete kavuşur.) Bundan sonra bizim ile Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm arasında çok az bir boşluk olacak. Nur gelecek, bu kitaplar tutulacak ve bu boşluğu dolduracaklar. Bu boşluk sırasında nasipdar olanlar bu kitaplara çok sarılacak. Allah-u Teâlâ nuru indirince dilediğine hidayet verecek. Halkın çoğu boşlukta kalacak, nasipdar olmayanlar büsbütün laçka olacak. Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fethü’r-Rabbânî” adlı eserinde buyururlar ki: “Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır. Tabii ki nasibi olanı, Hakk’a uyanı.” (5. Meclis) Nasibi olan onu bulacak, nasibini alacak. Nasibi olmayan onu bulamayacak ve hüsranda kalacak. Ruhu ölmüş bir kimsenin hakikatle ne işi var? Hâtem-i veli’den sonra gelecek ikinci bir veli yok, ancak Hazret-i Mehdi gelecek. Veli gelse de kendi çapında gelecek, yani resulden sonra gelen nebiler gibi olacak, fakat irşâda mezun olmayacak. Bundan sonra kimseden bir şey beklemeyin. Bu kitaplara tutunun, çünkü bu bir mühürdür. Hâtem-i nebi’den sonra bir peygamber çıksa inanılır mı? Bu da bunun gibidir. Çıkar, fakat sahteler çıkar. Onlar yalancıdırlar. • Bu meyanda ortalık çok bozulacak, daha da karışacak. Çok büyük sıkıntılar olacak. Harp sıkıntıları, geçim sıkıntıları, telâşlar başgösterecek. Din kalktıktan sonra ifsadçılar yürüdü yürüdü, ifsad son haddini buldu. Küfür, isyan, dinden çıkma... moda oldu. Bugün medeniyet adı altında kâfir ve münafıkların bu kadar ileri gitmelerine sebep; kadınların çılgın, erkeklerin sarhoş, orta tabakanın şaşkın, zenginlerin azgın oluşundandır ve halkın da bölücülerin peşinden koşuşudur. Allah-u Teâlâ da azap üstüne azap indiriyor. Dikkat ederseniz hadiseler başladı. Bu zelzeleler, yere batmalar, kılık değiştirmeler şimdiden başladı. Dünyanın birçok yerleri sallanıyor, huzursuzluklar birbirini kovalıyor. Artık bu dalga böyle gidiyor. 1999 yılındaki büyük zelzele hadisenin başıdır, sonu değil. Onun içindir ki gün bugündür ve bugünün de sonundayız. Dünyanın ömrü pek uzun değil. Fakat insanlar devrenin ucuna geldiğinin farkında değiller. Dünyaya dalacak, dünyaya meyledecek zaman değil. Ancak ihtiyacını, maişetini temin et, borçlu olma, borçlu ölme, ebedî hayatını kazanmak için gayret et! Öyle bir gündeyiz ki doğana sevinmemeli, imanla göçene üzülmemeli. Bugün böyle bir gündeyiz. Hazret-i Muâviye -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur: “Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı.” (İbn-i Mâce: 4035) • Hiç şüphe yok ki önümüzde çok büyük hadiseler, çok büyük sıkıntılar olsa gerek. Bu otuz sene zarfında Allahu âlem öyle hadiseler olacak ki; öyle şiddetli, tasavvura sığmayacak kadar öyle büyük harpler, öyle felâketler, öyle zelzeleler olacak ki tasavvurun haricinde olacak! Bunun özünü İsrâ sûre-i şerif’inin 58. Âyet-i kerime’sinde görürsünüz. Allah-u Teâlâ kıyametten önce dünyayı yıkacağını beyan buyuruyor. Dünya milletleri harbe hazır durumda. Ha patladı ha patlayacak, ha patladı ha patlayacak! Emr-i ilâhîyi bekliyor. Savaşların çıkması ilâhî hükme bakar. Cenâb-ı Hakk’ın izni olmadıkça bir yaprak dahi düşmez. Hep O’nun takdiri ile oluyor. Amma Allahu âlem bu otuz sene içinde çok mühim şeyler olacak. Dünya düzelecek, dümdüz olacak. Kişi istese de isteme de mukadderat ne ise o olacak. Dünya bidayete dönüyor, dünya o nisbette bitecek ve insanlar gidecek. Bunları size hatırlatıyorum, şimdiden Hazret-i Allah’a ve Resul’üne yönelmeye ve sığınmaya bakın. Bu felâketler geldiği zaman şaşırmayın. Artık kendinize gelin, dünyanın sonundayız, ona göre kendinizi ayarlayın! Onun içindir ki bugün dünyaya dalmak günü değil. Helâlden rızık kazanmak, tedbirli olmak ve Hazret-i Allah’a yönelip gönül vermek günüdür. Böyle bir zamanda ne lâzımsa onu temine çalışması, bir müminin çok uyanık olması gerek. Gün bugündür, yarın ne olacağını Yaratan bilir. Akıllı insan her an Hazret-i Allah’a yönelik olmalı, sonraya kalanlar dona kalır. O zaman herkes görecek, inanacak amma iş işten geçmiş olacak. • Bundan sonra çok çetin harpler olacağını, kapıda olduğunu haber veriyoruz. Amma nasıl harpler olacak? Tasavvurun haricinde! Bu harplerde çok az insan kalacak. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde; “Elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalacağını...” beyan buyurmuşlardır. (Buhârî) Öyle şiddetli harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak. Sayı itibari ile elli kadın bir erkeğin himayesine girecek. Önümüzdeki harpler Allahu âlem bunu gösteriyor. Artık bundan sonra harabiyet durumu başlıyor. Allah-u Teâlâ İsrâ sûre-i şerif’inin 58. Âyet-i kerime’sinde, kıyamet günü gelmeden önce helâk olmaktan yahut da şiddetli azabın gelip çatmasından kurtulabilecek hiçbir memleket halkının bulunmadığını beyan buyurmaktadır: “Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, Kitap’ta (Levh-i mahfuz’da) yazılıdır.” (İsrâ: 58) Binaenaleyh dünya şimdi yıkıma doğru gidiyor. “Hazır olun!” denilmek isteniyor. Şu kadar var ki dalâlet ehli fâsıklar hâlâ eğlencede, hâlâ zevk-ü sefada, önündeki karanlığı görmüyor. Fakat Hakk’a yakın olanlar, yıkım olsa da yapım olsa da, ibadet ve taatında. Bize Allah gerek, O’na yönelmemiz gerek, O ister yapar ister yıkar. Allah-u Teâlâ’nın açık bir ferman-ı ilâhî’si var. Küffar ne kadar İslâm’ı söndürmeye çalışırsa çalışsın, o bir fırkayı kıyamete kadar payidar edeceğine ve nihayet muzafferiyeti de İslâm’a bahşedeceğine vaad-i sübhânisi var. Meselâ memleketimiz bir krizden geçti. Fakat O bizi korudu. Niçin? Çünkü biz Hakk’a bağlıyız, halka bağlı değiliz. Halk sıkıntı çekti, biz hiçbir şey görmedik. Bize kat kat lütuflarda bulundu. Dilerse o günler gelince de korur. Sen yeter ki tedbirini al! Bu hitabımız hakiki müslümanlaradır: Sakın meyüs olmayın, ümitsizliğe kapılmayın! Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu günlerin geleceğini çok evvel haber vermiştir. Bu gariplerin çıkacağını ve nihayeti de haber vermiştir. Kitabın tamamı tetkik edildiğinde bu husus açık olarak görülecektir. Allah-u Teâlâ bu dini yeniden tazeleyeceğine göre, -bu da üç merdivenle başlıyor ve başlamıştır.- Karamsar olmayın, yalnız önünüzdeki çok şiddetli harpleri ve sıkıntıları da gözden uzak etmeyin! Telâşa kapılmayın, takdire râzı olun. Kıyametin küçük alâmetlerinden çıkmayan kalmadı, hepsi çıktı, iş büyüklere kaldı. Allah-u Teâlâ bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için ve bu kitapları yazmakla vazifelendirdi. Bu kitaplar bizden sonraki boşluğu Hazret-i Mehdi’ye ulaştıracak, ona köprü olacak, bunu böyle bilin. Mehdi Hazretleri’ni ise kılıçla cihad etmek için gönderecek. Ömrü sırf cihadla geçecek. O bir şey yazmayacak, çünkü yazmaya vakti olmayacak. Bu kitapları okumakla aydınlanacak. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri: “O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak.” buyurmuşlardır. (Emirdağ Lâhikası. s: 259) Hâtem’likle ıslahat başladı. Birinci ıslahat nurla, Hatem’likle olacak. Mehdi Hazretleri kılıçla ıslahat yapacağı gibi, İsa Aleyhisselâm da müslümanlarla hıristiyanlar arasında hakemlik yapacak ve Deccal’i öldürecek. Bu üç vazife merdiven gibidir. Bu nur çığır açıyor, karanlıkları deliyor. Bu çığır Mehdi Hazretleri’nin zamanına kadar gidecek. Nur da yayılacak, türemeler de türeyecek. Bunlar daima birbirine karşı olacaklar. Bizim bu bölücülerle cihadımız, sanmayın ki küçük bir çarpışmadır. Bütün bölücülerle karşı karşıya gelmiş durumdayız. Nasipdar olan tenvir oluyor, nasibini alıyor. Nasibi olmayan görmüyor. Bundan sonra zaman daha da güçleşecek. İyi ve kötü âmirler gelecek. Ve bu bozukluk, en sonuncu olan Deccal’e kadar devam edecek. O çıktığı zaman ortalık büsbütün bozulacak. MEHDİ RESUL’ÜN ZUHURU Hâtem-i veli böyle olduğu gibi Hazret-i Mehdi de böyle olacak. Şu anda ortada hiçbir şey yok, sadece Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, onun mutlaka geleceğine dair beyanları var. Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki: “Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır.” (Ebu Dâvud, Tirmizî) O kendisini bile bilmiyor. Amma vakti gelince hem kendisini bilecek, hem de halk onu tanıyacak. Bu işler vakte saate bağlıdır. O daha kendisinin Mehdi olduğunu bilmezken, zamanı gelince Allah-u Teâlâ onu seçecek, çekecek, vazifelendirecek ve bizzat kendisi destekleyecek. Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Mehdi bizden, ehl-i beyt’imizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder.” (İbn-i Mâce: 4085) Hazret-i Mehdi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sülalesinden ve Hazret-i Fâtıma -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz’in aslındandır. Şu anda Mekke-i mükerreme’de yaşıyor, Medine-i münevvere’de vazifesini ilân edecek. Diğer birçok Hadis-i şerif’lerinde hülâsâ olarak; “Cihadı başlattığı zaman kırk yaşlarında olacağı, vasıfları, cennetle müjdelendiği, çıkışından ümitlerin kesildiği bir anda çıkacağı, zuhur şekli, o devirde İslâm’ın yeryüzüne tam mânâsı ile hâkim olacağı, benzeri görülmedik bir refah olacağı, insanlar tarafından çok sevileceği ve İsa Aleyhisselâm ile buluşacakları...” beyan buyurulmaktadır. İleriki bölümlerde görüleceği üzere Hicaz bölgesinde de çok büyük kargaşalık olacak. Büyük bir şaşkınlık ve boşluk içinde iken, Allah-u Teâlâ müslümanları toparlamak, şaşkınlığı önlemek için Mehdi Hazretleri’ni gönderecek. Çok büyük harplerden ve felâketlerden sonra Hicaz’da vazifeye başlayacak, adaleti ile hükmedecek. Allah-u Teâlâ mülkünü ne bu zâlimlerin arzusuna bırakacak, ne de gelecek olan âlim ve âdil olanlara bırakacak. Cebrail Aleyhisselâm sağ yanında, Mikâil Aleyhisselâm sol yanında olacak, Allah-u Teâlâ’nın emri üzere fütuhata başlayacak. İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri “Tuhfe-i Aliyye” isimli eserinin “Beklenen Mehdi Hakkında” adlı bölümünde Mehdi Hazretleri’nin Hazret-i Ali -kerremallahu veche- ve Hâtem-i veli’nin rûhâniyeti ile icraat yapacağını beyan buyurmaktadır: “Beklenen Muhammed Mehdi dahi muhtaçtır ve onun yeryüzünde kalma süresi vezirlerinin sayısı kadardır. Velâkin vüzerâsında ihtilâf ettiler. Üstün olan görüşe göre vezirleri dokuz olup, yedisi cismânî ve ikisi rûhânî olmaktır. Cismânîden murad Ashâb-ı Kehf ve rûhanîden kastedilen ise rûhaniyyet-i Murtazâ -kerremallahu veche-dir ve rûhâniyyet-i Hatm-i Evliyâ’dır.” (Tuhfe-i Aliyye. s. 229) Cihada başladığında etrafında Bedir ashabının sayısı olan üç yüz beş kadar askeri olacak ve ancak ihlas sahiplerini ordusuna alacaktır. Allah-u Teâlâ Hazret-i Mehdi’yi ümmet-i Muhammed’in başına dirayetli bir kumandan olarak gönderecek. Bu zât-ı muhterem doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın vekâletini taşıyacak, onun icraatı gibi yepyeni bir icraat yapacak. Onun izinden yürüyecek, onun gibi din-i mübin’in icaplarını uygulayacak ve din-i İslâm’ı taptaze bir hale getirecek. Garip duruma düşen İslâm’ı gariplikten kurtaracak. İhyâ etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacak. Çünkü bunun için gönderilecek. Allah-u Teâlâ onu muzaffer edecek. Ona öyle bir azamet verecek ki, karşısına çıkan her kuvveti devirecek. Allah-u Teâlâ’nın ezelden nasip ettiği kadar mücadele edecek. Yeryüzünün muhtelif yerlerinden gelen taraftarları toplanacaklar, fütuhatı tâ Amerika’ya kadar uzanacak, beldeler onun emrine girecek. Zâlimlerin zulmü olduğu gibi, o da geldiği zaman yeryüzünü adaletle dolduracak. Ümmet-i Muhammed’den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. Yer ve gök sakinleri ondan râzı oldukları gibi; havadaki kuşlar, denizdeki balıklar, ormandaki yırtıcı hayvanlar bile memnunluk duyacaklar. Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. Yeryüzü emniyet ve sükun bulacak. İyi ve kötü bütün insanlar onun zamanında görülmemiş bir nimete boğulacaklar. Gökten bol bol yağmur yağacak, yerlerde bereket artacak. Bütün ülkeler kapılarını ona açacaklar. Her taraftan, arıların kovanlarına gelip beylerine sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar. Mehdi Hazretleri zuhur ettiği zaman, ona en çok buğz eden ve karşı gelen, imansız imamlarla türemeleri olacak. İmanları yok çünkü, imamları var imanları yok. İşte Mehdi Hazretleri o zamanki fukaha ile, o zamanki imansız imamlarla da çarpışacak. Ve biz şimdiden onu tarif ediyoruz. Nasibi olan bu hakiki imamı görür. Çıktığı zaman tereddütsüz biât edin. • O çok büyük azametten, uzun bir fütuhattan, kendisine ve tâbi olanlara hakimiyet verildikten, en zirveye çıktıktan sonra; bu ruhsat ve bu hakimiyet elinden alınacak, bu sefer Allah-u Teâlâ Deccal’e ruhsat verecek, Deccal yeryüzünde hüküm sürmeye başlayacak. Deccal de en zirveye çıktığında, Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’ı gönderecek ve onu yok edecek. Bu meyanda Ye’cüc ve Me’cüc yani Çinliler çıkacak. Çinliler de tam hakim olduklarını zannederlerken bir gecede helâk olacaklar. Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor: “De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin. Kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir, sen her şeye kadirsin.” (Âl-i imrân: 26) Yani bu O’nun dilemesi ile ruhsatı iledir, sanmayın ki kuvvet iledir. Kuvvet ne bir milletle, ne bir millettedir, kuvvet ruhsattadır. Kâh ona veriyor, kâh ona veriyor. Amma dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, imar ettiği gibi yıkacak. Bu hususta iki kelime kullanıyoruz ve bu durum çok uzak değildir. Dilediğinden alıyor, dilediğine veriyor... Kâdir-i mutlak yalnız O’dur. Kul bir mahluktur, hükümsüzdür. Kürsü’de O oturuyor. Akıllı kimse vakit geçirmeden Rabb’ine yönelir. • Hazret-i Mehdi’yi can-ü gönülden bekleyin, çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden tâbi olun, amma sahtelere değil. O Mekke-i mükerreme’den çıkacak ve oradaki fetihlerden sonra bu tarafa gelecek. Siz ona tâbi olun, başkasına değil. Şimdiden haber veriyoruz. Gerek İsa Aleyhisselâm ve gerekse Mehdi Resul Hazretleri zuhur edip teşrif ettiğinde hemen uyunuz. Bize inanan hemen uyar ve kurtulur, ebedi saâdete erer. İnanmayan uymaz ve dünyada hüsrana uğrar, ahirette de kendisini helâk etmiş olur. Mehdiyim diye çıkanlar hep sahtedir. Aslı belli değil, nesli belli değil, meydanı boş bulmuşlar, mehdiyim diye ortaya çıkmışlar! Bir Resulullah Aleyhisselâm’ın onu tarifine bakın, bir de bu yalancılara bakın! İşte size ayna, işte size sahtekârlar! Bunlar sanatçıların mehdisidir, cep cihatcısı, kadın avcısıdır; Türkiye’de yalnız bir tane değil, birçoklarına rastgeleceksiniz! Allah-u Teâlâ’nın öne sürmeyip itibar vermediğine itibar etmeyin. Beklenen Mehdi’nin gelmesine daha otuz sene var. Hakikat Dergisi Sayı : 83 Bu Mesaj cenk11 tarafından değiştirildi: Jan 4 2007, 10:14 PM |
| serkanasm |
Jan 4 2007, 11:13 PM
Mesaj
#2
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
İlmi açıdan zerrece değeri olmayan şu yazıya geçmeden önce sizlere bazı hakikatlerden bahsetmek istiyorum.
İnanın bu çağda insanları Mehdi ile kandırmak çok kolay hale geldi. Bu konu o kadar dejenere oldu ki. Adnan hocanın çalışmalrına çok değer veren ben bile Adnan hocaya artık daha fazla Mehdi ile ilgili konu yazmayın demekteyim. İnanın çok kolay hale geldi bu olay. Ne olduğu, kimin rivayet ettiği belli olmayan bir sürü hadis(!) dolaşmakta ve önüne gelen de hadisleri üzerine alınıp, iki sakal bırakıp, alt alta dizdiği ayetlerle birlikte sözde kitap yazdım diye çıkanlar kendini Mehdi ile alakalı yada (İslami açıdan çok buyuk saygısılık olana) doğrudan hadiste geçen kişinin kendisi olduğunu söyleyen şahıslar çıkmaktadoır günmümüzde. Ömer Öngüt denilen şahısın kitaplarındaki hezeyanları yazdık. Kitap diye çıkardığı şeylerin içinde nerdeyse hiçbir tespidi bulunmkatadır. Ayetleri alt alata copy-paste edip, bir sürü konu ile alakalı alaksız hadisleri copy-pasteleyip daha sonra da İslam alimlerinden ( tabi tekfir etmediklerinden Piyasada "24 saatte Access" , "24 saatte Excel" diye bilgisayar kitapları var ya; işte onlar gibi "24 saatte Kulliyat(?) nasıl yazılır" diye bir kitap bekliyoruz kendisinden. Dedik ki Mehsi ile kandırmak çok kolay. MEhdinin kim olacağı yada ne olacağı ile ilgili hadisler müteşabihtir. Yani ne olacağı kim olcağı bir insan mı olacağı yoksa bir kavram mı olacağı konusunda fikir yürütmek bizlerin işi değildir. Ayrıca şu tespit çok önemlidir. "Mehdi beklemek NEFSANİDİR". "MEhdi gelecek bizi kurataracak". Yok ya. Sen işin kolayını bulmuşsun. Sen hiçbişey yapma Mehdi gelsin seni kurtarsın. Hayrt bir ikinicisi neden kurtarsın? Neyle ilgileniyon sen. Ne diyeceksin hakikaten böyle Alladdinin sihirli lambasından çıkan cin gibi bişey geldiğinde ne diyeceksin? "Mehdi, kurtar beni şu cep telefonundan ya, yeni aldım 2 model üstü çıktı". "Mehdi kurtar bizi şu kaleciden ya adam top tuttamıyo" mu diyeceksin? Bunları demzsen zaten riyakar olursun. Çünkü günlük hayatı böyle şeyler olan insanların Mehdi konusunu konuşmalrı midemi bulşandıryor. Yazıklar olsun. MEhdi vb hadisler müslümanların arasında bir sır olarak kalması gerekirken bunlar gibi saygısızlar, islam terbiyesi almamış şahsılar, bu konuları gazete ilanı, dergi yazılarında çarşaf çarşaf yazıp. "Aha işte bu benim" demektedirler. Asıl uyanıklar ise "İstemem yan cebime koy dercesine" . Sayfa sayfa yazdıktan sonar "Yoook ben değilim ya" diye bi de cilve yapmaktadırlar. TEk kelkimeyle saygısılık, edepsizliktir bu Efendimize, İslamiyete karşı. Biz Efendimze saygsıslık yapan adama zerre merhamet göstermeyiz. Artık uyarma yoktur. Artık rezil rüsva etme vardır. Şimdi konuya geçelim. ALINTI 1. Hâtemü’l-veli, 2. Mehdi Resul, 3. İsa Aleyhisselâm. Binâenaleyh fitne ve fesadın son haddini bulduğu bu âhir zamanda, Hâtemü’l-veli’nin başlattığı iman kurtarma cihadını, onun hemen ardından gelecek olan Mehdi Resul Hazretleri ve İsa Aleyhisselâm tamamlayacak; bu surette birbirleriyle mütemmim olacaklardır. Allah-u Teâlâ bu dine hizmeti, bu şanı ve şerefi Türk milletine vermişti. Amma Türk milletinden din kaldırıldıktan sonra bu fitne koptu. Kopa kopa, en fesad zamanına kadar geldi. O zaman bu zamandır. Fakat Allah-u Teâlâ gönderdiği o kimselerle bu fesadı kaldıracak ve nurunu tamamlayacaktır. Bundan hiç kimse ümidini kesmesin. O günü sabırla beklesin. Çünkü muzafferiyeti yine İslâm’a bahşedecektir. Asırlardan beri üzerinde durulan “Hâtem-i Veli” mevzusunun zamanı olmadığı için çözümü de gelmemişti, çünkü zamanı değildi. Sadece sözü vardı, zamanı olmadığı gibi, hedefi de yoktu. Şimdi ise zamanı geldiği için çözümü ve izahı yapılıyor. Gün geldi, ay doğdu, nur meydana çıktı, nasibi olan gördü ve anladı. Amma asıl duyuran ve yayan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz oldu. Nuaym bin Hammad’ın Ka’b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi’nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar’ın çıkmasıdır.” (Suyûtî, Kitabu’l-Arfi’l-Verdi fî Ahbâri’l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13) Aslında görebilen için bu Hadis-i şerif’te her şey çok âyân bir şekilde belli edilmişti. Mühim olan, geleceği haber verilen bu zâtı bu Hadis-i şerif’te görebilmekti. Fakat bu herkese müyesser olmadı. Çünkü her bilginin özü Hadis-i şerif’lerde gizlidir. ( Özel bir not : Milli gazetenin Yazarlarından Ebubekir Sifil Efendi bu hadis-i Şerif için Kaab bin Ahbar'ın sözüdür demiş ! Güyâ İlâhiyatçı olacak olan bu şaşkın, tabiînin en güzide ve ilim sahibi isimlerinden biri olan bu zatı aynen modernist-mezhepsizler gibi İsrâiliyat hocası olarak görmesi ve gelecekten (gaybdan) haber veren böyle bir hadis-i şerifi ona atfetmesi skandal seviyesinde ve çok gülünç bir yaftadır. Zira, Kaab gelecekten böyle bir haber verecek olsa, çağdaşı olan diğer tabiin ve tebe-i tabiinler tarafından hiç ikaz edilmemesi düşünülemez. Böyle bir haber nekledilmediğine ve elimize ulaşmadığına göre, hadisin sözlerinin merfu hadis olup Rasulluah (S.A.V.) Efendimize ait sözler olduğu anlaşılır. Sayın Sifil, kıratın yanında bulunalar ya huyundan ya da suyundan birşeyler kapar misali, Milli Görüş'ün yayın organında yazı yaza yaza kendisinde Ömer Öngüt Efendiye bir allerji mikrobu bulaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Dileriz bunun bir an önce farkına varır da sağlık ve afiyete kavuşur.) Ebubekir Sifil gibi çok değerli bir hocaya böylesi bir saygısılık yapanı bizler kabullenemeyiz. Ebubekir Sifil kendisi affedebilir. Ama bizler için mümkün değildir. Çünkü yapılan saygısılık hocanın ilminedir ve bunu asla kabullenemeyiz. Ebubekir sifil hocanın bu konu ile ilgili yazılarını koyalım öncelikle. ALINTI HATEMU'L-EVLİYA-1 Milli Gazete - 9 Temmuz 2006 Bugünden itibaren iki yazı halinde, bir süre önce bir okuyucumdan gelen soruyu ve verdiğim cevabı paylaşmak istiyorum. Gerçekten son derece ibretamiz bir durum. Soru … mensupları Mehdi a.s.'dan önce Hatemül Evliya ismiyle bir zatın zuhur edeceğini, bu zatın evliyaullahın sonuncusu olacağını; Efendimiz sav. nasıl nebiliği mühürleyip bitirdiyse bu zatın da veliliği bitirip mühürleyeceğini iddia ediyorlar. Bu hususta Hakim et-Tirmizi ve Muhyiddin-i Arabi'nin eselerini referans gösteriyorlar. Söylediklerinin bir kısmı şöyle: "Hazret-i Mehdi’nin faziletini herkes biliyor, fakat Hâtem-i veli’yi kimse bilmez. İnsan hafsalası almaz, ilmi de yetmez. Yalnız bu hususta gerek Hadis-i şerif’lerle, gerek geçmişte yaşamış Evliyâullah’tan bazı zevât-ı kiram’ın beyanlarını arzetmekle müslümanları tenvir etmiş ve hakikatı duyurmuş olacağız. Çünkü âhir zamanda geleceği haber verilen Hâtem-i veli ve Bayraklılar ashâbı hakkında bazı Hadis-i şerif’ler ve şu ana göre kırk kadar evliyâullahın ifşaatları elimizde mevcuttur. “Bayraklılar Ashâbı” veBaşlarındaki Zâtın Vasıfları: Naim bin Hammad’ın Ka’b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi’nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar’ın çıkmasıdır.” (Suyûtî, Kitabu’l-Arfi’l-Verdi fî Ahbâri’l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13) 1. Batıda doğması. Doğuş yerim Yugoslavya’nın Yenipazar şehridir. 2. Kinde kabilesi’nden olması. Dedemiz, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in neslinden olan Şeyh … Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri, Medine-i Münevvere’nin şeyhi idi. Bir sebeble geçici olarak …’nın … şehrine geldiğinde orada vefat etmiş, daha sonra torunları Medine-i Münevvere’ye değil de Türkiye’ye gelmişlerdir. … yılından beri Türkiye’de bulunmaktayız. Muhyiddîn İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fütûhâtü’l-Mekkiyye”nin 18. Bâb’ında yer alan bir ifşaatında, bu Hâtem-i velâyet’in Araplar arasından seçilecek en şerefli bir kimse ile gerçekleşeceğini haber vermektedir. Buyururlar ki: “Velâyet-i Muhammedî’nin Hâtem’i bu Arap soyundan bir kişidedir ki, o bu milletin en asillerinden bir zâttır.” (s. 214) 3. Ayağının sakat olması. Gerçekten de Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in buyurduğu şekilde sağ ayağım sakattır. 4. Bayraklılar’ın başına geçmesi. İkinci bin yılın fazileti Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu Hadis-i şerif’i ile tarif ettiği Bayraklılar’ın çıkması ile başlıyor. Bayraklılar’ın başına geçmesinden murad; Allah-u Teâlâ bu fakiri ilk olarak iman kurtarma cihadına koymuştur…" Cevap yarın. Cevabı gelmektedir ALINTI (…) Meselenin can alıcı noktasına geçmeden önce şunu belirteyim ki, ayetlerin sebeb-i nüzulüne ve hadislerin sebeb-i vüruduna bizzat şahitlik etmiş olan Sahabe halkası dışında birilerinin, "şu ayette/veya hadiste anlatılan kişi benim" demesi o kişinin mürüvvetinin azlığına ve nefsani davrandığına delalet eder. Üveys el-Karenî (Veysel Karanî)'yi hatırlayın. Efendimiz (s.a.v) tarafından ayan-beyan haber verildiği halde kendisini sürekli gizlemeye çalışmış, caka satarak ortalıkta dolaşmayı aklından bile geçirmemişti. Bazı hadislerde geçen "Farslılar'dan bir kişi" ibaresini İmam Ebû Hanîfe üstüne alınmamış, İmam eş-Şâfi'î de "Kureşy alimi" diye övülen kişinin kendisi olduğunu asla ileri sürmemişti. Örnekleri çoğaltmak mümkün... Mailinizde verdiğiniz linki ziyaret ettim. Orada yer alan yazının her yerinden cehalet ve sefalet dökülüyor. Özetle: 1. Anılan rivayet bir "hadis-i şerif" (Hz. Peygamber (s.a.v)'in mübarek sözü) olmadığı gibi, Sahabe'den birine ait de değildir. Yahudi iken Hz. Ebû Bekr veya Hz. Ömer (r.anhuma) döneminde müslüman olmuş Ka'b el-Ahbâr'ın sözüdür. Dolayısıyla verdiğiniz adreste geçen, "Naim bin Hammad’ın Ka’b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır..." ifadesi Efendimiz (s.a.v)'e iftiradır! 2. Ne bu rivayeti zikreden Nu'aym (Naim değil!) b. Hammâd (Kitâbu'l-Fiten, 205), ne de ondan naklen aktaran es-Süyûtî (el-Arfu'l-Verdî, ("el-Hâvî" içinde), II, 144) bu sözü Efendimiz (s.a.v)'e izafe etmiştir. Her iki eserde de açıkça sadece Ka'b el-Ahbâr'a izafe edilen bu sözü "hadis-i şerif" diye takdim etmek –kasıtlı bir hareket değilse– büyük bir cehalet ve cinayettir! 3. Ka'b el-Ahbâr Tabiun'dan sayılır ve Ehl-i İslam'a ait rivayetler arasına girmiş birçok İsrailiyat onun eseridir. Her ne kadar şahsında güvenilir ise de, sonuçta böyle bir meselede Ka'b el-Ahbâr'ın sözünün herhangi bir kimsenin sözünden daha değerli olmasının hiçbir sebebi yoktur. 3. Bu rivayeti nakleden Ebû Nu'aym hicri 229 yılında vefat etmiştir. Ka'b el-Ahbâr ise Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru (yani hicri 35 yılından önce) vefat etmiştir. Dolayısıyla Nu'aym b. Hammâd ile Ka'b el-Ahbâr arasında 194 yıl bulunmaktadır. Söz konusu rivayetin senedinde ise Nu'aym b. Hammâd ile Ka'b arasında sadece iki ravi yer alıyor. Adı geçen eserinde Nu'aym b. Hammâd'ın Ka'b'dan başka rivayetleri de vardır ve ikisi arasındaki ravi zinciri en az üç halkadan oluşmaktadır. Dolayısıyla burada Ka'b'a kadar olan senedin kesintisiz olması için arada en az 1 ravi daha bulunmalıdır. Yani senedde (teknik tabiriyle) "inkıta" vardır. Toparlayacak olursak: - Söz, Efendimiz (s.a.v)'e ait değildir. Dolayısıyla bu söz ile hiçbir şey isbatlanamaz. - Sözün sahibi Ka'b el-Ahbâr, rivayetleri temkinle karşılanması gereken birisidir. - Ka'b'ın diye nakledilen söz, ona kadar kesintisiz bir rivayet zinciriyle ulaşmamaktadır. Bütün bunları bir an için bir kenara bırakıp şu noktaya bakalım: Rivayette Kinde'li bir adamın, bayrak taşıyan bir gruba liderlik edeceği ve bunun Mehdi (a.s)'nin zuhurunun alameti olacağı söyleniyor. Rivayetin önü de, sonu da bundan ibaret. Şimdi; (…) zat-ı muhteremin dedesinin Kinde kabilesinden olduğunu nereden bileceğiz? Ortada sadece kendi beyanı var. Bu beyan da delile, hüccete, bürhana şiddetle muhtaç. Aksi halde ayağı topal olan ve bu işlere az-buçuk merakı bulunan herkesin, "Benim dedem Kinde kabilesindendir" diyerek ortaya atılmaması için bir sebep gösterilebilir mi? Ve nihayet bu zatın "Hatemu'l-evliya" olacağına dair rivayette hiçbir kayıt yok. Esasen "velilik" mertebesinin/kurumunun herhangi bir zat ile son bulmasının –nass bulunması dışında– ne aklen, ne de naklen tatmin edici bir izahı olamaz. Bu din yaşanmaya devam ettikçe elbette veliler de mevcut olmaya devam edecektir… Bir önceki yazıda yer alan meseleye verdiğim cevabın buraya almayı uygun gördüğüm kısmı bu kadar. Bir insanda mevcut bir arızadan ciddi ciddi toplumsal bir hareketin nasıl zuhur ettiğine tipik ve ibretamiz bir örnek… Bunları yazdıktan sonra kendisini baz zavallılar çok taciz etmişler ki ALINTI 9-10 Temmuz tarihli yazılar üzerine gerek siteye, gerekse e-posta adreslerime hayli ileti geldi. Bir kısmı ipe-sapa gelmez, savunma içgüdüsüyle yazılmış "perişanname"lerden oluşan iletiler arasında, ciddiye alınmayı hak edenler de yok değildi. "Perişanname"lerden birinde "hadis-i şerifin ravi zincirini ve sıhhatini zayıflatmak istediğim ve böylece inkârı cihetine gittiğim" iddia edildikten sonra aynen şöyle deniyor: "… Ne var ki Hz. Mehdi ile ilgili hadis-i şeriflerde Kap’dan rivayet edilen hadis-i şerifler mevcut olduğu gibi Kab-el Ahbar’dan rivayet edilenler de vardır. (…) Ayrıca Ebu Abdullah Nuaym b.Hammad’dan rivayetler olduğu gibi, Naim b.Hammad’dan da rivayetler vardır." Ciddiye alıp bu perişanlığın üstüne gideyim mi? Hayır, bunu yapmayacağım. Ancak bu ileti sahibinden bir talebim var: Lütfedip işbu "Kap" ve "Naim b. Hammad" hakkında biraz tanıtıcı malumat aktarırsa ilim alemine –bahusus Hadis ilimleri ile iştigal edenlere– unutulmaz bir hizmet sunmuş olacak. Ben de kendisine ömür boyu minnettar kalacağım. (Bu arada "hadis-i şerif" dediği metnin Ka'b el-Ahbâr'a aidiyeti bile şüpheli bir söz olduğunu tekrar etmek zorunda kalışımı anlayışla karşılayacağınızı umuyorum!) Bir başka mesajda ise, bahsi geçen yazılarda mezkûr Ka'b el-Ahbâr rivayeti hakkında söylediklerimin doğruluğu teslim edilmiş olmakla birlikte, yöntem ve üslup konusundaki çekinceler dile getirilmiş. İleti sahibine göre bu hususta önce "zat-ı muhterem"le görüşüp, meseleyi ona arz ettikten sonra kamuoyuyla paylaşmam gerekiyormuş. (Dengeli üslubu dolayısıyla burada kendisine teşekkürlerimi iletmek istiyorum.) Öncelikle belirteyim ki, "Hatemu'l-Evliya" başlıklı yazıları, hiç tanımadığım biri hakkında kaleme almış değilim. Hakikat Yayıncılık tarafından neşredilen eserlerin ve Hakikat dergisinin dilini, üslubunu ve tarzını bilenlerdenim ve eğer söylenenin hakikatini söyleniş yöntem ve üslubuyla değerlendirmek doğruysa, bu babdaki eleştirinin öncelikle "zat-ı muhterem"e yöneltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede "zat-ı muhterem"in "tekfir makinası"na uğratılmaktan sıyrılabilmiş kalburüstü kaç isim sayılabilir?.. Ve "zat-ı muhterem", tekfir edip cehennem gayyasına yuvarlamadan önce bu isimlerin kaçıyla bizzat görüşüp fikirlerini birinci ağızdan dinlemiş, düşüncelerini kendilerine iletmiştir?.. Üstelik, bahsi geçen yazılarımda meselenin bu ve başka boyutları üzerinde durmadığımı ayrıca belirtmeye gerek yok. O yazıların amacı, Efendimiz (s.a.v)'e ait olmayan, hatta –dediğim gibi– Ka'b el-Ahbâr'a aidiyeti bile hayli şüpheli bulunan bir sözün "hatemu'l-evliya" kisvesini giyinmek adına "hadis-i şerif" mertebesine yükseltilmesinin kabul edilemezliğine dikkat çekmekti. İzninizle bu kadarcık uyarıya da hakkımız olsun değil mi?! Esasen böyle önemli bir meselede sarf-ı kelam ve bezl-i kalem etmeden önce, meseleye mihver kılınan rivayetin durumu iyice tahkik edilmeli değil miydi? Sonra bazı çevrelerin "ver-yansın"ına maruz kalındığında "Bunlar Tasavvuf karşıtıdır" türünden savunmaların pek de işe yaramadığını acı acı seyretmek durumunda kalıyoruz… Bilhassa belirteyim ki, mezkûr yazılar bağlamında "zat-ı muhterem"in ne hizmetleri, ne de başka konulardaki görüş ve değerlendirmeleri üzerine dile getirilen hususlarla ilgileniyorum. Dikkat edilecek olursa yazılarımda bu hususlarla ilgili tek kelime etmiş değilim. Dolayısıyla meselenin gereksiz yere dallandırılıp budaklandırılarak başka sahalara çekilmesine ne rıza gösterir, ne de müsaade ederim. Vesselam. Daha fazla ayrıntıyı ise http://www.ebubekirsifil.com sitesinde arama kısmında Hal-i Pür-Melal ve Hatemu'l-Evliya diye aratırsanız çok detaylı ve profesyonelce hazırlanmış yazıları okuyabilirsiniz. Aynı zamanda olayın vahametine şahit olursunuz. Şimdi yukarda yazılan perişannameye alet edilen bir de ayet bulunmaktadır. İsra 58. Hemen Muhammed Esed tefsirinden kontrol ediyoruz:------------------- 58. Ve [unutmayın ki], Kıyamet Günü'nden önce ortadan kaldırmayacağımız ya da [günahkarca gidişinden ötürü] zorlu bir azapla azaplandırmayacağımız bir toplum yoktur; (69) bu (olacakların) hepsi kitabımızda (70) yazılıdır. 69 - Yani, dünya hayatında her şey geçici, her şey yok olmaya mahkum olduğuna göre, insanoğlu ahiret hayatından yana duyarlık göstermeli, kendini ona hazırlamalıdır. 70 - Lafzen, "kitapta" -yani, bunların hepsi, Allah'ın yarattığı âlem için koyduğu değişmez yasalara bağlı kılınmıştır. ------------------ Gene o kadar alaksız bağlantılar ile kendilerine pay çıkarmaya çalışmaktadırlar. ZAten Öngütçülerin yazının başında belirttiğim taktiği budur. Ayetleri ve hadisleri alt alta koyup onları felaket denebilcek kadar kötü bir sonuca bağlamaktır. Yazının sonunda ise cenk denilen şahıs şöyle demektedir:. ALINTI Beklenen Mehdi’nin gelmesine daha otuz sene var Yapma ya. Biliyorsun yani. Yazıklar olsun Kimisi diyor ki bunlar için "Allah hidayet etsin". Yok size dua mua. Beter olun. |
| serkanasm |
Jan 4 2007, 11:29 PM
Mesaj
#3
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Tabii bu arada
http://www.islamiforum.com/Oenguet-Kendisi...ymi-t17931.html bu linki mutlaka açıp okuyun, linkleri takip edin ve yazılan kitapların ne kadar kötü ve çelişki içinde olduğunu görün. Bizzat kendi kitaplarından alıntılarla. |
| MehLiKA |
Jan 5 2007, 12:31 AM
Mesaj
#4
|
|
Kayıtsız |
Ömer öngütün yazıları EHLİ SÜNNET vel cemaate asla örnek teşkil edemez.Kendi cemaatlere mensup olanlara kafir derken d üşünseymiş.La ehli sunnetun omar ongut cıx cıx
|
| serkanasm |
Jan 5 2007, 12:44 AM
Mesaj
#5
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Bakın arkadaşlar yukarda söylenildiği gibi bir hadisin olması diye bir durum yoktur.
Ha olsa bile bu Ömer Öngüt olmasına imkan yoktur. İmkan yok. Adamın yazıları korkunç dercede basit, korkunç derce sıradan ve korkunç dercede hatalar inçeriyor. Bir yazdığı bir yazdığını tutmuyor. Olmadık yerden olmadık kişileri kafir etmesini söylemiyorum bile. İnanın bana yazıları, kitaplarının zerrece değeri yoktur. Yani böyle bir hadis olmuş olsa bile bunun öngüt olmasına imkan yok. Yalnız aklıma şöyle bişey geldi. Şimdi bu elemanların kabul ettiği hadise(!) göre: 1-)Batıda doğması. 2. Kinde kabilesi’nden olması. 3. Ayağının sakat olması. 4. Bayraklılar’ın başına geçmesi. durumları var. Benim İzmirde seyid bir arkadaşım var. Çoçuk benim gibi izmirli. Yani batıda doğdu. Seyyid yani Kinde kabilesinden. Hem de dindar. Yarın gidip ayağını kıracam ben. Bi de bayrak bulacam. VE Hatimul Evliya olarak çıkaracam. Kim itiraz edebilecek? Aynen bu mantıkla Ömer Öngütü hatemul evliya kabul edenler bunu neden kabul etmeyecekler? Sıkıysa etmesinler. Koskoca hatemul evliya. Ve çok açık net söyluyorum yarın ayağını kırdıktan sonra , çıkaracam arkadaşı. Kim ititraz ederse de yazıcam ayetleri sonrada bana karşı çıkan ayete karşı çıkmıştır deyip tekfir edicem alayınızı. Var mı itirazı olan. Gerçi yazdık inşallah yarın benden önce bi uyanık İzmirli çıkmaz. Bekleyin arkadaşlar yarın bi tane nur topu gibi Hatemul Evliyamız oluyor. |
| mumythan |
Jan 5 2007, 06:57 AM
Mesaj
#6
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 187 Kayıt: 5-June 06 Yer: sultanbeyli Üye No: 7,621 |
selamun aleyküm allah her bir müslümanı rahmeti ile kuşatıp işlediği günahlardan arınmayı nasip eylesin.
serkannsm allah senden razı olsun ne kadar da güzel yazmışsın bende bir kinde kabilesi mensubu bulabilirmiyim. ne dersin sonra bir kaç kitap ver elini rahatlık. neyse asıl husus bir kişi ki kim olduğu malum kalkıp onu bunu tekfir etmesiyle hemen bir yerlere gelmesi beni bir hayli üzdü bazılarının da onun ısmet sıfatı varmış gibi takip etmeleri gerçekten daha da garip bir hale soktu ben birkaç kitabına şöyle bir baktım adamın hakikat dergisi diye bir şey çıkarıyorlar baktım oturup saatlerce inceledim. bir şey anladım desem yalan olur anlayışımın kıt olduğunu düşünmüyorum laf aramızda IQ um 150 civarı ki bir hayli iyi yazdıklarından tek çıkardığım galiba türkiye de kim varsa ona uymayan hepsi dinden çıkmış bunların içinde bende geliyorum. sonra oturup yazdığı ayetleri araştırdım allah şükür arapça ve tefsir hakkında bir miktar bilgiye sahibim. anlatmak istediği ayetle ilgili olarak ben bir tekfir görmedim bir ikaz var evet o inkar edilemez mesela çooook meşhur yüzlerce kez üstüne bastığı bir ayet Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kafirleri dost edinmeyin. Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının. ben buradan kimseyi tekfir edecek bir söz bulamadım tabi kişi bu ayeti yok saymıyorsa bunun gibi bir sürü şey pek muhterem ömer bey onca alimin o kadar sahabenin anlayamadığını anlamış muhteşem zekası ile kuranı sil baştan tefsir etmeye başlamış sadece tekfir meselesi değil diğer muamelat meselelerinde de dine yeni bir soluk ve bakış açısı getirmiş vel hasılı kelam bu kadar engin bilgisi (ki o kadar engin rahle i rasulden geçenlerden daha iyi anlıyor kuranı) olan bir kişi tabii hatemül evliya olur (her ne demekse) yaa bu arada merak ettim evliyaları sen evliya oldun artık tamamsın diye tescil edip icazet veren bir kurum mu var? yok eğer varsa bizde başvuralım her ne kadar hatemi geldiysede belki beşinci sınıfa kadar çıkabiliriz. rahlei tedrisinde |
| cenk11 |
Jan 5 2007, 04:06 PM
Mesaj
#7
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
HATEM-İ VELİ HAKKINDA İMAM-I RABBANİ (k.s.) HAZRETLERİNİN İFŞAATLARI
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki: “... Aynel-yakin ve Hakkal-yakin babında ne diyebilirim ki? Onu söylesem bile, kim anlar ve kim idrak eder? Zira bu türlü marifetler, velâyet kapsamı dışındadır. Zira velâyet erbâbı, bunları idrakten aciz durumdadırlar; tıpkı zâhir ulemâsı gibi... Onu kavramaktan yana kusurludurlar. Bu ilimler, nübüvvet nurlarının kandilinden alınmıştır. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet, İkinci binin yenilenmesi ile buna tazelik ve canlılık hâsıl olmuştur; bütün güzelliği ile, zuhura gelmiştir. Bu ilimlerin ve marifetin sahibi, bu binin müceddididir. Ki bu, ona bakanlara gizli bir mânâ değildir. Bilhassa, zâta, sıfata ve ef’ale dair ilim ve marifetinde... O ilim ve marifet; haller, vecidler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki, Bu marifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyanın da marifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu marifet dahi, o kabuğun özüdür. Hidayet eden Sübhan Allah’tır. Bilesin ki, Her yüz sene başında bir müceddid gelip geçti. Ne var ki, yüz senelerin başında gelen müceddid ile, bin senenin başında gelen müceddid bir değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla... Müceddid o zâttır ki: O müddet içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutupları, evtadı, ebdali ve nücebası bulunsun. Bir şiir: “Allah’a ne zorluğu olur; Âlemi bir şahsa doldurur.” Selâm hidayete tabi olup Mütabaat-ı Mustafa’yı bırakmayanlara. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar... Keza, enbiya ve resullerden, mukarreb meleklerden ve salih kullardan kardeşlerinin hemen hepsine.” (317. Mektup) “Nice uzun asırlar ve çok uzun zamanlar geçtikten sonra böyle bir cevher dünyaya gelir.” (260. Mektup) “Kararmış olan âlem onun zuhur nuruyla aydınlanır. Onun hidayet ve irşat nurları bütün âleme yayılır.” (260. Mektup) “Onun hidayetinin ve irşadının nûru, güneş ışıkları gibi, o istese de istemese de herkese gelmektedir.” (260. Mektup) “Bu öyle bir kemâlât, öyle bir üstünlüktür ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bin sene sonra meydana çıkmıştır. Öyle bir sondur ki, baş tarafa benzemektedir.” (261. Mektup) |
| serkanasm |
Jan 5 2007, 05:09 PM
Mesaj
#8
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Açıkladığımız felaket derecede kötü yazılarına rağmen öngütün mürid toplayabilmesinin nedenini kendi gözleriniz ile görmektesiniz. Kendisnin "olağanüstü" bir insan olduğunu söyleyebilmek için çeşitleri alimlerin çeşitli zamanlarda söyledikleri sözleri tamamını üzerine alınmaktadır. Hatemul evliyalık konusu bitince şimdi de 1000 yılda gelen meceddid rolunu beğenmiş ki hatemul evliyalık ile birlikta onu da üzerine alınma konusunda hiç tereddüt etmemiş.
Şunu unutmayın ki; Yazdıkları felaket, çelişkilerle dolu ve rakip gördüğü cemaatlere (ki hiçbir cemaat birbirini rakip görmez) karşı ve cemaatelerin alimlerine karşı hakaret eden, tekfir eden birisi hala daha mürid toplayabiliyorsa ya bi hadisi benim diye yutturmuştur, yada bi alimin sözünü. İslam alimlerine, değerli İslam büyüklerine laf atabilmek için ayetleri ileri geri kullanıp, sonra çıkardığı saçma sapan sonuçları gözlerinin içine sokanlara ise "sen ayetlere karşı çıkıyon" diyip kendisini ayetin sahibi olduğunu zanneden bu şahısa ne denir. Ayetler ALLAHIN AYETLERİDİR. Kimsenin onları kendi çıkarları için kullanmasına izin vermeyiz. Bu durumda öngüt denilen kendini (olmayan) hadisteki Hatemul evliya ve aynı zamanda da 1000 yılın mücceddidi zanneden şahısın halini elbette Kuranı-ı Kerim'den okuyacaz. Sizler bu kafayla gitmeye devam edin. Ve yalnızca hazırlanın. O pişmanlık gününe hazırlanın --------------------------------------------- FUSSİLET (40) Ayetlerimiz konusunda çarpıtmalar yapanlar bizden gizli kalmaz. Ateşe atılan mı, yoksa diriliş gününde güven içinde bize gelen mi daha iyidir? Dilediğiniz gibi davranın. O, yaptıklarınızı elbette Görendir. Müşriklerin Kuran'da tahrifat yapmağa çalışacaklarını bilen Cenab-ı Hak, Kuran'ın mükemmel korunmasından söz ettiği ayetlerden önce, tahrifatçılara uyarıda bulunmaktadır --------------------------------------------- AL-İ İMRAN (77) Allah'a karşı taahhütlerini ve yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya; onlar, öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir; Allah, Kıyamet Günü, onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları günahlarından arındıracaktır; ve onları acıklı bir azap beklemektedir. --------------------------------------------- BAKARA (174) ALLAH'IN indirdiği vahiyden (140) bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: onlar karınlarını ateşle doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de [günahlarından] onları arındıracaktır; şiddetli azap onları beklemektedir. 140 - Bu terim, burada hem Kur'an'ı hem de geçmiş vahiyleri kapsayacak şekilde cins ismi olarak kullanılmıştır. ---------------------------------------------- Not: Faydalanılması için ayrıca EbuBekir Sifil hocanın şu yazılarını okunmasını tavsiye ediyoruz: BU HAL-İ PÜR-MELAL'E AĞLANIR MI, GÜLÜNÜR MÜ? (8 Yazı) http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=518 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=519 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=520 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=521 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=522 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=523 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=524 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?say...zete&no=525 |
| ubeydullah |
Jan 5 2007, 10:06 PM
Mesaj
#9
|
|
Grup: Kıdemli Üye Mesajlar: 2,000 Kayıt: 14-August 05 Üye No: 527 |
serkanasm çok doyurucu bir yazı ellerin sağlık kardeşim
-------------------- ''EY İMAN EDENLER İMAN EDİN'' aşk güçlü ise eğer tek başına da yaşanır |
| serkanasm |
Jan 5 2007, 10:50 PM
Mesaj
#10
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Teşekkürler.
Şunu belirtmek isterim ki: Çabamız insanların daha fazla kandırılımasını engelleybilmek. Yoksa birini çıkıp ben hatemul evliyayım ben mehdiyim demesi bizi çok bağlamıyor. Herkes diyebilir. Burası özgür bir ülke. Ki zaten Mehdi(eğer insansa tabi), yada (eğer varsa) hatemul evliya yada herhangi ne olursa olsun bizim gibi etten, kandan olacak illaki. Yani hiç tahmin etmediğimiz biri bile olabilir. Belki hiç göremeyicez. Belki hiç anlamıyacaz. Haketmediğimiz için Allah nasip etmeyecek bizlere belki de. [tövbe haşa] Belki Hasan Mezarcı hakkaten Hz. İsa [/tövbe haşa] Belki Hz. İsanın geri dönmesi MJ'nin foruma Ruhallah (Hz. İsanın bir sıfatı) nicki ile gelmesi. Yani neyin ne olduğunu bilmiyoruz. Bakar alimler delillere istikamet doğruysa MJ'nin yazılar yazması "Hz.İsanın geri dönmesidir" denir. İşte böyle olacak. İnanırım ki herşey bir işaret. Ama bazı şeyler için illaki delil lazım. Deliller yetmezse elbette çıkar konusuruz. Hele ki bi de deliller tam ters istikameti gösteriyorsa elbette kandırılan insanlar için uğraş vericeğiz inşallah. Bu olayda deliller tam ters istikameti göstermektedir. Ve biz bu olayı en detaylı şeklde yazdık. Arada sırada sinirlerimize hakim olma konusunda problem yaşasak da. Yukardaki ağır cümlelerimizden vaz geçelim. Diyelim ki : Gelin vazgeçin bu işten. Tövbe edin. Biz hakkımız helal edicez. Her neyse; bi yerden daha bi belge bekliyoruz. Eğer o da inşallah geçerse elimize onu da yayınlayıp bu konuyu kapatıcaz. Gerisi dediğimiz gibi Allah'a verilecek hesaptır. Ondan sonra da bana biraz müsade. Forumu tıklarsam da oyun parkında takılacam.( yeni keşfettim, güzelmiş valla O kadar. Yeter, Memleketi ben mi kurtaracam. |
| Teşekkürler |
Jan 5 2007, 10:54 PM
Mesaj
#11
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 3,675 Kayıt: 20-June 06 Üye No: 8,132 |
|
| usame |
Jan 5 2007, 11:38 PM
Mesaj
#12
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 4-September 06 Üye No: 11,441 |
Bir örnek verecem; Bediüzzaman neden hediye almadığını izah ettiği 2. mektubunda diyorki; Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: "Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır." İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama' yüzünden, küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer (hâşâ) ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a'mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir. not: İbn-i Hacer-i Heytemi şafii mezhebinin en büyük müçtehidlerinden biridir. -------------------- "BAKARA 120 - Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah'ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah'dan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
145 - Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun. FURKAN 43 - Baksana şu kendi heva ve heveslerini ilah edinen kimseye! Artık sen mi vekil olacaksın ona, işlerini sen mi yürüteceksin? 44 - Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini, yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar davarlar gibidirler, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar. ----------- Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz. Bediüzzaman Said Nursi |
| cenk11 |
Jan 6 2007, 10:34 AM
Mesaj
#13
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
SEYYİD ABDULKADİRİ'L-GEYLÂNİ (K.S.) HAZRETLERİNİN HATEM-İ VELİ HAKKINDAKİ İFŞAATLARI
Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni -Kuddise Sırruh- Hazar denizinin güneybatısında bulunan Gilân şehrinde dünyaya geldi. Soy şeceresi Hazret-i Ali -radiyallahu anh-’e dayanmaktadır. Künyesi Ebu Muhammed, lâkabı Muhyiddin’dir. Küçük yaşta babasını kaybetti, annesinin yanında ve dedesinin himayesinde büyüdü. Eğitimine Gilân’da başladı. Bütün gayesi tahsiline devrin en önemli ilim merkezi olan Bağdat’ta devam etmekti. Onsekiz yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a gitti. Orada tanınmış âlimlerden ders aldı. Kısa zamanda geniş bilgi sahibi oldu. Bağdat mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurdu, bu arada tasavvufa intisab etti. Hocası Ebu Said’in kendisine tahsis ettiği medresede ders verdi ve vaaz vermeye başladı. Fakat bir süre sonra bütün bunları bırakarak inzivaya çekildi, bu inziva hayatı uzun yıllar devam etti. • Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri dinin zâhiri hükümlerine titizlikle bağlı kalmıştı. Bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî hallerin dini ölçülerin dışına taşmamasını söylerdi. Müridlerine hep “Uyun uydurmayın, itaat edin muhalefet etmeyin, temizlenin kirlenmeyin.” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. İlk defa vaaz vermeye başladığı zaman ancak bir kaç kişiye hitap ediyordu. Daha sonra cemaatı giderek arttı, medrese dar gelmeye başladı. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için binlerce kişi Bağdat’a gelirdi. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Allah’ın şâhini” mânâsına gelen “Bâzullah” ünvanıyla anıldı. Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sâde bir üslup kullanmış, konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren duâ ve niyazlara yer vermiştir. • "El-gunye” adlı eseri; iman, tevhid ve ahlâkı konu almaktadır. İbadetlerin faziletine ve müslümanların günlük hayatla ilgili hal ve hareketlerine geniş yer vermiştir. Muhammed Es’ad Erbili -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Üçüncü kitap” olarak vasıflandırdığı “Fethür-Rabbânî” adlı eseri, verdiği vaazların müridleri tarafından notlar halinde yazılmasından meydana gelmiştir ve en önemli eseridir. “Fütûhul-gayb”, Hazret’in meclislerinde oğlu tarafından toplanan yetmişsekiz vaazdan meydana gelmiştir. Onbeş mektubunun bulunduğu “Mektubat” ile “Sırrul-esrar”, “El-füyûzâtür-Rabbâniye” gibi eserleri de vardır. • Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Gayb âleminden sesler” mânâsına gelen “Fütûhü’l-Gayb” adlı eserinin 33.Makale’sinde insanları dört kısımda anlatmış; en yüksek derecenin dördüncüsüne verildiğini söyleyerek Hâtem-i veli’nin yüce vasıflarını bir bir beyan etmiştir. Buyurur ki: “Dördüncüsü: En yüksek derece buna verilmiş ve melekût âleminde kendisine: ‘Azîm’ Adı verilmiştir. İşte Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu büyük zâtın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: “Bir kimse öğrenir ve öğretirse; ayrıca bildiği, öğrettiği ile amel ederse melekût âleminde ona AZÎM ismi verilir.” Bu zât, âlim-i billâhtır, mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönü tarafını en iyi bilen odur. Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhî hikmetlerin çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. İstidat bunda çok büyüktür ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zât, Allah yolunda bir şâhtır. Kulları, Hakk yola çağırır, kötülükleri onlara o gösterir. Kıyamet günü şefaatçidir. Dünyada temizdir. Allah indinde her şeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tasdiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir, işte peygamberler bunu vekil etmişlerdir. İşte son had buraya kadardır. İnsanoğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte peygamberlik başlar. Sana bu insan lâzım, bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selâmet ondadır. Helâk, bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste; yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz, amma Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz.” • Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bu ifşaatının daha iyi anlaşılması için izahı ile beraber arzediyoruz: “Dördüncüsü: En yüksek derece buna verilmiş ve melekût âleminde kendisine: ‘Azîm’ Adı verilmiştir. İşte Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu büyük zâtın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: “Bir kimse öğrenir ve öğretirse; ayrıca bildiği, öğrettiği ile amel ederse melekût âleminde ona AZÎM ismi verilir.” Bu zât, âlim-i billâhtır. O Hakk’ın talebesidir, bu nokta çok gilidir. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Niçin? Hakk’ın talebesi olduğu için. Dinin hikmet yönü tarafını en iyi bilen odur. Niçin? O öğrettiği için. Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. O duyurduğu için. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir. O gösterdiği için. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. O murad ettiği için. İlâhî hikmetlerin çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Dilediği kadar bildiriyor, o bildirdiği ile o kul hareket ediyor. Hidayet yolları buna açıktır. O açmış çünkü. İstidat bunda çok büyüktür ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Onu yaratırken o istidat üzere yaratmış, onu öyle yetiştirmiş. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Hep O’ndan geldiği için. Bu zât, Allah yolunda bir şâhtır. O öyle murad etmiş, öyle olmuş. Kulları Hakk yola çağırır, kötülükleri onlara o gösterir. Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini, gizli ve kapalı noktaları izah eder. Kıyamet günü şefaatçidir. O öyle murad etmiş. Dünyada temizdir. Allah’ım temizlesin! Allah indinde her şeyi makbul ve merguptur. O onu o şekilde hallendirmiş. Doğrudur, doğruluğu tasdiklidir. O öyle dilemiş, öyle yetiştirmiş. Resul ve nebilerin vekilidir, işte peygamberler bunu vekil etmişlerdir. Onlar vazifeyi ona bırakmışlar. Öyle bir vekil ki, onun nurundan, onun ilminden yetişmiş bir peygamber vekili. Onu tarif ediyor. İşte son had buraya kadardır. İnsanoğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte peygamberlik başlar. O öyle yapmış, onu o makama koymuş. Sana bu insan lâzım, bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Selmân-ı Fârisî -radiyallahu anh- Hazretleri aramakla buldu ve ebedî saâdete erdi. Şunu bil ki: O ne söylerse selâmet ondadır. Helâk, bataklık başkadadır. O Hakk’ın emriyle hareket ettiği için selâmettedir. Allah’tan onu iste; yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Niçin yoktur? Allah-u Teâlâ ona vermiş, başkasına verememiş. Başka tarafta aramak boşuna harekettir. “Mümin-i kâmil’in kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” Hadis-i şerif’inde beyan edilen Arşurahman’a koydu, kişi ondan alacak. Başkasına koymadığı için bütün çabalar boşa gider. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz, amma Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz.” HAKİKAT DERGİSİ şUBAT -2000 YAZIMIZI BURAYA ASARKEN NE DEMİŞTİK ? GÖRMEYEN GÖZLER VE HİSSETMEYEN ÖLÜ KALPLER İÇİN TEKRARLIYORUZ. Kardeşler, Şüphesiz Cenab-ı Hakk ilmi isteyene ve seçilmiş kullarına verir. Şimdiye kadar hiç kimsenin bilemediği ve ulaşamadığı ilimler ehlince bir bir ortaya konulurken, bu dünyada sadece kendi siyasi ve riyasi saltanatlarını düşünenler ve müslümanların üzerinden voli vuranlar ve müslümanlığı sade ce medyumu oldukları şahsın peşinden gitmeyi ve onu bilâ-kayd-u şart desteklemek olduğunu zanneden gafiller ve ilim-irfan mektebinin yanından dahi geçmemiş adeta sokak serserisini andıran TÜREME VE ÇAPULCULAR, kıyamete yakın geçirdiğimiz şu son yıllarda hakikatlerin zuhur etmesiyle adeta şaşkına dönmekte ve güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktadırlar. İşte bu hakikatleri ve sapıkları tek tek ortaya koyan günümüz meşayıhından Ömer Öngüt Efendi, hiç kimsenin bugüne kadar bilemediği, aklemediği ve daha doğrusu bu konulardan tamamen bî-haber olduğu hususları zamanı geldiği için açıklamakta ve dost-düşman herkesin dikkatini üzerine çekmektedir. Onun bu açıklamalarını herkesin illâ da kabul etme mecburiyeti olmadığı gibi, kimsenin buna zorlanmadığı çok iyi bilinmelidir. Ancak, buna rağmen açıklanan konularda ilim ve basiret fukarası durumda olanların gülünç ve komik çıkışları şüphesiz müslümanların kafalarının bulanmasına sebep olmakta ve ehl-i vukuf olan zevatın üzüntülerine mucib olunmaktadır. Şimdi sizlere bu konulardan zerre kadar haberi olmayan bir gafilin gündeme getirdiği "Hâtem’ül Veli" konusunda yapılmış kısa bir açıklama ile konunun iyice anlaşılmasına çalışacağız. İyi biliniz ki hidâuyet ve tevfik Allah'tandır. NOT : Bu forumda "MÜFTERİ" olarak tescil edilmiş olanların yazılarına hiç itibar edilmeyecek ve onlar, adam gibi ve dosdoğru müslümanlığı yaşamayı kabul edene ve girdikleri bataklıktan ve hakaret ettikleri zevattan özür dilemeyi kurtuluşlarının ilk adımı sayana kadar muhatab kabu edilmeyeceklerdir. Çünkü, biz buarda ne çoluk-çocukla uğraşacak zamana ve ne de gözü dönmüş çılgınları rehabilite edebilecek bir ilme ve birikime de sahip değiliz. Onlara acil şifalar dilemekten başka bir şey elimizden gelmez. Bu Mesaj cenk11 tarafından değiştirildi: Jan 6 2007, 10:38 AM |
| serkanasm |
Jan 6 2007, 12:14 PM
Mesaj
#14
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
BU ne ya
Bu ne artık ya. Adam İslam Alimlerinin bütün sözlerini üzerine alınmış. Bu ne ya. Abdulkadir Geylani hz. 33. Mektupta İNSANLARDAN bahsetmektedir. Tüm insanları 4 grupta toplamaktadır. Her gruba dahil insanlardan bahsetmektedir. Yahutta bir insanın gireceği halleri 4 kısımda toplamıştır da diyebiliriz. Oysaki bunlar gene iftira atarak Geylaninin gelecekte gelecek bir kişiden bahsettiğini, üstüne üstlük onun Ömer Öngüt olduğunu söyleyebilcek kadar da düşüyorlar. Daha doğrusu konumlarını bize bir kez daha belirtiyorlar. Sen bi damlacık beyninle mi bizle uğraşacağını sanıyosun. Adam sizi kandırıyor hem de öyle bir kandıryor ki. Gözler görmüyor kulaklar işitmiyor. ------------------------------------------ Bakara 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde (7) vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları. 7 - Bâtıl inançlara inatla sarılan ve hakikatin sesini dinlemeyi reddeden kişinin zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve "böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı" (Râğı --------------------------------------------- Bak oku Geylani Hz'lerini 33. Mektubunu ALINTI İnsanlar dört kısımdır. BİRİNCİSİ: Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir. Allah (CC) buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah (CC) rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler. Ama sakın bunlardan olma, onların ahlakını alma, onların hareketlerine katılmar30; Hikmeti ise: Onlar azap, gazap ve felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir, arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim sahibi isen, onlara yakınlık sana zarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten, doğru yolu gösteren bir insan olursun. Eğer kendine güveniyorsan onların arasına gir ve Hakkr17;a (CC) davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır. Görürsün ki; bu sohbetin hoş oluyor. Allah (CC) sana, Resullerin (AS), Nebilerin (AS) kadar sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber (SAV) Hz. Alir17;ye (KV) buyurduğu bir Hadis-i Şerifi nakletmek yeter: - r0;Allah (CC) bir kimseyi vasıtanla doğru yola getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir.r1; İKİNCİSİ: Dili vardır, kalbi yoktur. Herkese hikmetten konuşur ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır, kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür ama kendisi durmadan yapar. Allahr17;a (CC) karşı edep ve terbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları işlemeye devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni yutan hayvana benzer. Peygamber (SAV) Efendimiz bu adamın durumuna işaret ederek: - r0;Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey dilli münafıklıktır.r1; Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i Şerifleriyle de: - r0;Ümmetim için en korkulacak şey kötü bilginlerdir.r1; Buyurmuşturr30; Allah (CC) cümlemizi bu gibilerden korusun. Bu zümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür. ÜÇÜNCÜSÜ: Kalb sahibidir, ama dili yoktur. Halbuki o Allahr17;a (CC) tam inanmıştır. Allah (CC) da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeye çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber (SAV) Efendimizin şu hadisi-i Şerifini candan duymuştur. - r0;Susan kurtulur.r1; O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: - r0;İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükûttadır.r1; Bu zat velidir. Allah (CC) onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allahr17;ın (CC) rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hakk (CC) onun işini gördürür, halk onu sever. Sen de sev, ona yaklaşr30; Böyle yaparsan, Allah (CC) da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah (CC) seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar. DÖRDÜNCÜSÜ: En yüksek derece buna verilmiş ve melekut aleminde kendisine: - r0;AZÎMr1; Adı verilmiştir. İşte Hazter-i Nebi (SAV) bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: - r0;Bir kimse öğrenir öğretirser30; Ayrıca bildiği, öğrettiği ile amil olursa melekut aleminde ona, AZÎM ismi verilir.r1; Bu zat, alim-i billahr17;tır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. Allah-ü Teala (CC) birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah (CC) tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakkr17;a (CC) cezbedilmiştir. İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah (CC) yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah (CC) indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir. Resul (AS) ve Nebilerin (AS) vekilidir. İşte Peygamberler (AS), bunları vekil etmiştir. İşte son had buraya kadarr30; İnsanoğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar. Sana bu insan lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. Allahr17;tan (CC) onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ama Allah (CC) başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allahr17;ın (CC) doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz. Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul. Allah (CC) , bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersinr30; Amin!r30; Bu kadar terbiyesizlik olmaz. Artık bu kadar terbiyesizlik olmaz. Düşünebilyor musunuz. Adam konuyu baştan sona vermiyor. Yalnızca son parçayı veriyor böylece senin Geylani Hz.'lerini yalnızca tek kişiden bahsettiğini sanmanı sağlıyor. Oysaki diğer 3 çeşit insan tipini tarif ederken de tekil bir ifade kullanıyor Geylani Hz.leri. O muhterem insan yada O insan gibi. Hepsinde diyor ki: " O insan" Ama bu gelecekte gelecek 4 tane insandan değil. 4 tip insandan bahsediyor. Ama bunlar olayı çarpıtarak tekrardan Öngütten bahsedildiğini, hem de Geylani Hz.Lerinin yazsını çarptırark veriyor. Olmaz bu kadarı ya. Olamaz artık bu kadarı. Yeter bu saygısılığınız. Git hocana yukarda birinci tip insanı bi okut bakayım. |
| cenk11 |
Jan 6 2007, 01:30 PM
Mesaj
#15
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
ABDULAKDİRİ'L-GEYLÂNİ (K.S.) HAZRELERİNİN HATEM-İ VELİ HAKKINDAKİ İFŞAATLARI -2 Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni -Kuddise Sırruh- Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Mektûbât-ı Geylânî” adlı eserinin 5. Mektub’unda Allah-u Teâlâ ile kulun arasındaki gizli hâli açıklamaktadır. Bu ifşaatının daha iyi anlaşılması için izahı ile beraber arzediyoruz: “Ey Aziz! Mârifet güneşinin doğuşunu bekle...” Allah-u Teâlâ bu güneşi doğduracak. O biliyor. • “O güneş sırlar semâsı canibinden doğacaktır...” Yani Allah-u Teâlâ tarafından doğacak. • “O güneş doğduktan sonra kalp bostanları nura gark olacaktır...” İnşaallah... Tabii ki nasipdar olana. Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri diğer bir beyanında: “Ben sizin aldığınız kadarını satarım.” buyurmuştur. Yani benim mağazam zengindir, malı çoktur, satmakla bitip tükenmez. Fakat alıcı müşterilerim peşin paraları kadar mağazamdan mal alabilirler. Diğer bir beyanları ise şöyledir: “Ben sizin yalnız zâhirinizi süslemeye değil, amma gönül arazinize mârifet fidanlarını dikmeye ve onları sulayıp yetiştirmeye memurum.” Buradaki mârifetullah da aynıdır, doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile irtibatlı olduğu için ayrı bir nezâfeti vardır. • “Bu nurları getiren güneşin esas merkezi: “Yer Rabbinin nuru ile aydınlanır.” (Zümer: 69) Âyet-i kerime’sinin özlü mânâsıdır.” Allah-u Teâlâ onu o nura mazhar edecek ki, o nurla kabre gitmiş olsun ve ebedî saâdete nâil olsun. Dünyada kazanılan nur ahirete intikal eder. • “Bu aydınlığa kavuşan sâlikin, elbet gönlü rûşen olacaktır. Ve özünün derinliğinde saklı âlemleri seyre dalmak da, onun hakkıdır.” En güzel hayat Hakk ile olmaktır. En güzel konuşma Hakk ile mülâkattır. En güzel nefes Hakk ile alınan nefestir. O’nunla meşgul olan, hayat-ı hakikinin içindedir. O’nun içindir ki bazen: “Yâ Rabbi! Rahmetinin içine al!” diye niyaz ederiz, bir küpün içine girer gibi gireriz. • “İşte bu dalış sonundadır ki, cehalet örtüleri, akıllara has basiret gözlerinden kalkar. Amma nasıl bilir misin? Hangi kalp gözüne? Anlamayı arzular mısın? Elbette arzularsın. O halde oku: “İşte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık.” (Kaf: 22) Âyet-i kerime’sindeki mânâ sürmesi çekilen kalp gözüne. Ne saâdet, ne saâdet!..” Allah-u Teâlâ oraya tecelli edip nurlandığı zaman, hakikat pınarlarını oraya akıtır. Saâdeti orada bulursun. O’nunlasın çünkü. O’nunla olduğun için asıl saâdet. İnsan gözünü kapattığı zaman birşey görmez, açtığı zaman nasibi kadar görür. Mâneviyat da böyledir. Allah-u Teâlâ’nın kişiye duyurduğu esastır, o zaman hakikatı görür ve anlar. Ondan evvel gördükleri zandan ibarettir. • “Neleri görmez ve neleri müşahede etmezsin ki! Ve bâtın gözlerine o ilâhî sürme çekilince ne müşahedeler olmaz ki! Yeter ki, o sürme bir defa mânâ gözüne çekilsin.” Yeter ki Allah-u Teâlâ’nın lütfu üzerinde olsun. • “Ondan sonra, bâtın anlayışları gözün bir başka şeyler görmeye başlar. Öyle acaip işler görür ki, hayretten hayrete geçer. Müşahede ettiği mukaddes nurların parıltısı onları öyle kamaştırır ki, açmakta zorluk çeker.” Fakir der ki: Tarikat-ı aliyede seyr-ü sülûk esnâsında her gün ayrı bir tecelliyât husule gelir. Kişi o esrâr-ı ilâhîyi nefisle seyrettiği için ve her bir tecelliyat birbirinden üstün olduğu için herşeyi bildiğini zanneder. Vaktaki hakikat tahsili başlayınca hiçbir şey bilmediğini öğrenir. Çünkü hiçliğe doğru gidiyor artık. Marifetullaha alındığında da hiç olduğunu görür ve bilir. Burada Hakk’a vâsıl olur, Hakk’ın göstermesi ile hakikatı görür. • “Ya fikre gelen hatıralar... Onlar da bir başka acaip işlerdir. Ona da âlem-i melekûtun sırları çözülür. Kuvve-i fikriye, seyrettiği şeylerin o kadar tesirinde kalır ki, düşünemez, edemez olur.” İlâhî tecelliyât karşısında insanın kendisinden geçmesi mânâsına geliyor. İlâhî tecelliyâtların karşısında bir bocalama geçirir, mânevî sarhoşluk olur, âcizliğini idrâk eder. • “Belki de oraya bir talep için gelmişti. Amma bilmeden aşk vâdisine daldı. Zaten bu hale gelen, bilerek neyi yapabilir ki? O aşk heyecanına kapılan talep vâdisindedir, amma bilemez, hayrandır. Kendini orada kaybetmiştir.” Herkesin yaratılışı ayrı ayrıdır. Yüzler birbirine benzemiyor, sesler, tabiatlar birbirine benzemiyor. Herkesin tecelliyâtları ve terakkiyatları da ayrı ayrıdır. Herkes nasibi kadar payını alır. Birine tecelli ettiğini diğerine etmez. Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemî) Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyatları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığında verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor. Bunlar İnsan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah’ın huzur-u ilâhîsine kabul ettiği kimselerdir. • “Bu hâl içinde, onu bir başka kuvvet harekete getirir. Ne olduğunu anlamadan, bir de bakar ki, Hakk yakınlığı vatanında.” Allah-u Teâlâ onu cezbe ile kendine çeker. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki: “Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55) Kimi sevmişse onu seçmiş, kimi de seçmişse onu kendisine çekmiştir. Huzur-u ilâhisine ancak sevdiğini seçtiğini alır. Bu sevgili kullarını dâire-i saâdetine almış, merkez-i selâmetine çıkarmış, huzuruna kadar almış ve en büyük saâdetine eriştirmiştir. O kendisini boş vâdide zannederken, o anda Allah-u Teâlâ onu alır, huzuruna kadar getirir. O anda dilerse onu çektiğini, huzurda olduğunu ona bildirir. Ve bu onlara sık sık tecelli eder. Dilediği zaman Cenâb-ı Hakk tecelli eder. • “Nasıl oldu bu iş?” diye soramaz da. Aslâ!.. Mahlûk ne yaptığını, ne yapacağını, ne olanı biteni, hiçbir şeyi sormaya da öğrenmeye de sâhib-i salâhiyet değildir. Çünkü O’nun kudret elindedir. Bir çöpün ne kadar hükmü varsa, onun da o kadar hükmü olur. • “Neredeydim, nereye geldim?” de diyemez. Katiyyen!... O bir boşlukta idi, çekiverdi onu. İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu noktada buyurur ki: “O zât bu yolda murad olarak seyretmiş, kuvvetle çekilerek bu kemâlâta kavuşturulmuştur.” (260.Mektup) • “Şevk hâli onu o kadar sarmıştır ki, ne edip ne eylediğini anlayamaz. Hatta, hangi işlere âlet olduğunun bile farkında değildir.” Çünkü o bir robot mesabesindedir, o Hakk’ın robotudur, Allah-u Teâlâ onu nasıl dilerse öyle kullanır, nasıl kullanırsa öyle olur. O robot nereye kullanılacağını bilmez. Kendi arzusu ile hiçbir iş yapmaz, salâhiyeti de yoktur. • “Olagelen bu haller içinde, onu bir korku sardığı da olur. Öyle ya, belki bir an ayıkır, o baş döndürücü güzellikler için: “Ya bunlar elimden alınırsa?” diye düşünebilir.” Lütfeden Hazret-i Allah murad ettiği zaman bir anda alır. Hep O’nun hep O’nun... Rivayete göre Musa Aleyhisselâm zamanında İsrâiloğullarından Bel’am bin Baura adında bir âlimin bazı ilâhî kitaplar hakkında bilgisi vardı. Aynı zamanda duâsı makbul bir veli idi. Bu mertebede olduğu halde Arz-ı mukaddes’e girme meselesinde Yuşâ Aleyhisselâm’ın aksine dünya sevgisi ile zorbalara arka çıkmıştı. Bir takım ilimlere, hidayet vasıtalarına nâil olduğu halde, dünya menfaatlerine, şöhret, nam ve makam arzularına meylederek şeytana tâbi olan; o hidayet vasıtalarını elden çıkararak yoldan sapan, kendisi saptığı gibi başkalarını da saptıran bu kimsenin çirkin âkıbetini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde beşeriyete ilân etmektedir. “Onlara o kimsenin haberini anlat ki, kendisine âyetlerimizden vermiştik. Fakat o bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuştu. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünüp ibret alırlar. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden bir topluluğun misali ne kötüdür!” (A’raf: 175-177) Hidayet yolunu bırakıp Hakk’tan uzaklaşmaktan daha çirkin, hevâ ve hevesine uyarak dalâlete sapmaktan daha kötü bir sapıklık tasavvur edilemez. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin bir duâları şöyledir: “Ey Allah’ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri geri alma.” (Bezzâr) • “Her zaman sarhoş olmaz ya. Ayıktığı da olur. İşte o ayıktığı zamandır ki, Allah’ın mekrinden emin olmamak aklına gelir ve mey’ûs olur. Belki de bir yalnızlık duyar, içi burkulur. Amma onu, o makama kadar çıkaran Hakk Teâlâ, nasıl mey’ûs eder ki? Elbette etmez. Onu nasıl gama boğar ki? Elbette boğmaz. Yalnızlık duygusu ha! İşte bunu hiç vermez.” Çünkü sen O’nunla mısın? Herşeylesin. Fakir çok evvel şöyle söylemişti: “Eğer Hakk ile isen, yalnız da olsan, sen cemaatlasın. Nasıl bir cemaat? Bulunmayan bir cemaat. Çünkü sen Hakk ilesin, Hakk ehli ilesin. Yalnızsın amma, en büyük cemaatlasın. Hakk ile değilsen, en büyük cemaatla da olsan yalnızsın, yapayalnızsın.” Allah-u Teâlâ herkese âile vermiş, çoluk-çocuk vermiş. Fakire ne kadar büyük lütufta, ihsan ve ikramda bulunmuş ki bunlarla meşgul ettirmemiş, bulandırmamış, oyalamamış, bizi yalnız yaşatıyor. Zât’ı ile meşguliyeti sevdirmiş. Hâlâ o sevgi duruyor. Onun içindir ki: “O’nunla olmak hayattır, O’nsuz hayat vefattır.” sözü ile bu noktaya işaret etmiştik. Yıllar önce bir defasında Hacc’dan dönüyorduk. Boludağı’ndan iniyoruz, hava çok soğuk. O anda gönlüme bir gariplik çöktü. “Şimdi herkes evine çoluk-çocuğunun yanına gidecek, sobası yanıyor, sıcak çorbası var. Bizim evde ne soba yanıyor, ne sıcak çorba var, ne de âile var.” diye hafif bir garipseme durumu oldu. O anda: “Amma senin evinde Allah ve Resul’ü var.” buyurdular. Bunu o anda yanımızdaki kardeşlere söylemişiz, fakat söylediğimi hatırlamıyorum, bize daha sonraları bir kardeş hatırlattı. “Böyle söylemiştiniz.” dedi. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki bana o hayatı yaşatıyor, hiçbir şeyle meşgul ettirmiyor. O’nunla olmak hepsinden güzel. “O’nunla mülâkat mülâkatların en güzelidir. O’nunla nefes, nefeslerin en güzelidir.” dememizdeki sır, O’nunla beraber yaşanan hayatın hâlâtıdır, gizli bir hâldir. Bu Zât-ı muhterem bu beyanları ile iç hâli belirtmiş oluyor. Özden bahsediyor, sözden değil. İnsan zannediyor ki hayat çoluk-çocuğu ile yaşadığı hayattır. Hayır! Gerçek hayat budur. O hayat eğlencedir, hayat-ı hakiki budur. Çünkü onlar belki kabre kadar bile gelmezler. • “Ayıktırdığı bir anda, o kulunun gönlüne şu ilâhi hitapların ılık sesini duyurur: “Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır.” (Mümin: 61) “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadid: 4) Beraberlik ha! Hakk’ın kulu ile beraberliği. O’nun kuvveti, kudreti karşısında, kulun ne kıymeti var ki...” Yalnız şu var ki, tecelli ettiği zaman Allah-u Teâlâ o kulu ile halleniyor, kul da ondan istifade ediyor. Çünkü Mevlâ onunla meşgul olmasa o meşgul olamaz ki... Mevlâ onunla meşgul, o da O’nunla mest oluyor. • “Hava boşluğunda bir zerre.” Havayı da O yarattı, zerreyi de O yarattı. Sen nesin? Hiç! • “Koca sahrada bir milcik. Bu kadar da olamaz. Belki de: “O halde, bu beraberlikte kulun değeri ne?” diyeceksiniz. Amma sakın şaşmayın ve gerçek olduğunu bilin. Şayet bu sorunuza karşılık ağzımdan bir: “Hiç” çıkarsa, doğruluğunu derhal kabul edin.” Bu hâl karşısında mahlûk tamamen hiç olur, O kalır. Bu noktayı şöyle arzedelim. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki: “Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur.” (Bakara: 255) Âyet-i kerime’de geçen “Hû” maskedir. Şu gördüğünüz bütün âlemler “Hû”dan ibarettir. İnsan da böyledir, kâinat da böyledir. Herşey O’na perdedir. “Lâ” dediğin zaman, o “Lâ”lar yok olduğu zaman, O’ndan başkası kalmaz. “O Hayy ve Kayyûm’dur.” (Bakara: 255) O var, yarattığı şeyler O’nunla kâimdir. O’nunla kâim olan zerreyi de attığın zaman O var. Onun içindir ki O’na karşı; değil bir sivrisinek kanadı, bir zerre dahi perdedir. Cenâb-ı Hakk onu yok ederse, o yokluk içinde Var husule gelir. Eğer bu Âyet-i kerime’nin aslını bir kavrayabilirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle birçok gizli kapıları açabilirsiniz. O çok lütufkâr, mahlûkun aklı ermeyecek kadar lütufkâr... Fakir bir noktada der ki: “Allah’ım! İhsan ve ikramlarının zerresinin idrâkinden âcizim. Şükür değil idrâkinden bile âcizim.” O öyle bir Allah’tır. Yalnız kendi kendini bilir ve kendi kendini metheder. • “Kulun bir varlığı olacak ve bir şey yapmaya kalkacak ha! Hem de Hakk’ın kudreti karşısında. Hayır, hayır... Hepsi silinecek. Kulda varlık vehmi ölecek.” Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de aynı noktaya işaret etmiş ve: “Onun iradesi kendi elinde değildir.” buyurmuştur. (260. Mektup) Allah-u Teâlâ onu bizzat dilediği şekilde idare eder. Bir yaprak kadar hükmü yoktur. Denize düşen bir zerreyi, deniz istediği gibi sürüklediği gibi, o da ilâhî hükümler karşısında öyle çalkalanır. • “Hele: “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” (Zâriyat: 51) Emrini duyan kul tümden erir. Fenâya varır. Ve; vehmettiği varlığın zerresi bile kalmaz.” Zerre dahi Hakk’a perdedir. Zerreyi de O yarattı. Yaratan’ı düşündüğü zaman, yaratılmış şey hükümsüz kalır. Fakir bu hususta her zaman için şöyle der: “Elhamdülillâh hükümsüz ve değersiz bir mahlûkum.” Hepsi bunun içinde. “Hükümsüz”, hiç hükmü yok. “Değersiz”, hiç değeri yok. Hükümsüzün, değersizin lâfı bile olmaz. Çünkü yok oldu. Bir şey olacak ki, değeri olsun. Bir şey olmadığı için, hükmü de yok, değeri de yok. Kelime-i Tevhid’de “Lâ” dediğimiz zaman, kâinatı bir bez gibi atıyoruz. Çünkü O’ndan başka hiçbir şey yok. Allah-u Teâlâ o lütfu bahşetmiş, o basireti ihsan buyurmuş ve korumayı murad etmiş. Hiçbir şey gizlenmiyor. “O’nu görüyorum, başka bir şey görmüyorum.” diyorum. Fakat halk orada duruyor. İleriye de gidemiyor, geriye de gidemiyor. “Evet” diyemiyor, “Hayır” diyemiyor. Evet diyemeyişi, havsalası almıyor; hayır diyemeyişi hep Âyet-i kerime var. • “Bunu kim anlar ve kim bulur?” diyebilirsiniz. Gerçekten bu söz çok önemli. Öyle ya, kim anlar, kim bulur? Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta: “Onu söylesem bile, kim anlar, kim idrâk eder?” buyurmuşlardır. (317. Mektup) • “Bu soru çok mühimdir. Üzerinde durmaya değer. İnsanda, onu bulmaya bir güç vehmederek söylüyorsan, çok yanılıyorsun. Sonra şimdiye kadar anlatılan hallerden bir şey anlamadığın anlaşılıyor. Yazık! Bu hale göre önce: “Bu işten dolayı senin yapacağın hiçbir şey yoktur.” (Âl-i imran: 128) Âyet-i kerime’sinin mânâsını düşünmelisin.” Halka hitap ediyor ve bu sözleri söylüyor. Bu kadar kitaplar yazılmış, ilm-i ilâhî husule gelmiş, Hakk’tan, Mârifetullah’tan bahsedilmiş; amma sen bir tanesine eğilememişin, anlayamamışsın ve sen bundan mahrum kalmışsın. İlâhî lütuf çeşmesi akmış, su boşa gitmiş, sen bir şey alamamışsın. Bu şekilde gidersen hâlin nice olur? • “Ne demek istediğini, bir daha, bir daha okuyarak anlamaya çalışmalısın.” Allah-u Teâlâ’ya teslim olan bir kimsenin yapacağı hiçbir iş olamaz. Şöyle der: “Allah’ım! Hayır senin kudret elindedir. Benim yaşamam mı hayırlı, yalnız kalmam mı hayırlı, başka türlü mü hayırlı, ölüm mü hayırlı ancak sen bilirsin.” O kul Allah-u Teâlâ’dan hayır ister, amma katiyyen: “Şunu istiyorum.” demez. Niçin? Çünkü istemeye sâhib-i salâhiyet değildir, Allah-u Teâlâ’ya kendisinden fazla güveniyor. O’nu kendisinden fazla seviyor. Allah-u Teâlâ onu kendisini sevdiğinden daha çok sevdiğini biliyor. Beni Rabbim kendimden çok fazla seviyor. Ben uçurumdan aşağıya gidiyorum O beni kurtarıyor. Hep O kurtarıyor, hep O kurtarıyor, hep O kurtarıyor. Onun için katiyyen bir arzusu olmaz, istek yaşamaz. “Arzum senin arzundur, hükmündür, emrindir. Dileğim dileğindir.” Bundan başka ikinci söz söylemeye sâhib-i salâhiyet değildir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79) Bu Âyet-i kerime en bâtınî Âyet-i kerime’lerden birisidir. Hazret-i Allah kişinin içinde olursa, o onu söylerken Allah ile konuşur. “İçinizde... Görmüyor musunuz?” (Zâriyât: 21) Bunu görenler göre göre söyler. Çünkü o içindekini görüyor ve biliyor, kendisinin bir maske olduğunu biliyor. İyiliklerin ancak Allah’tan olduğunu çok iyi biliyor. Allah-u Teâlâ’yı bilerek, görerek o sözü söyler. Diğerleri ise zanla söyler. • “Sakın bunu da kendi gayretinle bulacağın vehmine kapılmayasın. Orası bir tevhid denizidir. Kim kendi gayretiyle oradan bir şey almaya dalarsa, derhâl Hakk’ın gayret dalgaları ona çarpar ve azamet bahr-i muhitine atar.” Siz ne kadar okusanız okusanız alabilir misiniz? Amma bir söz söylenirse, herşey anlaşılır. Yani sen bir şey anlarsan ancak zannın kadar anlarsın. O hakikat deryasından bir damla erişirse seni aşar. Amma sen ne kadar okusan perdeyi aşamazsın. • “Şayet hali böyle olan kul; bu bahri muhitten kurtulmak ister, çırpınmaya kalkar ve bütün bunlarla sahile çıkmak dilerse, o zaman hayret ve dehşet girdabına düşer. Şayet Hakk Teâlâ ona gerçeği anlamayı nasip etmişse, o zaman şöyle yalvarmaya başlar: “Rabbim! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla!” (Kasas: 16) İşte bundan sonradır ki, o kula lütuf yardımı binekleri gelir. “Onları karada ve denizde taşıdık.” (İsrâ: 70) Fermanı ile, bütün tehlikelerden kurtarır.” Meselâ Cenâb-ı Hakk fakiri bir anda dilediği yerde bulundurur. Hazret-i Süleyman’ı taşıyan Hazret-i Allah, gönül yolculuğu ile dilediğini taşıttırır. Bir anda istediği yere gider gelir. Bütün bunlar Allah-u Teâlâ’nın izni ve emriyle olur. O bunlara yol verir. Ve: “Biz rahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz.” (Yusuf: 56) “Fermanı gereğince, en beğendiği sahil yurduna çıkarır. Bu haller olup biterken, artık kulda varlık kalmamıştır. Tamamen Hakk’a teslim olmuştur.” Vallahi kendimi bazen bir balık pulu kadar görürüm. Balıkta pul olur ya, ne kadar değersiz ne kadar kıymetsiz değil mi? Pulun ne hükmü var? Ne kıymeti var? Onu gözümle görüyorum. Değer ve kıymet yalnız O’nundur. • “İyi bil ki O herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (Fussilet: 54) “Emri gereğince, o kulun da nasibine bir şeyler düşer.” Dilediğine. Ve siz de bunları duymuş oluyorsunuz. • “Sırlar âlemine âit kapı anahtarları ona teslim edilir.” Nitekim Bâli-i Sofyavî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli’nin imdad ve istimdâdından haber verirken: “Zâtiyet hazinelerinin anahtarlarını elinde bulundurduğunu” söylemiştir. (Fusûsu’l-Hikem Şerhi. Sh: 39) O zaman görmüşler. Bunun mânâsı; Allah-u Teâlâ dilediği esrârını ona bildirir, o da o hazinedekileri görür. Göre göre bilir, amma söyler amma söylemez. Amma görüyor, anahtar elinde çünkü. • “Bundan sonra onun için hedef gözükmüştür: “Gidilecek yerin en güzel olanı Allah katındadır.” (Âl-i imran: 14) Cümlesi, onun için bir işarettir. Bu işareti o artık çok iyi anlar.” Geçen gün bir kardeşe dedik ki: “Canım hep O’na gitmek istiyor, O’na kavuşmayı istiyorum.” Amma buna rağmen istemeye hakkım yok, hüküm O’nundur, beni istediği tarafta bulundurur. • “Çünkü ona, mânâları çözme usulü talim edilmiştir. İlhamın ne olduğu, vahyin ne mânâ taşıdığı onun bildiği şeydir.” Nitekim İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Yine o, meleğin peygamberlere nasıl göründüğünü, vahyin peygamberlere ne şekilde indiğini ve bunların keyfiyetini bütün inceliklerine kadar anlar.” (İhyâu ulûmiddin) • “Çünkü: “O anda kuluna vahyedeceğini vahyetti.” (Necm: 10) Âyet-i kerime’sindeki mânâ ona öğretilmiştir.” Elhamdülillâh... Çünkü o oradan alıyor. Nitekim Muhyiddin İbnül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri: “O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm’a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır.” buyurmuşlardır. (Fusûlü’l-Hikem) Allah-u Teâlâ murad ettiğini bildirir ve öğretir. Hep O’nun bildirmesi, O’nun göstermesi ile olur. Çünkü bir kere insan kendisinin maskeden ibaret olduğunu bildi mi, içinde O olduğunu bilir. O’ndan konuşur, O’nunla konuşur, işi bitirir. • “Sonra, evet sonra: “Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.” (Necm: 18) Âyet-i kerime’sinin özünde saklı işaretleri fehhetmeye, anlamaya başlar.” “O Hazret-i Allah’ı gördü.” buyuruyor. • “Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hallere ermeyi nasib eylesin. Âmin HAKİKAT DERGİSİ- MART 2001 |
| serkanasm |
Jan 6 2007, 01:59 PM
Mesaj
#16
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
İlk defa böyle birşey yaşıyorum.
Belki de daha önceden yazdığımız : --------------------------------------------- FUSSİLET (40) Ayetlerimiz konusunda çarpıtmalar yapanlar bizden gizli kalmaz. Ateşe atılan mı, yoksa diriliş gününde güven içinde bize gelen mi daha iyidir? Dilediğiniz gibi davranın. O, yaptıklarınızı elbette Görendir. Müşriklerin Kuran'da tahrifat yapmağa çalışacaklarını bilen Cenab-ı Hak, Kuran'ın mükemmel korunmasından söz ettiği ayetlerden önce, tahrifatçılara uyarıda bulunmaktadır --------------------------------------------- AL-İ İMRAN (77) Allah'a karşı taahhütlerini ve yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya; onlar, öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir; Allah, Kıyamet Günü, onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları günahlarından arındıracaktır; ve onları acıklı bir azap beklemektedir. --------------------------------------------- BAKARA (174) ALLAH'IN indirdiği vahiyden (140) bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: onlar karınlarını ateşle doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de [günahlarından] onları arındıracaktır; şiddetli azap onları beklemektedir. 140 - Bu terim, burada hem Kur'an'ı hem de geçmiş vahiyleri kapsayacak şekilde cins ismi olarak kullanılmıştır. ---------------------------------------------- ayetleri tecelli oluyor. Gözlerimizin önünde tefsir oluyor. Daha napılır bunlara. Şu yukarda yazdıklarına bakın. Çıkardıkları sonuçlara bakın. Ayetleri nasıl kullandıklarına bakın. Hepsinden daha önemlisi 5. Mektubu buyrun okuyun: ALINTI Ey Aziz ... Maarif günesinin dogusunu bekle ...O günes sirlar semasi canibinden dogacaktir...O günes dogduktan sonra kalb bostanlari nura gark olacaktir...Bu nurlari getiren günesin esas merkezi YER RABBININ NURUYLA AYDINLANDI 39/69 ... Mealini tasiyan ayetin özlü manasidir ...Bu aydinliga kavusan salikin elbet gönlü rusen olacaktir...ve özünün derinliklerinde sakli alemleri seyre dalmak onun hakkidir...Iste bu dalis sonundadirki ,cehalet örtüleri akillara has basiret gözlerinden kalkar...ama nasil bilirmisin ? hangi kalb gözüne ?anlamayi arzularmisin ? Elbette arzularsin o halde oku BUGÜN SANA ARIZ OLAN PERDEYI ACTIK 50/22... Ayet-i Kerimesindeki mana sürmesi cekilen kalb gözüne ...ne saadet ..ne saadet... Neleri görmez neleri müsahede etmezsinki ...ve batin gözlerine o ilahi sürme cekilince ne müsahedeler olmazki ...yeterki o sürme mana gözüne cekilsin... Ondan sonra ,batin anlayislari gözün bir baska seyler görmeye baslar ...öyle acaib isler görürki hayretten hayrete gecer ...Müsahede ettigi mukaddes nurlarin pariltisi onlari öyle kamastirirki acmakta zorluk ceker...Ya fikre gelen hatiralar ...onlarda acaib islerdir ...onada alem-i melekutun sirlari cözülür...Kuvvet-i fikriye seyrettigi seylerin ,o kadar tesirinde kalirki düsünemez edemez olur... Belkide oraya bir taleb icin gelmisti ...ama bilmeden ask vadisine daldi...Zaten bu hale gelen bilerek neyi yapabilirki ? O ask heyecanina kapilan taleb vadisindedir ,ama bilemez hayrandir...Kendini orada kaybetmistir... Bu hal icinde ,onu bir baska kuvvet harekete gecirir...Ne oldugunu anlamadan birde bakarki ,Hak yakinligi vataninda ...nasil oldu bu is ? Diye soramazda ...neredeydim nereye geldim ? de diyemez...sevk hali onu o kadar sarmistir ki ,ne edip ne eyledigi anlayamaz...hatta hangi islere alet oldugunun bile farkinda degildir... OLAGELEN BU HALLER ICINDE ONU BIR KORKU SARDIGIDA OLUR ...ÖYLE YA BELKI BIR AN AYIKIR O BAS DÖNDÜRÜCÜ GÜZELLIKLER ICIN ...YA BUNLAR ELIMDEN ALINIRSA ? diye düsünebilir...her zaman sarhos olmaz ya...ayiktigida olur...iste o ayiktigi zamandirki Allahin mekrinden olmamak aklina gelir...ve meyus olur...belkide bir yalnizlöik duyar ici burkulur...Ama ...Ama onu o makama kadar cikaran Hak Teala nasil meyus ederki ? Elbette etmez ...onu nasil gama bogar ki ? elbette bogmaz ...yalnizlik duygusu ha ...iste bunu hic vermez...ayiktirdigi bir anda ,o kulunun gönlüne su ilahi hitaplarin ilik sesini duyurur : ALLAH ELBETTE INSANLARA FAZLINI YAGDIRMAYA GÜCLÜDÜR 40/61... NEREDE OLURSANIZ OLUNUZ O SIZINLEDIR 57/4...Beraberlik ha ...Hakkin kulu ile beraberligi ...onun kuvveti ,kudreti karsisinda ,kulun ne kiymeti varki,hava boslugunda bir zerre ...Koca sahrada bir milcik..bu kadarda olamaz...Belkide O HALDE BU BERABERLIKTE KULUN DEGERI NE ?diyeceksiniz ...ama sakin sasmayin ve gercek oldugunu bilin...Sayet bu sorunuza karsilik agzimdan bir HIC cikarsa ,dogrulugunu derhal kabul edin...Kulun bir varligi olacak ve birsey yapmaya kalkacak ha ...Hemde Hakkin kudreti karsisinda ...Hayir hayir hepsi silinicek...Kulda varlik vehmi ölecek...Hele ALLAHTAN BASKA ILAH YAPMAYA KALKMAYIN 51/51...Emrini duyan kul tümden erir...var vahmettigi varligin zerresi bile kalmaz ...Bunu kim anlar ve kim bunlar ? diyebilirsiniz ...gercekten bu söz cok önemli ...öyle ya kim anlar kim bulur ?...Bu soru cok mühimdir ...üzerinde durmaya deger...insanda onu bulmaya bir güc vehmederek söylüyorsan ,cok yaniliyorsun ...sonra simdiye kadar anlatilan hallerden birsey anlamadigin anlasiliyor ..yazik bu hale göre önce BU ISIN OLMASI VEYA OLMAMASI ELINDE DEGIL 3/128...Mealine gelen Ayet-i Kerimenin manasini düsünmelisin ..Ne demek istedigini bir daha okuyarak anlamaya calismalisin ...Sakin bunuda kendi gayretinle bulacagin vehmine kapilmayasin...orasi bir Tevhid denizidir...Kim kendi gayretiyle oradan birsey almaya dalarsa,derhal hakkin gayret dalgalari ona carpar ve azamet bahr- i muhitine atar... Sayet hali böyle olan kul bu bahri muhitten kurtulmak ister ,cirpinmaya kalkar ve bütün bunlarla sahile cikmak dilerse ,o zaman hayret ve dehset girdabina düser ...Sayet hak Teala ona gercegi anlamayi nasib etmisse ,o ´zaman söyle yalvarmaya baslar RABBIM NEFSIME ZULMETTIM BENI BAGISLA 28/16...iste bundan sonradirki o kula lütuf yardimi binekleri gelir BIZ ONLARI DENIZDE VE KARADA YÜKLENDIK 17/70...Fermani ile ,bütün tehlikelerden kurtarir ve RAHMETIMIZI DILEDIGIMIZE YAGDIRIRIZ 12/56...Fermani geregince ,en begendigi sahil yurduna cikarir...Bu haller olup biterken ,artik kulda varlik kalmamistir ...Tamamen Hakka teslim olmustur ALLAHU TEALA ILMI KUDRETI VE KUVVETI ILE HERSEYI KUSATMISTIR 41/54...Emri geregince ,o kulun da nasibine birseyler düser ...sirlar alemine ait kapi anahtarlari ona teslim edilir...bundan sonra onun icin hedef gözükmüstür SON DURAK RABBINADIR 3/14...cümlesi bir isarettir ...bu isareti o artik cok iyi anlar...cünkü ona manalari cözme usulü talim edilmistir ...ilhamin ne oldugu vahyin ne mana tasidigi onun bildigi seydir...cünkü O KULUNA VAHYEDECEGI KADAR VAHYETTI 53/10...Ayet-i Kerimesindeki mana ona ögretilmistir ...sonra evet sonra O RABBININ YÜCE AYETLERINI GÖRDÜ 53/18...Melalini tasiyan Ayet-i Kerimesinin özünde sakli isaretleri fehm etemye baslar ...canab-i Hak cümlemize bu hallere ermeyi nasib eylesin ...Amin... Olacak iş değil. İnanın bana olacak iş değil. Yazıklar olsun. ------------------------------------------ Bakara 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde (7) vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları. 7 - Bâtıl inançlara inatla sarılan ve hakikatin sesini dinlemeyi reddeden kişinin zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve "böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı" (Râğıb) şeklindeki ilahî kanuna bir atıf. Bütün tabiat kanunları Allah tarafından vaz‘edildiğinden -ki bunlara bir bütün olarak sünnetullâh ("Allah'ın kanunu") adı verilir- bu "mühürleme" Allah'a izafe edilmektedir; oysa bu, insanın hür tercihinin sonucudur, bir "önceden takdir edilme" değildir. Aynı şekilde, bu dünyadaki hayatları sırasında hakikate karşı bilerek kör ve sağır kalmış olanlar için öteki dünyada hazırlanmış olan azap da, onların hür tercihlerinin tabii bir sonucudur; tıpkı öteki dünyadaki mutluluğun, insanın dürüst ve erdemlice davranarak iç aydınlığı ve huzuru elde etmeye yönelmesinin bir sonucu olması gibi... Kur'an'da Allah'ın "mükafat"ına ve "ceza"sına yapılan atıflar bu şekilde anlaşılmalıdır. --------------------------------------------- |
| cenk11 |
Jan 6 2007, 02:06 PM
Mesaj
#17
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
CUNEYD-İ BAĞDADÎ (K.S.) HAZRETLERİNİN HATEM-İ VELİ HAKKINDAKİ İFŞAATLARI
CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ -kuddise sırruh- Bağdat’ta dünyaya gelen Cüneyd -kuddise sırruh- Hazretleri, küçük yaşta tahsile başladı. Şer’i ilimleri iyice öğrendikten sonra kendini zühd, ibadet ve tasavvufa verdi. Dayısı Serî es-Sakatî -kuddise sırruh- ve Ebu Hamza -kuddise sırruh- gibi zâtların sohbetlerinde bulundu. Başta dayısı olmak üzere çevresinde büyük mutasavvıfların bulunması, onun küçük yaşta tasavvufa yönelmesine sebep olmuştur. Hâl ve ilmi o kadar mükemmel bir şekilde kendisinde birleştirmişti ki; onu gören hâlinin ilminden üstün, sohbetini dinleyen ilminin hâlinden üstün olduğu kanaatine varırdı. Edipler onun sözlerinden, filozoflar fikirlerinden, kelâmcılar ilminden faydalanmak için etrafında toplanırlardı. Kendisine “Seyyidü’t-Tâife” ünvanı verilmişti. İpek ticaretiyle meşgul olurdu, dükkanında perde ile ayırdığı bir köşede ibadetine devam ederdi. Tanınmış birçok mutasavvıflar onun müridi ve halifesi olmuştur. • Cüneyd-i Bağdadî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin görüşleri hem kendi mektupları hem de kaynak eserler yoluyla günümüze kadar ulaşmıştır. Düşüncelerini ifade etmek için söylediği sözleri son derece kapalıdır. Bazı duygu ve fikirlerini remiz ve işaretlerle anlatmayı tercih etmiştir. Muhyiddin İbn’ül Ârabî -kuddise sırruh- Hazretleri bile onun bazı sözlerini anlamadığını söylemektedir. Bunun da sebebi yaşadığı derin halleri ifade etmekte kelimelerin yetersiz kalmasıdır. “Elmunkızu Mine’d-dalâl” adlı eserinde belirttiğine göre İmâm-ı Gâzâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin tasavvufa yönelmesine sebep olan Hazret, ölüm döşeğinde iken oturarak namazını kılmış, virdiyle meşgul olurken ruhunu teslim etmiştir. Cenaze namazında altmış bin kişinin bulunduğu rivayet edilir. • Tevhid’in En Son Mertebesi: Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ile aynı devirde yaşayan velilerden olan Cüneyd el-Bağdâdî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli’nin ferdiyet mertebesindeki tecelliyâtına işaret ederek; onun bu makamda nefsinden, hissinden ve irâdesinden tamamen fânî olup Tevhid denizinde boğulacağını ifade etmiştir: “Bil ki; halk arasında tevhid, dört mertebe üzere bulunmuştur: 1- Birinci mertebe avamın tevhididir. 2- İkinci mertebe ilm-i zâhirin hakikatine ermiş (zâhir ilimde iyi yetişmiş) kimselerin tevhidi. 3-4- Üçüncü ve dördüncü mertebe de mârifet ehli olan havassın tevhididir. Avamın tevhidi, başka rabler, putlar, zıdlar, şekiller ve Allah’a benzerler görmemek suretiyle Allah’ın birliğini ikrardır. Fakat bu tevhidde Allah’tan başkasından korkmak ve umma vardır. Bu tevhid de iyidir, zira Allah’ın vahdâniyyeti ikrar edilir ve dini emirlere itaat edilir. İlmi zâhirde iyi yetişmiş kimselerin tevhidi: Başka rabler, putlar, ortaklar, benzerler v.s. görmemek suretiyle vahdâniyyeti ikrar, bunun yanında zâhiri emri tutmak, nehiyden kaçmaktır. Fakat bu fiillere imtisal, onların arzu ve korku, emel ve tama gözelerinden çıkmaktadır (bundan dolayı yaparlar). Fiillerdeki tahkik hakikati, ikrarı tasdik hakikatindendir (yani tevhidi ikrar ettikleri için bu fiilleri yapmaktadırlar). Havass tevhidinin ilk mertebesi: Hiçbir benzer görmemek suretiyle vahdâniyyeti ikrar, bunun yanında zâhir ve batındaki emre imtisal, Allah’tan başka hiçbir şey arzu etmemek ve O’ndan başkasından korkmamak. Bu ikrarları ve amelleri, Cenâb-ı Hakk’ı yanlarında görmek ve emirlerine uymayı gerekli bilmekten ileri gelir. Havass tevhidinin ikinci mertebesi ise şudur: Bu mertebede olan seçkin kul, Allah’ın önünde ferdiyetsiz bir varlık, bir hayaldir. Allah ile kendisi arasında ikinci birşey yoktur. Onun üzerinde Allah’ın tedbir tasarrufları, Allah’ın kudretinin hükümlerine göre cereyan eder (Allah onu istediği gibi idare eder). O, tevhid denizlerinin derinliklerine batmış, yok olmuştur. Ne nefsinden haber vardır, ne Hakk’ın dâvetinden, ne de ona uymaktan. Allah’a yaklaşmanın hakikatinde O’nun gerçek vahdâniyyetine ermiş, hissi, hareketleri gitmiştir. Allah ondan ne isterse onu onda yapar. Bundaki ilim şudur (yani bunun ilmi izahı şudur): Kulun sonu evveline (ilk varlığına) döner. Olmazdan (dünyaya gelmezden) önceki hayatına döner, öyle olur. Bunun delili de Allah Zülcelâl’in şu sözüdür: “Hani Rabb’in Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarıp almıştı ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ demişti. Onlar da: ‘Evet Rabb’imizsin, buna şâhidiz.’ dediler.” (A’râf: 172) Bu zamanda var olan kimdir? Var olmazdan önce nasıl var olabilir? Saf, hoş ve mukaddes ruhlardan başkası mı cevap verdi Allah’ın sorusuna? Bunlar, Allah’a, yine Allah’ın nüfuzlu kudreti, ve kâmil iradesiyle cevap vermiş değiller miydi? İşte şimdi de o olmazdan önceki varlıkları gibi oldu. İşte bu, Vâhid’i tevhid eden muvahhidin tevhidinin en son mertebesidir. Onun kendi ferdiyeti gider.” (Resâilü’l-Cüneyd) |
| serkanasm |
Jan 6 2007, 02:22 PM
Mesaj
#18
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Allah Allah?
Hayır Öngüt gibi birinin peşinden giden birinin aklı başında olmasını beklemiyorum ama bu kadar da olmaz. Ne hatemul evliyası ne ifşaati. Nelerle kandırıyor sizi Öngüt. Sen bunu buraya copy-paste etmeden önce okudun mu. Hani nerde hatemul evliya nerde öngüt. Mutasavvuflar, insanın hallerini anlatıyor. Bu ne yüzsüzlük, bu ne çarptıma. Yazıklar olsun. FUSSİLET (40) Ayetlerimiz konusunda çarpıtmalar yapanlar bizden gizli kalmaz. Ateşe atılan mı, yoksa diriliş gününde güven içinde bize gelen mi daha iyidir? Dilediğiniz gibi davranın. O, yaptıklarınızı elbette Görendir. Müşriklerin Kuran'da tahrifat yapmağa çalışacaklarını bilen Cenab-ı Hak, Kuran'ın mükemmel korunmasından söz ettiği ayetlerden önce, tahrifatçılara uyarıda bulunmaktadır |
| serkanasm |
Jan 6 2007, 02:46 PM
Mesaj
#19
|
|
Grup: Üyeler Mesajlar: 489 Kayıt: 3-March 06 Üye No: 5,352 |
Yanlız var ya helal olsun öngüte.
Nasıl da kandırmış sizi ya. Valla helal olsun. Sen bunları yazmasan hiç öğrenemeycektik. Demek Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin, Cüneyd-i Bağdadî (k.s) hazretlerinin insanı anlattıkları, nefsin mertebelerini anlattığı yazılarını size "beni anlatıyor" diye yedirdi ha. Valla süper ya. Sen copy-paste etmeye devam et hadi. Bu konu bittiğinde utancınızdan insan içine çıkamayacaksınız Allahın izniyle. Hadi devam et. |
| cenk11 |
Jan 6 2007, 06:25 PM
Mesaj
#20
|
![]() Grup: Yasaklı Mesajlar: 42 Kayıt: 27-October 06 Üye No: 14,069 |
AZİZ MAHMUD HUDÂÎ(K.S.) HAZRETLERİNİN HATEM-İ VELİ HAKKINDAKİ İFŞAATLARI AZÎZ MAHMUD HÜDÂYÎ -Kuddise Sırruh- İstanbul’da yaşayan velilerin en meşhurlarından biri olan Aziz Mahmud Hüdâyî -kuddise sirruh- Hazretleri, 1453 yılında Seferhisar’da dünyaya gelmiştir. Ilk öğrenimini babasının yanında tamamlayan Hazret, çeşitli yerlerde ilim tedrisinde bulunduktan sonra, Bursa’da önce müderris, sonra kadılık görevlerine tayin edilmiştir. Birkaç yıl sonra da tasavvuf yoluna girerek, Şeyh Muhammed Üftâde -kuddise sırruh- Hazretlerine intisab etmiştir. Şeyhinin yanında riyâzet devresini tamamlayan Aziz Mahmud Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri, kısa bir süre sonra halifelik mertebesine yükselmiş ve irşadla vazifeli kılınarak İstanbul’a gönderilmiştir. Yaşadığı dönemde büyük bir saygı ve itibar gören Hazret’e, başta Sultan Birinci Ahmed ve Vâlide Sultan olmak üzere, devrin ileri gelenlerinden pek çok kimse intisab etmiştir. Seksenbeş yıllık verimli bir ömürden sonra, 1628’de İstanbul’da vefat etmiştir. Nesir tarzındaki Arapça ve Türkçe eserlerinin yanısıra, aruz ve hece vezniyle son derece fasih şiirler de yazmış olan Hazret’in; başlıcaları “Nefâisü’l-Mecâlis”, “Necâtü’l-Garik fi’l-Cem ve’t-Tefrik”, “Tarikatnâme”, “Nasâyıh ve Mevâiz”, “Vâkıat” ve “Tezâkir-i Hüdâyî” olan kitaplarının dışında, bahis mevzuu şiirlerini topladığı bir de “Dîvân”ı vardır. • Aziz Mahmud Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri “Nasâyıh ve Mevâiz” isimli eserinde tıpkı peygamberlikte bulunan Hatem mertebesi gibi, velilikte de bu mertebeye nisbetle bir kemâlât noktası olduğuna işâret etmekte; bu ümmetin velileri arasında da mertebeleri sona erdirecek, Resulullah Aleyhisselâm gibi velâyetin Hatem mertebesine oturacak kimselerin bulunabileceğine dikkatleri çekmektedir: “Enbiya hod sâlih ve pak tâhirlerdir. Ya neden, ‘Zümre-i sülehâdan eyle!’ diye duâ ettiğine sebeb nedir? Yani nübüvvet, vilâyet mertebesinin kemâline eriştir ki, kemâl-i salâh istislâm ve inkıyaddan ibâret oldu. Mertebe-i nübüvvet, ne ki merâtib üzeredir. Allah Sübhânehû ve Teâlâ: ‘İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık.’ diye buyurur. (Bakara: 253) Ve evliyânın dahi hâli budur. Onun dahi kemâli var. Nitekîm tekmîl-i nübüvvet Habîbullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de Hatm olduğu gibi, ehl-i ihtisastan olan tekmîl-i merâtib edenlerdir. (mertebeleri sona erdirenlerdir.)” (Nasâyıh ve Mevâiz, sh. 150-151, çeviren: Safi Arpaguş) |
![]() ![]() |
| Basit Görünüm | Tarih: 4th September 2010 - 12:29 AM |
Canlı Sunum - Canlı Sunum - Canlı Sunum - Canlı Sunum - Canlı Sunum - Canlı Sunum Ceviz Fidanı Lima Otogaz Ankara Lima Lpg - Lima Autogas - Lima Otogaz VPS server - Vip Reklam - Toplu Mail - Toplu SMS - Organik Hit